Sayfalar

19 Ocak 2011 Çarşamba

Umutsuz İşsizde Artış, İşsizliği Kamufle Ediyor…

Mustafa Sönmez

TÜİK’in de güdümlemesiyle, işsizlikte yine yanlış yorumlar yapılıyor. İşsizlik artmıyormuş, hatta azalıyormuş!...Gerçekte ise böyle bir şey yok. Öncelikle, Ekim 2010 için açıklanan veriler içinde, istihdama bakalım, artış var mı? Hayır yok. Tersine, Ekim’den Eylül’e bin kişi işini kaybetmiş. O zaman işsizlik nasıl azalıyor ? Azalma diye gösterilen, iş arama iddiası olan işsizlerin umudunu kesip piyasadan çekilmesinden kaynaklanıyor. Böyle olunca, yani resmi işgücü sayısı azalınca, resmi işsiz sayısı da, resmi işsizlik oranı da artmamış görünüyor.

Buradaki esas sorun, 15 yaşın üstündeki nüfustan işgücüne katılanların oranının yüzde 48-49’da seyretmesi, yani 15 yaşın üstündeki nüfusun yarısından fazlasının işgücüne dahil olmaması. AB-25 genelinde yüzde 71 olan işgücüne katılan nüfus oranı bizde hala yüzde 50’yi bulamıyor. Farkı görebiliyor muyuz? AB’de çalışabilir nüfusun yüzde 71’i işgücü piyasasında olduğu halde işsizlik oranı yüzde 10. Bizde çalışabilir nüfusun sadece yüzde 49’u işgücü piyasasında ama işsizlik oranı yüzde 11-12…Nüfus, işgücü piyasasında olmadığı için işsiz sayısı da işsizlik oranı da düşük görünüyor. Bu farkı, bu tabanı, hiçbir analizde gözden kaçırmamak gerekir.



İşgücüne dahil olamamanın eğitimle, yaşlılıkla da ilgisi var, ama onlar çıkarıldığında yine önemli bir nüfusun iş arayanlar, çalışanlar arasına katılmadığı görülüyor ve son 3 yılda bu atıl nüfus gerilemiyor, artıyor. Kriz öncesi yani Ekim 2008’de 26,7 milyon (15 yaş üstü) nüfus işgücü dışındaydı. 2009 Ekim’inde bu 162 bin kadar azaldı. Yani yaklaşık 162 bin kişi, işgücü piyasasına iş aramak için çıktı. Ama 2010 Ekim’inde durum ne ? 300 binden fazla artmış işgücü dışı nüfus. Yani, işgücü piyasasına girmeye teşebbüs eden ama iş bulamayan, iş aramaktan artık umudunu yitirenler ile, buna hiç cesaret etmeden piyasaya çıkmayanların, evine, kahvesine çekilmiş olanların sayısı 300 bin artmış durumda. Bunlar arasında vasıfsız işçilerin, özellikle “ev kadını” statüsünde olanların ağırlıkta olduğu söylenebilir.

***

Çalışabilir nüfusuna iş umudu vermeyen AKP iktidarının izlediği politikalar sonucu, özellikle sanayide istihdamsız büyüme çarpıklığı sürüyor. Küçülen tarımda, 2009 Ekim ayına göre 334 bin istihdam artışı gösteren TÜİK verileri, tarım istihdamında açıklayamayacağı bir tutarsızlık içinde. Büyüyen imalat sanayisi ise kriz öncesinin, örneğin 2008 Ekim’inin istihdamını 2010 Ekim’inde sağlayamıyor. İlkinde 4 milyon 250 bin olan sanayi işçisi sayısı, bugün o düzeyden 7 bin eksik, yani 4 milyon 243 bin. Sanayi büyüyor ama önceki yıldan daha az işçi çalıştırarak. Bu nasıl oluyor derseniz, olur. Üç kişinin işini iki kişiye yıkarsınız, itiraz edeni işten atmakla tehdit edersiniz; ve/veya, işçinin yerine ucuzlamış ithalatla makine getirir koyarsınız, işçiyi de kapının önüne atarsınız. Yaşanan bu değilse nedir? Artan sanayi üretimi, azalmış istihdamla nasıl gerçekleşiyor?

17 Ocak 2011 Pazartesi

Dış Ticaretin Kaymağını 50 Firma Yiyor…

Mustafa Sönmez

Türkiye, 1980’lere kadar, daha çok içe kapalı bir ekonomiydi. İhracatı çok düşüktü ve tarım ürünlerine dayanıyordu. İthalat, ağırlıkla ham petrol ve makine-teçhizata dayalıydı ve sıkı kontrol altındaydı. 24 Ocak 1980 kararları, birçok şey gibi dış ticaretin de libere edilmesine karar verilen kilometretaşıydı. O tarihten sonra Türkiye daha, daha çok dünya kapitalizmi ile bütünleşti ve ihracat, ama özellikle ithalat daha çok arttı. Bu sürecin 2000 sonrası kat ettiği gelişme, öncesi 20 yılı çok gerilerde bıraktı. 2000’de 28 milyar dolar olan ihracat, milli gelirin yüzde 10’u büyüklükteydi. 2010’a gelindiğinde 110 milyar doları bulan ihracat milli gelirin de yüzde 18’i büyüklüğündedir artık. Aynı şekilde hızla tırmanan ithalat, 2000’de 54 milyar dolar iken bugün 170 milyar dolara merdiven dayadı ve 10 yılda milli gelirin yüzde 18’inden yüzde 23’üne çıktı.

Dışa açılmaya methiye düzen neoliberaller, bu açılmanın-daha çok dışa saçılmadır aslı- ortaya çıkardığı büyük bağımlılığı pek görmek istemezler. Son 10 yılda bile 27 milyar dolardan 70 milyar dolara sıçramış bir dış ticaret açığı söz konusudur ve bu açıkla yaşamak için sıcak para morfinmanlığına kapılmıştır Türkiye…

***
Buraya kadar anlatılanlar dış ticarette büyümenin boyutlarını anımsatmak içindi. Esas konumuz ise şu: Dünya kapitalizmi ile bu kadar alışverişin kaymağını kim yiyor? Toplamı 270 milyar doları bulan dış ticareti kaç firma yapıyor ve bu faaliyete kaçı damgasını vuruyor? İşte bu ilginç soruya ışık tutacak verileri TÜİK açıkladı. İlki 2009’a ait olmak üzere başlatılan bir yeni ankette, TÜİK, ihracatçı ve ithalatçı kuruluşların profillerini çıkarmayı amaçlamış ve bakın ortada nasıl bir görüntü var;

TÜİK’in bulgularından anlıyoruz ki, ihracat işi yapan 47 bin, ithalat işi yapan 52 bin dolayında firma var. Ama, bunlar irili-ufaklı firmalar…Şırnak’tan Irak’a, Hatay’dan Suriye’ye, Edirne’den Bulgaristan’a mal satan da var, İran’dan Van’a, Erzurum’a, Çin’den Antep’e ithalat yapan da..Önemli olan 50 bini aşkın ihracatçı-ithalatçının olması değil. Önemli olan bu faaliyet kaç firmanın kontrolünde.




TÜİK diyor ki, ilk 50 firma ihracatın yüzde 41’ini, ithalatın ise neredeyse yüzde 50’sini gerçekleştirirler. İlk 100 diye biraz genişletirseniz, ihracattaki payları yüzde 50’ye, ithalattaki payları yüzde 60’a yaklaşıyor.

Tekrar hatırlatalım 50 bine yakın ihracatçı ve 50 bine yakın ithalatçı içinde ilk 50’den, ilk 100’den söz ediyoruz ..Yani binde 1’in hakimiyetinden!...

Bu dış ticaretin hakimlerinin hangi firmalar olduğu da sır değil. Kısa adı TİM olan Türkiye İhracatçılar Meclisi, her yıl bu “ihracat şampiyonları”nı ödüllendiriyor. İlk 6 firma, aşağı yukarı aynı, arada bir yer değiştiriyorlar. Bunlar otomotiv firmaları Oyak Renault ve Ford, beyaz eşya ihracatçısı Vestel, Koç’un özelleştirmeden aldığı petrol rafinaj tekeli Tüpraş ve yine Koç Grubu’na ait Tofaş ve Arçelik. Diğer büyük ihracatçılar arasında Toyota, sınai ve tıbbi gaz ihracatçısı Habaş, demir-çelik ihracatçısı İçdaş, giyimcilerin lideri GSD Dış Ticaret, yine demir-çelik ihracatçısı Diler Dış Ticaret var. En önemli, belki de en hakiki ihracatçı ise Şişe Cam…Neden böyle diyoruz? Çünkü bu ihracat şampiyonu olarak ödüllendirilen firmalar, aynı zamanda önemli ithalatçılar. İhraç ettikleri otomotiv ürünlerinin, petrol ürünlerinin, beyaz eşyaların, elektroniğin, demir-çelik ürünlerinin, hatta giyim eşyalarının girdilerinin yüzde 50 ila yüzde 70’i ithal…Ama bu ihracatçılar, ithalat yaptıkları için ödüllendirilmiyorlar. Ondan dolayı ne kadar ithalat yaptıklarını bilmiyoruz.

Dış ticaret ile ilgili bakan Zafer Çağlayan, Çarşamba günü İstanbul’da bir basın toplantısı düzenliyor. Sayın Bakan, TİM’le birlikte her ay ihracat ritüellerini pek güzel sergiliyor. O toplantıya bir de ithalatın şampiyonları listesi ile gelse, şampiyon ihracatçıların aynı zamanda ne kadar ithalat yaptıklarını da açıklasa, böylece madalyonun öteki yüzünü de görebilsek…
Bilmem yapabilir mi?

15 Ocak 2011 Cumartesi

Gazeteyi İnternetten Okumak...

Mustafa Sönmez

Acı ama gerçek: Tüm dünyada olan Türkiye’de de yaşanıyor. Yazılı medyanın bel kemiği gazeteler artan nüfusa, okuryazar oranına ve kişi başına gelire rağmen, satışlarını artıramıyor. Nüfusu 73 milyona, kişi başına geliri 10 bin dolara yaklaşan Türkiye’de yıllardır 5 milyon dolayında bir günlük gazete satışı var ki, bunun neredeyse 1 milyonu, Zaman gazetesinin şaibeli “satışları”ndan oluşuyor. Şaibeli diyorum, çünkü bu gazetenin bayi satışları 50 bini bile bulmuyor ama abone satışının 800-900 binleri bulduğu iddia ediliyor. Üstünde durmayalım, esas konumuz gazete satışının yanı sıra gazetelerin reklam pastasından aldıkları payın da azalması(*).

Gazetenin zaviye kaybını reklamdan aldıkları paydan da izleyebiliyoruz. Reklamcılar Derneği verilerine göre, henüz özel TV yayıncılığının emeklediği dönemde, 1993’te, reklam yatırımlarında yazılı medyanın payı yüzde 43 dolayındaydı. Bu oran izleyen yıllarda azaldı ve 1998’de yüzde 33’e düştü, 2004’te yüzde 37 olarak gerçekleşse de 2008 ve 2009’da tekrar yüzde 33’e kadar indi ve 2010’da dergiler dahil olmak, üzere yazılı basının reklam payı yüzde 27’ye indi.

***

TV kanalları, yazılı medyayı gerileten ana mecralar. Ama gelişmekte olan bir mecra, gazeteciliğe, yazılı medyanın mutfağında pişene farklı bir kulvar açtı:O da internet. Şimdi birçok gazete, kağıda basılı halini okuyucuya ulaştırmanın telaşını sürdürmekle beraber, internet ortamından okuyucuya ulaşmanın ve reklamverene bunu kanıtlamanın çabası içinde. Bugün, sadece Sözcü’nün internet erişilebilirliği yok. Cumhuriyet’e ise , ancak ücretli abonelik karşılığında internet ortamından ulaşılabiliyor. Diğer tüm gazetelere, ücretsiz olarak internetten ulaşmak mümkün. Böyle olunca, özellikle 40 yaş üstü kuşağın ağırlıklı kısmı, gazete satın almadan istedikleri gazeteyi, yazarı internetten takip edebiliyorlar.

Malum;internet aboneliği hızla artıyor. 2003 yılında sadece 19 bin internet abonesi bulunmaktayken, bu sayı 2005’te 1 milyon 590 bini, 2010 yılı üçüncü çeyreği itibariyle de 8 milyonu aşmış bulunuyor. En sonuncusu, 2010 yılı Nisan ayı içerisinde gerçekleştirilen TÜİK’in Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması sonuçlarına göre de hanelerin yüzde 41,6’sı internet erişim imkânına sahip. Bu oran 2009 yılının aynı ayında yüzde 30’du. Aynı oranın AB’deki ortalaması yüzde 50’ye yaklaşıyor.


Yazılı ve görsel medyaya internet üstünden erişim, 2000’li yılların başlarından itibaren Türkiye’de de hızlandı. Erişimin ücretsiz olması, tıklanma sayılarını hızla artırdı. ABD merkezli, bir internet şirketi alexa.com, sitelerin tıklanma sayılarını kayıt altına alıyor. Alexa istatistikleri "Alexa Toolbar" adlı yazılımın kullanıcılarından alınan verilerden derleniyor.İnternet alanında uluslararası ölçüm yapan alexa.com’un son verilerine göre, Türkiye’de en çok tıklanan ilk 100 site içinde ilk 10’a iki gazetenin internet versiyonları girerken, yine 10 gazete ve TV web sitesinin, ilk 100 arasına girdiği görülebiliyor.




Kaynak:Alexa.com

İnternet medyacılığı ve bir reklam mecrası olarak internetin potansiyeli, bu alana yatırımları 2000’li yıllarda biraz daha artırdı. Reklamcılar Derneği’nin reklam yatırımları bulgularına göre, internet mecrası 2008’de a yüzde 3’e yakın olan payını, 2009 ve 2010’da yüzde 6,6’ya çıkardı.

Alexa.com’un verilerine göre Türkiye’nin en çok ziyaret edilen ilk 10 internet sitesi arasında yer alan www.milliyet.com.tr ile www. hurriyet.com.tr haber siteleri ve diğer portallarıyla Doğan Grubu, internet reklamcılığı alanında da pazarın en önde gelen oyuncularından biri.

Doğan Grubu’nun 2006 yılında reklam gelirlerinin ancak yüzde 1’ini oluşturan internet gelirleri, 2008 yılında yüzde 3’e çıktı. Grubun, emlaktan insan kaynakları hizmetlerine, otomobil satışları hizmetlerine uzanan bir dizi web sitesi de bu kulvarda yer alıyor.

Alexa.com’un verilerine göre, Türkiye’de en çok tıklanan siteler içinde Milliyet 8’nci , Hürriyet 9’ncu sıraları alırken, internet üstünden üretimine erişilen diğer sitelerin bazılarının tıklanmaya göre sıralaması şöyle: Habertürk (13), Sabah(23), Vatan(32). Günde 900 bin-1 milyon gazete satışı iddiası olan Zaman’ın, internet ortamında 77’nci sırada yer alması, satış rakamları ile ilgili iddiasının inandırıcılığını daha da azaltıyor.

(*)Konunun detayları Yordam Kitap’tan yayımlanan yeni kitabım; Medya,Kültür,Para ve İstanbul İktidarı’na bakabilirler.

14 Ocak 2011 Cuma

İnadına İçelim!...

Mustafa Sönmez

RTE’nin İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanlığı döneminde belediye tesislerinde başlatılan "içki yasağı" uygulaması, AKP hükümeti tarafından hızla genişletildi. 2005'te içkili mekânların tecridini öngören "Kırmızı Sokaklar" marifetini sergileyen AKP, devamında yerel yönetimler aracılığıyla içkili işletmelere keyfi yaptırımlar uyguladı. Yaptırıma gerek duymadan mahalle baskısı ile ,özellikle Anadolu’nun birçok kentinde içkili mekan bulunmaz hale getirildi. Ama, bitmiyor, dur durak dinlemiyor yasakçı zihniyet. Şimdi de tütün ve alkolle ilgili kurul üstünden çemberi daraltmaya gidiyor.

AKP iktidarını yasaklar ve vergiler ile iyice içki düşmanı haline getiren, hatta çileden çıkaran, içki tüketiminin her kısıtlamaya ve yasağa rağmen hissedilir düşüş göstermemesi. Kısa adı TAPDK olan Tütün ve Alkol Piyasası Denetleme Kurulu’nun 2010’un 9 aylık üretim, ithalat ve ihracat verilerini yıllığa çevirerek tahmin yürütsek, Türkiye’nin 2010’da şarap tüketimi 10 milyon litre daha arttı ve 53 milyon litreyi geçti diyebiliriz. Çok değil, 2004’te bu tüketim 25 milyon litre idi. Demek ki, şarap tüketimi artıyor. Bunda gelen turist sayısındaki artış da etkili elbette. Ama, Türkiye toplumunun daha çok şarap tükettiği bir gerçek.




Geleneksel içkimiz rakıda ise tüm AKP engellemelerine karşın, tüketim, 40-42 milyon litreden aşağı düşmüyor. Hatta bu yıl 44 milyon litreye çıktığı tahmin ediliyor. En önemlisi, spor kulübü sponsorluğu bile iptal edilen Efes Pilsen’in domine ettiği bira pazarı kolay kolay gerilemiyor. 2008’de 851 milyon litreye ulaşan bira tüketiminin son iki yılda artışının biraz tempo kaybettiği ve 2010 yılını 800 milyon litre dolayında kapadığı tahmin ediliyor. Hülasa; nüfusa her yıl 1 milyon kişi ekleniyor, gelen turist sayısı 27 milyonu geçti, dolayısıyla içki tüketimindeki artış bu sayılarla çok hızlı değil, ama bir direnme de söz konusu. Üstelik bu direnme artan içki fiyatlarına rağmen yaşanıyor. TÜİK’e göre, 2010 boyunca rakı fiyatları yüzde 28, şarap fiyatları yüzde 14, bira fiyatları ise yüzde 36 arttı. Kuşkusuz bu artışlarda ana etken alkollü içkilere getirilen yeni dolaylı vergiler oldu. Vergiler, hemen fiyatlara yansıtıldı.



AKP iktidarının alkollü içki tüketiminden aldığı vergi, her yıl biraz daha artıyor. Çok geriye gitmeden, 2006’da 1,5 milyar TL’yi geçen bu kalemin vergisi, 2008’de 2 milyar TL’ye yaklaşırken 2010’da 3 milyar TL’ye yaklaşmış durumda. Bu, 5 yılda alkolden alınan verginin yüzde 100’e yakın artması demek. Toplam vergi gelirleri içinde 2006’da yüzde 1 dolayında olan alkol vergisinin payı, 2010’da yüzde 1,5’a yaklaşmış durumda.

AKP’liler, gençliğin işsizlik, yoksulluk ve sürünerek eğitim sorunları söz konusu olunca ortada görünmüyorlar. 15-24 yaş grubunun işsizlik oranı yüzde 26. Aynı gençlerin üçte biri, okul yerine insafsız sömürü gerçekleşen işyerlerinde çalışmak zorundalar. Eğitimde olanları, birer müşteri gibi görüp eğitim üstünden soyuyorlar. 3 milyon genç var ki, ne eğitimde, ne işte. Bu gençlik sefaleti karşısında AKP, gençleri alkolden korumak adına yasaklarla, vergilerle alkole kelepçe vurmayı marifet sanıyor, ama nafile…Onca yoksulluk içinde bile alkol tüketimi gerilemiyor. Özellikle gençler, biralarını kaldırarak “İnadına içelim” diyor, isyanlarını bu biçimde de sürdürüyorlar…

12 Ocak 2011 Çarşamba

Sanayi Büyürken Yoksullaştırıyor…

Mustafa Sönmez

Kasım ayına ait sanayi üretim endeksi, sanayide 2010’da, kriz öncesine dönüldüğünü gösteriyor. 2009’da yüzde 10’a yakın küçülen sanayi üretimi 2010’da yüzde 11’e yakın büyümüş, yani kriz öncesi üretim seviyesine geri dönülmüş. Alt sektörler itibariyle bakıldığında büyümeye lokomotifliği dayanıklı tüketim mallarının yaptığı anlaşılıyor. Yani başta otomotiv olmak üzere, beyaz eşya, elektronik, ev tekstili, mobilya vb. sektörler, kriz öncesi üretim seviyelerini yakaladıkları gibi bir hayli geride bile bırakmışlar. Ara malı ve giyim, gıda gibi dayanıksız tüketim mallarında da kriz öncesi geçilmiş. Enerji üretimi aynı seviyede kalırken sermaye malları üretiminde kriz öncesine dönülememiş.



Kaynak:TÜİK, 2010 verisi yıllıklandırılmıştır.

Sanayinin aylar itibariyle seyri ise başka bir şeye dikkat çekiyor.. Sanayi 2009’un son çeyreğinden itibaren tempo kazanırken, 2010’un ikinci yarısında yavaş yavaş tempo kaybediyor. Yani bu, çarkların gelecekte aynı hızda dönmeyebileceği anlamına geliyor.

Sanayinin kriz öncesini yakalamasında en önemli etken sıcak para trafiği. Sıcak para girişi-çıkışı ile büyüyüp küçülen Türkiye ekonomisinin omurgası sanayi, yine sıcak para girişi ile büyümeye başlamış ama sıcak para trafiğinin yavaşlaması ile hız kaybedeceğe benzer. Hele ki, iç talebin, özellikle dayanıklı tüketim mallarına talebin, kredi kartları ve tüketici kredileri ile kışkırtılmasının sınırlarına gelindiği anımsandığında…

***
Gelelim sanayi büyümesinin kalitesine…Açıklanan dış ticaret miktar ve fiyat endeksi göstergeleri, bu sanayi büyümesinin Türkiye’nin ithalatını hem miktar hem fiyat olarak hızlandırdığını, buna karşılık ihracatın miktar olarak ithalatın gerisinde kaldığı gibi, birim ihracat fiyatlarının da ithalatınkinden düşük seyrettiğini , dolayısıyla fiyat makası üstünden yoksullaştığını gösteriyor.



Sanayi, Türkiye’nin dış ticaret fotoğrafının ana belirleyicisi. İthalatın önemli kısmı sanayi için yapılıyor. İhracat ise neredeyse tamamen sanayi ürünlerinden oluşuyor. Toplamda bakıldığında , 2010’un ilk 11 ayında ihracat 112 milyar doları bulurken ithalatın 180 milyar dolara yaklaştığını, dolayısıyla 68 milyar dolarlık bir açık verildiğini görüyoruz. Sanayinin küçüldüğü 2009’da ithalat ve ihracat da düşmüş, dolayısıyla ikisinin arasındaki açık 39 milyar dolara inmişti. Oysa kriz öncesinde bu rakam 70 milyar dolardı. Yeniden büyüme yaşanan 2010’da da neredeyse 70 milyar dolarlık açığa geri dönüldü.

Daha da önemlisi, Türkiye birim ithalatı fiyatı, birim ihracat fiyatından daha hızlı artmış görünüyor. Örneğin 2010’un 3. çeyreğinde miktar olarak ihracat yüzde 5 artarken ithalat yüzde 15 artmış. Yani 3 katı. Fiyatlara gelince görülüyor ki, ihracatın birim olarak fiyatı yüzde 1,5 artarken yapılan ithalatın birim fiyatı yüzde 7’ye yakın artmış. Yani, Türkiye, sanayi üretimi için hem daha çok ithalata yönelmiş hem de bu ithalatı daha yüksek fiyatlardan yapmış. Buna karşılık limanlardan gönderdiği mal miktarı daha düşük kalmış hem de birim ihracatını daha ucuz fiyatlara yapmış. İşte bu sanayinin yoksullaşma pahasına büyümesi demektir.


Türkiye sanayisi, bunu ancak işçisini ucuza çalıştırarak, devletten örtülü-açık bazı destekler alarak yapabiliyor. Sanayi işçileri, 2008 ücretleri ile çalıştırılırken enflasyonun götürdükleri ile birlikte yüzde 11 reel gelir kaybına uğradılar. Sanayinin yeniden büyümesini daha az işçi ile yaparak istihdamsız büyüdüğünden hiç söz etmedik bile…Devletin bu yoksullaştırıcı büyümeye verdiği desteklerin parasal ifadesi ise ayrı bir araştırma konusu.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Öğrencilerin İsyanı: Bu Defa Başka..

Mustafa Sönmez

Türkiye’de, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde; Kuzey Afrika’da, Tunus’tan Cezayir’e hızla öğrenci protestoları, isyanları yaygınlaşıyor. Bu öğrenci protestolarını, 1960’ların, 1970’lerin eylemlerinden farklı kılan yanlar var. Öncekilerde, öğrenci gençlik, “işçi sınıfının aydını olma”, onlara öncülük etme, “bilinç taşıma” adına örgütlenir, eylemler ortaya koyardı. Bugünkü öğrenci eylemlerinde bu motif eksik olmasa da, asli olan bu değil. Bu defa başka. Bugünün eylemlerinde, öğrenciler, bizzat kendi başlarına gelen musibetleri savuşturmak, kapitalizmin kendilerine ettikleriyle hesaplaşmak ve en önemlisi gelecekte başlarına geleceklerin kaygısıyla hareket ediyorlar. Öğrenciler, üniversitede güvencesiz çalıştırılan genç asistanları da bir mücadele bileşeni olarak yanlarında buluyorlar.

***
Kapitalizm öğrencilere ne yapıyor? Günümüzün neoliberal kapitalizmi eğitimi ticarileştirip piyasalaştırdı. 1980 öncesinde kamusal bir hizmet olan, parasız eğitim, bugün meta haline getirildi. Metalaşan eğitim öğrencilere, ailelerine para ile satılıyor. Türkiye’deki eğitimden gidelim. Daha ilköğrenimden itibaren sınav maratonları için bir dershane koşuşturması ve aile bütçesinden dershanelere akıtılan paralar… Sonrasında lise eğitimi boyunca özel okullara akıtılan paralar, kamu görünümlü okulların velilerden sürekli sızdırmaya çalıştıkları kaynaklar… Üniversite için yine dershanelere akıtılan paralar… Üniversite çağında vakıf üniversitelerine aktarılan neredeyse küçük bir servet boyutunda aile kaynakları, kamu üniversitelerinde örtülü örtüsüz harcamalar ve kalitesi iyice düşen bir üniversite eğitimi…Öğrencilerin yetersiz burslar, öğrenci kredileri ile geçinme zorlukları, sağlıksız yurt, barınma koşulları…Bütün bunlar kendilerine “müşteri” muamelesi yapılan öğrencinin ve ailesinin isyanına yol açıyor. Aile sineye çekse de öğrenci gençler, haklı olarak, artık bu istismara katlanamıyor.

***
Günümüz öğrenci eylemlerine damgasını vuran bir gerçeklik de “geleceksizlik kaygısı”…Artan işsizlik, özellikle küresel krizle gelen yeni işsizlik dalgası gençlerde , büyük endişelere yol açıyor. Bu, her ülkede böyle. ABD’de, AB ülkelerinde yüzde 10’un üzerine çıkan ve uzun süre bu oranın altına inmeyecek işsizlik, gençliği, mezuniyet sonrasının bilinmezliğine sürüklüyor. Türkiye koşullarında resmi işsizlerin üçte birini oluşturan 1 milyon kişinin 15-24 yaş grubundaki gençlerden oluşması yeterince endişe verici. Gençler arasında resmi işsizlik tarım dışında, kentlerde yüzde 26’yı biliyor.

Daha da kaygı verici olan, 3 milyon gencin ne eğitimde ne de işte olması. Bu durumda 1 milyonu resmi işsiz, 3 milyonu işgücü dışında olmak üzere, 4 milyon genç nüfusun işsiz ve atıl olduğu bir ülkenin ağır havasını soluyor gençlik. Yeterince kaygı verici, yeterince gelecekten endişe duymaya neden bir tablo bu…Buna bugünden isyan etmeyip de ne yapsın gençlik? Diplomalar, en güzel yılları harcayarak, kıt aile kaynaklarını kullanarak elde edilecek ama o diplomalar iş kapısını açamayacak….Bu acımasızlığı yaşayan milyonlarca genç örneği gözünün önünde duruyorken, üniversiteli bu geleceksizliğe nasıl isyan etmesin!…

***
Eylemci öğrencilerin en yakın müttefiki yine üniversiteden, genç asistanlar.
Lizbon Sözleşmesiyle başlayan Bologna Süreci çerçevesinde üniversitelerde piyasalaşma ve ticarileşme artarken üniversitenin akademik kadrosu da bir “maliyet öğesi”ne dönüştü. Öğretim elemanlarının maliyetini en aza indirdiği sürece, eğitim işletmesi kârını maksimize edecekti. Bunun için de güvencesiz çalıştırma, iş yükünü maksimize etme , en düşük ücreti ödeme öne çıktı. Avrupa ve ABD üniversiteleri arasındaki kârlılık temelindeki rekabetin ve neo-liberal politikaların bir ürünü olan Bologna Süreci’nin asistanlara yansıması, iş güvencesinin giderek daha fazla ortadan kaldırılması şeklinde oldu. İş güvencesinden yoksun bırakılan asistanlar böylece sermayenin talepleri doğrultusunda kâr getiren projelere yönelmek zorunda bırakıldılar.

Genç asistanlar, öğrencilerle aynı safta, üniversite ve yükseköğrenimin piyasalaşmasına karşı eşit, parasız ve kamusal bir yükseköğretimi savunuyorlar. Üniversitede paranın değil, bilim ve sanatın hâkim olabilmesi için sermayenin her düzeyde üniversiteden dışlanmasını istiyorlar.
İtiraz, üniversitelerin kendi mali kaynaklarını yaratması ve bunun sonucunda sermayenin mütevelli heyetleri ya da benzeri şekillerde üniversite yönetiminde yer alması anlamında bir “özerkliğe”….

Eylemler, öğrencilerin sadece müşteri ve ürün olarak üniversiteye “katılımının” öngörülmesine karşı. İstenen ise şu: Tam anlamıyla bir akademik özgürlük, öğrencilerin ve emekçilerin kendi öz örgütleri aracılığıyla gerçek katılımı.