Sayfalar

31 Aralık 2010 Cuma

2011’e Girerken Bilanço…

Mustafa Sönmez

Küresel kriz, 2010 ile birlikte 3 yılını geride bıraktı. Başlangıçta ABD ile ilgili geçici bir finans krizi olarak algılanan sarsıntının dalga boyunun, daha büyük olduğu, bütün dünyaya yayılması ile anlaşıldı. Kriz, ülkeden ülkeye farklı yaşandı ve yaşanacak gibi. Türkiye’nin de dahil olduğu bazı “yükselen çevre ülkeler” , krizi bir finans krizi olarak yaşamadılar ama merkez ülkelere sanayi ürünü ihracatçısı rolleri, sermaye girişleri ve beklentiler üstünden krizden etkilendiler. Yine de kriz, başka alanlarda tahribat daha yüksek olduğu için, özellikle sıcak para akışı nedeniyle, Türkiye dahil bazı çevre ülkelerde “V” biçiminde yaşandı. Yeniden büyüme patikasına girildi.

Küresel kriz, Türkiye ekonomisini dış ticaret, finansman ve beklentiler olmak üzere üç kanaldan etkiledi. 2008 yılının ikinci çeyreğinden itibaren daralmaya başlayan Türkiye ekonomisi, yurtiçi talep ve üretimi artırmaya yönelik alınan önlemler sonucunda, 2009 yılının ikinci çeyreğinden itibaren canlanma eğilimine girdi. 2010’un ilk 3 çeyreğinde GSYİH, bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 9’a yakın büyüdü. Büyümede, çeşitli politikalarla uyandırılan iç talep belirleyici oldu.

Özellikle son 15-20 yıllık deneyim gösteriyor ki, Türkiye ekonomisi dış kaynak girişi ile büyüyor, dış kaynak çekilince küçülüyor. Küresel kriz ile geri çekilen sıcak para, kur şokunu ve beraberinde daralmayı getirmişti. 2009’un ikinci yarısından itibaren dönüş yapan sıcak para 2010’a da damgasını bastı. Ekonomi toparlanırken, hızlanan ithalat ve canlandırılan iç talep ile birlikte dolaylı vergiler de arttı ve bütçe açığı öngörülenin altında kaldı. Kamu borçlanmasının maliyeti de yine sıcak para ilgisi ile düştü. Bu durum, göreli iyileşmiş bir bütçe fotoğrafı verdi.

***
2010’da madalyonun bir yüzünde büyümenin, diğer yüzünde büyüyen cari açığın ağırlığı hissedildi. Sıcak para, iyi getiri sağlayan Türkiye'ye akışını aksatmadı, ama bu akış, içeride hızla kurların düşmesini getirdi ve ithalatı patlattı. Yıl sonunda cari açığın, yani döviz açığının 47 milyar dolara, açığın milli gelire oranının da yüzde 6 gibi tehlikeli bir boyuta varmış olduğu pek muhtemel. Yılın sonlarına doğru Merkez Bankası’nın faiz düşürerek sıcak paranın iştahını kesmeye çalışması ise yetersiz bir çaba olarak görünüyor.

Yeniden büyüme, beklendiği ölçüde istihdam da yaratmadı. Krizde işini kaybedenler, özellikle sanayidekilerin bir kısmı, işine yeniden dönemedi. Alttan gelen yeni işsizlere ise iş bulunamadı ve işsiz sayısı 3 milyonu bulurken işsizlik oranı da yüzde 12’lerde basamak yaptı. Büyüme, bölüşümü de iyileştirmedi. Özellikle sanayi işçilerinin reel ücretleri yüzde 10’un üstünde azaldı. 2010’da aşılmış görünen krizin gerçek kurbanları ise işsizler ve reel ücretleri geriletilen ücretliler oldu.

***
Yurt ve dünya, 2011’e bir dizi bilinmezlikle giriyor. ABD’nin durgunluğu aşması için sisteme enjekte edeceği likiditenin, başta enflasyon olmak üzere birçok soruna yol açacağı biliniyor. Diğer ülkeler bu hamleye, karşı önlemler geliştirecekler. AB’nin kamu maliyesi krizi yaşayan ülkeleri, Avro’nun geleceğini sorgulanır hale sokarken Almanya’nın krizden hegemonik güç olarak çıkma ihtimali, Fransa ve İngiltere’yi tedirgin ediyor. AB’nin blok olarak geleceği tartışılır hale geldi. Çin, Hindistan, Brezilya, Rusya, hatta G.Kore’nin, merkez ülkelerin ayağa kalkmasına pek yardımcı olmamaları, ticaret savaşlarını, daha ileri gidelim, bölgesel sıcak savaşları gündeme getirebilir.

Türkiye’de ise 2011’i seçim sandığı şekillendirecek. AKP iktidarının 12 Haziran seçimlerine dönük bir iktisat siyaseti izlediği bugünden görülüyor. Hükümetin bütçe açığı ve kamu borç stoku rasyoları, AB ortalamaları ile kıyaslandığında, “seçim hovardalığı” yapmaya müsait görünüyor. AKP bu seçimleri alırsa, yılın ikinci yarısında daha kemer sıkıcı bir ekonomi siyaseti izler. Tabi ki, daha faşizan, otoriter bir anayasa hazırlığı ile beraber. Ancak, kırılganlığı artan cari açık, yüksek işsizlik, gıda enflasyonu, enerji bağımlılığı gibi ekonomik sorunlar, AKP’yi 2011’de zorlayacak. Bunun yanında çözüm üretilemeyen Kürt sorunu, AKP’nin daha çok baskıcı ve muhafazakar yaşam tarzını topluma empoze etme çabaları, ayyuka çıkan yolsuzluk şikayetleri, 2011’de ciddi bir reaksiyon görebilir ve 12 Haziran seçim sandığından umulmadık sonuçlar da çıkabilir.

Her şeyi, farklı özlem ve beklentileri olan toplumsal sınıfların her düzeyde sürdürdüğü mücadele belirleyecek.

2011’in sağlık, dayanışma ve yüksek mücadele azmi getirmesi dileğiyle…

29 Aralık 2010 Çarşamba

Kamu Yatırımcılığı ve CHP

Mustafa Sönmez

Ülkedeki resmi işsiz sayısı 3 milyonu buldu. Sayılmayanlarla birlikte sayı 6 milyona çıkıyor. İşsizliğin çaresi üretimde, yatırımda. Peki yatırım ne durumda? Sıcak para ağırlıklı dış kaynakla ancak büyüyen, yatırım yapabilen Türkiye ekonomisinde, işsize iş, özel sektörün insafına terkedilmiş durumda. 1980 sonrası devleti ekonomiden, yatırımdan çekmeyi prensip edinen IMF-Dünya Bankası patentli neoliberal zihniyet, kamuyu adım adım ekonomiden, yatırımcılıktan uzaklaştırdı. 1980 öncesi, hatta 1980’lerin ilk yıllarında yüzde 40-45’lere ulaşan toplam yatırımlarda kamunun payı, 1990’lar ve 2000’lerde hızla azaltıldı ve bugün yüzde 20’lere kadar geriletildi.


Peki kamudan boşaltılan yatırımcılığı özel kesim üstelenebildi mi? Pek değil. Özellikle AKP iktidarı dönemi ele alındığında görülüyor ki, yatırımlar, dünyada likidite bolluğu yaşanan yıllarda artmış, yatırımların milli gelire oranı 2006-2007’de zirve yapıp yüzde 25’i geçmiş, ancak dış kaynağın azaldığı 2009 krizinde yüzde 20,8’e düşmüş. Krizden çıkış yılı olan 2010’da ise ancak yüzde 21,3’e ulaşan bir yatırım çabası söz konusu.





Kaynak:TÜİK, GSYİH veri tabanı

Toplam yatırımlarda kamuya bırakılan rolün ise ağırlıkla tarımsal sulama, ulaştırma ve eğitim sektörleri olduğu dikkati çekiyor. DSİ’nin sulama yatırımları, Karayolları ve Büyükşehir belediyelerinin karayolu , tünel vb. yapım çalışmaları ile 16 milyon öğrenci nüfus için yapılan kırık-dökük eğitim yatırımları, kamu yatırım stokunun özünü oluşturuyor. Kamu artık imalat sanayisinde yok gibi, enerjide hızla geriletilirken özel sektör kendisi de matah bir yatırım yapmıyor.
Madencilikte, yatırımların kamu payı dörtte bir dolayına inmiş durumda. Kamunun sağlık yatırımlarının bile gerilediği ve inisiyatifin özel sağlık yatırımlarına bırakıldığı görülüyor.


Kaynak DPT veri tabanı

Artan işsizlik ve yatırım ihtiyacı karşısında AKP’nin neoliberal yaklaşımı, kamu yatırımcılığını zinhar aklına getirmiyor, varsa yoksa yerli-yabancı özel yatırımlardan medet umuyor. Peki iktidara aday CHP bu konuda ne düşünüyor ? Kamu yatırımcılığını ilke olarak sahiplenen bir CHP yetkilisi demecine henüz şahit olmadık. Doğu ve Güneydoğu’ya kamu yatırımlarıyla gitme fikri, yeterli bir niyet beyanı değil.

Açık ki, özellikle son 10 yılın özel sektör yatırım deneyimi, istihdama, net ihracata katkı sağlayan bir profilde değil. Enerjide dışa bağımlılık hızla artarken yatırım yapması beklenen özel sektörün yatırımları, toplam içinde yüzde 5’i ancak buluyor. Özel sektör yatırımları büyük kentlerde kent rantını paylaşıma dönük konut, gökdelen, AVM yatırımlarına üşüşmüş durumda.
Enerjiden madenciliğe, ileri teknoloji ve rekabet gücü sağlayacak sanayi yatırımlarından bölgesel dengeye hizmet edecek her tür kamu yatırımına kadar kamu yatırımcılığına ihtiyaç vardır. CHP’nin bu verili tablo içinde iş-aş yaratmak üzere kamu yatırımcılığına ağırlık vereceğini ilan etmesi beklenmelidir. Kaynağın nerede, diye soranlara da, bütçede yapılacak düzenlemelerle üretilecek imkanlar ve dışarıdan kullanılacak orta-uzun vadeli krediler gösterilebilir. 1980 öncesi kaynak nereden bulunuyordu sanki?

27 Aralık 2010 Pazartesi

Trafik Kabusu, AKP ile Yüzde 70 Arttı..

Mustafa Sönmez

Ulaştırmada karayollarının, otomotivleşmenin yarattığı ve yaratacağı bütün olumsuzluklar yıllarca dile getirildi ve hiç olmasa bir noktadan sonra, bu aymazlığın yavaşlatılıp diğer alternatiflere, deniz,demiryolu ulaşımına , kara yolunda da kitle ulaşımına yönelmek gerektiğinden söz edildi. Gerekçeler son derece anlaşılırdı. Otomotivleşme, dışa bağımlı bir sanayi ve ithalata dayalı bir arz demekti. Bu, döviz açığı yaratıyordu, bir. Yanı sıra, özellikle başta İstanbul olmak üzere büyük kentlerin altyapısı, dokusu bu kadar araç trafiğini kaldırmıyor, bir dizi işgücü, zaman, enerji kaybına yol açıyordu. Otomotivleşme, dışa bağımlı yakıt demekti ve sonuçta, otomotivleşme arttıkça enerji ithalatı da artıyordu. Kirlenme, doğa tahribatı, gerilimli hayatlar cabası…

Bütün bu usanmazca sürdürülen ikazlara rağmen dönüp dolaşıp geriye baktığınızda otomotivleşmeyi-özellikle otomobilleşmeyi- yavaşlatmada bir arpa boyu yol alınamadığına ve AKP iktidarı döneminde yani 2003-2010 döneminde otomotivleşmenin yüzde 70 arttığına tanık oluyoruz…



Kaynak:TÜİK,Motorlu Kara Taşıtları veri tabanı

AKP’nin ilk iktidar yılı olan 2003 sonunda 9 milyonu bulmayan motorlu kara taşıtı sayısı, 2010 sonunda 15 milyonu aştı. Bu, geçmiş 7 yılda trafiğe çıkan araç sayısının yüzde 70’in üstünde artması demektir ki, korkunç bir tırmanmadır . Özellikle trafiğe çıkan otomobil sayısındaki patlama dikkat çekicidir. 2003’te trafikte 4,7 milyon otomobil varken 2010 sonunda sayı 7,5 milyona yaklaşmıştır. Bu, 7 yılda trafikteki otomobil sayısının yüzde 60 artmasıdır.

Dış kaynakla çarkı dönen ekonominin izlediği düşük kur politikası, yerli otomotivin de otomotiv ithalatının da rüzgarı oldu. Bankaların taşıt kredileri ile de bu süreci kışkırttı. Otomotivleşmeye AKP’nin verdiği gazın gerisinde, dehşetli bir otomotiv ithalatı, otomotiv yan sanayi ithalatı, yakıt ithalatı var. Ama bundan önemlisi, bu araç trafiğine hazır olmayan büyük kentlerin yüz yüze kaldıkları trafik kaosu, kirlenme ve kentsel çöküş var.

Otomotiv parkının 2010 itibariyle illere dağılımına bakıldığında, 81 il arasında ilk 10 ilin, araç varlığının yüzde 55’ine sahip olduğunu, otomobillerin de yüzde 61’inin 10 ilde toplandığını görüyoruz. İlk sırada tabii ki İstanbul var ve toplam motorlu taşıtların yüzde 18,5’unu barındırıyor.



Konu, otomobil olunca, Türkiye’deki her 4 otomobilden neredeyse 1’inin İstanbul trafiğinde olduğu anlaşılıyor.

Böyle bir araç trafiğinin, eninde sonunda 3. köprüyü, giderek 4. köprüyü, tüp geçitleri, tünelleri vs.yi dayatacağı açık değil miydi? İşte İstanbul’da otomobilleşmenin kaçınılmaz olarak yeni köprüler dayatması, AKP’nin bu benden sonrası tufan anlayışının sonucudur ve büyük sorumsuzluktur. Trafiğe paçayı kaptıran ikinci büyük metropol Ankara’dır. Başkent’te de büyük bir araç trafiği kaosu yaşanırken sırada İzmir vardır.

Otomotivleşme keşmekeşine, olabildiğince kayıtsız kalıp çanak tutan AKP iktidarı, özellikle İstanbul’da kamu kaynaklarını, İstanbul’un toprak rantını, bu keşmekeşe çözüm bulmak adı altında, bir avuç –çoğu yandaşı- toprak sahibine, müteahhide peşkeş çekmeye hazırlanmakta, bu konuda bulunmuş görünen her “çözüm”, kamu kaynaklarının yağmasından, doğanın hunharca tahribatından ve İstanbul’un kent dokusunu iyice yıpratmaktan başka bir şeye yaramamaktadır. Bu kıyıma daha güçlü bir biçimde karşı durulmalıdır.

25 Aralık 2010 Cumartesi

Tüm Bölgelerde Demokratik Yerelleşme


Mustafa Sönmez

Demokratik özerklik tartışmalarına, 24-25 Ağustos 2010 tarihlerinde “ Neresi Demokratik.Nasıl Özerklik?” başlıklı iki yazı ile değinmiştim. O yazılardan bir paragrafı aktarmalıyım: “Kürtlerin hangi derdine çare olacaksa bu model, söyler misiniz, bölge dışındaki milyonlarca Kürt’e ne getirecek? Mesela İstanbul, Ege,Çukurova’daki Kürtler, Güneydoğu’daki “özerk” bölgenin nimetlerinden- neler olacaksa o nimetler- nasıl yararlanacaklar? Eğer Kürt nüfusun en az yüzde 40-50’si bölge dışında, ülkenin gelişmiş bölgelerinde yaşıyor ve onların birçoğunun Kürt kimliği ile kültürel hakları ile ilgili talepleri bulundukları bölgelerde sürüyorsa, o zaman bölge temelli bir proje Batı’daki Kürtleri nasıl kucaklayacak?”…

Bu soruyu, İmralı’daki Abdullah Öcalan’a iletmişler ve birkaç okurum, verilen cevabın yer aldığı sitenin linkini aktardılar. Bakın ne diyor Öcalan;

Ekonomist Mustafa Sönmez’in yazılarını takip ediyorum…Demokratik özerklik tartışılırken yüzde 40 oranında olan batıdaki Kürtlerin hesaba katılması gerektiğini belirtiyor. Biz zaten hesaba katıyoruz…Bizim ortaya koyduğumuz demokratik özerklik projesi etnisiteye ve coğrafi sınırlara dayanmıyor…Bizim anlayışımız Kürtlük anlayışı değildir…Türk, Kürt, Araplığa dayanmıyor, demokrasiye dayanıyor…Örneğin Hatay’da, Adana’da da demokratik özerklik kurulabilir.Orada da Araplar kendilerini ağırlıkla ifade edebilir..Bahsettiğimiz demokratik özerklik sadece Kürdistan’a ilişkin değil…Ege, Karadeniz, Orta Anadolu’ya da ilişkindir.Kürtler bugün bunu öncelikle yapabilir ancak demokratik özerklik bütün Türkiye’yi kapsayan bir projedir…”….(http://www.kaypakkaya-partizan.org/ocalandan-ikili-iktidar-tespiti/)

Eğer bu ifadeyi dikkate alacaksak, Kürt siyasetinin tutsak lideri ile dışarıdaki takipçilerinin demokratik özerklikten anladıkları ve pratikleri arasında önemli bir sapma, kırılma var demektir. Öcalan, etnisiteyi, Kürtlüğü sorunun odağına koymadan, Türkiye’nin tamamında bir demokrasi projesi olarak “özerkleşmeden” söz ediyor. Ege’si, Karadeniz’i, Orta Anadolu’su ile…Buna özerkleşme değil, demokratik yerelleşme dese daha doğru olurdu.

***
Nüfusu bir-iki yıl içinde 75 milyonu bulacak Türkiye’yi, neredeyse 90 yıllık yönetim biçimi ile yönetmekte ısrar etmek, akıl karı değildir. Nüfusunun dörtte üçü kentlere yığılmış bir ülkeyi bu kadar merkezi erkle yönetmek akla ziyandır. AKP’nin hız verdiği neoliberal politikaların ortaya çıkardığı bölgesel uçurumu, pekiştirdiği her tür ekonomik, kültürel, sosyal eşitsizlikleri azaltmayı hedefleyen ve demokratikleşmeye hizmet edecek bir yerelleşmeye yüzümüzü dönmenin zamanı geldi de geçiyor bile.

Kürt siyasetinin öteden beri en büyük zaafı, kendini dünyanın merkezine koyması, her şeyi kendi etrafında örme yanlışıdır. Nitekim, liderleri Öcalan’ın söylediklerinden bir hayli farklı olarak, bu demokratik yerelleşme pratiğini, Kürtlerin, Kürt coğrafyasının tek meselesi gibi takdim ettiler ve toplumu hızla gerdiler. İfadesi hiç de gerekli olmayan semboller, bayraklar, özsavunma vs.lerle, üzerinde çok tartışma yapılması gereken “iki dil meselesi”ni manav etiketlerine çekerek ifrada vardırdılar. Açık söyleyelim, Kürt siyasetinin parti ve kitle örgütü kadroları, liderlerinin söylediğini anlamakta ve pratiğe geçirmekte pek başarılı değiller.

***
Eğer, demokratik özerklik, sadece Kürt coğrafyasının meselesi değil, tüm Türkiye’nin meselesi ise, yapmaları gereken, tüm bölgeler için geçerli olacak bir yerel demokrasi projesi modelini, CHP’den sola, hatta merkez sağa kadar tartışmaya açmak, bu yerel modelin prensiplerini birlikte oluşturmaktı. Böyle bir modelin inşası ciddi bir iştir. Yönetim biliminden ekonomiye, sosyolojiden tarihe, diplomasiden psikolojiye birçok disiplinin ortak çalışmasını ve ortak üretimini gerektirir. Bölge sınırları nasıl tanımlanacak? Bölgeler nasıl yönetilecek, yöneticiler nasıl seçilip nasıl azledilecekler? Bölge yönetimlerinin merkezi yönetimle ilişkisi nasıl olacak ? Bölgelerin, geçmişten farklı olarak kamu maliyeleri nasıl olacak? Her bölgenin kendi etnik, dinsel rengi, kurulacak modelin içinde nasıl temsil edilecek, beklentiler, nasıl özel çözümlerde karşılık bulacak?

BDP’li, DTK’lı Kürt arkadaşların yerinde olsam, tüm Türkiye bölgelerine şamil bir modelin ana prensiplerini ve her bölgenin özgün yanını da dikkate alarak tartışmayı öne çeker ve sorunu Kürt illeri meselesi değil, Türkiye meselesi, Öcalan’ın deyişiyle, demokrasi meselesi olarak ele alıp tartışırdım. Böylesi, amaca daha uygun olur ve gereksiz gerilimlerden bizi uzaklaştırdığı gibi bir birimizi anlamamıza ve sorun çözmemize daha çok yardımcı olurdu…

24 Aralık 2010 Cuma

Enerjide Kamuya Dönüş Zorunluluğu…

Mustafa Sönmez

Türkiye’nin en yumuşak karnı enerji. Sıcak paraya dayalı ekonomi büyürken enerji tüketimi de artıyor. Özellikle sanayi üretimi, enerji tüketimini belirliyor. 2010 sonunda toplam birincil enerji tüketim değerinin 108,2 MTEP(Milyon Petrol Eşdeğeri) olarak gerçekleşmesi ve 2008 yılı değerine ulaşması bekleniyor. Türkiye’nin tükettiği enerji, ekonomik büyüme ile artarken, tüketilen enerjinin dörtte üçe yakını ithalatla karşılanıyor. Yerli üretim, 2008’den bu yana artmazken ithal enerjinin 2011’de biraz daha artması bekleniyor.

Yerli-yenilebilir kaynaklara dayalı enerji üretimi yıllarca ihmal edilip kamu sektörünün eli kolu bağlı tutulurken, ithal doğal gaz, tek başına birincil enerji tüketimi içinde yüzde 30 paya sahip oldu ve her yıl bu pay artıyor. Büyüme ile birlikte enerji tüketimi artarken, artan tüketim, ancak ithalatla karşılanıyor ve Türkiye’nin toplam ithalatında enerjinin payı , fiyatlardaki değişmeye bağlı olarak, yüzde 20 ila yüzde 24 arasında değişiyor. Enerjide ithalata bağımlılık, cari açığı da büyüten en önemli etken.



Kaynak:TÜİK veri tabanı

Çözüm belli olmasına belli, ama icraat yok. Böyle bir durumda enerji arz güvenliğini sağlamak için ithalata bağımlılığı azaltmak, onun için de yerli üretimi artırmak, böylece ithalatın payını en azından yüzde 50’ye indirmek gerekli. Yapılacak enerji tasarrufları da önemli tabii. Ancak yerli üretim iç açıcı değil. Milli gelirin sektörel sınıflamasında “Enerji” diye bir kalem yok. Ama kabaca madencilik ve elektrik-gaz sektörleri alt alta toplandığında, bu sektörlerin milli gelirdeki payı yüzde 2’yi ancak buluyor. İmalat sanayisinin milli gelirdeki payının yüzde 25 olduğu düşünüldüğünde, Türkiye’nin enerji üretiminde yüzde 2 ile çok yetersiz bir ülke olduğu hemen anlaşılacaktır.

Son yıllarda Dünya Bankası-IMF telkinleriyle piyasalaştırılıp özelleştirilen enerji alanında “özel sektörün” iyi bir karnesi yok henüz. Hem enerji yatırımlarında hem üretimde özel sektöre bel bağlayanlar, sonuçtan pek memnun değil.
Yatırımların genel seyrine bakıldığında, 2008 sonrasında gelen iştahsızlıkla birlikte özel sektörün yatırım niyetleri henüz askıda.



2006-2010 döneminde, neoliberal AKP iktidarının kamu kesimini ekonomiden iyice uzaklaştırmasıyla, eğitim, sağlığı vb. de içeren toplam yatırımlardaki kamu payı yüzde 20’lere geriledi. Enerji, bu dönemde kamu yatırımları içinde ancak yüzde 6 pay alabildi. Buna karşılık kamu yatırımları yüzde 40’lar düzeyinde ulaştırmada yoğunlaştı.

Enerji yatırımlarında kamu geri çekilirken özelin yatırıma pek iştahlı olmadığı gözlenmekte, bu da enerji arzını iyice riske sokmaktadır. Son 5 yılda toplam yatırımlarda yüzde 80 payı olan özel sektörün ,cari fiyatlarla 725 milyar TL’yi bulan yatırımları içinde enerji yatırımları ancak yüzde 5 pay alabildi. Dolayısıyla , son 5 yılda kamunun 17, özelin 36 milyar TL’lik yatırımı ile enerjiye toplam yatırımların ancak yüzde 5,8’i (53 Milyar TL) yapılabildi. Bu da çok yetersiz tabi . Enerjisinin yüzde 75’ini ithalatla karşılayan bir ülke için hem de çok yetersiz.

Sıcak para girişi ile büyüme, enerji tüketimini artırıyor. Ancak, enerji üretim artışı çok yavaş ve ithalat kamçılanıyor.

Döviz kurunun düşük seyri ve dünyada düşük seyreden fiyatlar, ithal doğalgaz esaslı politikayı besliyor.Enerjide özelleştirme ve ticarileştirmenin sonuçları başarılı değil. Enerjide esas olan arz güvenliği ve düşük maliyettir. Bu da ancak kamu üretimiyle mümkün. Özellikle Türkiye şartlarında kamunun enerji yatırımları ve üretimine dönüşünü, daha yüksek sesle savunmak gerekiyor.

22 Aralık 2010 Çarşamba

Kentine ve Kendine Sahip Çık !..

Mustafa Sönmez

Küresel kapitalizm kasırgasının azgın çevrimine biraz daha dahil olduğu son 30 yılda, Türkiye’de, birçok şey gibi, kentlerin dokusunda, kentlilerin yaşamlarında da önemli değişikler yaşanıyor. Dış kaynağa bağımlı büyüme, tarımı, dolayısıyla kırları yoksullaştırıp göçleri kamçılayınca, nüfusun dörtte üçünün irili ufaklı kentlerde yaşadığı bir Türkiye’deyiz artık. Hayat, büyük ölçüde kentlerde akıyor, kentler arasında yeni jşbölümleri oluşuyor. İstanbul küresel kent ilan edilirken çevre iller Bursa,Kocaeli, Tekirdağ sanayici; Antalya-Muğla turizmci, Anadolu’da Kayseri, G.Antep, Konya, Denizli gibi iller, KOBİ’ler eliyle sanayi tedarikçisi iller durumunda. Doğu ve G.Doğu kentleri, yakılmış, boşaltılmış köylerin verdiği zorunlu göçle kent yoksulluğunun diz boyu yaşandığı sorun yumakları halinde. Kısaca, küresel kapitalizm kasırgasıyla küçük-büyük bütün kentlerin başına bir şeyler geliyor.

***

Sermaye birikimi için, farklı farklı olsa da kentler, yeni kulvarlar. Kent rantı, artık-değerin öne çıkan gözde biçimi. Bu İstanbul için farklı, diğer kentler için farklı boyutlarda olsa da, sermaye, merkezi ve yerel iktidarı kullanarak kent rantından daha fazlasını elde etmeye çalışıyor. Kent arenasında hem sermaye-emek arasında karşıtlık keskinleşiyor hem de sermaye içi tepişmeler sertleşiyor.
Yeni sermaye birikimleri için kentlerin genleriyle oynanıyor, dokuları zedeleniyor, toplumsal değerler tarumar ediliyor. Tabi ki bundan birinci derecede etkilenenler, kentte yaşamaya, kentte barınmaya, tutunmaya çalışanlar, özellikle de emeği ile geçinmeye çalışanlar. Başta İstanbul olmak üzere kentler halden hale sokulurken, rantı yükselen bölgelerden, RTE’nin çiftliği TOKİ eliyle gerçekleştirilen kentsel dönüşüm ile, alt-orta sınıflar sürülmek isteniyor, kültür, tarih varlıkları , kamusal yapılar özelleştiriliyor, ticarileştiriliyor, yağmalanıyor, topluma yeni yaşam imajları empoze edilerek konut için korunmalı, havuzlu site hayatı, rezidanslar; alışveriş için AVM’ler “moda” hale getiriliyor. “Varoşlar”ın bile AVM’leri var!.. Bu yaşam biçimi, İstanbul’dan dalga dalga, irili ufaklı bütün Anadolu kentlerine taşınıyor. Kentler tektipleştiriliyor…

***

Anadolu’daki her kentin özelliğine göre, sermaye birikimi, kenti biçimlendiriyor, kenti metalaştırıp ticarileştiriyor. Turizm potansiyeli olan kentte, endüstriyel turizm yatırımlarıyla; doğal kaynağı olan kentte çevreyi yok etme pahasına enerji yatırımlarıyla kentin genine müdahale ediliyor.

Kentlerin başına gelenleri anlamak için Mimarlar Odası’nın Kent,Kültür,Demokrasi başlıklı programı kapsamında iki ay önce Sinop’ta , geçen hafta sonu da Antakya’da gördüklerimiz, nasıl bir kıyamete yol aldığımızı göstermek için yetiyordu. Sinop, ithal kömürle termik santral, ardından nükleer santral inşasıyla “duman” edilecekti. Antakya’nın kültür-inanç turizmi potansiyeli için kollar sıvanmış, kentin yakınındaki bir tarım arazisine bir “Turizm Disneyland’ı” kurmak için kollar sıvanmıştı. Dünyanın ikinci büyük mozaik müzesini de kentin kalbinden alıp bu “Disneyland”ın içine koyacaklardı. Konu metalaşma, ticarileşme olunca, konsept değişmiyordu; Antalya’da kum-deniz-güneş satmak için inşa edilen kentten, insanlardan, kültürlerden kopuk “tatil köyü” konseptinin benzerini inanç turizmi potansiyeli olan Antakya için hazırlıyorlardı. Turisti neredeyse kente sokmadan, kent dışındaki Disneyland’a almak, orada konaklatmak, mozaikleri orada göstermek, termal kaynakları satmak, orada yedirip içirip oradan göndermek”…

Konu para, turizmden para kazanmak olunca, kentin onarıma, iyileştirmeye muhtaç her kültür varlığına, yerlisi-yabancısıyla tüm muktedirler, varsa yoksa “turizm endüstrisi” optiğinden bakıyor. Antakya’nın başına taşlaşmış, betonlaşmış Antalya’nın başına gelenlerin kaçınılmaz olduğunu söylemek için kahin olmak gerekmiyor.

***
Kentlerin başına gelenler, aslında, kentte yaşayan ve emeğinden başka satacak şeyi olmayanların başına geliyor. Barındıkları yerlerden ediliyorlar, yerlerinden yurtlarından ediliyorlar, işsiz bırakılıyorlar, ancak, inşaatlarda, turistik işyerlerinde düşük ücretli, güvencesiz işlerle yaşayabiliyorlar. Kentlerin gerçek sahiplerinin, çocukluklarını yaşadıkları bahçeli, avlulu evleri hızla betonlaştırılıyor, yeşilleri yok ediliyor, havaları kirleniyor. Kenti para kaynağı gören neoliberal belediyeler, kentliyi de bir müşteri gibi görüyor, ürettiği su, gaz, ulaşım ve diğer hizmetlerden azami karı hedefliyor. Bu hizmetleri hızla taşeronlara, giderek özel firmalara devrederek yerel yönetimde ticarileşmeyi tırmandırıyor.

Kentin alt -orta sınıflarının bütün bu olup bitenlere, saldırılara karşı kentte, sokaktan örgütlenerek karşı koyması gerekiyor. Slogan şu olmalı: Kentine ve kendine sahip çık!...

20 Aralık 2010 Pazartesi

Büyüme Yukarı, İstihdam “Verimlilik” Aşağı…

Mustafa Sönmez

Son 2 haftada yayımlanan büyüme ve istihdam verilerinden, bir kez daha kriz öncesi durumu da dikkate alarak, krizden çıkışta ekonominin kaybolan istihdamı yerine koyup koyamadığını, işverenler açısından, işçi başına sağlanan katma değerin tatmin edici olup olmadığını, sektörel olarak ne gibi farklılıklar yaşandığını analiz edebiliriz.



Önce üretken sektörün omurgası imalat sanayiinden başlayalım.
İmalat sanayii, küresel krizde en ağır yarayı alan sektördü. 2008’in son çeyreğinde krize giren imalat sanayi, 2009’un 3. çeyreğine gelindiğinde bile sektör hasılasında yüzde 12,5 gerideydi. Sonraki aylarda toparladı ve 2010’un 9 ayındaki hasılası, 2009’un 9 ayının yüzde 15’e yakın üstüne çıktı. Peki, kriz öncesinin, yani 2008’in 9 ayının ? Sadece burun farkıyla geçmişti kriz öncesini. İmalat sanayii, özellikle iç talebi kazıyarak eski üretim düzeyine ulaşırken istihdam ne olmuştu? Orada da kriz döneminde yüzde 6,5 küçüldükten sonra 2010’un 9 ayının sonunda eksileni bir ölçüde telafi etse de kriz öncesine dönememişti. 2008 Eylülünde 4 milyon 300 bine yaklaşan imalat sanayi istihdamı 2009 eylülünde bile 4 milyon dolayındaydı. 2010 eylülünde ise ancak 4 milyon 22 bin olmuştu. Yani kriz öncesinden 75 bin eksik işçi ile kriz öncesi üretimi yakalamıştı. Yani, bu, krizde çıkarılan işçinin 75 binini işe almayarak ama onların işini diğer işçilere yükleyerek kriz öncesi hasılayı yakalamak demek. Böyle olunca, işçi başına hasılanın da kriz sonrasında, kriz öncesine göre, yüzde 2 de olsa, artmış olduğunu görüyoruz.



İmalat sanayiinde gözlenen “verimlilik” performansını bazıları yetersiz buluyor, hala sektörde azaltılması ya da maliyeti düşürülmesi gereken işçi olduğunu savunuyor. AKP iktidarı ve onlara akıllar veren liberal tayfa, bunu “emeği esnekleştirme reformu” sloganıyla yürürlüğe sokmayı ve kararlılıkla saldırılarını gerçekleştirmeyi planlıyorlar.

***

İmalat sanayiinde gerçekleştirilen yüzde 2’lik işçi başına sömürüyü artırma oranı, diğer sektörlerde çok da geçerli değil. Tarımda kişi başına hasılanın düşüklüğü malum. Tarım çalışanının yıllık üretiminin değeri, sanayi işçisinin neredeyse dörtte biri ve krizde düşmüş görünüyor.

İnşaat sektöründe istihdamda istikrarlı bir artış olmasına karşın sektör katma değerinin, kriz öncesini henüz yakalayamadığı, dolayısıyla verimliliğin de düşük kaldığı görülüyor.GSYİH’nin en ağırlıklı kesimi hizmetlerde ise 2008’den 2010’a istihdamın arttığı, 2010’daki katma değerin de 2008’deki düzeyini yakalayıp geçtiği görülüyor.Ama hizmetler sektöründeki kişi başına katma değerin 2008 düzeyini yakalayamadığı anlaşılıyor.

Özetle, ekonominin tamamı, 2010’un sonlarına doğru, kriz öncesinde işçi başına elde ettiği katma değeri sağlamaktan uzak. Bunu, kısmen başarmış görünen imalat sanayisi bile tatmin olmamış halde. O nedenledir ki, dillerine esnek istihdamı pelesenk edip, emeği biraz daha tasfiye ederek istedikleri karlılığa ulaşmak için saldırganlıklarını sürdürecekler.

18 Aralık 2010 Cumartesi

Bazıları “Sıcak” Sever…

Mustafa Sönmez

Efsanevi sarışın Marilyn Monroe’nun 50 yıl önceki filmini anımsatırcasına, “bazıları sıcak seviyor”. Sıcak paranın akışından ve dövizi ucuzlatmasından çıkarı olan lobi, hiç boş durmuyor. Merkez Bankası’nın geç de olsa sıcak para afyonunun yol açtığı, açacağı tahribata uyanarak, ağrı keser umuduyla, faizleri 50 baz puan düşürmesi işe yarar mı? Pek yarayacağa benzemez. Dahası, sıkı durun: TCMB’nin sıcak paranın iştahını kesmesi umuduyla faiz düşürme niyetine, yabancı bankalardan birinin yüksek faizle mevduat toplama hamlesi su katacak. Bu bankanın mevduata yüksek faiz verme hamlesine diğer bankaların seyirci kalmasını kimse beklemesin. Bu kez sıcak para için borsa ve devlet tahvilinin yanı sıra mevduat da, eskisinden daha cazip hale gelebilir. Bu hamle, sıcak paranın iştahını kesme niyetini geçersiz kılarken, düşük kurdan çıkarı olan dış borç yükümlülerinin ise yüreğine su serpecek. Reel kur diye tepinen ihracatçıların, turizmcilerin, kısaca döviz kazandırıcı faaliyetleri olanların karşısında ucuz döviz lobisi var. Bu lobiyi de esas olarak ithalattan menfaati olanlar ile dışarıdan borçlanmışlar oluşturuyor. Dışarıdan borçlanmalar, 2009 krizinde tempo kaybetse de 2010 ortasında 266,4 milyar dolar tutarında. Bu, ülke milli gelirinin yüzde 40’ına yakın bir oran. 2009 krizi sonrası, özellikle yabancı bankalar uzun vadeli kredi vermede isteksiz davranırken, özel sektörün kısa vadeli borçlanmayı hızlandırdığı görüldü.




Kaynak: Hazine Müsteşarlığı veri tabanı

Türkiye’nin toplam dış borç stokunda yüzde 64 payı olan özel sektörün 170 milyar dolarlık bir borç yükü var. Bu borç, özellikle likidite bolluğu yaşanan 2005 sonrası hızlanmıştı. Birçok firma, özelleştirmeden KİT alırken, hep dış kredi kullandı. Dolayısıyla, kurun düşük, kredilerin ucuz olduğu dönemlerde ciddi boyutlarda borçlandılar.

Özel sektörün 55 milyar dolara çıkan kısa vadeli borçlarının, yüzde 55’i bankaların, geri kalanı özel firmaların borçları. Yine özel sektöre ait 115 milyar dolarlık uzun vadeli borçların 63 milyar doları yabancı bankalardan, 30 milyar doları, Türk bankaların yabancı şubelerinden gerçekleştirilmiş.

Bugün, 266 milyar dolarlık dış borçta kamu, 85 milyar dolarlık paya sahip.TCMB’ninkiler dahil olmak üzere kamunun borçlarının yarısı tahvil, yarısı borç biçiminde.



Döviz kurunun yukarı doğru seyri, borçlu firmaları hop oturtup hop kaldırıyor. En korkulu rüyaları yaşanacak bir kur şoku. Hele ki kısa vadeli borç yükü olanların…Dolayısıyla, bu borç yükü, borçlu özel firmaları, kurun düşük seyrinden yana yapıyor ve sıcak paranın iştahını kesecek, kuru yükseltecek ciddi bir politika değişikliği önünde, önemli bir engel oluşturuyor.

17 Aralık 2010 Cuma

Makyajsız İşsizlik

Mustafa Sönmez

İşgücü-istihdam-işsizlik data alanı, hinliklerle, hatta makyajlarla bezelidir. Bu yılın Eylül’ü ile geçen yılın Eylül’ü kıyaslanıp işsizliğin 2 puan gerilediğinden, geçen ayın da 0,2 puan altına düştüğünden filan söz edildi. Oysa, şeytan, özellikle bu bahiste ayrıntıda gizlidir. Bakın makyajlanmış neler var…

Eylül ayında, önceki aya göre işsiz sayısında 37 bin azalma varmış görünüyor. Sanırsınız ki, 37 bin kişi iş buldu. Hayır öyle değil, tersine bir ayda 222 bin kişi işini kaybetmiş. Ama bu 222 bin istihdam kaybı, işsiz sayısının artması şeklinde verilere yansımıyor. Neden mi? Çünkü, Eylül’de , Ağustos’a göre 259 bin kişi işgücü pazarından çekilmiş, dolayısıyla işgücü sayısı azalmış. Bu 259 binden istihdamdaki 222 bin azalma çıkarıldığında, işsiz sayısında artış değil, 37 bin azalma görülüyor.

İşgücünden neden çekilme yaşanmış? Cevabın önemli bir kısmı, işgücüne dahil olmayan nüfusa baktığımızda, ağırlıkla ev kadını sayısındaki 163 bin kişi artışta yatıyor. Muhtemelen, iş bulmaya çıkan kadınlar, pes edip evlerine döndüler. Dönmeselerdi, bir o sayıda işsiz sayısı fazla görünecekti. Zaten , umudunu kaybetmişler, mevsimlikler ve esnek işte çalışanlar alt alta yazılıp toplandığında 3 milyon 88 bin sayılmayan işsiz tesbit ediyoruz. Resmi işsizler ise 2 milyon 934 olarak açıklandı. Resmi işsizlik yüzde 11,3. Ama sayılmayanları eklediğinizde sayı 6 milyon 22 bine, gerçek işsizlik oranı da yüzde 21,6’ya kadar çıkıyor.

***
İkinci ve vahim bir sorun tarım sektörü ile ilgili. Bu sütunda defalarca yazıldı, başka yorumcular da parmak bastılar: Tarımda istikrarlı bir büyüme gözlenmezken istikrarlı bir istihdam artışının olması gibi bir saçmalık var. Sorunu, kriz öncesi istihdamı kriz sonrası ile kıyaslayarak analiz edelim.




Bu yılın Eylül ayı itibariyle istihdam 23 milyona yaklaşmış görünüyor. Bu 2009 Eylül’üne göre, neredeyse 1 milyon yeni istihdam gibi duruyor. Yani krizden çıkarken ekonomi krizde işini kaybedenlere işini geri kazandırmış. Gayet iyi. Bir de krize girilmeden istihdam ne kadardı ,ona bakalım. Yaklaşık 22 milyon kadar. Yani, krizde yaşanan iş kayıpları 2009 ortalarından itibaren ekonomi canlanırken telafi edilmiş hatta, üstüne istihdam yaratılmış. Acaba öyle mi? Bir de sektörlere bakalım. Ne görüyoruz? İstihdam artışlarında, tarım önemli bir yer tutuyor. . Kriz öncesine göre tarım istihdamı 550 bine yakın artmış, geçen Eylüle göre de 250 bin artmış. Peki ne oldu tarımda da bu istihdam yaşandı?



Geçen hafta açıklanan milli gelir verilerini hatırlayalım. 2008-2010 dönemin ilk 9 ayında üretilen katma değer, ya da hasıla ile tarım istihdamını analiz edelim. 2009’un ilk 9 ayının hasılası 2008’in ilk 9 ayının yüzde 4,1 üstünde iken istihdamdaki artışın yüzde 5,5 olduğunu görüyoruz. Yani, tarımda istihdamın hızı, üretimin üstünde. Bunun daha çarpıcı görüntüsü bu yıla ait. İlk 9 ayda tarım, 2009’un aynı döneminin yüzde 1 altında, yani üretim artmamış, ama her nasılsa tarım istihdamı yüzde 4’ün üstünde artmış. Üretmeyen tarım, 250 bin dolayında istihdamını artırmış. Böyle olunca, tarımda çalışan başına hasılanın da sürekli gerilediğini, bir anlamda sanki tarımdaki yoksulluğu paylaşmak için işgücünün tarıma döndüğü gibi absürt bir sonuçla karşılaşıyoruz. Yenileyelim, bu absürtlük, gerçek işsizliği maskelemenin bir başka yöntemine dönüştü.

15 Aralık 2010 Çarşamba

Sanayi Toparlanıyor, İşçiler Toparlanamıyor…

Mustafa Sönmez

Genelde büyüme, özel olarak da ana gövdeyi oluşturan sanayide büyüme, toparlanma, “piyasada”, ekonomi medyasında pek coşkuyla karşılanıyor. Ekonomi, 2009’da yüzde 5’e yakın küçüldükten sonra, 2010’da yüzde 7’ye yakın büyüdü, yani bir V yaparak çukurdan çıktı, tabi şimdilik... Omurga sanayi için de geçerli bu. Krize giriş öncesi 2008’in üçüncü çeyreğinden sonra sanayi hızla küçüldü. Daralmanın nedeni, ağırlıkla krize giren pazarlarının daralması, yine krizle birlikte iç talebin kasılması, kısa süreli de olsa, yaşanan kur şokuydu. 2008’in 3. çeyreğinden 2009’un ilk çeyreğine sanayi yüzde 22 oranında dramatik bir daralma yaşadı. Kapasiteler hızla rüştü, işçiler işlerinden çıkarıldı. AKP iktidarı, çeşitli vergi teşvikleri, destekler sağlayınca sanayi, 2009’un devamında toparlandı. Bu toparlanmada, geri dönen sıcak para en önemli etkendi. Derken, devamında sanayi, özellikle iç talebin, bankaların tüketici kredileri ve kredi kartlarıyla harekete geçirilmesiyle toparlandı. 2010’un 3. çeyreğine gelindiğinde sanayi üretimi krize girilen 2008’in üçüncü çeyreğini , burun farkı ile olsa da geçti…Geçti geçmesine de, bu nasıl oldu? Mesela, üretimi gerçekleştiren işçiler işlerini koruyabildiler mi, ücretlerini koruyabildiler mi?

TÜİK, sanayi işletmelerine her 3 ayda bir soruyor; “İstihdamınız, ücret ödemeleriniz ne oldu?”Sanayi üretimini, istihdam ve ücretlerdeki değişimle birlikte izlediğimizde, görünüyor ki, sanayi üretimi kriz öncesini yakalamış ama, işçi sayısını azaltarak ve ücretlerini azaltarak…




TÜİK verilerine göre, 2008’in 3. çeyreğine göre, 2010’un 3. çeyreğinde istihdam yüzde 4 azaltılmış. Yani, sanayi eski üretim düzeyini, işçi sayısını yüzde 4 azaltarak yakalamış. Bu ne demektir? Aynı üretim, 100 kişi ile yapılmak yerine 96 kişi ile yapılmış. Eksik 4 kişinin iş yükü diğerlerine yıkılmış. Ama, o kadar değil, bu iş yükü azaltılmış işçilere, eski ücretleri de ödenmemiş. Peki ne olmuş? İşten çıkarılmayan işçilerin satın alma güçleri yüzde 5 oranında azaltılmış. Yani işçilerin hem iş yükü ağırlaştırılmış , hem de reel ücretleri azaltılmış…


Kaynak:TÜİK veri tabanı

Belki de Türkiye sanayi tarihinde bir ilk yaşandı. 2009’da nominal ücretler bile geriledi. İşçiler, 2008 ücretleriyle çalışmak ya da işten çıkarılmakla tehdit edildiler. 2010’da nominal ücretler artıyor gibi olduysa da, enflasyonla baş edemediler. Görünen, yani nominal sanayi ücretleri, enflasyonun gerisinde kaldı. Böyle olunca da gerçek, yani reel ücretler, 2009’un ilk çeyreğinden yüzde 8, 2008’in üçüncü çeyreğinden yüzde 5 dolayında geride kaldı.

Demek ki neymiş ? Her toparlanmanın, her krizden çıkışın bir faturası varmış ve kapitalizm, “mutad hünerini” göstererek, yükü yine sanayi işçilerinin sırtına yıkarak belini doğrultmaya çalışıyor…Bilmem bunun bir anlamı var mı ?

13 Aralık 2010 Pazartesi

Büyüme Efsanesi Bitiyor…

Mustafa Sönmez

Türkiye’nin Çin ve Hindistan’dan sonra en hızlı büyüyen ekonomi olduğu efsanesi, AKP iktidarı, dalkavukları ve yandaş medya meddahlarınca üflenip duruyor. Keşke öyle olsaydı…Bu yılın yüzde 7-8 büyüme oranına aldanarak ve bu yalan rüzgarının süreceğini sanarak ballandırılan bu efsanenin sonuna gelindi. Bakın nasıl…

Resmi biraz büyütüp 2007-2010 dönemini alalım. Bu dönemde ne kadar büyümüş Türkiye ekonomisi? 2007’de yüzde 4,7, 2008’de yüzde 0,7 ve ardından 2009’da yüzde 4,7 küçülme. Diyelim ki 2010 büyümesi yüzde 8 olarak gerçekleşecek. Ne yapar bu dönemin büyüme ortalaması ? Yüzde 2…Oysa 2002-2006 döneminin büyüme ortalaması yüzde 7 idi…Yüzde 7 büyüme döneminden, yüzde 2 büyüme dönemine hızla vites düşürmüştür AKP iktidarı. Bu büyüme, Türkiye’ye yeter mi? Şimdiden 3 milyonda kemikleşen ve yılda 500 bin artacak işsizler ordusuna bu büyüme iş-aş yaratır mı? Yaratmaz.

***

2010’un büyümesinin zorlama bir iç talep kışkırtmasına dayandığı da, büyüme parlak şalının altındaki diğer gerçek. Ekonomi, ihracattan rüzgar alamaz hale gelince, varsa yoksa iç tüketime abanılmış durumda. Adeta dibi kazınarak iç taleple büyüme sağlanmaya çalışılıyor ama orada da bakın deniz nasıl tükeniyor…

İlk 9 ayı dikkate alarak kriz öncesi ve sonrasının hanehalkı harcamalarını analiz edelim. Kriz yılı 2009’da özel tüketim yüzde 4 gerilemişti. Krizden çıkış yılı 2010’da özel tüketimin yüzde 6,6 arttığını görüyoruz. Demek ki, krizden çıkışta özel tüketim başat bir rol oynamış. 2010’un ilk 9 ayının tüketimi, kirz öncesi yıl 2008’in 9 ayının tüketiminin yüzde 2,3 üstünde. Bu artışta yıllık yüzde 1,5 nüfus artışının rolü de unutulmamalı.

Kriz öncesini sollayan tüketim en çok hangi alanda diye baktığımızda, ailelerin giderinin dörtte birinden fazlasını oluşturan gıdanın, kriz öncesini yüzde 2,5 geçtiğini görüyoruz. Bu harcama artışında gıda enflasyonu da etkili elbette.




Harcamalarda ikinci sırayı alan ulaştırma-haberleşmede kriz öncesinin hala yüzde 1,4 gerisinde harcamalar. Son zamanlarda hızlanan otomobil satışlarına rağmen bu kalem kriz öncesine dönememiş görünüyor. Krizde, özellikle beyaz eşya, mobilya, elektronik gibi ürünlere yapılan harcamalar yüzde 5 gerilemişti. 2010’da bu kalemdeki satışların, kredi kartı kolaylıkları, taksitli satışlar ve hükümetin vergi teşvikleri ile hızla arttığını gördük. Böylece mobilya,ev eşyası vb. deki harcamalar kriz öncesinin yüzde 9,4 üstüne çıktı. Keza, konut ve konutla ilgili harcamalarda da kriz öncesinin yüzde 3 üstünde bir harcama var. Krizde yüzde 14’e varan oranda gerileyen giyim harcamalarının 2010’da freninden boşandığı ve kriz öncesini yüzde 2 geçtiğini görüyoruz. Kriz öncesine ulaşamayan en önemli kalem, eğlence-kültür harcamaları. Bu kalemde kriz öncesine göre yüzde 8,5 düşüş var.

Özel tüketimin, tüketici kredisi ve kredi kartı ile harekete geçirildiğini görüyoruz.



2008’de yüzde 24 oranında artan bu kredilerin 2009 artışı yüzde 11’e düşmüştü. 2010’un bitmesine 2 ay kala artışın yüzde 25’i bulduğu ve cari fiyatlarla 162 milyar TL’yi aştığı anlaşılıyor. Enflasyondan arındırıldığında bile kredilerde reel bir artış gözleniyor. Peki nereye kadar ? İşsizlik yüzde 12’de basamak yaparken, reel ücret ve maaşlar artmazken hanehalkı nasıl, neye güvenerek yeni borçlanmalar yapacak ve iç talep canlı tutulacak? Tabi ki tutulamayacak ve AB krizi nedeniyle ihracat düşük seyredeceği için, sıcak para girişi ile de ithalat canlı kalacağı için büyüme iyice hız kesecektir. Bu dandik büyüme evresinin de sonuna gelinmiştir…Bize yeni bir büyüme paradigması gerek.



12 Aralık 2010 Pazar

Medya Kültür Para ve İstanbul İktidarı – Mustafa Sönmez

Tarih: 10 Aralık 2010



Medya-kültür endüstrisi, 2010 Türkiye’sinde ne gibi niteliksel ve niceliksel boyutlara sahip ve bu endüstri, İstanbul için ne ifade ediyor? Bu sorulara cevap arayan çalışma, 9 bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, medya endüstrisinin Türkiye’de tanımlanışını, tarihsel gelişimini ve İstanbul’un bu alanın merkezi olmasının ekonomi politiğini konu alıyor. İkinci bölüm, yazılı medya alanını konu alıyor ve gazete-dergi yayıncılığının tarihsel gelişimi, bugün vardığı boyutlar, sahiplik durumu analiz ediyor. Üçüncü bölüm elektronik medyaya ait. Bu bölümde 1990′lara kadar devlet tekelinde olan bu alt sektörün bu tarihten sonra katettiği gelişme, bir reklam mecrası olarak büyüklüğü, yazılı medya ile entegrasyonu araştırılıyor. Dördüncü bölüm, yazılı ve elektronik medyaya hizmet veren tedarikçi “yan sanayi”ye ayrılırken haber ajansları, dizi film yapım faaliyetleri gibi alanları inceliyor.
Çalışmanın beşinci bölümü, medya sektörünün en önemli gelir kaynağına aracılık eden sektöre, reklamcılık endüstrisine ayrılırken, reklamın hızla, medya-kültür alanının ana gelir kaynağı haline gelmesine dikkat çekiyor ve bu alandaki “yeniden metalaşma” sürecinin ipuçlarına parmak basıyor. Altıncı bölümde “süresiz yayın” diye de adlandırılan kitap yayıncılığı var. Yedinci bölüm, basım sanayinin analizine ve İstanbul’un bu sanayideki yerine ayrıldı. Sekizinci bölümde, spor-eğlence bileşiminin popüler branşı futbolun endüstrileşmesi ve medya-kültür alanı ile ilişkileri konu edildi. Dokuzuncu ve son bölümde ise medyada sermaye birikim sürecine paralel değişen üretim ve yönetim ilişkileri, bu süreçte medya çalışanlarının sınıfsal farklılaşması, sonuçta da bir medya aristokrasinin ortaya çıkışı konu alınıyor. Bu aristokrasinin, giderek diktatoryal bir özellik kazanan medya yönetimlerindeki araçsal rolü ve bu trende karşı demokratikleşme adına yapılabilecek şeyler, yine bu final bölümünde tartışılıyor.

SayfaSayısı:160
YordamKitapları

11 Aralık 2010 Cumartesi

Kriz Öncesine Hangi Sektörler Dönebildi?

Mustafa Sönmez

2010’un üçüncü çeyreğinin büyüme oranının yüzde 5,5 olarak açıklanması, biraz hayal kırıklığı yarattı. Son 3 çeyrekte sırasıyla yüzde 6, 12,10 dolayında büyüyen ekonominin bu çeyrekte de yüzde 7-8 büyümesi beklenirken yüzde 5,5 şaşkınlık yarattı. Ekim-Aralık dönemini kapsayan dördüncü çeyrek ile birlikte, 2010’un tamamında yıllık büyümenin yüzde 7’ye ulaşabileceği tahmin ediliyor.




Kaynak:TÜİK veri tabanı

2010’un 9 ayı ile 2010’un ilk 9 ayı kıyaslandığında ortada yüzde 9’a yakın bir büyüme var. Bu, kriz yılından çıkışı ifade ediyor. Ama madalyonun iki yüzünü görmek istiyorsanız, kriz öncesindeki büyüme ile kriz sonrasını da kıyaslamak gerekir. Bunu yaptığımızda ne görüyoruz? Yani 2010’un ilk 9 ayında gerçekleşen mal ve hizmet üretimi, krize girilmeden önceki 9 ayda , yani 2008’in 9 ayında ne olmuştu? Bu sorunun cevabı arandığında, kriz öncesinden sadece binde 2 bir artış olduğunu görüyoruz.

Sektörel olarak baktığımızda kriz öncesi çizgiyi yakalayamamış bazı sektörler var. Bunlar, ulaştırma, ticaret,inşaat ve madencilik…Bu sektörler 2008’in 9 ay performansını yakalayamamış durumdalar. Formdaki sektörler ise finans ve turizm…

Tabi ki, kriz öncesinden bu yana nüfus artışını dikkate almak gerekir. Her yıl nüfusu en az 1 milyon, ya da yüzde 1,5’a yakın artan Türkiye’de, nüfus kriz öncesine göre en az 2 milyon artarken, milli gelirin artmadığı anımsanırsa, özünde, aynı milli gelir somununu, nüfusu 2 milyon artarak 73 milyonu bulmuş nüfusa paylaştırmak demek. Bu da, acı ama gerçek, hala yoksullaşma demek.

2010’un 9 ayındaki büyüme, kriz yılı 2009’un 9 ayındaki milli gelir ile karşılaştırıldığında, milli gelirdeki payı yüzde 25’e yaklaşan imalat sanayinin yüzde 15’e yakın büyüdüğünü görüyoruz. İmalat sanayinin, kriz öncesini ancak yakalayabildiği anlaşılıyor. Ekonominin ikinci önemli sektörü ulaştırma-haberleşme ise kriz öncesine dönebilmiş görünmüyor.



Ekonominin üçüncü önemli sektörü ticarette yüzde 14 büyüme görünse de kriz öncesine göre yüzde 5 gerileme var hala…Ekonomideki payı yüzde 12’ye yaklaşan finans, hem kriz yılına hem de kriz öncesine göre doludizgin büyümüş sektör. Finansın yanında negatife düşmeyen öteki sektör turizm…

Tarımda 2009’a göre küçülme var, ama 2008’e göre büyüme yaşanmış. İnşaat, 2009’a göre yüzde 19 büyüse de kriz öncesi performansının yüzde 4 dolayında gerisinde.

10 Aralık 2010 Cuma

Asya, G.Amerika Büyüyor, Doğu Avrupa Yerlerde…


Mustafa Sönmez

Türkiye, 2010’un ikinci çeyreğinde yüzde 11’in üstünde büyüme ile, “yükselen çevre ülkeleri ” içinde- hatta Çin’i de geçerek- en hızlı büyüyen ekonomi olarak dikkati çekmişti. Kimse, bu nemenem büyüme, filan diye sormuyor. Bu ülke hangi kaynakla büyümüş, büyürken dış ticaret açığı mı vermiş, açık cari açığını nereye çıkarmış, istihdam yaratmış mı, bölüşüm düzelmiş mi, gibi muzır sorular sorulmuyor.

Bu gün açıklanacak (açıklanan) üçüncü çeyrek verisi ile 2010’un büyüme verisi biraz daha netlik kazanacak. 2009’da yüzde 4,7 küçülen Türkiye ekonomisinin, 2009 son çeyreğinde başlayan toparlanmasını 2010’un ilk yarısındaki hamlesi izlemişti. Eğer bu gün açıklanacak 3. çeyrekte ekonomi yüzde 7 büyümüş görünürse-ki muhtemeldir- bunu son çeyreğin yüzde 3-5 arasındaki büyümesi izleyecek ve yıl, yüzde 7-8 arası bir büyüme oranı ile kapanacaktır.

***

Diyelim ki, 2010 büyümesi yüzde 8 dolayında gerçekleşti. Bu, “yükselen çevre ülkeleri” kategorisindeki ülkeler içinde Türkiye’yi nereye koyar ? IMF’in Ekim 2010 raporundaki öngörülere bakarsak, 2010’da büyüme liginde ilk sırayı yine yüzde 10,5-11 arasında büyümesi beklenen Çin, onu da yüzde 9-10 arası büyümesi beklenen Hindistan izleyecek.




IMF’e göre, “yükselen ülkeler ligi”nde üçüncü sırayı Peru alacak ve Türkiye yüzde 8’e yaklaşan büyümesi ile dördüncü olacak. Bir başka yükselen dev Brezilya ise yüzde 7,5 dolayında büyüyecek gibi.

Böylece yükselenler liginde ilk 5’i, 2 Asya, 2 G.Amerika ülkesi ile IMF tanımına göre bir Doğu Avrupa ülkesi olarak Türkiye paylaşmış olacak. Yine IMF öngörülerine göre, Asya’dan Filipinler, Malezya, Endonezya, Türk Cumhuriyetlerinden Kazakistan yüzde 5,5-yüzde 7 arasında büyüme gerçekleştirecekler. Güney Amerika’nın diğer ülkelerinden Şili, Meksika,Kolombiya yüzde 5’e yakın büyüme ile 2010’u kapatacaklar.

Böylece, Asya ve Güney Amerika ülkelerinin yükselen ülkelerinin en az yüzde 5 büyüme ile 2010’u kapatacakları anlaşılıyor.

***

Türkiye’nin yer aldığı Doğu Avrupa ülkeleri içinde Türkiye, yüzde 8 dolayında büyürse, bu bölgenin en hızlı büyümüş ve krizden en hızlı toparlanmış ülkesi olacak. Bu bölgenin ikincisi Rusya olacak. IMF’e göre Rusya yüzde 4 büyüme ile yılı kapatacak. Polonya da, Rusya kadar olmasa da büyüme ile yılı kapatacak ülkelerden. 2008 ve 2009’u daralarak geçiren ülkelerden Çek’lerin büyümesi yüzde 2’yi, Macarlarınki yüzde 1’i ancak bulacak. Bulgaristan sıfır büyüme ile yılı kapatırken Hırvatistan ve Romanya büyüme yerine yine küçülme ile yılı kapatacaklar. Doğu Avrupa’nın yükselen ülkeleri, özellikle AB’nin yaşamakta olduğu krizin ihracat pazarlarını olumsuz etkilemiş olmalarının etkisiyle toparlanmakta zorluk yaşadılar. Bunlardan Türkiye, pazar kaybını Orta Doğu ve Kuzey Afrika’dan telafi etmeye çalışırken Rusya’nın da enerji tedarikçisi olarak kuyruğu biraz toparlayabildiği, Polonya’nın iyi kötü doğrulduğu görülürken öteki Doğu Avrupa ülkelerinin toparlanmaları, AB’deki ağabeylerinin toparlanmasına bağlı görünüyor.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Devlet Bütçesinde Polis Sağlıktan Önde…

Mustafa Sönmez

Bağımlı kapitalizmin hüküm sürdüğü bu ülkede hiçbir dönem, Batılı anlamda bir demokrasi olmadı, bu gidişle de olmayacak. Bol soslu “ileri demokrasi” teranelerine karşın tamamen örgütsüzleştirilmiş, hakları kullandırılmayan bir toplumuz biz. 13 milyon ücretliye karşılık toplu sözleşme hakkını kullanabilen sayısı 300 bini geçmezken, grev hakkını kullanabilenlerin sayısı yılda bini bile bulmazken nasıl bir demokrasiden söz edebilirsiniz ?

Resmi işsiz sayısı 3 milyon ve bunların 1 milyonu 15 ila 24 yaş arası gençler. Çoğu çocuk, özellikle kız çocukları, ilkokuldan sonra eğitim alamıyor. Ortaöğrenimini tamamlayan üniversiteye gidemiyor. Üniversitede okuyan yarının işsizliğinden korkuyor, tedirgin. Üniversite bitiren iş bulamıyor. Böyle bir gençlik patlamaz da ne yapar? Böyle bir gençlik yarınını kaybetmemek için bugünden bir araya gelip tepki koymasın, bağırmasın, endişelerini dile getirmesin de ne yapsın?

***

Neoliberal bağımlı kapitalizmin yürütme organı AKP iktidarı bu azgelişmiş idare tarzını şimdilerde dinci bir otoriterliğe doğru büküyor. 12 Eylül’den kalan tüm yasakları muhkemleştiriyor. Olası tepkileri de cemaatçi bir polis devleti eliyle, kan ve gözyaşı akıtarak bastırıyor. Devletin bütçesi de bu yapıyı sürdürmeye dönük harcanıyor.

Üçte ikisi KDV,ÖTV gibi dolaylı vergiler olarak tüketici halktan ve yine doğrudan olanı da ağırlıkla bordro mahkumu işçi, memur,emekliden toplanan vergilerin nereye harcandığına göz attığımızda, nasıl bir ülke olduğumuz kendiliğinden ortaya çıkıyor zaten.
Bu yılın Ocak-Ekim döneminde bütçe harcamaları 230 milyar TL’yi bulmuş. Peki nereye, ne için harcanmış bütçe ? Bir kere yüzde 22’ si , işçi primlerinin üstüne yatarak SGK’ya devasa açıklar verdirenleri ödüllendirircesine, sosyal güvenlik açıklarını kapatmak için harcanmış. İkinci sırada ne var? Çoğu rantiyelere, dış kreditörlere ödenen faizlere harcanmış . Ne kadar? Bütçenin yüzde 18’i. Üçüncü sırada 16 milyon öğrenci için lütfedilip ayrılan eğitim bütçesi var ki toplamı 32 milyar TL, oranı da yüzde 14. Devletin yönetimine ayrılan yüzde 14’e yakın payı da geçtikten sonra ne geliyor? Polis-mahkeme,cezaevi harcamaları…Öyle böyle değil bütçeden yaklaşık 15 milyar TL harcanmış bu baskı mekanizması için.Yani bütçenin yüzde 6,5’u …




Kaynak;Muhasebat Genel Müdürlüğü veri tabanı

Devletin baskı mekanizmasına 15 milyar TL harcanırken halkın sağlığı için harcanan para, bundan 3 milyar TL eksik. Yani, sağlığın, polis-hapis harcamalarının gerisinden geldiği bir ülke burası…

***
Böyle olduğu için, RTE’nin söz ve eylemlerine karşı görüşlerini halka duyurmak için toplantı ve gösteri yürüyüşü yapmak isteyen gençler dövülüyor. “İleri demokrasi”mizde, grev ve toplu sözleşme hakkının olmadığı gibi, son olaylar, ‘toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı’nın (kısaca toplantı hakkı) olmadığını da gösterdi ve polisin yurttaşlara karşı ne kadar acımasız olduğunu da sergiledi.

Olayların televizyonlara yansıyan görüntüleri izlenirken İstanbul Emniyet Müdürü, bu görüntülerden hiç rahatsız olmuş mudur acaba? Polisi uzun coplarla saldıran, biber gazını olanca hızıyla yakınındaki gençlerin yüzüne boşaltmasından rahatsız olmayan biri, nasıl İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün başında tutulur ? Çocuklarına bu zulmün reva görüldüğü hangi aile, kim, kendini artık emniyette, huzurlu hisseder?

Bugün yürürlükteki, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası toplantı hakkını önleyen birçok madde içeriyor. Bu yasa 1983 yılında çıkarılmıştı, 7 kez değiştirildi ama yine , bugün de, herkes, önceden izin almadan, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahip değildir! Toplantı hakkının yazıldığı maddenin ikinci fıkrasında, bu hak, “Ancak…” larla iğdiş edilmiştir. Hak, bakın nasıl iğdiş edilmiş; (bu hak)… ‘millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla’ ve kanunla sınırlanabilecektir…

Yasa, , ‘Toplantı hakkı serbesttir’ anlayışıyla yeniden yazılmalıdır.


6 Aralık 2010 Pazartesi

Krizde En Hızlı Düşen de Kalkan da İstanbul’muş!...

Mustafa Sönmez

Ülkelerin “büyük-küresel(?) kent”leri küresel krizden önce nasıl bir büyüme temposuna sahipti, krizden nasıl etkilendiler? En önemlisi kriz sonrası ne kadar toparlanabildiler? İşte bu sorular, London School of Economics ve Başkan Yardımcılığını Kemal Derviş’in yaptığı Brookings Enstitüsü’nün hazırladığı Küresel Metropol İzleme Raporu (Global MetroMonitor)nda araştırıldı ve sonuçlar yayımlandı.

Rapora göre İstanbul, 53 ülkedeki 150 anakent (metropol) içinde büyümede birinci sırayı aldı. Buraya kadar olan parlak performansı, raporu haberleştiren Anadolu Ajansı (AA) böyle vermişti ama madalyonun öbür yüzündeki gerçeği ise her nedense es geçmişti: Aynı rapora göre, aynı İstanbul , kriz sırasında da en çok küçülen 10 kentten biri idi! 150 kent arasında İstanbul 143.sıraya kadar gerilemişti. Kriz öncesinde, yani 1993-2007 döneminde ise sırası 44 olarak belirlenmişti.

Söz konusu raporu, AKP iktidarının takdirini alacak biçimde cımbızlayan AA’ya, medya mutfaklarımızın hep ihtiyatla yaklaşmaları gerektiğini öteden beri söylerim. Ne yazık ki yine haklı çıktım. Bizim gazete de dahil, herkes AA’nın haberini olduğu gibi kullandı. (*).

***

Küresel Metropol İzleme Raporu (Global MetroMonitor), incelemeye aldığı 150 metropolün nüfusunun toplam ülke nüfuslarının yüzde 12’sini oluşturmalarına karşılık, ülke milli gelirlerindeki payının yüzde 46’ya ulaştığını belirtiyor. Bu da, sermayenin mekana yayılımında ne kadar büyük bir yoğunlaşma olduğunu, birçok ülkede bölgesel dengesizliğin parmak ısırtan boyuta ulaştığını göstermeye yetiyor. Rapor, kentlerde gelir ve istihdamdaki değişimi ölçüt alıyor.

Toparlanma dönemi olan 2009-2010 döneminde, İstanbul birinci sırayı alırken, bugün AB’deki krizin merkezinde yer alan, Atina, Madrid, Valensiya, Selanik, Barselona, Dublin, 150 kentlik listede son 10’dalar. Rapora göre krizin ardından en iyi toparlanan ilk 10 kent şöyle: 1-İstanbul, 2-Şenzen, 3-Lima, 4-Singapur, 5-Santiago, 6-Şangay, 7-Guangzhou, 8-Pekin, 9-Manila, 10-Rio de Janeiro. Sıralamada finans kenti New York 77., Washington ise 37. sırada yer aldı

Rapor, küresel kriz öncesi uzun dönemde (1997-2007) 150 anakent içinde İstanbul’u, 44. sırada gösteriyor. Küresel krizin küçülme ve durgunluk dönemine ait (2007-2010) yılların sıralamasında ise İstanbul, 143. sırada yer alarak en çok küçülen 10 metropolden biri olmuş. Yani krizde en fena etkilenen 7 metropolden biri olmuş.




Buraya kadar tamam da, insanın aklını kurcalayan, birkaç şey var. Bilinir ki, , Türkiye’de, İstanbul’da dahil olmak üzere, gelirin ve istihdamın illere, bölgelere göre dağılımı hep gecikmeli yayınlanır. Bu iki veriyi de TÜİK hazırlar. Milli gelirin illere ve bölgelere göre dağılımı ile ilgili son bilgi 2004-2006 yılına aittir. 2001 ve öncesi var ama 2002 ve 2003 bilgileri yok.

İşgücü-istihdamın ise illere, bölgelere göre dağılımında elimizde 2004 - 2009 dönemi verileri var. Dolayısıyla 2010 yok. Demek ki, 2006’dan bu yana İstanbul’un ülke milli gelirindeki payını ve değişim oranlarını bilmiyoruz. 2009 sonrasında da istihdam verileri yok. Bizde bu veriler yoksa raporu hazırlayan London School of Economics ve Derviş’in yönettiği Brookings Enstitüsü’nde nasıl olacak ? O zaman, araştırmanın en azından İstanbul ile ilgili kısmı , daha çok ülkenin genelinde yaşanan büyüme ve istihdam eğilimlerinin İstanbul’a uyarlanması ile “üretilmiş”. Ama eğer böyleyse-başka türlü olması mümkün değil- bunun da, böyle ciddi bilim kurumlarınca metot kısmında ifade edilmesi gerekmez miydi?

(*) Raporun tamamı için link: http://www.brookings.edu/~/media/Files/rc/reports/2010/1130_global_metro_monitor/1130_global_metro_mon

4 Aralık 2010 Cumartesi

Fiyatlar Kasım’da Hız Kesse de , Mutfak Alev, Alev…

Mustafa Sönmez

Kasım ayı tüketici fiyatlarında artış 0,03’te kaldı. Eylül’ün yüzde 1,2, Ekim’in yüzde 1,8’lik fiyat artışları hatırlandığında Kasım ayının enflasyonda soluklanma ayı olduğunu söylemek mümkün. Alt sektörler itibariyle baktığımızda, TÜFE’nin çok düşük artışında gıda maddelerinin en önemli rolü oynadığı anlaşılıyor. Gıda-içecekte önceki aylarda hızla artan fiyatların Kasım’da artışı kesip yüzde 2 ye yakın gerilediği anlaşılıyor. Sebze-meyvede sera üretiminin arzı, ette hem ithalat hem de Kurban Bayramı nedeniyle artan arzın, fiyat düşüşlerini getirdiği görülüyor.
Gıdadan sonra, yine Bayram nedeniyle turizmde paket turların ucuzlatıldığı görülüyor. Eğitim, eğlence-kültür maddelerinde de fiyat artışı değil, düşüş yaşanmış.
***
Alt ve orta gelirli ailelerin bütçelerinde yüzde 35’e yakın yer tutan gıda-içeceğin Kasım’da fiyat düşüşü yaşamış görünse de yıllık bazda artışın yüzde 13’e yaklaştığı ve yüzde 7’lik ortalama enflasyondan çok yukarıda seyrettiği gerçeği değişmedi.




Bu yılın Temmuz ayında TÜFE’nin 2 puan altında olan gıda enflasyonunun Ağustos’tan sonra TÜFE’yi sollayıp 2 puan öne geçtiğini görmüştük. Bu fark, Eylül’de 6 puana kadar çıkarken soluklandığı Kasım ayında bile TÜFE’den yine 5 puan önde.

Kasım ayında gıda fiyatlarındaki artışın durması hatta birçok üründe gerilemesi, yıllık bazda gıdanın enflasyon şampiyonu olduğu gerçeğini değiştirmedi. Mesela, domateste Kasım’da sera üretiminin arzı ile fiyatlar yüzde 22 düşmüş görünüyor ama yıllık bazda domates fiyatlarındaki artış yüzde 180 gibi fahiş bir yerde. Yıllık gıda şampiyonasının ikincisi sarımsak Kasım’da da yüzde 5’e yakın artmış yıllık artışını yüzde 96’ya çıkarmış. Marul yüzde 5 gibi ucuzlamış Kasım’da ama yıllık artışı yüzde 73…Domatese bağlı olarak, salça, kasım’da da yüzde 13 fiyat artışı yaşamış ve yıllık artışı yüzde 60’a yaklaşmış. Fasulye yüzde 6 ucuzlamış geçen ay ama yıllık artışı yine yüzde 31 ile yüzde 7 dolayındaki TÜFE’nin 4 kat üstünde. Pırasa, ıspanak,salatalık, yeşil soğan gibi sebzelerde de fiyat düşüşü var Kasımda ama yıllık artışlar yüzde 45-50 dolayında..



Kurban Bayramı nedeniyle et arzının artması ve et ithalatı, fiyatları Kasım’da düşürmüş görünüyor. Koyun eti pek artmazken dana etinde yüzde 3,5 düşüş görünmüş.Ama yıllık olarak kırmızı et fiyatının yüzde 27’nin üstünde arttığını görüyoruz. Balıkta yüzde 10 fiyat düşüşü olsa da yıllık artış yüzde 13’e yakın hala…Ette durumu tavuk eti kurtarıyor. Kasım’dada yüzde 11 ucuzlayan tavuk etinin yıllık bazda yüzde 12 ucuzladığı görülüyor.

***

Kasım ayı itibariyle yıllık TÜFE yüzde 7,3’e düşse de birçok üründe farklı. Mesela içki ve tütünde yıllık artış yüzde 28’i bulmuş. Hükümetin alkollü içkilerden aldığı vergiyi artırmasıyla rakı fiyatının Kasım’da yüzde 20’ye yakın arttığı görülüyor. 30 TL’lik büyük rakı şimdi 36 TL…Gıdanın yıllık artışının yüzde 13 olduğunu tekrarlayalım. Gıdadaki fiyat artışlarına bağlı olarak lokantalarda da fiyatlar yıllık bazda yüzde 11 artmış görünüyor. Arabası olanların masrafları yüzde 10’un üstünde artarken sağlık faturaları da yüzde 10’a yakın zam görmüş.

Özetle, Kasım’da mutfak zam sağnağı yaşamamış olabilir ama gelirleri enflasyon kadar bile artmayan aileler için mutfak giderleri hala çok yüksek ve hayat hep pahalı…

3 Aralık 2010 Cuma

Para-Sinema-Para…

Mustafa Sönmez

Kriz, işsizlik, Wikileaks depremi…Bütün bunlardan bunaldıysanız kendinizi bir sinemadan içeri atın. Bu gün vizyona giren Yavuz Tuğrul-Şener Şen- Cem Yılmaz üçlüsünün Av Mevsimi filmini seyredin mesela. Çağan Irmak’ın Prensesin Uykusu da iyi bir film. Çoğunluk, ancak Beyoğlu’nda 30 koltuklu bir sinemada yer bulmuş kendisine, ama gidin, izleyin. Salonları, kifayetsiz muhteris Mahsun Kırmızıgül’ün Newyork’ta Beş Minaresi kapatmış. O gazla bir de Çanakkale filmi çekecekmiş Kırmızıgül…Vizyona yeni yılın ilk ayında girecekler arasında Fethullahçıların yapımı Saidi Nursi de var. Bir de Kurtlar Vadisi Filistin…

***

Türk sineması hızlı bir metalaşma ve endüstrileşme yolunda. Öyle böyle değil, en büyük hasılatı Türk filmleri ezici bir biçimde yapıyor. Son 20 yılın en çok seyredilen filmlerinden sadece ikisi, Titanik ve Avatar, yabancı yapım. Geri kalanlar hep Türk filmi. Her film, 4,5 milyon ila 2,5 milyon arasında seyirci toplamış. Bu, her film için ortalama 25 milyon TL’lik hasılat demek.



Türk sinemasında 1990 sonrası endüstrileşmeye yol açan bir dizi etken var. Birincisi dış kaynakla büyüyen ekonomiden, Türk sinema sektörü de yararlandı. 73 milyonluk nüfusun dörtte üçü kentlere taşınırken artan iç tüketim AVM’leri, plazaları, onların içinde de sinema salonlarını yarattı. Sayıları 226’yı bulan AVM’lerin yüzde 40’ı İstanbul’da toplanırken diğerleri irili ufaklı birçok kentte ve hemen hepsinde sinema salonları açıldı. Eğlencenin endüstrileştiği İstanbul’da hızla yeni sinema salonları inşa edildi. Yine 1990 sonrası onlarca televizyon kanalının yerli film talebinde patlama yaşandı. Eski Türk filmlerine bile “nur yağdı”...En çok da TV’lerin dizi modası, sinema endüstrisinin altyapısına, ekipmanı ve kadrosuna ivme kazandırdı. Birçok sinemacı, dizi de çekmeye başladı ama diziden kazandıkları ile özellikle ölü sezonlarda sinema filmi yapmayı sürdürdüler. TV’de yıldızlaşan starlar ( Recep İvedik,Cem Yılmaz,Yılmaz Erdoğan) bu popülaritelerini sinema filmine tahvil etmekte gecikmediler. Giderek, geniş anlamda medyada çok hızlı bir entegrasyon yaşandı. Yazılı medya-TV bütünleşmesini, dizi yapımcılığı-sinema filmi üreticiliğinin entegrasyonu izlerken, sinema, özellikle de diziler, reklamların ana taşıyıcısı oldular. Sinema salonları, kendi başlarına reklamlarda yüzde 5’e yakın pay almaya başladılar. Sinemaya, bira, iletişim firmaları başta olmak üzere birçok firmanın sponsor olarak katılmasıyla, getiri arttı (*).

Sinemada yerli yapımların bu kadar ezici üstünlük sağlamasında, sinemacıların , esas olarak kültür gıdasını TV’den alan seyircinin yerleşik beklentisini iyi “okumaları” ana etken. Popüler kültürün kahkaha, gözyaşı, şiddet, cinsellik, korku vb. ögelerini, dizilerden sonra sinema filmi tavasında yerli seyircinin damak tadına uygun pişirmede bir biriyle yarışan sinemacılar, hızla sinema üstünden sermaye birikiminde hatırı sayılır mesafe kat ettiler.

***

Kuşkusuz, sinemada metalaşma ve endüstrileşmede ana etkenlerden biri, sektördeki ucuz ve güvencesiz işgücü. 2009 Sosyal Güvenlik Kurumu verileri, sinema filmi ve ses kaydı yayıncılığı diye sınıfladığı faaliyet alanında bin 235 firma ve 11 bin dolayında kayıtlı istihdama işaret ediyor. Oysa sinema ve müzik endüstrisinde çalışanların bu rakamların çok üzerinde olduğu bilinir. Düşük ücret ve güvencesizlik ana sorun. Nitekim DİSK-Sine-Sen 2009 raporunda çalışma koşullarını şöyle özetlemektedir: “… filmlerin setlerinde çalışanların yüzde 90’ı ise sosyal güvenlikten yoksun ve sigortasız çalışmaktadır…ortalama çalışma süresi yaklaşık olarak 16-18 saattir. Bu çalışmalarda hiçbir ekip fazla mesai alamamaktadır. Setlerde çocuk oyuncular dahi uygun olmayan koşullarda ve saatlerce çalıştırılmaktadır. İnsanlık dışı ağır çalışma koşulları, yorgunluk, uykusuzluk ve stres yüzünden geçen yıl 3 kişi iş kazasında öldü; 1 kişi intihar etti ve 1 kişi de kalp krizi geçirip öldü..”

Rahat koltuklarımıza gömülerek izlediğimiz hayal mahsullerinin hamurunda sinemacının yaratıcılığı kadar emeğin kanı, teri ve gözyaşı olduğunu unutmayalım...İyi seyirler…

(*) Medyada entegrasyonun geniş tahlili, önümüzdeki hafta Yordam Kitap yapımı olarak piyasaya çıkacak olan Medya, Kültür, Para ve İstanbul İktidarı başlıklı çalışmamda yer alıyor.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Batık AB Ülkeleri 3 Türkiye Kadar…

Mustafa Sönmez

Küresel krizin salladığı coğrafyaların başını ABD çekiyorsa, ikinci sırada AB alanı var. Orada da sıkıntılı ülkeler İrlanda ve Güney Avrupa ülkeleri. Yani Yunanistan, Portekiz, İspanya, Güney Kıbrıs… Doğu Avrupa ülkeleri de sallandı tabii, ama bugünlerde güncel değiller. Bu listeye, yakında Belçika da eklenebilir. Hatta sallananların arasına İtalya da katılırsa sürpriz sayılmayacak…

En zayıf halkanın Yunanistan olduğu ortaya çıkmışken, onu İrlanda izledi. Şimdilerde Portekiz’in ve İspanya’nın kurtarılması konuşuluyor. AB’nin bu zayıf halkalarının her birinin cesametine göre, ayrı hikayesi var elbette. Yunanistan, Portekiz ve İrlanda’nın milli gelirlerini alt alta toplasanız, ancak bir Türkiye ediyor. Yani, bunların krize girip operasyona tabi tutulmaları ayrı bir olay, tek başına 2 Türkiye eden İspanya’nın kurtarılmaya ihtiyaç duyması ayrı bir olay…

***

İrlanda, AB’ye 1973’te, diğer 3 Güney Avrupa ülkesi 1980 başlarında üye oldular. Üçünün de özelliği “Diktatörlükten Demokrasiye” geçiş ülkeleri olmalarıydı. AB’nin “çevre ülkeleri”nin, bu bloğa eklemlenme ve işbölümünde aldıkları roller aynı olmadı elbette. Her birinin ayrı öyküsü var. Örneğin, İrlanda, AB içi işbölümüne ucuz emek avantajıyla katıldığı gibi, büyüme için AB sermayesini çekmek üzere çok çekici vergi kolaylıkları da sundu. Böylece, özellikle çok uluslu AB şirketleri için bir yatırım cenneti durumuna geldi. Hem sanayide hem de hizmet-özellikle bilişim- sektörlerinde dünya devleri İrlanda’yı üs seçtiler. Hızlı büyüme, hızlı gelir artışlarını getirince, Almanya, İngiltere, hatta Fransa kökenli bankalar için finansal köpürtmede seçilen ülkelerden biri de İrlanda oldu.

Ancak, hikayenin sonrası tatsızdı: İrlanda ekonomisi yavaşladı, düşük ücret avantajı ortadan kalktı, enflasyon yükseldi, Avrupa piyasaları durgunluğa girdi, talep düştü, ihracat yavaşladı. İrlanda’daki yatırımcı firmalar, ülkeden çıkmaya başladılar. İşsizlik tırmanınca alınan konut kredilerinin taksitleri de ödenememeye başlandı. Alman, İngiliz ve Fransa bankalarının İrlanda’ya açtıkları krediler 500 milyar Avroyu buluyordu. Şimdi, İrlanda bu çöküntü üzerinden çok büyük bir toplumsal fiyat ödeyerek, yeniden şekillenmeye zorlanıyor.

İrlanda, Türkiye’nin dörtte biri. Yunanistan ve Portekiz’i katınca, AB içinde Türkiye büyüklüğünde bir ekonominin krize girdiğini varsayın. Ama esas heybedeki ayva, İspanya…

Krizdeki İspanya’nın şu durumda bile milli geliri , yüzde 8 büyümüş Türkiye’den yüzde 85 fazla. İspanya, diğer Güney Avrupalılar ve İrlanda ile aynı kaderi yaşarsa, AB içinde 3 Türkiye büyüklüğünde bir enkazla baş edilmek sorunundan söz ediyor olacağız…Hem de şimdilik…



İspanya’nın bu yılı yüzde 1’e yakın küçülmeyle tamamlaması bekleniyor. İşsizliğin yüzde 20 gibi devasa boyutta olduğu İspanya’nın cari açık problemi Türkiye’ninki gibi, ama bütçe açığı daha vahim. Keza, kamu borç yükü de Türkiye’ninkinden ağır. Bazı İspanya bankaları Portekiz’de risk almışlar. Portekiz batağa girdikçe onlar da girecekler. Ayrıca, bizim 2001 krizinde Demirbank’ın durumuna düşmesi muhtemel İspanyol bankaları da var. Devleti fonlamışlar, halleri kritik.

Sonuçta, IMF ve AB (tabii ki ağırlıkla Almanya) fonlarıyla bu ülkeler kurtarılacak ama, bize 2001 krizinde uygulanan acı reçeteleri uygulamaları şartıyla. Bu ülkelerin bütçe açıklarını daraltmaları için “sosyal devlet” uygulamaları askıya alınacak. Ücret, maaş, emekli gelirleri azaltılacak. Bütçede yatırımlar, kamu transfer harcamaları azaltılacak. Kriz bazı şirket ve bankaları kurban alacak. Özellikle Almanya, AB alanında, istediği disiplinli, dikensiz gül bahçesinin tesisiyle hegemonyasını pekiştirmek isteyecek. Tabi ki, krizdeki AB ülkelerinin alt-orta sınıflarının, onların sendikal örgütlenmelerinin, gençlerinin, öğrencilerinin de söyleyecekleri var…

AB’de gemiler su alırken Türkiye karanlıkta ıslık çalıyor. Dolar kuru birkaç günde 1.50 TL’nin üstüne çıkarken borsa inişte. Bunu yıl sonu düzeltmesi diye yorumlayanlar da var. Ama, krizdeki AB ülkelerinin devlet tahvillerinin yükselen faizleri, sıcak paranın yüzünü oralara çevirmesine de neden oluyor.
Bakalım, hikaye nasıl gelişecek…

29 Kasım 2010 Pazartesi

RTE’nin Sıcak Para Afyonu Geç Patladı…

Mustafa Sönmez

“Afyonu patlamamak” deyimi, uykudan iyice uyanamayan, henüz kendine gelemeyenler için kullanılır. Başbakan RTE’den başlayarak ekonomiden sorumlu bakanların da “Sıcak para afyonu”nun geç farkına vardıkları, daha doğrusu onunla eninde sonunda yüzleşmek zorunda kaldıkları anlaşılıyor. Demiş ki RTE, “Sıcak para akışını kontrol altına almak şart. Bunu kontrol dışı tutarsanız ondan sonra siz kontrole girersiniz. Sizin durumunuz daha felaket olur”…RTE böyle der de hık deyicileri onaylamaz mı? Düne kadar cari açık sorun değil finanse ederiz diyen Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de buyurmuş ki; “Sayın Başbakanın sıcak parayla ilgili açıklamalarına aynen katılıyorum. Biz, Türkiye’nin üretim kapasitesine katkıda bulunacak, ihracat ve istihdamı destekleyen, refahın artmasına katkı sağlayan hem uzun vadeli, hem de kalıcı küresel doğrudan yatırımları tabii ki tercih ederiz.”

***

Açık olan bir şey var; Daha küresel kriz öncesinden Türkiye, büyüme temposunda ivme kaybetti. Son 4 yılda kişi başına gelir yılda ortalama sadece yüzde 1 arttı. 2007 yılında büyüme yüzde 4,7 oldu. 2008’de yüzde 0,7’ye geriledi. 2009’da ise ekonomi yüzde 5’e yakın küçüldü. 2010 büyümesini yüzde 8 kabul edersek, 2007-2010 döneminde ortalama büyüme yüzde 2’nin biraz üzerinde. Bu da matah bir büyüme değil. Bu sonuçta, dış kaynağa bağımlılık, dış pazarda rekabet gücü bulamama gibi etkenler ana unsur. Bütün bu süreçte bir daha görüldü ki, ekonomi dış kaynak girişi ile büyüyor, dış kaynak çekilince küçülüyor. Küresel kriz ile geri çekilen dış kaynak, özellikle sıcak para, kur şokunu ve beraberinde daralmayı getirmişti. 2009’un ikinci yarısından itibaren sıcak para dönüş yaptı.

Çok değil, Kasım ortasından haziran ortasına geri gittiğimizde, sadece borsaya ve devlet kağıtlarına bu 5 ayda sıcak para miktarının 32 milyar doları bulduğunu görüyoruz. Haziran ortasında yabancıların borsada ve devlet kağıtlarında 72 milyar dolar yatırımları varken 15 Kasım’da bu para 104 milyar doları buldu. Sıcak paranın, Kasım’ın ikinci yarısında tempo kaybetse ve çıkış yaşasa da, özellikle Ekim ayında ve Kasım’ın ilk haftasından hızlandığı görüldü.




Kaynak:TCMB

Sıcak para, özellikle, kendisine Asya’nın ve Latin Amerika’nın birçok “yükselen çevre” ülkesinin dirsek göstermesi sonucu Türkiye benzeri ülkelere yöneldi. Sıcak para, kendisine kucak açan Türkiye iyi faiz verdiği gibi, şimdilik demir atacağı en ehven limanlardan biri durumunda olunca, akışını aksatmadı. Ama bu akış, içeride hızla kurların düşmesini getirdi. Ucuzlayan döviz, ihracatçıların moralini bozdu ve şikayetlerine yol açtı. Buna karşılık ithalatı patlattı ve dış ticaret açığı Ocak-Eylül döneminde 48 milyar doları buldu. Yıl sonunda döviz , yani cari açığın ise 45 milyar doları bulması ve milli gelirin yüzde 6’sını geçmesi çok muhtemel. Yurt dışından yapılan “eklektik” değerlendirmelerde Türkiye’nin sıcak para rüzgarı ile büyümesine alkış tutulurken aynı sıcak paranın yarattığı cari açığa da dikkat çekilmeden geçilmiyor. Bu ahmakça analizlerde aydınlık ve karanlık görüntülerin, bir madalyonun iki yüzünden oluştuğu görülemiyor.

İyi de, şimdi ne olacak? Eğer sıcak paranın yarattığı olumsuzlukların farkına varılmışsa, yapılacak şey sıcak para girişini caydıran Tobin vergisi türü önlemlere gitmektir. Bunlar yapılabilir mi? Hiç sanmıyorum. Sıcak para afyonuna bağımlılık, onun uyuşturuculuğunun farkına varmakla bitmez, onun alternatifini yaratmak, dozunu azaltmak gerekir. Peki nasıl, neyle olacak bu? Sıcak paranın yerini alacak iç tasarruf artışı yetersiz ve onun dozunu azaltacak doğrudan yabancı sermaye girişi, uzun vadeli kredi akışı da yetersiz…AKP, bu ekonomi anlayışı, bu paradigma ile sıcak para bağımlılığından kurtulamaz ve büyüme ister istemez tempo kaybedecek, iş bekleyen 3 milyon işsize her yıl en az 500 bin işsiz daha eklenecektir. AKP iktidarının yarattığı, yaratacağı sonuçlara toplum karşı çıkmazsa, fatura daha ağır olacaktır.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Biri Çıksın, Bu Rakamlar Yanlış Desin…

Mustafa Sönmez

Yıllardır, Turizm Bakanlığı, T.C.Merkez Bankası ve TÜİK’in işbirliğinde, yurdumuzu ziyaret eden yerli ve yabancı ziyaretçilere, çıkış kapılarında anket uygulanır ve onların beyanlarına göre hesaplanan kişisel turizm gelirleri, ziyaretçi sayısı ile çarpılıp toplam turizm geliri bulunur. Bu gelir toplamı da haliyle, turist sayısına bölününce ortalama turist başına gelir verisine ulaşılır. Bu, yabancı turistler için ayrı, yurtdışında yerleşik vatandaşlarımız için ayrı yapılır. Bu rakamlar ayrıca alınıp ödemeler dengesine de “turizm geliri” olarak yazılır.

Buradan çıkan rakamlara inanmak gerekirse, Türkiye’ye her yıl gelen turist sayısı hızla artıyor ama ortalama turist harcaması azalıyor.
Yani Türkiye, yıldan yıla turizmini ucuza satıyor.



2004 yılında 17 milyon yabancı turist gelmiş ve turist başına harcama 705 dolar olarak gerçekleşmiş. Sonraki yıllarda turist sayısı hızla artmış ve 2010’un ilk 9 ayında 23 milyonu bulmuş, yıl sonunda 30 milyonu görmesi muhtemel, ama bu yılın turist başına ortalama harcaması 527 dolara kadar düşmüş. Bu, 2004 yılının ortalamasının dörtte bir oranında ucuzlaması demektir. Bu rakamlar doğruysa, bir turist 8,8 gün kalıyor ve günde 60 dolara ulaşım, yatak, yeme-içme, hatta hediye harcaması yapıyor. Turizm gelirleri, kişi başına turist gelirleri, hep böyle hesaplanıyor. Yani bütün dünya bu yöntemi uyguluyor ve Dünya Turizm Örgütü WTO, bu verileri her ülkeden toplayarak sıralama yapıyor ve tabi ki Türkiye bu sıralamada hep altta bir yerlerde duruyor.


Kaynak:Kültür ve Turizm Bakanlığı veri tabanı

Özellikle turizm sektörünün içinden olanlar, bu rakamlara dudak büker, bunun yanıltıcı olduğunu söylerler. İstanbul’da gecelik en az 50 dolar yatak ücreti alan bir otel işletmecisi, bu rakamlara güler geçer. Ama herkes, Güney illerimizde her şey dahil (all inclusive) satışların, nasıl üç on paraya yapıldığını da biliyor.

Bir gerçek de şu: Hudut kapılarımızdan giren her yabancının “turist” olduğunu kabul ediyoruz. Oysa komşu ülkelerden gelenlerin bir kısmı eş-dost evinde kalıyor. Çok ucuz otellerde barınıyor, hatta “turist” olarak değil, kaçak işçi olarak çalışmak için giriş yapıp her 3 ayda bir hudut dışına çıkıp yine giriş yapıyor. Bunlar, ortalamayı tabi ki düşürüyor.

Bize daha rafine, daha inandırıcı araştırmalar gerekiyor. Bırakın TÜİK’i filan, mesela konaklama işletmecilerinin örgütleri, TÜROFED, TUROB, kendi üyelerinden bilgi toplayarak, yıldız farkını da dikkate alarak, ayda bir ortalama yatak fiyatlarının seyrini kamuoyu ile paylaşabilir. Bu, daha inandırıcı bir istatistik olur. Hem doluluk, hem fiyatlar hakkında daha bilimsel veriler elde edilir. Herkesin de yolunu aydınlatır. Neden yapılmaz bu, zor mudur? Ticari sır mıdır? Nedir?

26 Kasım 2010 Cuma

Sendikasız, Grevsiz “İleri Demokrasi !..”

Mustafa Sönmez

Utanmazca telaffuz edilerek AKP iktidarının despotik yönetimine yakıştırılan “ileri demokrasi”de, bu yıl greve çıkabilen işçi sayısı 1000 kişiyi bile bulmadı. Düşünün, 13 milyon ücretlinin olduğu bu ülkede, 1000 kişi bile grev yapamadı!...Bu kadar pervasızca yükselen faşizm, “Taşların bağlı, köpeklerin salındığı” bir ortamda boy atıyor. Sayıları 13 milyona ulaşsa da ücretli sınıf örgütsüz. Bu sonuçta da başrol tabi ki 12 Eylül askeri diktatörlüğünün ve AKP o mirası tepe tepe kullanıyor. Abartı değil, 2010’un 8 ayında, tüm Türkiye’de ancak 12 grev yapılabildi, 882 işçi greve katılabildi.




Hatırlayın; 24 Ocak 1980’de başlayan sürecin en önemli hedeflerinden biri örgütlü işçi sınıfını etkisiz hale getirmek, sendikal hareketi bertaraf etmekti. 1980’de 85 bin işçi grevdeydi. 12 Eylül, grev yasağı getirdi ve 1982 Anayasası sendikal hakları iyice budadı. Örgütlenme zorlaştırıldı, toplu sözleşme hakkı kısıtlandı, grev yapılamaz hale getirildi. 12 Eylül’ün anti-sendikal çalışma çerçevesine rağmen, 1990’da 166 bin grevci işçi grev yaptı. 1995’te yeniden yükselen grevler izleyen yıllarda iyice geri çekildi. 2000’de ancak 19 bine yakın işçi grev hakkını kullanırken 2005’te greve çıkabilen işçi sayısı 3 bin 500 dolayına kadar geriledi. İzleyen yıllarda da bu değişmedi ve 2009 kriz yılında da grevci işçi sayısı 3 bin dolayında kaldı. Ve, bu yıl sayı binin de altına indi.

***

2000 öncesinde, çoğu kamu işyerinde yaşanan grev uygulamaları, bu işyerlerinin süreç içinde özelleştirilmeleri, sendikal mücadeleyi de zayıflattı. Özelleştirilen işyerlerindeki hızlı işçi tasfiyesi, taşeronlaştırma biçimindeki dağıtma ve güvencesizleştirme operasyonları, bu işyerlerindeki sendikal mücadeleyi de, grev mücadelesini de geriletti. 2007’de grevde geçen işgünü sayısının yüksek görünmesi Türk Telekom A. Ş’nin 768 işyerinde uygulanan grevle ilgilidir. O yılın 1 milyon 353 bin görünen grevde geçen işgününün 1 milyon 115 işgünü T.Telekom’a aittir. 2008’de ancak 15 işyerinde 5 bin işçi ile sürdürülen grevler, 2009’da 13 işyeri ve 3 bin 101 işçi olarak gerçekleşti. 2010’un ilk 8 ayında da grevci sayısı 882’ye-bin bile değil- kadar düştü.

***

Gerçekte, aidat ödeyen işçi sayısının 1, 1.5 milyon dolayında kaldığı günümüz koşullarında, toplu sözleşme hakkını kullanabilen işçi sayısı da hızla azalıyor ve bu da ücretlilerin milli gelirden aldığı payın azalmasında, gelir uçurumunun çalışan sınıf aleyhine olumsuz seyrinde etkili oluyor.

1990-1999 döneminde yapılan toplu sözleşmeden yılda 644 bin işçi yararlanırken, bu sayı izleyen 10 yılda , yani 2000’li yıllarda, yılda ortalama 428 bin işçiye düştü. Dolayısıyla iki 10 yıl arasında toplu sözleşmeden yararlananların sayısının üçte bir oranında gerilediği görülüyor ki, bu dramatik bir düşüştür.




Genellikle 2 yıl için yapılan toplu sözleşmelerin, daha çok tek sayılı yıllarda bağıtlandığı anlaşılıyor. 2001 krizi ve arkasından gelen AKP iktidarındaki neoliberal uygulamaların, özelleştirmelerin hızlandırıldığı, anti-sendikal saldırıların arttığı 2000’li yıllarda toplu sözleşme hakkını kullanmada da önemli gerilemelerin yaşandığı görüldü. 2001’de 775 bin olan TİS kapsamındaki işçi sayısı 2003’te 614 bine, 2005’te 587 bine düştükten sonra 2007 ve 2009’da 460 binlere geriledi. 2000’li yılların ortalaması için TİS’den yararlanan işçi sayısının 430 binlere düşmesi gerçekten dramatik bir gerileme. Bu kadar geriletilen toplu sözleşmeli alanın da önemli bir kesimi kamu sektörüne ait ve AKP iktidarı, bu kadarına bile tahammülsüz .

İleri demokrasi mi diyordunuz ? Bakın grev-toplu sözleşme icraatına da utanın biraz…

24 Kasım 2010 Çarşamba

Topçu Yoldaş Cantona’nın Devrim Formülü

Mustafa Sönmez

Yılın başında, bu sütunda, 2010’un sokağın yılı olacağını belirtmiştim. Krizden yeniden büyümeye geçen Türkiye’de, 2010’un başlarında Tekel işçilerinin eylemleri ile sokağın sesi yükselirken, arkası gelmedi. Yaşanan yoğun yoksullaşma ve geriletilemeyen işsizliğe rağmen sokağın, Türkiye’de sesi yeterince çıkmadı. Bunda, alt sınıfların örgütsüzlüğü, sendikaların güçsüzlüğü, kofluğu ana etken. 2010, AB için de sokağın yılı olacak demiştik. Yunanistan’da , İspanya’da, İrlanda’da özellikle de Fransa’da sokak ayakta. Fransa, geleneksel devrimciliğini sergiliyor. Sendikalar 3 genel grev düzenlediler. Irkçılığa karşı eylemler ve 2 Eylül’de Fransa genelinde yapılan yürüyüşlerle birlikte, 5 geniş katılımlı eylem gerçekleştirildi. Bunlar Fransa’da son yıllarda gerçekleştirilen en geniş katılımlı işçi eylemleri olarak tarihe geçti. Grevlere liseliler de katıldılar.

***
Adı, Manchester United ile özdeşleşmiş topu ve ırkçı fanatikleri sıkı şutlayan Fransızların efsanevi forveti Eric Cantona (44), Fransa’daki grev eylemlerini pek klasik bulmuş olacak ki, yeni “devrim formülleri” attı ortaya. Çekin paralarınızı bankadan, bakın bakalım kapitalizm ortada kalır mı, dedi. Yoldaş Cantona’ya göre, mevduatları çekmek, "sosyal ve ekonomik bir devrim" olacaktı. Eric Cantona'nın bu konuşmasını Youtube'da 40 bin civarında kişi izledi. Ayrıca, "StopBanque" ("Bankaları Durdurun") isimli bir örgütlenme de başlatıldı. Yaklaşık 14 bin kişinin, 7 Aralık günü Cantona'nın önerisine uyarak paralarını bankalardan çekeceği iddia ediliyordu. Fransa'da başlayan hareketin İngiltere'de de ilgi gördüğü belirtiliyordu.

***
Cantona yoldaşın memleketi Fransa’da ve genelde Avrupa’da bu formül işe yarar mı ? Yaramaz. Bizden örnekle ilerleyelim. Kimindir bankalardaki mevduatın büyüğü, kaç kişinin?




Bizde bankalarda 564 milyar TL mevduat var. Bunun 380 milyar TL kadarı tasarruf mevduatı. Görünürde, banka cüzdanı sayısı 75 milyon kadar. Bu, 75 milyon kişi demek değil. Bir kişinin 5- 10 hesabı olabilir. Şimdi bakın ne durumdayız: Bankalarda 1 milyon TL’nin üstünde mevduatı olan cüzdanlar onbinde 3 ama, bu mutlu azınlığın toplam mevduattaki payı yüzde 46,6. Bankadaki birikimi 250 bin TL ile 1 milyon TL arasında olan rantiyelerin toplam cüzdan sahipleri arasındaki oranı binde 2, ama mevduattaki payları yüzde 14,5. Şimdi, birikimi 250 bin TL’nin üstünde olan rantiyelere toptan bakalım: Sayıları binde 2,3 ama paranın yüzde 61’ine sahipler. Onlara, 50 bin liranın üstünde birikimi olan cüzdanları eklersek ne oluyor: Cüzdanların yüzde 1,2 kadarı bankalardaki paranın yüzde 80 küsuruna hakim. Bunlar, öyle böyle değil, bankaların yılda verdiği 35 milyar faizin yüzde 80’ini alıyorlar. Hesap sayısı 75 milyon ama bunun yüzde 54’ünde para yok. Öyle olunca mevduatın yüzde 80’ine sahip olanları yüzde 1 değil de yüzde 2 yapalım, sonuç yine değişmez…


Şimdi Cantona yoldaşın devrim için formülünü bizim mudilere önersek. Bunlardan paranın yüzde 80’ine hükmeden yüzde 1-2’lik rantiyeler eyleme katılmaz.Diğer yüzde 98 eyleme katılsa bile cürümleri kadar yer yakarlar. Bizdeki bu gelir-servet eşitsizliği, Avrupa’da farklı mı? Bizdeki kadar olmasa da orada da yüzde 1’lik azınlık hakimiyeti var. Cantona, “Bütün mudiler birleşin” sloganıyla, suya yazı yazıyor. Klasik ama her zaman geçerli devrim formülü ise şudur: “Bütün işçiler birleşin”…Çünkü, birikime can veren tasarruflar değil, işçilerin karşılığı ödenmemiş emekleridir. Birikim çarkı onlarla döner, onlar durursa çark da durur.

Yine de, mevduat sahipleri ile de olsa “devrim” rüyası görebilen Cantona’ya bin selam…

22 Kasım 2010 Pazartesi

AKP’nin Seçim Rüşveti: Vergi, Prim vs. Afları…

Mustafa Sönmez

Bu memlekette, ister tüccar-sanayici, ister esnaf, hatta sıradan vatandaş, herkes bilir ki, devlet, vergi-sigorta, kredi borcu faizi gibi alacaklarının cezasını, gecikme faizini, zammını günün birinde siler. O nedenle, özellikle küçük boy girişimci, esnaf, seçimlere 1-2 yıl kala vergisini, sigorta primini ödemez, cezayı, onun gecikme zammını göze alır. Hatta elektrik, su,doğalgaz, yani kamunun sattığı mal ve hizmetlerin faturalarını da geciktirir. Çiftçi, aldığı kredinin taksitini ödemez, cezayı göze alır. Kredi müşterisi aile reisi bile aynı “uyanıklığı” yapar. Haksızlık etmeyelim, bunlar arasında, “uyanıkça” değil de, çaresizlikten bu borçları ödeyemeyen, cezasına, gecikme faizine uğrayanlar da vardır. Hatta bunların içinde “borç namustur” diye uykusu kaçanlar, elinde avucunda olanı satar savar, gider borcunu harcını öder. Ama bu namuslular, her yerde ve her zaman olduğu gibi azınlıkta kalırlar. “Kazanan” yine “uyanık”lar olur. Çünkü alıştırılmıştır: Herkes bilir ki, seçime doğru, iktidar “af” çıkaracaktır…

***

Nitekim, 2011 genel seçimine doğru beklenen oluyor. AKP iktidarı, başta vergi ve sigorta primi affı olmak üzere bir dizi kamu alacağından vazgeçerek devasa bir affa gidiyor. Seçim meydanlarına şirin, müşfik, halden anlar hükümetin başbakanı olarak çıkacak RTE…

Sadece Vergi, SSK (4/a) ve Bağ-Kur primi ile gecikme cezası alacaklarını dikkate alsanız yaklaşık 100 milyar TL’lik bir kamu alacağı var.


Kaynak SGK ve Maliye veri tabanı

Özel sektör firmaları 2010 Eylül’üne kadar, 14 milyar TL’lik prim borçlarını yatırmamışlar ve onlara 8 milyara yakın ceza gelmiş. Çoğu AKP yönetiminde olan belediyeler de 4,2 milyar TL prim takmışlar ve 2 milyarı aşkın cezaya girmişler. Böylece işçi çalıştıran bu kuruluşlar devlete 18,5 milyar TL prim, 10 milyar TL de ceza borçlanmış durumdalar.

Durum esnaf için nedir? Onlar da yaklaşık 30 milyar TL’lik prim ve ceza borçlular devlete. Sayıları 3 milyonun üstünde görünüyor borçlu esnafın, ama aldanmayalım. Bunların yüzde 10’undan azı, asıl borçlu olan. Esnaf borcunun yüzde 58’i, borcu 20 bin TL’nin üstünde olan yüzde 10 esnafa ait. Şükrü Kızılot’a göre de vergi alacakları 50 milyar TL’ye merdiven dayamış. Bunun 20 milyarı ceza…

2010 bütçesinde 50 milyar lira açık hedeflenmişti. Demek ki, af-maf umudu vermeyip bu alacaklar tahsil edilse, bütçede açık filan kalmadığı gibi, 50 milyar TL fazla bile görülebilirmiş.

***

AKP’nin bu af hamlesine, seçim rüşveti niyetli olduğu açık olsa da, eminiz muhalefet partileri pek karşı çıkmayacak, “borçlu esnafı, irili-ufaklı girişimciyi” karşılarına almak istemeyecekler. Oysa karşı çıkmalılar. Borcunu zamanında ödeyen namuslu girişimci, esnaf, vatandaşı enayi yerine koymaktan başka bir anlam taşımayan bu aflara karşı çıkmalılar. Çok belli ki, bu aflar, AKP belediyeleri için, borçlu esnafın yüzde 10’u için, çıkıp bunu açıklamalılar. Bu kesim, zaten pek bir vergi ödemez. Bir de vergi, prim aflarıyla ödüllendirilmemeli. Vergisi kaynaktan kesilen ücretliye,memura,emekliye niye indirim yok? Verginin üçte ikisini oluşturan KDV-ÖTV dolaylı verginin hamalı tüketiciye kolaylık nerede? Bu aflar, eşitsizlikleri büyütür, o kadar.

Yapılması gereken en fazla ne olabilir? Kamunun birikmiş gecikme cezası ve zammı alacakları, enflasyona göre güncelleştirilir, yani enflasyonun erittiği, geri istenir, sonra diyelim, yüzde 3 faiz uygulanarak, 2-3 yılda tamamlanacak bir taksitlendirme yapılır. Ama bunda da seçici davranılmalı. Kötü niyetli uyanıklar ile, kriz mağdurları ayırt edilebilmeli. Hovarda futbol kulüplerinin, AKP’li Ankara, İstanbul belediyelerinin borçları niye affedilsin ya da konsolide edilsin, kolaylık sağlansın? Vergisini, primini ödeyenler, kendilerini daha enayi hissetsinler diye mi?

Temelde, bu “af bezirganlığı”na bir son verilmeli. Bu affı uygulayan da alıp cebine koyan da hoş görülmemeli. Seçimlere doğru vergiden prime, elektrik-su faturasından imar affına kadar uzanan bu seçim rüşvetçiliğine karşı çıkılmalı. Yurttaşın da bu oy bezirganlığı kültürüne bir son vermesi gerekli. Bu da ancak, namusuyla vatandaşlık ödevlerini yerine getirenlerin, rüşveti verene de alana da karşı çıkmalarıyla mümkün olur.