Sayfalar

30 Ocak 2010 Cumartesi

Kentlerde Hizmet Aşağı - Borç, Açık Yukarı

Mustafa Sönmez

30.01.2010, Cumartesi
Küresel kriz, kent hizmetlerini de olumsuz etkiliyor ve nüfusun yüzde 83’ünü kapsayan belediye hizmetlerinin kalitesi düşüyor. Ulaşım, su , kanalizasyon yatırımları aksadı, bazıları askıya alındı. Kentliye verilen hizmetlerin niceliği ve niteliği düştü. Bunda, AKP iktidarının izlediği neoliberal belediyeciliğin krizle birlikte iflasa doğru gitmesi etkili. Merkezde olduğu gibi, yerelde de kamu hizmetini, özelleştirme, ticarileştirme, taşeronlaştırma prensipleriyle yürütmekte ısrar eden AKP iktidarı, özellikle büyük kent belediyelerinde, yandaş müteahhitleri palazlandırıcı politikalarıyla da bütçe açıklarını tırmandırdı ve darboğaza girdi. Büyük belediyelerin açıkları hızla artıyor.


Belediyeler arasında en çok alarm vereni İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyeleri. Maliye Bakanlığı’nın verileri, yerel yönetim harcamalarının üçte birini kullanan İstanbul’un açığının arttığını ve 2009’un 9 ayında 2 milyar TL’yi geçtiğini gösteriyor. Bu, 3 milyar TL’ye yaklaşan 81 ilin açığının yüzde 71’ine tekabül ediyor. Gökçek’in Ankara’sı ise ASKİ ve EGO’nunkilerle birlikte, 4 milyar TL’yi geçen Hazine borcu ile batak durumda. Bir diğer büyük borçlu, 1,5 milyar TL borcu ile İzmit Büyükşehir Belediyesi. Müstakbel bir borçlu da Gaziantep. GASKİ’nin Hazine borcu 3,5 milyar TL’ye yaklaşıyor. AKP’li belediyeden enkaz devralan CHP’li Antalya Belediyesi sıkıntıları aşmaya çalışırken İzmir, borçlanmadan, kendi kaynakları ile çarkını çevirmeye çalışıyor.

***

Hükümetle IMF’nin en önemli tartışma konularından birini sosyal güvenlik harcamaları, diğerini yerel yönetim harcamaları oluşturuyor. 2009 yılında Bütçeden sosyal güvenlik için aktarılan kaynak 30 milyar TL’yi geçerken “mahalli idareler” için yapılan aktarmalar 19 milyar TL’ye yaklaştı. 2009’daki yerel seçim, bu hovardalıkta etkili oldu . Ama şimdi genel bütçede kemer sıkan AKP iktidarı, yerel yönetimleri de kemer sıkmaya zorluyor. Onlar da bunu, belediye çalışanlarının sayısını azaltarak, hizmetleri taşeronlara aktararak (İstanbul’da itfaiye işçilerinin isyanına yol açtıkları gibi) , ücretleri aşağı bastırarak yapıyorlar. Ama bununla kalmıyor AKP’nin neoliberal belediyeleri ürettikleri mal ve hizmetlere zam üstüne zam yapıyorlar, kamu binalarını, arsaları da haraç mezat satışa çıkardılar. Örneğin, son 12 ayda su fiyatları yüzde 14, belediye otobüsü fiyatları yüzde 9 ile, yüzde 6,5’luk TÜFE’nin üstünde artırıldı. Bu arada emlak vergileri de sessiz sedasız artırılarak kentliye yeni bir yük getirildi.

***

Belediyelere, AKP iktidarı 2009’da “özelleştirme komutu” verdi ve en az 2,4 milyar TL’lik özelleştirme yapmalısın, dedi ama yeterli talep gelmediği için bu satışlar pek gerçekleştirilemedi.. Borç batağındaki İstanbul Başkanı Topbaş, yine sessiz ve derinden kamu arsalarını satışa sundu. Bunlardan biri, Taksim’deki Hyatt International Otel varlığı. Yaklaşık 15 bin metrekarelik arsa ve üzerindeki 360 odalı otel binası, 150 milyon lira muhammen bedel üzerinden kapalı teklif alma yöntemiyle satışta. Belediye bir süre önce işletme hakkı 2025 yılına kadar Fiba Grubu’nda olan Swissotel’in de arsa ve binasını satma kararı almıştı. Belediyenin satış listesinde Tarabya’daki Boğaziçi İmar Müdürlüğü ve eski Bayrampaşa Cezaevi de var.

***

Neoliberal belediyecilik, krizle birlikte tel tel dökülüyor. Kentlilerin, kentsel mal ve hizmetler üstünden yüz yüze kaldıkları istismara, haksız zamlara karşı seslerini yükseltmeleri, kentsel arsaların, varlıkların sessiz ve derinden satışına karşı uyanık ve duyarlı olmaları gerekiyor. Taşeronlaşma ile yandaş sermaye kayırmacılığına, belediye çalışanlarının sendikasızlaştırılıp esnek istihdamla köleleştirilmesine, yeni vergi yüklerine karşı mücadele, yerelde, kentlilerin katılımcı, doğrudan demokrasiyi hedefleyen kent örgütlenmeleriyle, kent meclisleriyle yükseltilmelidir.

29 Ocak 2010 Cuma

Göç Yolları Akdeniz’e…

Mustafa Sönmez
29.01.2010,Cuma
2009’da 1 milyon 44 bin daha çoğaldık ve 72,5 milyon oldu nüfusumuz. Yaklaşık 2,5 milyonumuz da bir ilden ötekine göçtük. Binde 14,5 nüfus artışı, geçmişteki binde 25’leri bulan artışlara rahmet okutur elbette. Türkiye’nin nüfus artış hızı yavaşlıyor. Bu, kalkınma için bir “fırsat penceresi” olarak da adlandırılıyor.

İş-aş sorununun tavan yaptığı kriz yılı 2009’da nüfusun ilden ile nasıl değiştiği önem kazanıyor. Bu anlamda iç göçlerin temposu ve yönü önemli. TÜİK, 2009 için iç göç verilerine -nedense - yer vermedi. 2008’de vermişti ve o yıl 2,3 milyon kişinin bir ilden diğerine göç ettiği anlaşılıyordu. Göç, kriz yılında da sürdü elbette. Nüfus artış hızlarındaki değişimden anlaşılıyor ki, kriz yılında sanayi bölgelerine, özellikle İstanbul’u çevreleyen Bursa, Kocaeli, Tekirdağ’a göç yavaşlamış, 3 büyük ile göç sürmekle birlikte tempo düşmüş, göçün 2009 adresi daha çok Akdeniz illeri Antalya, Adana ve Mersin olmuş..

***

Büyük kentler arasında, göçle nüfus artışı deyince, artık İstanbul yerine Antalya’ya bakmak gerekiyor. Antalya’nın 2009’da nüfus artışı binde 32 ve 60 bin kişi daha çoğalmış. 2010 sonunda Antalya’nın nüfusunun 2 milyonu bulacağına kesin gözüyle bakabiliriz. Tarım, inşaat ve turizm ile gelişen Antalya, nüfusunun yüzde 30’unu kırlarda tutmayı başarıyor henüz. Bunda, ticari tarımının etkisi var kuşkusuz. Antalya, daha çok iç ve dış göçle çoğalıyor ve önümüzdeki yıllarda bu eğilim sürecek.

Krizden bunalmış olmasına karşın, Çukurova’daki nüfus artışı oldukça ilgi çekici. Adana ve Mersin’de 2008’e göre oldukça hızlı bir nüfus artışı yaşandı. Adana’da binde 10’dan binde 18’e, Mersin’de binde 4’ten binde 24’e çıkan bir nüfusu artışı var…Bu illerin her birine bir yılda 35 bin kişi eklenmiş. Bu olguyu G.Doğu ile irtibatlandırmak açıklayıcı olabilir.

Kürt nüfusun ağırlıkla yaşadığı büyük iller Diyarbakır, Van ve Şanlıurfa’da nüfus artış hızı, 2009’da yavaşladı. Bu illerde doğurganlık hızında bir yılda azalma olamayacağına göre, açıklama, bu illere göçün yavaşlaması ile ilgilidir. Bölge illerinde iş imkanlarının daha da daralması ve geçimin güçleşmesi, Kürt nüfusu, geleneksel göç adresi olan Adana ve Mersin’e yönlendirmiş görünüyor.

***

Gelelim İstanbul’a… 2008’de yaklaşık 12,7 milyon olan İstanbul nüfusu, bir yılda 217 bin artmış ve 12 milyon 915 bine yaklaşmış. Yani, bir yılda İstanbul’a, bir Erzincan ya da bir Karabük daha eklenmiş!... Bundan, nüfusun göçten kaynaklandığı anlaşılmasın. İstanbul, 2008’de 375 bin göç aldı, 350 bin göç verdi. Kabaca yılda 25 bin net göç alıyor. Kalanı İstanbul’daki doğumlardan… 2009’da İstanbul’daki nüfus artışı Türkiye ortalaması olan binde 14,5’dan biraz fazla, binde 17. Oysa 2008’de, binde 13 olan Türkiye ortalamasının altında, binde 10’a yakındı. Demek ki, 2009’da biraz daha doğum ve biraz da göçle artmış İstanbul nüfusu. Her 100 kişiden 18’i İstanbul’da...

***

Nüfusu bir yılda 102 bin artarak 4 milyon 650 bine ulaşan Ankara’da ise Türkiye nüfusunun yüzde 6,4’ü yaşıyor. Belli ki, kriz yılı 2009’da Ankara, göç almaya devam etmiş ve binde 22 hızla, 102 bin daha çoğalmış. Yani Ankara’ya bir yılda, bir Sinop daha eklenmiş…

Ege’nin metropolü İzmir, kriz yılında 72 bin daha çoğalmış ve binde 19 nüfus artışı ile ortalamanın üstünde nüfus artışı yaşamış, 3 milyon 870 bine yaklaşmış nüfusu... İzmir’e de bir yılda bir Bayburt eklenmiş… İzmir, kriz şartlarına rağmen az da olsa, göç almayı sürdürmüş görünüyor.

***

Reel sektör krizini daralan sanayide, artan işsizlikle en çok hissedenler sanayi illeri oldu. Bunlardan Bursa, Kocaeli ve Tekirdağ’ın 2009 nüfusları, tempo kaybetti. Bursa 42 bin, Kocaeli 32 bin,Tekirdağ 13 bin çoğalmalarına karşın, 2008’deki nüfus artışlarını önemli ölçüde yitirmişler. Bu azalışta, bu illere göçün yavaşlaması ana etken. Benzer şey, bir başka gelişme kutbu Gaziantep için de söylenebilir. Kentleşme oranı yüzde 88’e ulaşacak kadar gelişen Gaziantep’in nüfus artışı bir yılda binde 33 ten binde 25’e gerilemiş, yine de 42 bin kişi eklenmiş il nüfusuna. Buna rağmen, krizle birlikte istihdam imkanlarının azalması, göçü yavaşlatmış.

Murathan Mungan
ile noktalayalım: Göç yolları/ Göründü bize /Görünür elbet /Göç yolları /Bir gün gelir /Döner tersine /Dönülür elbet /Dağılsak da göç yollarında /Yarın bizim bütün dünya

mustafasnmz@hotmail.com
http://mustafasnmz.blogspot.com

27 Ocak 2010 Çarşamba

İşçiden Esirgediğinizi,Nerelere Harcıyorsunuz ?

Mustafa Sönmez

27.01.2010,Çarşamba
Hükümette, Başbakan’ın ağzının içine bakan, o ne söylerse, ben de cilalayarak söyleyeyim ve takdir toplayayım, diyen küçük Erdoğan’lar dizi dizi.. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de bunlardan biri. Bir garip adem Şimşek. Her fırsatta yoksul geçmişini hatırlatıyor. Batman’ın Gercüş köyünden ,basamakları dişiyle tırnağıyla tırmanıp bulunduğu yere geldiğini anlatırken, bu öyküyü niye bu kadar sık tekrarladığı, ne amaçla yaptığı pek anlaşılmıyor. Ama, içinden geldiği yoksullara bu kadar yabancılaşması dikkat çekiyor. Geçmişiyle hesaplaşırken yoksulluğu yaratan şartlara değil, içinden geldiği yoksullara tahammülsüz hale gelmiş. Acaba neden? Her fırsatta,inatla, ücretlerin yüksek olduğundan şikayet ediyor, işçilerin taleplerinden çok rahatsız. Yoksullarla didişiyor. Ruhunda kim bilir ne fırtınalar esiyor…

***
Şimşek, Ankara’da 43 gündür süren tütün işçilerinin eylemine yönelik olarak “Eğer hükümetin bir hatası varsa, o da merhametli olunmasıdır. Özelleştirme sonrasında ortaya çıkan, açıkta kalan işçilere merhamet göstermesidir” demiş ve eklemiş; “Vatandaşın parasını çarçur etme gibi bir lüksümüz yok. Vatandaştan aldığımız vergileri yerinde kullanmamız gerekiyor.”

Hak mücadelesi içinde olanlara, “merhamet” gibi aşağılayıcı bir duygu ile yaklaşanlar kervanına böylece bu hazret de katılmış bulunuyor. Özelleştirme İdaresi, 17 Ocak tarihli açıklamasında, satılan sigara fabrikaları ile kapatılan Tekel birimlerinden kalan işçi sayısını, 8.364, bunların aylık ücret maliyetinin de 26 Milyon TL olduğunu bildiriyor. Bu, yılda 312 milyon TL bir maliyet demek. Peki bu maliyeti, taşınmaz yük gören Hükümet, acaba nerelere , ne paralar harcıyor?

***

Toplamı 267 milyar TL’yi bulmuş harcamalardan, devletin 2,5 milyon dolayındaki memuruna ödediği meblağ, 55 milyar TL. Yani bütçenin beşte birinden biraz fazla... Ama, yerli ve yabancı rantiyeye saçtığı faiz kamu çalışanına ödenene, neredeyse eşit; 53 milyar TL. Vergiyi çarçur etmediklerini söyleyenleri, terazinin sadece faiz-maaş kefeleriyle değerlendirebilirsiniz.

Neoliberal iktidarın, hizmet alımlarıyla müteahhitlere aktardıkları ne kadar dersiniz? 13 milyar TL.Yani her 100 TL’lik bütçe harcamasının 5’TL’si…

Top-tüfek, biber gazı, cop,mermi vb. alımları için harcama ne kadar? 4 milyar TL’nin üstünde.




Devam edelim…Bir takım danışmanlık firmalarına , kişilere, akıl soruyoruz diye ödenen para ne kadar? 2,6 milyar TL!... Çoğu, Ankara’daki üst bürokrasiye lüks makam binaların alımları, bakımı için yapılan harcamalar ? 3 milyar TL’nin üstünde.

Sadece Savunma Sanayi Fonu’na ayrılan para, 2 milyar TL’ye yaklaşıyor.

Bakan Şimşek, gariban tütün işçisine ödenenleri çok görüyor ama, gizli hizmet gideri olarak vatandaşın vergilerinden harcattığı para 624 milyon TL’ye yakın. İstihbarat personeline harcanan para da 350 milyon TL…Köy korucularına yıllık 372 milyon TL saçılmış…Yani tütün işçilerine ödenenin 60 milyon TL fazlası…Eş-dost kapitalizmi için kullanılan kamu bankalarına aktarılan görev zararı tutarı 1 milyar TL’yi bulmuş.

Aralarında IMF, Dünya Bankası’nın da olduğu uluslararası kuruluşlara vatandaşın vergisinden 350 milyon TL’ye yakın harcanmış. Büro tefrişatı için de 206 milyon TL gitmiş bütçeden…Siyasi partilere bütçeden aktarılan kaynak tek başına 200 milyon TL’ye yaklaşıyor. Bir kısmı zırhlı makam otomobilleri için olmak üzere, 152 milyon TL de bir yılda otomobil alımına harcanmış.

***

Bunlar, , devlet bütçesinden oluk oluk kaynak aktarılan yerlerden bazıları, sadece. Üstelik, bunlar, tutulan kazlardan, yani gariban tüketicilerden ve ücretlilerden toplanan vergilerin saçıldığı yerler. Vergiden kaçan, kaçınan, vergi kaçıran, ödemeyen yaban kazlarının vergisi ne ki, harcansın …Tüm bu harcamalara vergi yetmediği için 52 milyar TL açık verdi 2009 bütçesi. Her açık, borçlanma, o da rantiyelere yeni kaynak akışı demek.

Tütün işçisinden esirgediğinizi rantiyeye vermiyor musunuz? Veriyorsunuz…Gelin vakit varken gerçeği söyleyin de merhameti hak edin bari…

25 Ocak 2010 Pazartesi

Obama’nın Gücü , Finans Kapitale Yeter mi?

Mustafa Sönmez

25.01.2010,pazartesi
Son günlerin flaş gelişmesi, ABD Başkanı Obama’nın finans sistemini terbiye etmeye dönük çıkışları. Obama , bankaların büyüklüğüne ve riskli işlemlerine sınırlama getireceklerini açıkladı ve ‘Gerekirse kavgaya hazırım’ açıklaması başta banka hisseleri olmak üzere dünya borsalarını inişe geçirdi. Ne diyor Obama? Hükümet, büyük finansal kurumların karmaşıklığını, büyüklüğünü ve yüksek riskli işlemler yapma gücünü sınırlamak için yetkiye sahip olmalı , diyor. Sınırlama girişimine karşı lobi faaliyeti sürdüren bankalara da seslenen Obama, “Bunun yapılmasını sağlamalıyız. Bu arkadaşlar kavga istiyorsa, bu benim hazır olduğum bir kavga” diyor. Takiyye mi yapıyor? Hayır, gerekmiyor, samimi olabilir. Unutulmasın; kapitalizmde hükümetlerin asli görevi, emeğin sermaye tarafından sömürüldüğü düzenin yeniden üretim koşullarını tesis etmek, bunun için gerekirse kısa vadede bir kısım sermayedarları da karşısına almak. Aslolan sistemin uzun vadeli çıkarlarıdır, kısa vadede birilerini feda etmek gerekirse, sistem için feda edilir. Obama’nın yapmak istediği de budur.

***

Özellikle 1980 sonrası süreçte, karlılığı azalan sanayiyi, üçüncü dünyaya, özellikle Asya’ya aktaran dünya sermayesi, yüksek karları, finansallaşmadan, orada yarattığı balonlardan sağlamaya başladı. Önceleri internet, daha sonra konut kredileri aracılığıyla sürdürülen finansal balonlaşma, 2007’de artık sürdürülemeyerek patladı. Finansal rant oyunlarından sermaye birikimini sürdürme serüveninin büyük bir yol kazasıydı bu. Ağır maliyetlere yol açtı. Tüm ülkelerde bütçeler, finans kapitalin neden olduğu yangını söndürmek için kullanıldı ve şimdi ortaya devletin mali krizi çıktı: Açık bütçeler, çığ gibi büyüyen kamu borç stokları…

“Biriktir, biriktir Musa da bu peygamberler de…”…Marks’ın bu özlü ifade ile dile getirdiği gibi, finans kapital için aslolan kendi birikiminin bundan sonra ne olacağı. Sistem tökezlese de , o karambolde yine gemisini yürütme yolları arıyor ve balonlaşmayı, yine en doğru yol görüyor. Peki şimdi ne yapıyor? Şunu: FED’den sıfır faiz ile elde ettikleri fonlar aracılığıyla, bütçe açıklarını kapatmaya çalışan hükümetlerin ihraç ettikleri tahvil ve bonoları ucuz fiyata satın alarak, yepyeni köpükler yaratıyor.

Onlar bunu yapacaklardır, çünkü kar ve sermaye birikimini ancak böyle devam ettirebilirler. Sonunda yeni köpük, yeni kriz olacaksa olur, bu finans kapitali ilgilendirmez, ama onlar adına sistemi ayakta tutmak durumunda olan Obama’yı ilgilendiriyor ve sonuç verip vermeyeceğini bilmeden, gücünün yetip yetmeyeceğini görmeden, çekiyor kılıcını.

***

Finans kapitale karşı bir hamle gerekliliğinin beyin jimnastiğini soldan yapanlar da var. Arkadaşım Erinç Yeldan, 13 Ocak tarihli Cumhuriyet’teki yazısında bundan söz etmişti. Avrupa’da Euromemorandum grubu, finans sektörünün, kar amacı güden bir işletme olmaktan çıkartılıp, sosyal hizmet üretmeyi ilke edinen kamusal bir faaliyet alanı olarak dönüştürülmesini, ticari bankalar ile yatırım bankalarının birbirinden ayrılmasını; ve kooperatif bankacılığı, kamu bankacılığı ve kar amacı gütmeyen almaşık örgütlenme biçimlerinin özendirilmesinden söz ediliyordu. Grup, yatırım bankalarının, ihtiyati fonların ve özel fonların spekülatif amaçlarla kullanılmasına yönelik faaliyetleri sıkı denetim altında tutulması gerektiğinden de söz ediyordu.

***

İster Obama’nın yaptığı gibi, esasta sermaye kesiminin , ister Euromemorandum grubu gibi emek yanlılarının bu tür “finans kapitali kontrol” niyet ve çabalarının nasıl sonuç vereceği bilinmez. Sonuçta, karşınızdaki, dünya iktidar blokunun en güçlü fraksiyonu. Finansal balonlaşma, onlar için keyfi ve vazgeçilir bir şey değil. Bununla yaşıyor, bununla birikimi devam ettiriyorlar. Bu balonlaşmanın küresel krize sebep olacağı IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlarca bilinmiyor muydu sanki? Marks, “Kapitalin önündeki en büyük engel yine kapitaldir” derken, bu iflah olmaz sermaye yasasından söz ediyordu. Sermaye, birikiyor ve önüne aşması gereken yeni çıtalar çıkarıyor. Ya onu aşacağı yeni numaralar bulacak ya da yok olacak. Sen bu numaralardan artık vazgeç, bu hepimize bedel ödetiyor, demekle, onu nereye kadar caydırmak mümkün ? Finans kapital, birikimi devam ettirirken dünyayı , insanlığı çürütüyor, krizden krize sürüklüyor bu kesin ama başka çözümü de yok. Muhtelif denetimler, kısıtlamalarla finans kapitalin hırsını törpüleyerek sistemin ömrünü uzatmak elbette denenecek, belki kısmi mevziler de kazanılabilir, ama sorunun kesin çözümü, birileri katılsın katılmasın, kar ve sermaye birikimine dayalı kurgunun, yani kapitalizmin ömrünü doldurduğunun kabulünden geçiyor.

23 Ocak 2010 Cumartesi

Demokrasi Açığı, TÜSİAD ve AKP

Mustafa Sönmez

23.01.2010,cumartesi
TÜSİAD’ın çiçeği burnunda başkanı Ümit Boyner, pek fiyakalı bir laf etmiş; “Bizde sadece bütçe açığı,,cari açık yok, demokrasi açığı da var”, demiş…Eskiler breh breh !... derlerdi. Bu açık ne zamandan beri ve neden hala var? Sormazlar mı adama (kadına), bu demokrasi açığında hiç mi vebaliniz yok diye? Sormazlar mı, yarın 30’ncu yılı idrak edilecek 24 Ocak cenderesini tezgahlayan ve tamamına erdirmek için 12 Eylül faşizmine çığırtkanlık yapanın TÜSİAD olup olmadığını? Sormazlar mı, kırık dökük demokratik hakları daha 30 yıl önce kulübünüz, ABD ile mutabakat içinde cuntacı generallere budatmadı mı, istediğiniz dikensiz gül bahçesini 24 Ocak+12 Eylül operasyonları ile işkenceci cuntalara siz yaptırmadınız mı diye?…(Genç kuşak için not: 1987’de yazdığım Kırk Haramiler: Türkiye’de Holdingler kitabımın sonuna eklediğim Vehbi Koç’tan Evren’e mektup, TÜSİAD’cıların gerçek hissiyatının ifadesidir, lütfen bulup okuyun…)

****

Türkiye’de demokrasi açığı, askerlerin filan değil, (onlar sonunda “emir eri”)…TÜSİAD’ın marifetidir ve hiçbir zaman demokrasi, Türkiye burjuvazisinin derdi olmamıştır. Son yıllardaki demokrasi havariliği de AB’nin hatırınadır. Oraya kapağı atıp sermaye birikimini öyle sürdürmenin önşartı olduğu içindir o sahte demokrasi sevdası…Onda da, tüm ilerleme raporlarına yansıyan altı neoliberal, üstü demokrat AB ikiyüzlülüğü, TÜSİAD’a da hakimdir.

Demokrasi, burjuva demokrasisi olarak bile, Türkiye sermaye sınıfının hiçbir zaman derdi olmadı, bizde burjuvazi buna gerek duymadı. Aşağıdan yukarıya gelişmiş, feodalite ile çatışmış kapitalizmlerde, burjuvazi için demokrasi , sermaye birikiminin gereğiydi. Çalıştırıp artık değer elde edeceği işçiye ihtiyacı vardı ve köylünün serf olarak feodalin boyunduruğundan çıkması, kentlere “özgür işgücü” olarak gelmesi, feodalitenin, onun hukukunun yıkılmasıyla ancak mümkün olabilirdi.

***

Ya bizde? Bizde böyle bir burjuvazi hiç olmadı. Bizde cumhuriyet, sivil-asker bürokrasi ile feodalitenin ittifakında kurulurken uzun yılların iktidar bloğunda burjuva filan yoktu. Bugünün TÜSİAD’cılarının birinci kuşakları, devletçiliğin kucağında oluştular,devlet eliyle büyütüldüler, palazlandırıldılar. Ne sivil-asker bürokrasi ile ne de feodalite ile bir hesaplaşmaya gittiler. O nedenle köksüzdürler, o nedenle bu ülkede gerçek burjuva demokrasisisin kurumları, değerleri, yurttaşları yoktur. Bizdeki TÜSİAD’ın iktidar bloğuna dahil oluşu tepedendir ve iktidar locasına ABD, AB burjuvazisinin acentaları olarak oturdular. Sermaye birikimi sorunsuz iken, yolunda iken “parlamento”dan, kurumlardan yana göründüler, birikimin önü tıkanınca da 12 Martları, 12 Eylülleri çağırdılar. Birikimin ancak AB üyeliği ile sürebileceği noktaya gelince de AB hatırına demokrat kesildiler. Hiçbir zaman batıdakilere benzer merkez sağ ve merkez sol partiler oluşturamadılar. Var gibi görünenleri, 12 Eylüllerde Zincirbozanlarda bozuk para gibi harcadılar. Yenileri ortaya çıkınca yine ürettikleri dayanıksız tüketim malları gibi birkaç yılda tükettiler. Hatta yeni başkanın eşi Cem Boyner, organik burjuvadan organik parti yaratmaya kalkınca (YDH) ona da sahip çıkmadılar ve sonunda ANAP’ı, Demirel’i, Ecevit’i…hepsini tükete tükete kendilerini AKP’nin kucağında buldular...

***

Bu kadar köksüz oldukları için, bu kadar kolay teslim aldı AKP Türkiye sermayesini, TÜSİAD’ı. Demokrasi değerlerine o kadar yabancı, kendileri ile belli asgarilerde müttefik olabilecek sınıflara o kadar kazık atmış ve ihanet etmişlerdi ki, sonunda yapayalnız kaldılar hatta birbirlerine sahip bile çıkamadılar. Aydın Doğan’ı AKP, vergi sopası ile evire çevire döverken yapayalnız bıraktılar, bir “sınıf” gibi davranmayı bilemediler. Böyle burjuvazi mi olur? Böyle başa böyle tıraş…Böyle burjuvaziye de böyle AKP…Siz bakmayın TÜSİAD’a taze kan, uzlaşı v.s. palavralarına. Boyner yönetimi, TÜSİAD’ın AKP’ye biatının tescilidir. Ön biatı Doğan ailesi yaptı, arkası geliyor. . TÜSİAD’ın başında artık, “AKP… şu an gerçekten barış ve huzur getirmeye çalışan tek aktör” tespitinde bulunan eski siyasetçi yeni ecza patronu Cem Boyner’in eşi var…(eczacılar iyi takip etsin)… Şimdi, “yönetişim” teraneleriyle, “uzlaşı kültürüyle”, yeni IMF anlaşması eşliğinde, yandaş MÜSİAD+TUSKON patronları ile uzlaşı başlıyor, AKP’nin suyuna gitmenin devri başlıyor

***

Filler cephesinde durum bu. Onlar itişir tepişir, sonunda bir denge bulurlar. Bizi ilgilendiren ise emek cephesi. Hava nasıl oralarda? Demokrasi açığını kapatacak gerçek sınıf ne durumda? Genel grev kokusu yayıldı mı fabrikalara, madenlere,okullara, hastanelere ? Münafıklık etmesin kimse, grev, anarşi değil, grev gerçek demokrasi okuludur. Ümit Hanımı kırmamalı, demokrasi açığımızı bir an önce kapatmalı, yarı yıl tatilinde okulları ardına kadar açık tutmalıyız…

22 Ocak 2010 Cuma

Havada Genel Grev Kokusu var...

Mustafa Sönmez

22.01.2010
Küresel kapitalizmin yakın geleceği ile ilgili iç ferahlatıcı haber bekleyenler, bir türlü “oh!” çekemiyorlar. Çünkü, bugüne kadar küresel krize çözüm adı altında, ulus devletlerin kendi sermaye sınıfları için bütçeden, bol keseden yaptıkları kurtarma operasyonları istenen sonucu vermiş değil. Trilyonlarca doları bulan kurtarma paketlerine rağmen, arzulanan “finansal mimariyi inşa etmek” henüz söz konusu olmadığı gibi, sistemin yeni balonlar üreterek artçı depremlerle sonuçlanması an meselesi. Dubai, Japonya örneklerinde olduğu gibi, gecikmiş mayın patlamaları, “Turpun büyüğü yoksa heybede mi?” sorusunu sordurtuyor. IMF, yeni kaynaklar ve yetkilerle güçlendirildi.Yaptığı kaynak enjeksiyonları ile at başı yürüyen ulusal devletlerin kurtarma operasyonları, başka cephelerde, başka çatlaklara yol açtı. Şimdi bütün dünyanın başı, açık bütçeler ve tırmanan kamu borç stokları ile dertte. Şimdi bir de devletler mali kriz yaşıyor. Faizlerde tırmanma , enflasyon korkusu gündemde.

***

IMF, Başkanı Dominique Strauss-Kahn, Hong-Kong’da düzenlenen Asya Finans Forumu’nda yaptığı konuşmada, teşvik paketlerinin çok erken geri çekilmesi halinde çift dipli gerileme riski olduğundan söz etti yine. “Reformlara ve politik iradeye ihtiyacımız var” diyen Kahn, aşılamayan krizin yeni politik iklimlere geçişi de zorunlu kıldığını da ifade etmiş oluyor. Bu politik iklim değişikliğinin zımnen anti-sendikal, anti-emek muhtevada olacağından kimsenin şüphesi olmasın. Beylik laf haline gelen “çıkış stratejisi”, ulus devletleri muhatap alıyor. IMF, iyileşmeden emin değilsen, “çıkma!” yani devlet desteğini azaltma, gerekiyorsa yeni paketler aç, diyor . İyi de, IMF’ye sormazlar mı, nereden geliyor bu değirmenin suyu? Daha ne kadar bütçe açığı, ne kadar borç stoku? Bu açık neyle daraltılacak, vergi kimden alınacak, harcama kimden kesilecek ? İşte ortaya kocaman “sınıfsal” bir sorun geliyor. Tam da burada, yani açıklar büyütülüp vergi-harcama üstünden sermaye ayakta tutulmaya çalışılırken kabak çalışan sınıfın başına patlıyor. İşler kaybediliyor, ücretler geriliyor, güvenceler kaldırılıyor, sosyal devlet ilga edilince bir dizi sosyal,ekonomik hak da “badem oluyor”…İşte IMF’nin reform ve politik irade ihtiyacı, burada çalışan sınıfın sahne almasını kaçınılmaz kılıyor ve havaya genel grev kokusu buradan yayılıyor…

***

2009’un sancılarını biriktirerek 2010’a taşıyan Türkiye kapitalizminin ise başı iyice dertte. “Yükselen Avrupa”nın yüzde 6 ile en fazla küçülen ekonomisi, neoliberal gerici iktidarın adım adım ördüğü korku imparatorluğu ile krizi en derinden yaşamasına karşın, tepkisini gösteremedi. Çalışanlar ve işsizler, örgütsüz ve dağınıktı, korkak ve ümitsizdiler. Tekil çıkışların dışında ,ihtiyaç duyulan bir emek cephesini oluşturamadılar. Bu basiretsizlik 2009’un ikinci yarısında kırılmaya başladı. İşçi, memur eylemlerini, şimdi tütün işçilerinin destansı direnişi toparlamaya, büyütmeye başladı.

***

Açık olan bir şey var. Küresel kriz öncesi zaten kırılgan olan AKP yönetiminin ekonomi politikası, 2010’da da zor dikiş tutar. Küresel krizden, sıcak para çekilişi ve dış pazar kaybı yoluyla etkilenen Türkiye kapitalizmi, yeniden sıcak para girişleri olsa da, özellikle AB kaynaklı dış pazar kaybı karşısında eli kolu bağlı ve derin bir “devletin mali krizini” yaşıyor, yaşayacak. Bütçe açığı, Sosyal Güvenlik Kurumu açıkları, belediye açıkları, “yeniden hortlamış “3 kara delik”. 1990’lı yıllarda bunlara bir de KİT açıkları ve tarım kooperatif açıkları eklenirdi. KİT’leri un ufak ettikleri için, tarım desteklerini de berhava ettikleri için bu iki “kara delik” yok gibi, ama diğer 3’ü, AKP’nin başını çok ağrıtacak. IMF anlaşması ile taze para girişi sağlasalar bile, bu açıkları daraltmak için çalışanların, tüketicilerin ümüğünü sıkmak zorundalar. Tütün işçisine bu kadar zulüm bundan. Sağlık emekçilerine, eczacılara, hastalara yüklenme bundan. Doğalgaza, otobüse, metroya zam bundan. Kölelik yasalarına dönüş niyetleri bundan. Bu saldırganlıktan geri dönemezler. Bu krizi, çalışan-çalışamayan sınıfa yüklemeden yönetemezler. Bu bir kavgaya davettir aslında. Çalışanlara, “davetleri kabulümüzdür” diyerek sokağa çıkmak ve oradan geri dönmemekten başka yapacak bir seçenek kalmıyor.

Sabırlı,inançlı,akıllı,meşru, giderek büyüyen ve dallanıp budaklanan bir emek örgütlenmesi ile bu saldırıya karşı koymak, pabucu, bırakın pahalıya satmak, AKP’ye, arkasındaki sermayeye pabuç bırakmamak için elbirliği, güç birliği gerekiyor.

Havada genel grev kokusu var!...

20 Ocak 2010 Çarşamba

Sağlıkta Metalaşmaya Direniş…

Mustafa Sönmez

20.01.2009
Toplumsal dokunun en gerilimli alanlarından biri de sağlık alanı olmaya başladı. Eczacılar,doktorlar, diğer sağlık çalışanları bir süredir AKP iktidarı ile gerilim yaşıyor. AKP iktidarı ne yapmak istiyor, sağlıkçılar neye direniyor?

Hadise özetle şu: AKP iktidarının da iman ettiği neoliberal kapitalizmde, her şey gibi sağlık üstünden de para kazanma ön plana geçmiş durumda. Sağlık hizmeti iyice metalaşıyor. Hasta, bir tüketici; sağlık çalışanı bir “işçi”, hastane sahibi, bir sermayedar olarak rol alıyor. Amaç, çalışana az ödeyerek, girdileri en ekonomik kullanarak, hasta tüketiciye “iyileştirme” hizmetini azami karla satmak ve sağlık üstünden birikim sağlamak. Bu, özel hastanelerde, gücü yeten tüketicilere yapılabildiği kadar uygulanıyor.

Kamu hastanelerinde amaç, azami kar sağlayıp hastaya hizmet satarak sermaye biriktirmek olmasa da, yine meta üretiminin kurallarını kullanarak, hizmeti en ucuza mal etmek, genel bütçeden sağlığa olabildiği kadar en az harcamayı yapmak ana amaç.

Hizmeti ucuza mal etme çabası da, ister istemez “metalaşmanın kuralları”nı davet ediyor ve bakın ne oluyor? Neoliberal devlet, (bir kısmının karşılığını sigorta primi olarak aldığı) sağlık hizmetini , kamu sağlık kurumlarında verirken, hizmeti en ucuza mal etmek amacıyla, doktorundan hemşiresine, teknik ve idari personelden vasıfsız işçiye kadar tüm çalışanlardan en uzun süreli ve en yoğun çalışma zamanını almayı ve karşılığında en az ücreti vermeyi hedefliyor. Mekandan, ilaçtan, ekipmanı en ekonomik biçimde kullanarak hizmeti en ucuza getirmeye çalışıyor. Metalaşmanın bütün kuralları insan sağlığı filan dinlemeyip burada devreye alınıyor. Dostum Dr. Ata Soyer’in dediği gibi, fabrikalardaki Taylorizmin kuralları, hastaneye taşınıyor.

***

Metalaşmanın sağlığa nüfuzu, Türkiye koşullarında AKP iktidarı tarafından “sağlıkta dönüşüm” adı altında taşeronlaşma ile uygulanmaya çalışılıyor. Bugün sağlıkçılar, örgütsüzlüğü temel alan taşeronlaşmaya direniyorlar. Hastanelerde çalışan sağlıkçılar, önce klinik ve destek hizmet çalışanları olarak bölündüler. Eskiden kadrolu memurların yaptığı işler, güvencesiz, geçici sözleşme ile çalışan, düşük ücretli taşeron elemanlara devredildi.

“Parçalamak” anlamına gelen taşeronlaşmaya bir başka örnek, aile hekimliği. Sağlık ocaklarının odaları, farklı aile hekimleri için bölündü. Her oda, bir aile hekimine ve onun istihdam ettiği aile sağlığı elemanına ait. Gelen hasta da, odadaki herhangi bir alet de, ilgili aile hekimine ait. Sağlık ocağının değil, aile hekiminin hastası, bebeği, cihazı var. Küçük bir birimde bile, işgücü ve fiziksel mekan parçalanması yaşanıyor !

Bir sağlık çalışanına, diğerlerinin ve hatta kendi üzerine vazife olmayan işlerin yaptırılması yaygınlaştırılıyor, hekimler "performansım, dolayısıyla gelirim düşmesin" diye izine çıkmadan çalışıyor…

***

Daha çok, hekim dışı sağlık çalışanlarda esnek istihdama gidildi. Ama, hekimleri de kapsamaya baylıyor. 4924 Sayılı Kanun ile hekimlerde başlatılan süreç, aile hekimliği süreci ile yaygınlaşıyor. Kamu Hastane Birlikleri Yasası ile de tüm hekimlere teşmil edileceğe benziyor. Ücret esnekliği var mı? Var, öncelikle Üniversite Hastanelerindeki özel uygulama ile, öğretim üyeleri için başlamıştı. Daha sonra, "performans" uygulaması ile, devlet hastaneleri bu esneklik biçimi ile tanıştı. Şimdi ise, gündeme gelen "tam gün" yasası ile, tüm sistem bu esneklik üzerine inşa edilmek isteniyor.

Sağlıkta Dönüşüm Programı ile yapılanı Dr.Soyer şöyle özetliyor: "Yeni sağlık yatırımı yapmadan, yatırım diye muayene odalarını çoğaltıp, hekim ve sağlık çalışanı başına düşen iş yükünü arttırmak, bu şekilde sağlık hizmeti üretimini ve verimliliğini arttırmak, sağlık piyasası oluşturmak suretiyle bir sağlık hizmeti tüketim patlaması yaratmak, bu piyasanın gereği olarak birim maliyetleri düşürmek ve bu işleri çok hızlı ve kısa sürede yapmak"...

İşte sağlık çalışanları, neoliberalizmin emekleri, meslekleri üstündeki tahakkümüne karşı koymak için direniyor, iş bırakıyor ve mücadele ediyorlar.

Bu ülkenin kaynakları, potansiyel bütçesi, sağlık emekçilerini böylesine boyunduruk altına almadan tüm yurttaşlara koruyucu ve tedavi edici hizmeti vermeye yeter de artar aslında. Vergi vermeyenlerden yeterli vergi alınsa, vergiler, daha az silaha, biber gazına harcanarak sağlığa-eğitime yönlendirilse, sağlıkta bu alicengiz oyunlarına, sağlık emekçilerine bu baskıya hiç gerek kalmaz. Sorun karmaşık değil, son derece yalındır, sınıfsaldır…

18 Ocak 2010 Pazartesi

Çarpıtmalara Dikkat!..

Mustafa Sönmez

18.01.2010
İktidarın, yandaşlarıyla, rehin aldıklarıyla, medyada ağırlık kazanması, kamuoyunu yanlış bilgilendirme, bilgi kirliliği yaratma sürecini de tehlikeli biçimde tırmandırıyor. İktidarın kontrolündeki Anadolu Ajansı’nın ilk ağızda medyaya servis ettiği, bazen bilerek çarpıttığı haberlerin, editörler tarafından süzülmeden sayfa ve ekranlara konulması, kamuoyunun yanlış bilgilendirilmesini de beraberinde getiriyor. Bunun üstüne, başta Başbakan’ın, ardından hık deyicisi Bakanların yaptıkları basın toplantılarında, toplumun yine eksik, yanlı bilgilendirildikleri görülüyor. Buna ilişkin üç örneği geçen haftadan vermek yerinde olur.

***

Önemli bir çarpıtma derecelendirme kuruluşlarının not artırma haberlerinde gözleniyor. Bu haberler öyle bir veriliyor ki, sanırsınız Türkiye küresel kriz içinde yıldızı parlayan bir dev!.. Alın Bakan Mehmet Şimşek’in 15 Ocak’ta yaptığı basın toplantısından bir inci; “Türkiye’nin kredi notu önce Fitch tarafından 2 kademe, ardından Moody’s tarafından 1 kademe arttırılmıştır. Eylül 2008’den bugüne kadar aralarında Yunanistan, İspanya, Portekiz, İrlanda, Rusya ve Meksika’nın da bulunduğu yaklaşık 40 ülkenin kredi notu toplamda 100 kez düşürülmüştür. Türkiye bu dönemde, notu artırılan 14 ülkeden birisidir. Kredi notu artışları ülkemizin krize karşı gösterdiği dayanıklılığın ve Türkiye’ye olan güvenin bir göstergesidir.”

Şimdi gelin, şu notu artırılmış Türkiye’yi ve üstünde notu olan ülkeleri gözden geçirelim. Önce Moody’s notları; Türkiye’nin notu Ba2, ama notu Türkiye’den yukarıda olan 32 “yükselen-çevre “ ekonomisi var!...Polonya,G.Kore,Yunanistan,G.Afrika, Malezya, Meksika, Rusya, Tayland, Macaristan, Azerbaycan, Kazakistan , bunlardan bazıları...

Gelelim S&P notlarına..Türkiye’nin notu durağan. S&P’ye göre, 39 çevre ekonomisinin notu Türkiye’den daha iyi. Türkiye, Moğolistan, Endonezya, Filipinler ve Sırbistan ile aynı kategoride. En yüksek notu olanlar Çek C.,G.Kore, İsrail, Malezya, Polonya, G.Afrika,Tayland,Yunanistan. Ve son olarak gelelim Fitch’e..Türkiye’nin notu durağan. Buna karşılık 21 Doğu Avrupa, Latin Amerika ve Asya ülkesi Türkiye’den daha yüksek nota sahip…

***

Başka bir çarpıtma örneği işsizlik, istihdamla ilgili. 15 Ocak ‘ta haber “Ekim’de işsizlik düştü” şeklinde verildi. Gerçekten de resmi işsizlik Eylül’de yüzde 13,4 iken Ekim’de yüzde 13’e düşmüş görünüyordu. Düşme gerçek mi? Birinci soru şu; İstihdam artmış mı? Hayır, hatta, Eylül’den Ekime bin kişi işini kaybetmiş. Yeni istihdam yoksa, işsizlik nasıl yüzde 13,4’ten yüzde 13’e düşer? Cevap, işgücü verisinde, yani piyasada işi olan ve iş arayıp iş bulamayan işsizlerin toplamındaki rakamda saklıydı. Ekim’de piyasada görünen işgücü, Eylül’e göre 97 bin azalmıştı. Bunların 47 bini kayıtlara da “umudunu kaybetmişler” olarak geçmişlerdi. Bir kısmı da, belli ki işgücü piyasasından çekilen, öğrenci, emekli, ev kadını gibi kategoriye geçenlerdi. İşgücünü pazara sürmekten vazgeçenler, otomatikman işsiz sayısını da düşmüş gösteriyordu. İşsiz sayısı da 97 bin azalmış görünüyordu. Demek ki, Eylül’den ekime işgücü-istihdam-işsizlik resminde bir değişme yaşanmamıştı. İşsizlik, işgücündeki azalma dikkate alındığında Eylül’deki vehametini koruyordu.

***

Son çarpıtma örneği bütçeden. 2009 bütçesinin sonuçlarını bir basın açıklaması ile kamuoyuna duyuran Bakan Mehmet Şimşek bütçenin acı gerçeklerini bir başarı öyküsü gibi sunarken “pes” dedirtiyordu. Yılbaşında yüzde 4 büyürüz diye üfüren AKP iktidarı yüzde 6 küçülmenin ezikliği altında, hala her fırsatta “teğet” geyiğinden vazgeçmiyor . 2009 başında 10 milyar derken , yıl sonunda 52 milyar TL’yi bulan bütçe açığına bile zil takıp oynamadıkları kaldı. Şimşek’in şu sözlerine ne dersiniz: “Türkiye krizden en az etkilenen ülkelerden, büyük ölçekli zincirleme iflaslar yaşanmadı. Türkiye, bu krizde acil IMF yardımına ihtiyaç duymadığı gibi bir döviz ve bankacılık krizi de yaşamadı” …Bankalar-henüz- batmadı ama işi olanlar, aileler battı…Sanayi battı. Her 100 makineden 31’i atıl… Ortada kamufle edilmeye çalışılan önemli bir hasar var..O da şu; 2008’de kamuda borcun yüzde 74’ü borçlanmayla çevriliyordu. 2009 bütçesinde bu oran yüzde 100’ü de geçti. Stokun üstünde borçlanmaya gidildi. 2010’da yüzde 100’ün altına indirebilirlerse kendilerini başarılı sayacaklar. IMF anlaşmasını ve parasını da bunun için istemeye başladılar. O parayla, faizlerin artmasına mecbur kalmadan borcu çevirmeyi planlıyorlar. Bakalım olacak mı?

Ortalık bilgi kirliliğinden kırılıyor. Medyada namusuyla işini yapmaya çalışanların, daha dikkatli olmasını diliyor ve umuyoruz.

17 Ocak 2010 Pazar

Herkes halinden şikayetçi

İşsizler, emekliler,işçiler, memurlar, tarım üreticileri,
sanayiciler, ihracatçılar, turizmciler…


Herkes halinden şikayetçi

MUSTAFA SÖNMEZ

İşsizlik kabus: Resmi işsizlik yüzde 15, gerçek işsizlik yüzde 22 ve sayıları 6,3 milyon. Genç işsiz sayısı 1 milyonun üstünde. Kentlerde kadınların üçte biri işsiz.
Ekonomi küçülüyor:, 2009 küçülmesi yüzde 6’yı aştı. Ekonomi 4 çeyrektir daralıyor. Sanayide kapasitenin yüzde 30’u boş. Küçülme, işsizlerin iş umudunu azaltıyor. Kişi başına gelir kaybı 2009’da 1890 dolara çıktı.

Geçim sıkıntısı Asgari ücret, mutfak giderinin ancak yüzde 70’ine yetiyor. Aileler, ancak mutfağa harcama yapıyor, 140 milyar TL borçları var, 9 milyar TL borç batık.

Emek gelirleri azalıyor: Emekliler 60 TL’lik zamma öfkeli. Memur maaş zamları yetersiz. Özel sektör işçilerinin çoğuna 2009’da zam yapılmadı, tersine ücretleri bile indirildi.

Bütçe açıkları Merkezi bütçe 2009’da 60 milyar TL açık verecek , 2010 açığı da 50 milyar TL. Bütçede faiz ve SGK açıklarından geriye fazla bir para kalmıyor.Tarım ve hanehalkı harcamaları azalıyor.

Borçlar Çığ Gibi Artıyor AKP, bütçe açıklarını büyüttükçe , kamu borçları da tırmandı 450 milyar TL’yi buldu. Kişi başına kamu borcu 4109 dolar.. Dış borçlar 269 milyar dolara çıktı. Üçte ikisi özel sektör borcu

Batan Batana: Bankalara ödenemeyen krediler 15 milyar TL, karşılıksız çek sayısı 2 milyon, tutarı 16 milyar TL’ye; protestolu senet sayısı 1,5 milyona, değerleri 7 milyar TL’ye yaklaştı.



Derinleşen ekonomik kriz, iyileşme umudu ile tünelin ucundaki ışığı bekleyen tüm kesimlerde, beklentileri olumsuza çevirdi. Krize karşı etkili çözümler üretemeyen AKP iktidarına toplumun tüm kesimlerinden tepkiler artıyor. İşi olan olmayan tüm kesimler, tarım üreticileri, sanayiciler, ihracatçılar, turizmciler eleştirilerini daha yüksek sesle dile getiriyorlar.

Sabrı hızla tükenen kesimlerin başında işsizler geliyor. Kriz öncesi, resmi olarak yüzde 10 dolayındaki işsizlik, bir yıl gibi kısa bir sürede yüzde 15’e, resmi işsiz sayısı da 3,5 milyona ulaştı.



Yaklaşık 1 milyon lise ve üniversite mezununun da işsizler arasında olduğu görülüyor. Yaşları 18-24 arasındaki genç işsizlerin sayısı da 1 milyonun üstünde. Kentlerde iş arayan kadınların üçte biri işsiz durumda. Yatırımların yüzde 25’ yakın gerilediği 2009’da, AKP hükümeti, önümüzdeki yıllarda da iş umudu olmadığını açıkça ifade ediyor. İşsizlik, özellikle genç işsizliği, birçok sosyal ve siyasal erozyona yol açıyor, mafya, kapkaç, fuhuş gibi suç sektörlerini besliyor.

Ekonomi Küçülüyor…

AKP iktidarı, dünyadaki likidite bolluğunun yarattığı sanal büyüme dönemine denk düştü. Ancak 2008’den itibaren düşüş başladı. 2008’in Ekim ayından bu yana hızla küçülen ve 2009 daralması yüzde 6’ya ulaşan Türkiye ekonomisi, “yükselen Avrupa ekonomileri” içinde, krizden en olumsuz etkileneni oldu. 2008’de kişi başına 10 bin dolar olarak açıklanan kişi başına gelir, yaşanan küçülme sonucu 8 bin dolara indi ve yaklaşık kişi başına 2 bin dolarlık yoksullaşma yaşandı. 2010’da düze çıkması beklenen ekonomide iyileşme sinyalleri çok zayıf. Sanayi üretimi Kasım ayı sonuçları iç kararttı. Sanayide kapasite kullanımı yüzde 70’leri geçemiyor. Özellikle otomotiv, metal, dayanıklı tüketim malları sektörlerinde kapasite kullanımı yüzde 50’lerde seyrediyor. Sanayide kapasiteler kullanılamadığı için yeni yatırım niyetleri de hep askıda kalıyor. Sanayici, özellikle AB’de yaşanan dış pazar kaybını içeriden telafi etmek istiyor, ancak iç pazarı canlandıracak bir gelir-ücret politikası izlenmiyor. Artan işsizlik ve gerileyen ücret ve maaşlarla hanelere daha az gelir girdiği için iç tüketim de beklenen ölçüde artmıyor.




İhracatçılar,
AB’den kaybedilen pazarı telafi için yeterli destek ve yönlendiricilik göremiyorlar. Özellikle döviz kuru, ihracatçının cesaretini kırıyor. Dörtte bir oranda gerileyen ihracatın bu düzeyde kalması bile ancak ucuza ihracat ile gerçekleşiyor. İhracat gelirleri yüzde 25 dolayında gerilemesine karşın, ihraç edilen miktarı yüzde 10’larda seyrediyor. Bu da daha ucuza mal satılarak dampinge gidildiğini, yoksullaştıran ihracat yaşandığını gösteriyor.
Aynı durum turizmciler için de geçerli. Turizmciler de yatak kapasitelerini kullanabilmek için 2009’da tur fiyatlarını düşürdüler. Turist başına gelir 2008’de 637 dolar iken 2009’da 537 dolara düştü. Yoksullaştıran ihracatı, yoksullaştıran turizm izledi.

Hem turizmciler, hem ihracatçılar, IMF ile yapılacak bir anlaşmada alınacak borçların, içeride döviz kurunu aşağı iteceğinden, bunun da sektörlerini olumsuz etkileyeceğinden endişeliler. Düşük döviz kuruna Merkez Bankası’nın seyirci kalması halinde, ucuz dövizin ithalatı kamçılaması , bunun da yerli üretim ve istihdama daha çok zarar vereceğinden endişe ediliyor. Merkez Bankası ise düşük kur, fiyatları terbiye ediyor diye, düşüşü pek umursamıyor.

Bu umursamazlık, firma batışlarında, karşılıksız çek ve senet protestolarının çığ gibi büyümesinde de önemli bir vebale sahip. Bankalara ödenemeyen krediler 15 milyar TL, karşılıksız çek sayısı 2 milyon, tutarı 16 milyar TL’ye; protestolu senet sayısı 1,5 milyona, değerleri 7 milyar TL’ye yaklaştı.

Geçim sıkıntısı büyüyor

Toplumda geçim sıkıntısı giderek büyüyor. Sayıları 6 milyon olan işsizler evlerine ekmek götüremezken, işi olanların da gelirleri, yüzde 6,5’luk resmi enflasyon kadar bile artırılmadı. Asgari ücretin neti 600 TL’yi bile bulamadı, 9 milyon emeklinin ortalama aylığı 600 TL gibi utanılacak bir düzeyde iken 2010 için ancak 60 TL seyyanen zam verildi ve bu zam, Başbakan’ca “ yüzde 20 zam” şeklinde açıklandı. Memurlara, enflasyon oranında verildiği öne sürülen zamlar, gerçek enflasyonla baş edemiyor. Resmi enflasyon yüzde 6,5 olarak açıklandı ve ayarlamalar buna göre yapılıyor ama çoğu alt-orta sınıftan olan memurların tüketim harcamalarının yarısını temsil eden gıda maddelerinde enflasyon yüzde 9,5 olarak gerçekleşti. Konut harcamalarında, ulaştırmada da enflasyon, ortalama tüketici enflasyonun üstünde gerçekleştiği için, kamu emekçileri reel gelir kaybına uğradılar. 2 milyonu aşan kamu emekçilerinin toplam geliri, 2000’lerin başında ulusal gelirin yüzde 7’si iken bugün yüzde 5’in altına düştü.

Öte yandan, bütçe üstünden de toplumun emekli ve çalışan kesimleri mağdur ediliyor. Vergi gelirlerinin yüzde 70’e yakını dolaylı vergilerden alınmaya devam ediliyor ve bunu da tüketici çoğunluk ödüyor. Buna karşılık büyük karlar eden bankalar ile şirketlerin ödediği kurumlar vergisi, toplam vergi içinde yüzde 10’u bile bulmuyor. Harcamalarda da faiz ödemeleri bütçenin yüzde 30’una yakınını yutuyor. AKP iktidarının sağlıkta dönüşüm fiyaskosu ile iflasın eşiğine gelen SGK’ya aktarılan kaynaklar, daha çok özel hastanelere, ilaç firmalarına giderken, 44 milyar TL’lik prim borçların ödemeyen işverenlerin, AKP’li belediyelerin yol açtığı açıklar, bütçeden kapatılıyor. Bütçeden tarıma, hanehalkına yapılan transferler hızla azaltılarak, gelirin adaletsiz bölüşümünde denge biraz daha emek aleyhine değişiyor.

Öte yandan, ailelerin, bankalara, katılım bankalarına, tüketici finansman şirketlerine ve konut satışları nedeniyle Toplu Konut İdaresi’ne (TOKİ) olan toplam borçları son altı yılda 10 kattan fazla artarak 13,4 milyar TL’den 140,2 milyar TL’ye kadar yükseldi. Buna bağlı olarak ailelerin bankalara yıllık olarak ödediği faiz miktarı da altı yılda beş kattan fazla artarak 21,3 milyar lirayı buldu.

Uygulanan ekonomik politikalar nedeniyle reel gelirleri artmayan ailelerin önemli bir kısmı bankalara olan tüketici kredisi ve kredi kartı borçlarını ödeyemediler. Zaman zaman getirilen ödeme kolaylıklarına rağmen borcunu ödeyemediği için icraya verilen vatandaş sayısı 2 milyona yaklaştı.



6Yoksullaşmadan tarım üreticileri de nasibini alıyor. Tarım sektörüne yönelik desteklerin azalması ve tarım ürünü ithalatının artmasına paralel olarak Türkiye’nin tarımsal ürün üretimi de azaldı. Bütçeden tarım sektörüne yapılan destekleme ödemeleri 2009 yılında yüzde 22,6 oranında azalarak 4,5 milyar liraya kadar düşürüldü. Milli gelir içerisindeki payı yüzde 8-9’a kadar gerilediği halde, Türkiye nüfusunun üçte birinin geçimini sağladığı, toplam istihdamın da yüzde 25’ini sağlayan tarım sektörünün destekten yoksun kalması geçimi zorlaştırıyor, iç göçü kamçılıyor, göçenlerle birlikte kentlerde işsiz ordusu büyüyor.


Devlet Borçları Çığ Gibi

2009 bütçe açıklarının 60 milyar TL’yi bulduğu tahmin edilirken 2010 için de en az 50 milyar TL açık hedefleniyor. Vergi kaçakçılığı ve vergiden kaçınma devam ettiği için ve varlıklı kesimler yeterince vergilendirilmediği için, borçlanma ihtiyacı artıyor ve AKP iktidarı kamu borçlarını 450 milyar TL’ye tırmandırmış durumda.
Milli gelirin küçülmesi ve kamunun iç ve dış borç stokunun yeniden hızla artmaya başlaması, borcun milli gelire (GSYH) oranının da yükselmeye başlamasına neden oldu.

2001 krizinde hortumlanan bankacılık sektörünün yükünün Hazine’nin üzerinde kalması sonucu 2002 yılında milli gelirin yüzde 69,2’sine kadar yükselen kamu borç stokunun milli gelire oranı, bütçeden yapılan ödemelerle, 2007 yılında yüzde 39,6’ya kadar indirilmişti.

Borç yükünün bu ölçüde azaltılması, halkın vergi yükü artırılarak, maaşlar, tarımsal transferler ve benzeri harcamalar baskı altına alınarak, önemli kamu şirketleri (Türk Telekom, Erdemir, Tüpraş, Petkim, Eti Alüminyum, Araç Muayene İstasyonları, Tekel, Elektrik Santraları, Elektrik Dağıtım Bölgeleri’nin yanı sıra THY ve Halk Bankası gibi kamu şirketlerinin belli oranlardaki payları) özelleştirilip satılarak sağlanabilmişti.

Kamu mali dengelerinin 2008 yılından başlayarak yeniden alt üst olmasıyla birlikte kamu borç yükü yeniden yükselmeye başladı. 2008 yılı sonunda yüzde 40 olan kamu borçlarının GSYH’ye oranı 2009 yılında yüzde 46,2 olarak gerçekleşti.



Çığ gibi büyüyen bütçe açıkları ve açıkların büyümesine paralel artan devlet borçları, hükümeti IMF anlaşmasına sürüklüyor. Bir yıldır, kaynağı belirsiz şaibeli döviz girişleri ve yüksek faizle çekilen sıcak para girişi ile durumu idare eden, bu sayede IMF kapısına gitmeyen AKP, artık IMF kapısını çalmak ve toplumu “Kırk katır mı, kırk satır mı” çözümsüzlüğüne sürüklemek üzere.


Dış Borç Yükü Bir Kabus

AKP iktidarının izlediği düşük kur politikası, özel kesimin de hızla dışarıdan borçlanmasını özenirdi. 2008 yılı sonunda ve 2009 yılının ilk çeyreğinde uluslar arası krizin etkisiyle azalan Türkiye’nin dış borç stoku (kamu+özel sektör borcu) yılın ikinci çeyreğinden itibaren yeniden artmaya başladı.

Kamu ve özel sektörün toplam dış borçları 2002 yılı sonundan Haziran 2009’a kadar olan dönemde yüzde 107,4 oranında artış kaydetti. 2002 yılı sonunda 129,5 milyar dolar olan dış borç stoku Eylül 2009 sonunda 273,5 milyar dolara kadar çıktı. Dış borç stokunda bu dönemde yaşanan 143,9 milyar dolarlık artışın büyük bölümü özel sektörün borçlanmalarından kaynaklandı.

Uygulanan ekonomik politikaların yarattığı cari işlemler açığının finansman yükü özel söktürün üzerinde kaldı. Bu nedenle de 2003 yılından başlayarak özel sektörün dış borçları hızlı bir yükselme eğilimine girdi.
2002 yılında 43 milyar dolar olan özel sektörün toplam dış borç stoku, 2008 yılında 185,9 milyar dolara kadar yükseldi. Bu dönemde verilen cari işlemler açığını özel sektör dışarıdan borçlanarak finanse etti.

Ancak yaşanan uluslar arası finansal kriz döneminde özel sektörün yeni dış borç bulma olanaklarının azalmasıyla birlikte Eylül 2009’da 176,3 milyar dolara inen özel sektörün dış borçlarındaki bu yüksek seviye, Türkiye ekonomisi açısından önemli bir risk oluşturuyor.




Dış borç stokunda yaşanan artışa paralel olarak Türkiye’nin dış borçlar için ödediği faiz de her geçen gün artıyor. Türkiye ekonomisi dış borç faizi olarak yurt dışına önemli ölçüde kaynak aktarıyor.

2002 yılında 6,4 milyar dolar olan Türkiye’nin kamu ve özel sektör olarak dış borçları için yabancı kreditörlere ödediği faiz miktarı 2008 yılında 11,8 milyar dolara kadar yükseldi.

Ekim 2009 sonu itibariyle son bir yıllık dönemde Türkiye’nin dış borçları için ödediği faiz miktarı ise 11,1 milyar dolar olarak gerçekleşti.



AKP Hükümeti Rantiyelerin Hükümeti Oldu

Kökeni “milli görüş” olan ve faizi dinen haram sayan AKP, ironik biçimde rantiye kesimi palazlandıran bir hükümet durumuna geldi. Özellikle, halkın dar gelirli çoğunluğundan toplanan vergi biçiminde iç ve dış rantiyelere aktarılmayla devam ediyor.




Türkiye 2003-2009 yıllarını kapsayan son 7 yıllık dönemde Devlet bütçesinden 358,7 milyar liralık faiz ödemesi yapıldı.

Türkiye’de faiz oranlarının diğer ülkelere göre yüksek seyretmesi ve Türk parasının değerlenmesi (döviz kurlarının düşmesi) Türkiye’yi yabancı portföy yatırımcıları için cennet haline getirdi.

2002 yılı sonunda Türkiye’ye getirilip Türk parasına dönüştürüldükten sonra Hazine iç borçlanma kâğıtlarında tutulan sıcak para, son yedi yıllık dönemde dolar bazında yüzde 326,4 oranında kazanç sağladı. Diğer bir ifadeyle 31 Aralık 2002’de gelen ve Hazine iç borçlanma kâğıtlarında tutulan 1.000 dolar, 30 Kasım 2009 itibariyle 4 bin 246 dolar oldu. Aynı sürede sıcak para Hisse senetlerinden ise yüzde 382,7 oranında kazanç sağladı.

16 Ocak 2010 Cumartesi

Futbol Naklen Yayını: Kim kazandı, Kim kaybetti?

Mustafa Sönmez

16.01.2010
Perşembenin ihalesi hala konuşuluyor. Konu futbol olunca nasıl konuşulmasın!.. Peki kim kazandı kim kaybetti?

En çok konuşulan konulardan biri, fiyatın 3 kat artması. Bu fiyat, Avrupa’daki fiyatlarla kıyaslandı. Yıllık 424 milyon $’lık maç nakli faturası , Almanya’da 573 milyon $, Fransa’da 971 milyon $, İtalya’da 1,1 milyar $, İngiltere’de 1,2 milyar $ ödeniyordu. Ulaşılan rakam hiç de az değil. Unutulmasın ki, Eurostat verilerinde Türkiye’nin kişi başına geliri 7 bin Avro gösterilirken Fransa’nınki 30, İtalya’nınki 26 bin Avro…Yani, Türkiye’deki seyirciler gelirlerine göre daha fazla ödeyecekler futbol seyrine. Ama, fiyatı bu kadar yükseltmeyi göze alan Digitürk’ün yani Karamehmet Grubu’nun bu maçın en büyük kazançlısı olduğu tartışma götürmez. Kazanç hem “içsel”, hem de “dışsal”.

***

Bir kere, Digitürk, naklen yayın için kulüplere,TFF’ye ve devlete ödeyeceği parayı, LİG TV abonelerinden çıkarabildiği kadar çıkaracak. Bu, içsel kazanç. Ama burada, tüm faturanın izleyiciden çıkarılacağı sanılmasın. Naklen yayın hakkının Karamehmet Grubu’na kazandırdığı bir dizi dışsal kazanç var. Bir kere, naklen yayın, ya da Lig TV, Karamehmet medya grubunu ayakta tutan en önemli kanal. Lig TV olduğu için Digitürk platformu ayakta duruyor. Lig TV’siz Digitürk’ün nasıl bocalayacağını Doğan’ın D-Smart’ına bakarak anlayabilirsiniz. Dolayısıyla, Lig TV sayesinde Digitürk platformu dönüyor, yine o sayede Karamehmet medya grubu çarkı işliyor. Yaklaşık 2,3 milyon abonesi olan Digitürksüz bir Karamehmet medya grubu, önemli bir destekten mahrum kalırdı.

Başka bir dışsal yarar, Karamehmet’in Turkcell’i ile ilgili…İhaleyi alan, süper lige adını da koyuyor. Süper ligin adı yine Turkcell Süper Lig olacak. Bu da milyonlarca dolarlık reklama tekabül eden başka bir dışsal kazanç.

***

Bir başka soru: Medya tarağında bezi olmayan Türk Telekom neden Digitürk’ün karşısına çıktı ve sıkı bir pazarlıkla fiyatın bu kadar tepe yapmasına hizmet etti? Fotoğraf biraz büyütüldüğünde, iki stratejik rakibin telekomünikasyon alanındaki bilek güreşinin futbol sahalarına taştığını görürsünüz. Türk Telekom, sabit telefon pazarının hakimi, Karamehmet’in Türkcell’i ise mobil telefonun egemeni. Sabit telefon ile cep telefonu kıran kırana bir pazar savaşı içinde. Bilgi Teknolojileri Kurumu verilerine göre, 2008’de Türk Telekom’un geliri 7,7 milyar TL, Turkcell’inki 8 milyar TL olmuştur. Telefonda rüzgar, cep telefonundan, özelikle de Turkcell’den yana esiyor. Sabit telefon, hem abone kaybı yaşıyor hem de telefon trafiğinde kayba uğruyor. Türk Telekom’un her hamlesine Türkcell yeni bir buluşla cevap veriyor. Telefon arenasında bu iki stratejik rakibin çekişmesi, bu kez naklen maç ihalesine uzadı ve geriye baktığınızda, ihaleyi Türk Telekom almasa da rakibini hatırı sayılır bir yükün altına itti. Bu anlamda Türk Telekom da amacına ulaştı sayılabilir.

***

Bu ihalenin faturası, bugün olmasa da yarın, Digitürk’ün spor paketlerine zam şeklinde yansır. Digitürk’ün 2,3 milyon abonesinin 800 bini, Lig TV aboneliği içeren paketin abonesi. Abonelik, şimdilik ayda 80 TL’ye yakın …Az para değil ve artacak.

Ortaya çıktı ki, naklen yayın gelirleri, futbol kulüplerinin gelirlerinin yüzde 90’ını oluşturuyor. Yani, Türkiye’de futbolcu, tribüne değil, aslında ekrana oynar duruma gelmiş. Kulüpler, böyle naklen yayın geliri varken, tribüne seyirci çekme zahmetine pek girmez olmuşlar ve seyirci de tribün yerine evinde koltuğa gömülerek ya da kahvehane,bar gibi yerlerde dev ekranlarda maç izlemeyi tercih eder duruma gelmiştir. Bunun, taraftarlık, tribünde yan yana gelme gibi bir eylemliliği öldürdüğü açıktır. İlginç olan, Avrupa’da naklen yayın gelirlerinin kulüp bütçelerinde yüzde 35-40 yer tuttuğu ve tribün gelirleri ile diğer gelirlerin futbol endüstrisinde önemini koruyor olmasıdır. Türkiye’de seyirciyi tribünden TV ekranına gerileten etken, elbette çoğu alt ve orta sınıftan olan seyircinin düşük gelirleridir ve bilet fiyatı yerine kahvede 3-5 TL’ye maçı izleme seçeneğine teslim olmasıdır. Bu konuyu ayrıca tartışmak gerekir…

15 Ocak 2010 Cuma

IMF, MÜSİAD ve Erken Seçim

Mustafa Sönmez

15.01.2010

AKP hükümetinin IMF ile anlaşmakta olduğu yolundaki haberler, borsayı tırmandırıyor, dövizi düşürüyor; anlaşmanın tavsadığı haberinde ise tersi oluyor; döviz yeniden yükseliyor, borsa düşüyor. IMF ile ilgili haberler, Başbakan T.Erdoğan’dan, Bakan Babacan’dan , Merkez Bankası Başkanı Yılmaz’dan çıkıyor. İyi de, bu haberleri, önceden öğrenenler -ya da içeriden öğrenenler- büyük paralar kazanmazlar mı? Tabii ki, kazanırlar ve istedikleri kadar reddetsinler, Başbakan, AKP bakanları, MB Başkanı bu yerli- yersiz konuşmaları ile birilerine para kazandırıp birilerine para kaybettirdiler. Ve hiç şüpheniz olmasın, kazananlar, AKP’nin palazlandırmaya çalıştığı sermaye kesimleri, Başbakan, bakan yakınları olurken kaybedenler, bu bilgiye geç ulaşanlar oldu. Bunun hangi ahlaka sığdığı sorusunun yanıtını da okuyucuya bırakıyorum.

***

AKP iktidarı , gevşemiş bütçeye yapacağı müdahale işine gelmeyeceği için, IMF anlaşmasına aylar boyu yanaşmadı ve 2009 yerel seçimlerine istediği gibi, bonkör bütçe harcamaları yaparak gitti, IMF parasının eksikliği, net hata-noksan kalemine yansıyan şaibeli döviz girişleri ve Mart 2009 sonrası geri dönen sıcak para girişi ile kapatılmaya çalışıldı. Hükümetin IMF’den uzak durmasının bir nedeni de vergi idaresine IMF’nin getirmek istediği özerklik düzenlemesi niyetidir. Vergi sopası ile Doğan Grubunu terbiye edip, diğer TÜSİAD patronlarına gözdağı vermekle meşgul AKP iktidarı, bu sopayı hemen IMF’ye teslim etmek istemeyecekti.

***

Şimdi ise kabak tadı veren, IMF ile anlaşma konusu bir kez daha gündemdedir.AKP iktidarının IMF hissiyatını doğru okuyabilmek için, hükümetin palazlandırmaya çalıştığı MÜSİAD, yani Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği’nin IMF hissiyatını da takip etmeli ( Eskidan TÜSİAD takip edilirdi, şimdi demode oldu) . 4 Ocak 2010 tarihli basın toplantısında konuşan Genel Başkan Ömer Cihad Vardan’ın ifadeleri MÜSİAD tarafından şöyle aktarıldı ; “ (Hükümet)…olası bir anlaşmanın ülkeye sıcak para akışına sebebiyet vereceğini ve akabinde ihracatımızı menfi etkileyebilecek, rekabet gücümüzü azaltacak kur düşüşlerinin oluşacağını iyi hesap etmelidir.”

Anlaşılacağı gibi, MÜSİAD’ın ilk çekincesi, IMF parası ve beraberinde artması olası sıcak para girişinin, kuru aşağı itmesi ve ihracatı küstürmesidir. Ancak yine de IMF parasının içeride faizleri düşürebileceği, bunun da iç talebi canlandıracağı beklentisi vardır ve şöyle ifade edilmektedir;

“ Hükümetin IMF ile anlaşma konusundaki açıklamalarını anlamlı kılabilecek, iç talebi harekete geçirebilmek ümidiyle özellikle bankaların devleti finanse etmesi yerine piyasaları finanse etmesi yönünde kaynakların başka taraftan bulunması, borçlanma vadelerinin uzatılması, gereksiz faiz artırımlarına gidilmemesi gibi bazı detaylar çıktığını söyleyen Vardan, fakat yeni bir anlaşma için bugünkü konjonktürün iyi hesap edilerek, ayrıca bir değerlendirme yapılması gerektiğini düşündüklerini vurguladı.”

Peki ne yapmalı? MÜSİAD’ın IMF tereddütü, AKP iktidarına da yansımaktadır ve yine MÜSİAD açıklamasının şu paragrafında özetlenmektedir; “ Türkiye'nin elinde önemli bir koz bulunduğunu, anlaşma yapılacaksa mutlaka büyümeyi tetikleyici, reel sektörün önünü açıcı bir nitelikte olması gerektiğini söylediklerini, bu koşulların da nispeten oluşmuş gözüktüğünü ifade eden Vardan, ''Ama şimdi geldiğimiz noktada hala biz imkanlarımızın yeterli olduğu ve bundan sonra da IMF ile bir anlaşmanın geçerli olmadığı görüşünde birleşiyoruz'' diye konuştu.”

***

2010’da erken seçim düşünen AKP’nin, seçime IMF’li mi, IMF’siz mi girmeli tereddütü içinde olduğu anlaşılıyor. Bu belirsizlik, dış dünyada, özellikle AB pazarlarında suların durulmamış olmasıyla da ilgilidir. Halının altına ne çöplerin saklandığının bir örneği Yunanistan’da ortaya çıkan büyük açıklarla anlaşıldı. Dış pazarlarda hala tünelin ucundaki ışık görülememiştir. İçeride ise dehşetli işsizliğin bunalttığı yığınları, yoksullaşmış işçi, memur, emekli, tarım üreticisi, KOBi sahibi seçmeni, sandığa giderken hangi sihirli dokunuş mutlu edecektir?

Buna rağmen, Hükümetin güvendiği nedir? Polis devleti, yandaş ve rehin medya, Ergenekon tehditi ile inşa edilen korku imparatorluğu ve bunlar karşısında, gürleyen ama yağamayan muhalefet.... Bu muhalefet kendine çeki düzen vermedikçe, AKP iktidarı, normalde dezavantaj sayılabilecek IMF dansının uzun vadedeki acısını kamufle edip, kısa vadede bu anlaşmayı bir rüzgara dönüştürüp seçime öyle gidebilir.
mustafasnmz@hotmail.com
http://mustafasnmz.blogspot.com/

13 Ocak 2010 Çarşamba

Asker Devletten AKP’nin Polis Devletine…



MUSTAFA SÖNMEZ

13.01.2010

Aralarında, Hasan Cemal,Taha Akyol, Cengiz Çandar, Hadi Uluengin, Oral Çalışlar gibi Doğan Grubu yazarlarının yer aldığı, AKP’nin demokratlığına kefil olan, kefil olmakla kalmayıp, Tayyip Erdoğan’ın gönüllü fedailiğini yapan liberaller, sabah-akşam AKP’yi, askeri vesayete kafa tutmasından dolayı alkışlıyorlar. Bu zevat, Aydın Doğan’ın gazetelerindeki köşelerinde, yine hükümetin, vergi sopası ile dövdüğü Doğan’ın kanallarında, bir de kendilerine ardına kadar açılan AKP yandaşı, cemaat kanallarında, esip gürlüyorlar… Kürt, Alevi meselelerinde AKP’nin sözde demokrat duruşundan dem vurup sivilleşmedeki öncülüğünü yere göğe sığdıramıyorlar. Patronları Doğan’ı hedef alan medyadaki otoriterleşme ve baskıları ise pek de dert etmiyorlar. Güya demokratlar, ama 30 günü bulan tütün işçilerinin demokratik, barışçı ve yerden göğe haklı direnişleri üstüne kaç satır yazdılar acaba?

***

Gelelim şu AKP’nin askeri vesayete son vermesi, zırvasına. “Ordu, sivillere tabi olmadan demokrasiden söz edilemez” diyorlar. Doğru, elbette ordu sivillere tabi olmalıdır... Ama bakın bakalım, AKP iktidarınca, askeri vesayetin yerine konulmak istenen nedir? Liberal otistikler, inşa edilen polis devletine bakmayı, oralarda olanları görmeyi akıl edebiliyor mu?

Son 4 yılın bütçelerine bakın. Maliye verilerinden aktarıyorum: Askerin, bütçedeki payı yüzde 6.5’ten 5’e geriletilirken, emniyet hizmetlerinin özelleştirilmesine rağmen, bütçesinde 2006 sonrası azalma yok. Polis bütçesi, 2006’da askerlerinkinin yüzde 67’si iken 2009’da 86’ya çıkmıştır.

Emniyetçi sayısı 230 bini geçmiştir. Her 100 kamu görevlisinden 10’u polistir. Üstelik, evet, emniyet hizmetleri özelleştirilirken... Büyük fabrikalarda, bankalarda, havaalanlarında ve daha birçok yerde istihdam edilen özel güvenlik örgütü elemanı personel sayısı Sosyal Güvenlik Kurumu kayıtlarına göre 160 bini bulmuştur. Yani her 100 polise karşılık bir de 70 özel güvenlik elemanı var toplumda, hem de Emniyet’in kontrolünde…

Herkes de bilir ki, bütçede yer alan asker ve polis harcamalarının dışında, çeşitli müsteşarlıklar, vakıflar, fonlar aracılığıyla, bu baskı aygıtlarına, daha çok paralar akıtılır. Eğitime, sağlığa, çevreye, konuta akması gereken paralar, şimdi asker devletten azaltılıyor ama AKP’nin yaratmaya çalıştığı polis devletine aktarılıyor. Polise harp silahı ithalatı yetkisi tanınması, ayrı bir güvenlik müsteşarlığının kurulmak istenmesi, jandarmanın bazı işlevlerinin polise devredilmesi… Bütün bunlar mı “sivilleşme”? Şiddetin sivilleşmesi bu…

AKP’nin askere dönük her salvosu, Kürt dostlarımın da pek hoşuna gidiyor. Ama, biber gazını sıkıp, plastik kelepçeyi bileklerine takan polis, hangi demokratik devletin elemanı acaba? Haki renkten maviye geçmek mi, mavi bereden ‘robocop’a yetki devri mi sivilleşmek, demokratlaşmak?

***

Milliyet’ten Kadri Gürsel, Hasan Cemal’i eleştirdiği 11 Ocak tarihli köşesinde pek güzel yazdı; “Askeri vesayet rejimi’ne karşı bugün AKP’nin verdiği mücadele demokrasi mücadelesi değildir; demokrasinin demokrat olmayanlar tarafından araçsallaştırıldığı bir iktidar mücadelesidir.”

Ne bir eksik, ne bir fazla; AKP’nin çizgisi, neoliberalizme bulanmış “Milli Görüş” ideolojisidir. Bu çizgiden demokrasi, demokrat çıkmaz, sıkı bir sivil faşizm çıkar. Bu yol haritasına yönelik askeri kesimden tehdit aldığını gerekçe gösterip tüm topluma karşı polis devletini tahkim eden ve “haki şiddetin” yerine “mavi şiddeti” ikame etmek isteyen, kendisine karşı medyayı, sermayeyi, yargıyı, emek hareketini düşman gören AKP’ye, bütün bunları görmeyip, sadece asker vesayetine karşı çıkıyor diye, “sivilleşme” adına iman etmek bir gaflettir.

Bizim özgür, demokratik bir toplum olmak için ne asker ne de polis vesayetine ihtiyacımız var. Ne istiyoruz? Çok basit: Daha az asker, daha az polis; daha çok demokrasi, daha çok sağlık, eğitim, barınma ve daha çok insanca, adil, demokratik bir yaşam istiyoruz.

11 Ocak 2010 Pazartesi

AKP’nin Büyük Kürt İhmali

11.01.2010

Kısa adı TÜİK olan Türkiye İstatistik Kurumu, nihayet, ulusal gelirin bölgelere dağılımı konusunda 2001’den bu yana mahrum olduğumuz bilgileri açıkladı. 28 alt bölgenin, 2004-2006 döneminde ulusal gelire katkıları, dolayısıyla, kişi başına ulusal gelirleri de ortaya çıkmış oldu. Uzun süredir ve her fırsatta bu veriden bizi mahrum bıraktığı için TÜİK’i kıyasıya eleştiren biri olarak yeni açıklanan verilere göz attığımda en çarpıcı gerçek şuydu: AKP iktidarının en yüksek büyüme dönemleri olan 2004-2006 yıllarında Doğu ve G.Doğu’nun 21 ili gelişmenin nimetlerinden pay alamamışlar. 2000’li yıllarda da bölgesel uçurum büyümüş ve gelişme rüzgarı yine İstanbul’dan yana eserken, Doğu ve G.Doğu, büyümeden nasiplenememiş. AKP iktidarı, 21 ilin ve yüzde 16’ya yakın nüfusun yer aldığı Doğu’ya büyümenin rüzgarını taşıyamadığı için en gelişmiş metropol İstanbul ile en az gelişmiş G.Doğu ve Doğu illeri arasındaki uçurum daha da açılmış bulunuyor. Kürt nüfusunun ağırlıkla barındığı ve açlıkla, işsizliğin kol gezdiği bölgeye AKP hükümeti iş-aş götürmemiş, bu ortaya çıkıyor. Bu gerçek hissediliyordu ama TÜİK verileri bunu teyit etmiş oldu.

Resim 1

1980 sonrası uygulanan piyasacı, anti-kamucu neoliberal politikalar, sosyal devleti askıya aldıkça, özelleştirmeleri doludizgin uyguladıkça, tarımı, yıkıcı piyasanın insafına terk ettikçe zaten iyi durumda olmayan Batı-Doğu arasındaki eşitsizlik, daha da büyüdü. Doğu ve G.Doğu bölgelerinde 1984’ten bu yana yaşanan şiddet iklimi, yaranın üstüne tuz biber ekti. Köyler yakıldı,boşaltıldı, hayvancılık yapılamaz oldu ve kentler işsizlerle doldu. Nitekim, 1980’in hemen öncesinde, Türkiye ulusal gelirinden yüzde 8,2 pay alan bölgenin 21 ilinin bu payı, batının kullandığı enerji ağırlıklı GAP yatırımlarına rağmen, 2001’de yüzde 7.7’ye kadar düşmüştü. Son açıklanan verilerden anlıyoruz ki, AKP iktidarında, yüksek dış kaynak girişi ile ortalama yüzde 7’yi bulan 2004-2006 büyüme döneminde, Doğu, gelişmeden nasiplenememiş ve ulusal gelirden payı yüzde 7’nin altına düşmüş. Yani AKP hükümeti, uçurumun derinleşmesine önlem almak yerine, seyirci kalmış, bölgeyi piyasanın insafsızlığına terk etmiş.

Peki gelişen neresi olmuş? Tabi ki yine İstanbul, yine İstanbul. Sanayiyi desantralize etme, metropolü rahatlatma iddialarına rağmen, üretim yine İstanbul’da yoğunlaşmış, 1980’den 2000’e saltanatını koruyan İstanbul, AKP iktidarı döneminde büyümenin rüzgarını daha çok arkasına almış ve ulusal gelirden payını, 6 puandan fazla artırarak, yüzde 28’e yaklaştırmış. İşte bunun sonucunda, İstanbul’da kişi başına gelir, 2006’da Doğu ve G.Doğu’dakinden neredeyse 7 bin dolar daha üstünde gerçekleşmiş. Resim 2

Resim 2



Yine TÜİK verileri ortaya koyuyor ki, 2006’da 6 bin 700 dolara yaklaşan Türkiye ortalama kişi başına geliri, İstanbul’da en yüksek noktaya, 10 bin 350 dolara çıkmış. Bu, İstanbul ile Türkiye ortalaması arasında 3’e 2 fark demek. Ama Doğu ve G.Doğu’daki kişi başına gelir ile kıyaslandığında fark 10’a 3’e çıkıyor. Hele ki, en yoksul bölge olan Van-Muş-Bitlis-Hakkari’deki kişi başına gelir ile fark 10’a 2 ye kadar çıkıyor.

***
Bu, uçurumun derinleşmesine, evet, AKP iktidarı seyirci kaldı. Eğer bölgeye yeni kamusal yatırımlar götürülse, işgücüne nitelik kazandıracak eğitim, sağlık yatırımları yapılmış olsa, bölgede barışı tesis edecek, sözde değil, gerçek açılımlar yapılsa ve bölge insanlarına yatırımı özendirecek etkili destekler verilse, yerel yönetimlere kentsel altyapıyı güçlendirecekleri kaynaklar sağlansa, bu uçurum bu kadar derinleşmemiş, bölge insanı da kendisini bu kadar üvey, ihmal edilmiş, ötelenmiş ikinci sınıf vatandaş gibi görmeyecekti.

Derinleşen uçurumda AKP iktidarının vebali büyüktür ve kriz döneminde uçurum daha da açılmaktadır. AKP’nin büyüme döneminde ihmal ettiği bölgeyi, kriz döneminde canlandıracak hiç bir vizyonu yoktur. Bölgeye alternatif, kamu ağırlıklı yatırım ve sosyal destek programları ile yaklaşılmalı ve bölge dinamiklerini, girişimcilerini, yerel yönetimlerini, harekete geçirecek eylem planlarına yer verilmeli, mutlaka da toprak reformu yapılarak yoksul köylü topraklandırılmalı.

10 Ocak 2010 Pazar

AKP Döneminde Ege ve Çukurova Bile Geriledi…

- TÜİK verilerine göre, 2004-2006 yüksek büyüme döneminde sadece İstanbul, çevre illeri, Ankara ve Antalya ulusal gelirdeki payını artırırken, diğer tüm bölgeler gelişmenin nimetlerinden faydalanamadı.
- İzmir ve çevresi, Ege illeri, Adana-Mersin ve çevre iller, 2001’e göre ulusal gelirden daha az pay aldılar.
- Öteden beri gelişme olanağı bulayamayan Doğu ve G.Doğu, AKP iktidarında yine kan kaybederken Karadeniz ve Orta Anadolu bölgeleri de ulusal gelirdeki paylarını koruyamadılar…


MUSTAFA SÖNMEZ

2001 yılından sonra ulusal gelirin illere ve bölgelere göre dağılımına ilişkin ilk kez veri açıklayan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2004-2006 yıllarında yüksek büyümeden en çok İstanbul ve onu çevreleyen illerin pay aldığını, Ege ve Çukurova bölgesi illerinin önemli ölçüde ulusal gelirden pay kaybettiklerini ortaya koyuyor.

Yabancı sermaye, sıcak para , dış borç girişi ile yıllık yüzde 7 büyüme gerçekleştirilen ve AKP iktidarının en yüksek büyüme yıllarını içeren 2004-2006 döneminde, gelişmenin en çok İstanbul’a yaradığı ve 2001’de ulusal gelirdeki yüzde 21’lik payını 2006’da yüzde 28’e yakın artırdığı anlaşılıyor. Bu, İstanbul’un ulusal gelirdeki payını 5 yılda yüzde 30 artırması demek. TÜİK verilerinden anlıyoruz ki, İstanbul’un sanayiyi aktardığı Bursa, Eskişehir,Bilecik,Tekirdağ,Kırklareli bölgelerinin de bu büyüme döneminde payları artmış.



AKP iktidarının büyüme yıllarından pay alan diğer iki bölgeden birini Antalya, diğerini ise Başkent Ankara oluşturuyor. Antalya , turizm ve sera tarımındaki gelişme ile ulusal gelirdeki payını yarım puan artırırken Ankara’nın da ulusal gelirdeki payının 1 puan artarak yüzde 8,4’e çıktığı anlaşılıyor.



EGE VE ÇUKUROVA GERİLEDİ

2001 krizi sonrası yaşanan büyüme ağırlıkla İstanbul,Ankara ve Antalya ile sınırlı kalırken, diğer gelişme kutupları olan İzmir ve çevresi ile Adana ve çevresi ulusal gelirdeki paylarını koruyamadılar. 2001’de ulusal gelirden yüzde 7,5 pay alan İzmir’in 2006’daki payı yüzde 6,7’ye düşerek yaklaşık yüzde 11 kayba uğradı. Ege’nin diğer alt bölgelerinden Manisa ve çevresi ile Aydın-Denizli bölgelerinin de ulusal gelirdeki payları azaldı. Kuzey Ege illeri Balıkesir ve Çanakkale’nin de ulusal gelir içindeki payının artmadığı anlaşılıyor. Ege’deki kayıpta, tarımdaki ve sanayideki gerilmenin etkili olduğu, turizm ve ticaretteki gelişmenin, bu kaybı telafi edemediği görülüyor.

Türkiye’nin diğer büyüme kutuplarından Adana-Mersin’in de 2001’de yüzde 6’ya yakın payının 2006’da yüzde 4’e kadar gerilediği anlaşılıyor. Bu kaybın, bölgedeki sanayi ve tarımdaki gerilemeden kaynaklandığı söylenebilir. Bu illere komşu Hatay, K.Maraş, Osmaniye’nin de söz konusu dönemde gelişmenin nimetlerinden pay alamadıkları görüldü. Aynı coğrafyadaki G.Antep,Kilis ve Adıyaman da ulusal gelirdeki paylarını artıramadılar.


ORTA ANADOLU, KARADENİZ DE DURAKLADI

Türkiye’nin tarım,ticaret ve kısmen sanayi ile geçinen diğer Orta Anadolu illerinin, Batısı ve Doğusu ile Karadeniz’in de ulusal gelirdeki paylarını artıramadıkları, yer yer ciddi ölçüde geriledikleri anlaşılırken, Doğu ve G.Doğu’nun da “makus talihini” bu dönemde de kıramadığı ve gelişme rüzgarından nasiplenemediği anlaşılıyor.

TÜİK verilerinden anlaşılan o ki, 2001 krizi sonrası AKP döneminde yaşanan dış kaynak girişi kaynaklı büyüme, Orta Anadolu’da Kayseri ve Konya çevrelerinde de sıçramaya yol açmamış. Bu bölgeler de ulusal gelirdeki paylarını koruyamamışlar.




KİŞİ BAŞINA GELİRDE GERİLEYEN METROPOLLER…

AKP dönemindeki büyümenin büyük eşitsizliği kişi başına gelir verilerinde de görülüyor. TÜİK’in verdiği kişi başına gelir rakamlarına göre, 2001’de Türkiye ortalamasının yüzde 43 üstünde kişi başına geliri olan İstanbul, bu payını AKP iktidarı döneminde yüzde 55’e çıkarırken İzmirlinin geliri yüzde 26’ya gerilemiş görünüyor. 2001’de Türkiye ortalama kişi başına gelirinden yüzde 50 fazla olan İzmir kişisel geliri, AKP döneminde Türkiye ortalamasından sadece yüzde 26 fazla. Esas büyük gerileme Adana-Mersin bölgesinde. 2001’de Türkiye ortalamasının yüzde 11 üstünde olan bölge kişi başına gelirinin AKP döneminde Türkiye ortalamasının 20 puan altına düştüğü anlaşılıyor. Bölgenin, özellikle Güneydoğu’dan aldığı göçe istihdamla yanıt verememesi, artan yoksullaşma, kişi başına geliri de çok düşürmüş görünüyor. Komşu iller, Hatay,K.Maraş, Osmaniye bölgesinde de kişi başına gelirde yüzde 21 gerileme olduğu dikkat çekiyor.

TÜİK verilerine göre, Diyarbakır ve Ş.Urfa bölgesinde, AKP iktidarı döneminde kişi başına gelir endeksi yüzde 20’ye yakın azaldı ve 2001’de Türkiye ortalamasının yüzde 54’ü olan bölge kişisel geliri, AKP döneminde Türkiye ortalamasının yüzde 43’üne kadar düştü. Bu oran Van ve çevresinde yüzde 35’e kadar iniyor. Beş yılda önemli bir yoksullaşma yaşandığının açık bir göstergesi….

***

Bir bütün olarak bakıldığında, AKP iktidarı döneminde, gelişmenin Türkiye geneline yansımadığı, özellikle İstanbul’da odaklandığı anlaşılıyor. İstanbul’un ulusal gelirdeki payı yüzde 28’e kadar çıkarken Bursa, Tekirdağ gibi komşu illerin , İstanbul odaklı bir gelişme gösterdikleri anlaşılıyor. Ankara, inşaat ve hizmet sektörlerindeki üretim artışları ile dönemi karlı kapatırken, Antalya’nın da sera tarımı ve turizmi ile ulusal gelirdeki payını artırdığı görülüyor.Bunların dışında Ege’den Orta Anadolu’ya, Karadeniz’den Doğu ve G.Doğu’ya kadar bütün bölgelerin AKP iktidarı döneminde ulusal gelirdeki paylarını koruyamadıkları, TÜİK verileri ile bir kez daha teyit edilmiş oluyor. Bu, AKP iktidarının Doğu-Batı arasındaki uçurumu daraltamadığı gibi, Türkiye’nin Batısı, Kuzeyi ve Güneyinde de gelişme yaratamadığını, İstanbul ile Türkiye’nin diğer bölgeleri arasındaki uçurumu iyice derinleştirdiğini ortaya koyuyor…

9 Ocak 2010 Cumartesi

Hepimiz Avatarız, Hepimiz Pandoralıyız!..



09.01.2010

Önce vizyona girdiği hafta şansımızı denedik ama ne mümkün!.. Sonuçta yeni yılın ilk gününe bilet bulduk ve oğlum Rüzgar ve yeğenim Zeynep ile Avatar ziyafetinden biz de nasiplendik. Gözümüze geçirdiğimiz gözlüklerle üç boyut tekniği sayesinde Pandora gezegenine ve Na’vi halkının hikayesinin içine gömüldük. Kendimizi perdede gördüğümüzün tam içinde hissederken yer yer ağzımız açıkta kaldı…On ayak uzunluğunda, mavi insansı görünümlü, kabile kültürüyle yaşayan, saldırıya uğramadıkları sürece barışçıl olan Na'vi kahramanlarımızla birlikte havada uçtuk, şelalelerden yuvarlandık, zümrüdüanka kuşlarının kanatlarına bindik, yeşilin her tonunda yüzdük, göğü delen ulu ağaçlardan geçilmeyen, unutulmaz orman manzaralarının eşlik ettiği sahnelerde 160 dakika kendimizden geçtik…


Kediyle insan arası, kuyruklu, mavi tenli, kocaman gözlü, Kızılderilileri andıran Na’viler, panter gibi çevik, atletik, enerjik ve upuzun yaratıklar ve yurtlarını, dünyalarını savunuyorlar, sömürgecilere karşı direniyorlar… Bu fantastik epiği, Titanik’in de ustası James Cameron, bilimkurgu romanlardan esinlenerek yazmış ve yönetmiş. Öykü, sömürüp kuruttuğu dünyanın dışına çıkıp uzayda sömüreceği yeni gezegenler arayan açgözlü kapitalistlerle, tuhaf bitki ve hayvanlarla dolu, yüksek, sarp dağların gökte asılı durduğu, bakir ve yemyeşil bir Pandora gezegeninde yaşayan Na’viler arasındaki işgal-savunma öyküsü... Sömürgeciler, Pandora'nın havasını soluyamadıkları için, akıl bağlantısı aracılığıyla kontrol edilebilen insan ve Na'vi karışımı Avatarları üretirler. Ama Avatarlar, sömürgeci-yerli çatışmasında , mazlum Na’vilerin safına geçer ve savaşırlar…


***


2154 yılının sömürgecileri, Pandora'nın değerli madenlerini sömürmek ve daha çok sömürmek peşindedirler. Tıpkı 18’nci, 19’ncu yüzyılda atalarının Afrika’da, Amerika’da, Asya’da yaptıkları gibi, yine sömürgeci, yine emperyalistler... Sömürgecilik, kapitalizmin ilk geliştiği yıllardan sonra, kaba biçimleri terk etse de ince biçimlerle sürdü, “yeni sömürgecilik” biçimini aldı. Giderek, sermaye, mal ihracı, tüm dünya coğrafyalarını kapladı ve emperyalizm, 1980 sonrası isim değiştirip “küreselleşme” adını alarak, imaj değişimi denedi. Filmimiz 22’nci yüzyılda, emperyalizmin dünyanın da dışına taştığını ve başka gezegenlere uzadığını varsayarak kurgulanmış. Kısacası filmimiz, tarih boyutundan bağımsız olarak, anti-emperyalist, anti-faşist, anti-sömürgeci…Na’vilerin yanındayız…Tüm film boyunca onların mücadelelerini hissediyor, onlarla gülüp onlarla hüzünleniyoruz ve saldırgan sömürgecilere okları, mızrakları hatta gezegenin vahşi hayvanlarıyla karşı koymalarını, saldırganlara hadlerini bildirmelerini nefesimizi tutarak bekliyoruz ve “Hepimiz Avatarız, hepimiz Pandoralıyız” duygusuyla ulaşıyoruz finale…Pandoralılar kazanmış, sömürgeciler yenilmiştir…


***


Film, sinema eleştirmeni kadim dostum Sungu Çapan’ın, yazdığı gibi, “Pocahontas”ı (1995) ya da “Kurtlarla Dans Eden Adam”ı (1991) çağrıştıran bildik bir hikâye ile aynı tonda olsa da, geçmişteki sömürgecilik öyküsünü geleceğe taşıyarak seyirciyi yeniden bu süreç üstüne düşündürtüyor.


Avatar’ın sinema sanatında bir aşama olduğu bahsi ise sinema yorumcularının işi..Nitekim, Sungu Çapan, 18 Aralık 2009 tarihli Cumhuriyet’te şöyle yazdı;


“22. yüzyılda, işgalci uygar insanoğlunun, ilkel ama masum bir dünyadışı ırkı ve gezegenini mahvetmeye giriştiği “Avatar”ı, gerçek çekimlerle sentez görüntüleri harmanlayıp normal oyuncularla dijital oyuncuları kaynaştırarak ve özel üç boyutlu kameralarla çalışarak meydana getiren Cameron’ın bu son eseri, vaktiyle 1930’larda sesin, sonra 1940-50’lerde de rengin girmesiyle temelden değişen Yedinci Sanat’ın evriminde belki de yeni bir dönüm noktası sayılabilir şimdiden, üç boyutlu teknolojinin katkısıyla.”


James Cameron, bilimkurgu denildiği zaman akla gelen ilk isim. Her filmiyle olay yaratıyor. Filmleri kült olan, kullandığı teknolojiler taklit edilemeyen bir yönetmen. Mükemmeliyetçi, biraz da huysuz. Nitekim Avatar’a tam 11 yıl emek vermiş. Yüzde 60’ı dijital görüntülerden oluşuyor filmin ve sinema tarihinde devrim yaratacak iddiası var.


200 milyon dolarlık bütçe, daha önce kullanılmamış tekniklerle ve klasik Hollywood yıldızlarının olmadığı bir kadro ile birçok testten sonra üretilmiş Avatar… Özel efekt bombardımanı halinde ve sıkı aksiyon sahneleri içeren, büyük bütçeli üstün yapımların, erişilmez yönetmeni James Cameron’un bu son filmi, görkemli bir seyirlik gerçekten.

8 Ocak 2010 Cuma

Sosyal Güvenlik İflasta, Emekliler İsyanda…


08.01.2010

1980 sonrasının neoliberal politikaları adım adım sosyal devleti yok etti. 12 Eylül mamulü 1982 Anayasası’na konulan emek örgütlenmelerine getirilen kısıtlamalar, grev, toplusözleşme haklarını görünürde var gösterip fiiliyatta yok eden yaklaşımlar, emeğin enformalleşmesine imkân sağlayan her tür düzenleme, devletin istihdam sağlayıcı yatırımcı özelliğini budama… Bunların yanı sıra, vergi-harcama politikalarında, emeğin aleyhine sermayenin lehine düzenleme de sosyal devleti berhava etti. Malum; dışa açılmak için, rekabet gücü edinmek, onun için de emek maliyetini düşürmek, devletin bütçe üstünden emeğe aktardıklarını kesip sermayeye aktarmak, onu güçlendirmek gerekiyordu.

Emeklilere sağlanan maaş ve sağlık harcamalarında eli sıkı davranmak da bu neoliberal anti-sosyal yaklaşımın ürünüydü. Çoğu, IMF diktesiyle, istisnasız 1980 sonrası tüm hükümetlerin icraatlarına yansıyan bu anti-sosyal devlet yaklaşımı, son 7 yıllık AKP iktidarına da damgasını vurdu. Dahası, “Sağlıkta Dönüşüm” adı altında AKP iktidarınca girişilen “reform” adı altındaki icraat da tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Bugün, SGK, yani Sosyal Güvenlik Kurumu hızla iflasa gidiyor ve kurumu ayakta tutmak için bütçe kaynaklarını artan oranlarda aktarmak gerekiyor. Öyle ki, bütçede en önemli kalemin biri faiz ödemeleriyse, diğeri SGK’ye, batmaması için yapılan, bütçe transferleridir.

AKP iktidarının ilk icraat yılı olan 2003’ün sonunda 16 milyar TL’yi bulan ve o yılın milli gelirinin yüzde 3.5’u tutarındaki bütçeye aktarımlar, 2007’de 33 milyar TL’yi buldu ve milli gelire oranı da yüzde 4’e yaklaştı. 2008’de ise bütçe transferleri 35 milyar TL’ye çıktı. Krizin de etkisiyle SGK 2009’da iyice batmaya başladı. Krizde çok sayıda işçi işten çıkartıldı, dolayısıyla prim gelirleri 1 yılda 2 milyar TL azaldı. Yanı sıra, hem özel sektör, hem Bağ-Kurlu esnaf, hem de çoğu AKP’li belediyeler prim borçlarını ödememeye başladılar. Bu yılın 10 ayında tahsili gecikmiş prim alacağı tutarı 44 milyar TL. Borçluların çoğu, “Nasılsa bir af çıkar” uyanıklığı içinde.

Prim gelirleri azalırken ilaç firmalarına, özel hastane ve kliniklere bol keseden aktarılan kaynaklar, SGK’yi iyice dibe itti. Bu yılın 10 ayında 45 milyar TL’yi bulan bütçe yamasının, 12 ayda 54 milyar TL’yi, milli gelir içindeki payının da yüzde 5’i geçtiği tahmin ediliyor.

***

SGK’nin iflasa doludizgin gidişi ile paçası tutuşan iktidar, işte bu nedenle eczacılardan başlayarak sektörün bütün bileşenlerini mağdur edecek önlemlere başvurdu. Bundan tabii ki, emekliler de nasibini alıyor.

Türkiye’de insafsızlığın temel göstergesi aranırsa, emeklilere layık görülen maaşları gösterebilirsiniz. Sayıları 9 milyonu bulan emeklilerin ortalama aylık gelirleri 600 TL’yi bulmuyor. 7 milyon emekliye topu topu, seyyanen 60 TL’lik komik zam yapan ve bunu, “Yüzde 20’ye varan zam yaptım”, diye takdim edip kasılan Başbakan’a, emekliler isyan ediyor. Memur emeklileriyle birlikte sayıları 9 milyonu bulan bu barut fıçıları, acaba önlerine seçim sandığı konulduğunda nasıl tercih kullanacaklar? Bu zammın bütçeye 3 milyar TL’ye mal olacağını söyleyen Başbakan, öte yandan, işverenlerin yüzde 5’lik SSK prim yükümlülüklerini üstlenerek onlara 3 milyar TL’lik teşvik aktardığı bilgisini neden toplumla, emeklilerle paylaşmıyor?

***

Tütün işçilerinin, referandumla “Durmak yok, direnişe devam!” kararı önünde saygı ile eğilelim ve onların yanında olduğumuzu her fırsatta, her biçimde gösterelim. Dip dalganın bu kararlılığı, işçi ve memur sendikalarının koltuklarına yapışmış sendika ağalarını kış uykularından uyandırır mı bilemeyiz ama, belli ki 2010, her şeye ve her ayak bağına rağmen, sokağın yılı olacak. Sokak, emeklilerle de dolacak… Türkiye, yavaş yavaş, ağır ağır da olsa, gerçek gündemine nihayet dönüyor:

Su çatlağını buluyor...

mustafasnmz@cumhuriyet.com.tr

http://mustafasnmz.blogspot.com/

6 Ocak 2010 Çarşamba

Ücretlerden Ne Haber?

06.01.2010

Türkiye’de 13 milyona yakın ücretli-maaşlı var. Yani Türkiye’de nüfusun yüzde 60’ından fazlası ücretli. Bu ücretli ordusunun 9 milyona yakını sigortalı çalışan, 2 milyonu memur, 2 milyonu da güvencesiz çalışan.



Sigortalı çalışan 9 milyonun üçte ikisi 10’dan fazla çalışanı olan işyerlerindeler. Yani üçte biri küçük işyeri çalışanı. TÜİK,yani Türkiye İstatistik Kurumu, 10’dan fazla çalışanı olan işyerlerini temsilen 20 bin kadar işyerine ücret anketi uyguladı ve sordu: İşgücü maliyetiniz nedir, sigorta primlerini çıkardığınızda, ücretlilerin eline brüt ayda ne para geçer? Alınan cevaplar çarpıcı. Sonuçları kılçıklarından ayıklayarak sunalım:

*



*Ücretliler ayda ortalama yaklaşık 1 500 TL brüt ücret alıyorlar. Bunun yüzde 20’si vergiye gitse, elde 1 200 TL net para kalıyor.

*Ancak, ücretlilerin yüzde 50’si, ticaret, inşaat, gıda, tekstil,turizm gibi alt sektörlerde çalışıyor ve ayda ortalama 1130 TL brüt , 900 TL net ücret alıyorlar.

*Ortalama 1 500 TL brüt ücret, toplu iş sözleşmesi olan azınlık işyerlerinde 2 700 TL, ama sendikasız yerlerde 1300 TL’ye düşüyor.

*En yüksek ücret, petrol rafinajında, yani TÜPRAŞ’ta. Toplam ücretlilerin binde 2’si ayda 4 bin 800 TL brüt ücret alıyorlar. En düşük ücret ise deri sektöründe ve ayda 800 TL brüt ücret. Böylece iki kutup arasında 100’e 17 ücret farkı var.

*En yüksek karı eden bankalarda çalışan ücreti göreli iyi. Çoğu üniversite mezunu ortalama finans çalışanı ayda 3 bin 500 TL dolayında brüt maaş alıyor. Ama bilinir ki, finansta da ücret hiyerarşisi var.Üst düzeyde maaşlar yüksek, aşağı doğru ortalama düşer.

*İmalat sanayinde en yüksek ortalama ücret ayda 2 bin 500 TL brüt ücret ile kimya-ilaçta. Onu, 1 700 TL ile otomotiv, benzer ücretlere sahip elektrikli cihaz, metal sektörü izliyor. İmalatta en düşük ücret tekstil-konfeksiyonda: Ayda 874 TL. Neti 700 TL eder ki, asgari ücretin biraz üstü. Lastik-plastik, mobilya, makine-teçhizat diğer düşük ücretli sanayi sektörleri.
*Hizmet sektöründe finanstan sonra, ikinci “yüksek ücretli! “ görünen ulaştırma-haberleşmede ortalama brüt ücret 2 bin TL dolayında. Bu sektörde ücretlilerin yüzde 7’si istihdam ediliyor. Sağlıkta da brüt ücret aylık 2 bin TL’yi bulmuyor, eğitimde 1 700 TL’ye yakın, ticarette 1 500 TL’nin altında. En düşük ücret de otel-lokanta, yani turizmin omurga alt-sektöründe;aylık 1000 TL brüt ücret…

Özetle, resmi veriler diyor ki; ülkede 3,5 milyon işsiz var. İşi olan sigortalı çalışanların eline ayda ortalama 900-1200 TL dolayında para geçiyor. Bu, asgari ücret 2 ise, ortalama ücretin 3 etmesi demek. Bunlar 2008’in ortalama ücreti ve sanmayın ki, 2009’da zam gördü bu ücretler. TÜİK’e göre, yüzde 6,5 oranında tüketici enflasyonu yaşandı. Ama, bu ücretler, o enflasyon kadar zam da alamadı.


Devletin resmi kayıtlarına böyle geçen düşük ücretliler ve işsizler, bundan sonra AKP hükümetinin gerçek kabusu olacaklar…

CHP, Devletçiliğine Sahip Çıkmalı


Türkiye’nin en yakıcı iki sorunu, işsizlik ve bölgesel uçurum…Bu sorunlara çözüm üretmek bir yana, sadece seyirci kalınması, bir dizi ekonomik, politik, sosyal çöküşü de beraberinde getiriyor. Resmi işsiz sayısı 3,5 milyonu geçti, sayılmayan işsizlerle beraber 6,3 milyonu buldu. Bu, yüzde 22 işsizlik demek…


15-24 yaş grubunda olan işsiz genç sayısı 1 milyon 165 bin…Kentlerde iş arayan kadın sayısı 1 milyonun üstünde.…

Bir de “Kürt sorunu”nun en önemli ayağını oluşturan bölgesel uçurum var. TÜİK’in “dandik” gelir dağılımı verilerini ciddiye alsanız bile, İstanbul’daki zengin aile geliri ile Güneydoğulu yoksul aile arasındaki fark 55’e 4 yani 1’e 14... Peki gerice bölgeler için yapılan ne? Kocaman bir hiç!...GAP emziği ile bölge, yıllardır avutuluyor. Özünde Batı’nın kullandığı enerji için yapılan GAP yatırımları, Bölge için yapılmış gibi gösteriliyor. Sulama kanalları yapılıyor ama toprak reformu yok, su, ağalar için. TOKİ, kentlere inşaat yaptırıyor, ama müteahhitler zengin Kürt patronlar…Üç-on paraya yoksul Kürt işçileri güvencesiz, gece yarılarına kadar çalıştırılıyor… Yine de binlerce işsiz, binlerce yoksul, bölgede iş-aş bekliyor, umut bekliyor…
Bırakın 6 milyon işsize iş yaratmak, birkaç yüz bin kişiyi iş sahibi yapmak bile devasa yatırımlar istiyor.

Özel sektör inisyatifi, yatırımları milli gelirin yüzde 20 bandının üzerine çıkaramıyor. Krizde de iyici içine kapandı, milli gelirin yüzde 17’sinin altına indi özel yatırım tutarı. Devletin yatırımlardaki payı 1980’de yüzde 40’tı, bugün yüzde 20 bile değil. O da daha çok ulaşıma, karayollarına yapılan yatırımlar . Devlet, artık yatırımcı, hele sanayici hiç değil, pek istihdam yaratmıyor, özelleştirmelerle işi olanları da direnen Tekel işçileri örneğinde olduğu gibi işsiz bırakıyor. Kayıtlı, sigortalı ücretli sayısı kabaca 9 milyon ama bunların 800 bini (belediyeler vs. dahil) kamu çalışanı. Memur statüsünde olanlar 2,3 milyon. Yani toplamda 13 milyon ücretlinin sadece 3 milyonu devlet kapısında…72 milyonluk Türkiye’de devletin işçi-memur istihdamı 3 milyonu ancak buluyor .

1980 sonrasının neoliberal faşizmi, “devlet geri, özel sektör ileri” komutu verdi. Son krizle yerle bir olan neoliberalizmin bu piyasacı, özelleşmeci amentüsüne, Özal ile birlikte uyum gösteren hükümetler, devleti geri çektikçe çektiler. Gerekli mi, doğru mu, bölgesel etkileri ne olur sorularını sormadan devlet işletmeleri satılıp savruldu. Doğu-G.Doğu’da tarım,hayvancılığı iyi-kötü ayakta utan Et Balık’lar,Süt Endüstrisi Kurumları, illerin şeker,çimento fabrikaları yok pahasına satıldı, kapatıldı, eritildi, tarım da çöktü, il ekonomileri de…

***

Açık olan bir şey var; İşsizlik azalmayacak, artacak…Doğu-G.Doğu’ya Batı’dan özel yatırım gitmeyecek, bölgesel uçurum derinleşecek…Bu durum, bırakalım politik-ideolojik mülahazaları, son derece pratik nedenlerle çok etkin bir kamu müdahaleciliğini zorunlu kılıyor. Devletin, aktif, ekonomik bir öge olarak, yeni KİT’lerle yeniden yatırımcı rol üstlenmesi gerekiyor. Azgelişmiş bölgeler için ayrı bir sosyal gelişme programı ve onları icra edecek yapılanmalar gerekiyor. Bunu, neoliberal AKP zihniyetinin yapacağını beklemek safdillik olur. CHP, iktidara aday ise, üstündeki ölü toprağını atıp, bunları açık açık topluma söyleyebilmeli. CHP’nin, 6 okunun içinde yer alan “devletçilik” ne anlam taşıyor? O ilke bugün hayata geçirilmeyecek de ne zaman geçirilecek? 2008 öncesinin neoliberal bombardımanı karşısında “devletçilik” ilkesinden utanan, hatta o oku atıp kurtulmak gerektiğini savunan birçok CHP’li bilirim … Sayın CHP’liler!...Utanmayın, kısık sesle değil, bağırarak “devletçiliği” savunun, hayata geçirin. AKP ile CHP’nin farkını en iyi ifade etmenin bir yolu da budur. Ancak bunu yaparsanız, iş-aş bekleyen halkı yanınızda bulur, gerçek açılımı yapmış olursunuz…

4 Ocak 2010 Pazartesi

Medya Çatırdıyor, Dip Dalga, Gerçeği Arıyor…

04.01.2010-pzt.

Hürriyet’te Ertuğrul Özkök’ün koltuğunu bırakması, Aydın Doğan’ın köşesine çekildiğini ilan etmesi, Türkiye medya tarihi açısından bir kilometre taşı sayılmalı. Bu istifalar, çevresi bir süredir T.Erdoğan tarafından vergi toplarıyla kuşatılan Doğan Medya’da bir biat hazırlığıdır. Oysa çok kısa süre önce Aydın Doğan, “Bizim kültürümüzde biat yok!” diyordu.

Son 30 yılda , yani 24 Ocak+12 Eylül darbesiyle başlayan süreçte, medya, icraata geçen neo-liberal faşizmi kamufle eden ipek şal, kitleleri apolitikleştiren yalan değirmeni oldu. Medya hızla ticarileştirilip üstünden para kazanıldı. Ama daha çok da medyayı iktidarlara, gereğinde rakip sermayedarlara karşı silah olarak kullanıp üstünden rant sağlama ve politika dikte etme çabaları arttı . Otuz uzun yılı bu köşede özetleyemem. Merak edenler, 2003’te İletişim Yayınları’ndan çıkan Filler ve Çimenler: Medya ve Finans Sektöründe Doğan/Anti-Doğan Savaşı kitabımı okuyabilirler. Yine de belli satırbaşları vermeye çalışayım.

***

Medyanın yükselme devri, sermaye birikimini dışa açılarak sürdürme derdindeki burjuvazinin, 12 Eylül’e medya üstünden de destek verdiği, devamında Özal’ı yücelttiği dönemdir. Dış kaynakla başlayan büyüme, reklam pastasını da, medya kazancını da büyüttü. Özal’ın, iktidar edebilmek için medyaya uzattığı teşvik, kredi, arsa tahsisi biçimindeki havuçlara tenezzül ile yozlaşma arttı. Aydın Doğan ve Dinç Bilgin, medya endüstrisinin iki önemli patronu olarak sivrilirken Ertuğrul Özkök ile Zafer Mutlu, reislerin sağ kolları olarak sahne aldılar. Sonradan bir sürü küçük Özkökler ve küçük Mutlular da türedi elbette..

***

1990’ların başında özel televizyonculuğa geçişle birlikte, medyanın gelişme devri de başladı. Medya endüstrisi, finans-sanayi ile bütünleşmiş komplekslere dönüştü. Özellikle zayıf koalisyon hükümetlerini desteklemenin karşılığı, bir dizi rant olarak Ankara’dan kapıldı. Doğan’ın hissesine Dışbank, Petrol Ofisi, Hilton Oteli, devlet bankalarından ucuz krediler vb. düşerken Dinç Bilgin pek becerikli çıkamadı.Özelleştirmeden aldığı Etibank’ı hortumladığı için hapislere düştü. Başta, sağ kolu Zafer Mutlu olmak üzere, dost bildikleri de, Doğan’ın desteğiyle Vatan’ı kurarak, Bilgin’i terk ettiler.

Merkez medya gelişip büyürken , çürüme ve çürütme süreçleri de iç içe geçti. Bu dönemde Ertuğrul Özkök’ün dinlemeye takılan ANAP’lı bakan Güneş Taner ile teşvik pazarlığı, medya tetikçiliğinin en önemli belgelerindendir. Uzanların, Asil Nadirlerin parlayıp söndükleri bu dönem, medya etiği adına, haber alma hakkı adına, gazeteci hakları adına ne varsa, her şeyin de ırzına geçildiği bir dönem oldu. Medyanın bu kadar ticarileştiği, silah-şantaj aracı olarak kullanıldığı, sendika düşmanı kesildiği; editörlerin, köşe yazarlarının bu kadar silahşörleş(tiril)diği; bu oyunun bir parçası olmak istemeyenlerin de bu kadar itilip kakılıp dışlandığı bir dönem olmadı.

Doğan ile Bilgin, egemenlik için itişirken, züccaciye dükkanını girmiş filler misali, hem kendilerine hem topluma büyük zarar verdiler. Dinç Bilgin’i iyice saf dışı bırakıp medyanın tek hakimi olma ihtirasındaki Doğan’ın bu hevesi, arkadan gelen neoliberal-muhafazakar AKP iktidarının taş koyması ile, kursağında kaldı.

***

Şimdi, AKP iktidarı ile birlikte, “Merkez medyada” gerileme devrindeyiz artık... Bilgin sahneden silindi ama Sabah-ATV, ne Doğan’a ne de kenardan yanaşan Ciner’e kaldı. T.Erdoğan,onu, damadının yönettiği Çalık Holding’in patronajına sokarak kontrolüne aldı. Dahası; yeni medyalarla ,TRT, AA kontrolü ile yandaş medyasını inşa etti, şimdi de Doğan’ı, daha da küçülmeye zorluyor. Ertuğrul Özkök’ü istifa ettiren , Aydın Doğan’ı köşesine çekilmeye iten baskı, diğer medya yatırımı olanlara, Ciner, Doğuş, Karamehmet’e ve oradaki küçük Özköklere de gözdağı aynı zamanda.

Açık olan bir şey var; Bu kadar ticarileşip, araçsallaşmış medya, kitleler nezdinde ciddi güven kaybına uğramış durumda. Aynı güven kaybı, neoliberal-gerici kesimin TV kanalları, kapılara bırakılan gazeteleri için de geçerli. Kendi iktidarları uğruna, toplumun tarafsız haber alma, farklı yorumlara ulaşma hakkını gasp edenlere, daha da ileri giderek ellerindeki sermaye ve teknolojiyle toplumu gütme, yanlış yönlendirme çabasında olanlara, öteden beri duyulan inançsızlık ve öfke daha da büyüyor. Bu tepki, yavaş da olsa, dipten geliyor, sokağa yansıyor. Nerede mi? Gözü olan görür, kulağı olan duyar…