Sayfalar

31 Ocak 2011 Pazartesi

Patlamış Mısır, Kabarmış Türkiye…

Mustafa Sönmez

Mısır’da halk hareketinin boyutları Tunus’takinden çok daha büyük ve güçlü. Öyle güçlü bir dalga ki, buna karşı çıkmak ve bu hareketi zor kullanarak sindirmeyi denemek, daha büyük yangınları ve kaosu göze almak demek. Bunun ABD de, AB’nin merkez ülkeleri de farkında ve üstünde ittifak ettikleri görüş şu: 82 yaşında ve hasta “Reis” Mübarek, 30 yıllık iktidar dönemini kapatmalı, bir an önce çekilmeli, hemen seçimlere gidilmeli. Ve galiba olacak da o…Gidenin yerine neyin geleceğini anlayabilmek için, Mısır’ın üretim ilişkilerine göz atmak, patlamış Mısır’ı, kabarmış Türkiye ile kıyaslamak yerinde olacak. Ülkeleri kıyaslamada en kestirme ve görece güvenilir kaynak olarak CIA sitesini (ww.cia.gov) tavsiye ederim.




Türkiye, nüfus olarak Mısır’dan 7 milyon az, ama kapitalistleşmede Mısır’ın çok önünde. Mısır, Türkiye milli gelirinin ancak yüzde 52’si kadar milli gelir üretiyor. Bundan dolayı da kişi başına gelir, Türkiye’dekinin yarısı kadar. Nüfusun işgücüne katılım oranı, Türkiye’dekinden daha geri ve verimsiz tarım işgücü yüzde 35’lere yaklaşıyor. Aradaki kapitalistleşme farkını hem dünya ekonomisi ile ilişkili göstergelerde hem de kentleşmede görebiliriz. Türkiye’de kentsel nüfus yüzde 75’e ulaşmışken Mısır’da yüzde 48’de. Yani Türkiye’nin 1970’lerdeki hali. Türkiye dünya ekonomisine Mısır’ın sattığının 4 katı mal satarken Mısır’ın aldığının 4 katı fazla mal ithal ediyor. Dolayısıyla cari açığı da Mısır’ın cari açığından kat kat fazla. Mısır, 2009’da 3 milyar cari açık vermişti 2010’da açığını kapadı.Türkiye ise 47 milyar dolar cari açık vermiş durumda.

İşsizlik ve adaletsiz gelir dağılımı, iki ülkenin de ortak kaderi . Türkiye’nin resmi işsizliği Mısır’ınkinin 2-3 puan üstünde, gelirin paylaşımında da Türkiye,Mısır’ı epeyi geride bırakan daha adaletsiz bir ülke.

Kamu maliyesinde Mısır’da hükümetin aşırı borçlandığı ve kamu borcunun milli gelirin yüzde 80’ini geçtiği anlaşılıyor. Türkiye’nin şimdilik tuzu daha kuru. Türkiye, Mısır’ın yaptığı dış borçlanmanın neredeyse 8 katını yapmış ve 270 milyar dolarlık borç yüküne sahip.

***
Özetlersek, Mısır, yetersiz kapitalistleşmenin, Türkiye ise bağımlı doludizgin neoliberal kapitalistleşmenin sorunlarını yaşıyor. Mısır’da kapitalistleşememenin sancıları, sıkıntıları, kırsal yoksulluk, artan kent işsizliği, yolsuzluk ve diktatörün baskıcı rejimi ile yaşanıyor. Türkiye ise , 1980’ler sonrası başlayan ve 2000 sonrası AKP eliyle doludizgin yol alan neoliberalizmin doğurduğu sorunlar yumağı ile boğuşuyor. Yüksek işsizlik Türkiye için bir numaralı sorun. Gelir bölüşümünde, bölgesel adaletsizlikte OECD birinciliğini Meksika ile paylaşıyoruz. Yolsuzluk, AKP iktidarı ile aldı başını gidiyor. Büyüme, ancak sıcak para girişi ile gerçekleşiyor ve ülkenin dışa bağımlılığını, dış borç yükünü kabartarak, üretim gücünü aşındırıp ülkeyi gerçekte yoksullaştırarak sürüyor ama her an tıkanabilir.

Siyasi olarak fark şu ki, Mısır, 30 yıldır bir diktatörün baskıcı rejimi ile gaz biriktirdi ve sonunda patladı. Türkiye, arada bir yapılan göstermelik seçimlerle gazını oradan oraya boşaltıyor ve kitleler ancak istemediklerini iktidar yapmayarak ama istedikleri siyasi oluşumu da bir türlü bulamayarak oyalanıyorlar.

Mısır’dan sonra Arap dünyasındaki dönüşüm, herkesin merakı. Dünya ekonomisine yeterince entegre olamamış bu coğrafyada, merkez kapitalizmin ekonomik ve siyasi inisiyatifinden kopmayacak bir “değişim”e, Batı da onay verecektir.

Kapitalistleşmenin önü açılacaksa, neden diktatörlerle oyalansınlar? Özgürlükçü görünüp, neoliberalizmi bu ülkenin kılcal damarlarına zerkederek ömrü kısalmakta olan dünya kapitalizmine biraz daha taze kan bulunacaksa, “devrime karşı çıkmanın” ne alemi var?

Ekonomik sancıları ve hızla faşizme yönelişin endişesi ile öfkesi kabaran kitleleriyle, Türkiye’de AKP iktidarına dönük bir halk hareketine Batı, “Mısır yaklaşımı”nı gösterir mi? Evet demek, kolay değil. Çünkü Türkiye’nin ıstırabı, yeterince kapitalistleşememek değil, çarpık, insafsız, yoksullaştıran, eşitsizlikleri büyüten geleceksiz bir kapitalistleşmeye, onun icracısı gerici neoliberal iktidara cepheden itiraz. Fark, önemli…

29 Ocak 2011 Cumartesi

“Torba”da Esnek Kazıklar…

Mustafa Sönmez

Başlangıçta, kamu alacaklarını yeniden yapılandırma, sermaye piyasasını yeniden düzenleme gibi özellikleri ile sermaye kesimini rahatlatıcı önlemlerden oluşan “torba yasası”, içine bir dizi emek karşıtı yasal düzenlemeyi alarak, bir saldırı tasarısına dönüştü. Tasarı, genç işsizliğini ve kadın işsizliğini azaltma gerekçesi ile bu kategorideki işsizlere, güvencesiz, “esnek” istihdam yolu açarak ekonominin körpe, ucuz emek beklentisine cevap vermenin peşinde.

Tasarının 61. maddesi ile “mesleki ve teknik eğitim yapan yükseköğretim kurumları” staj kapsamına alınarak emek sömürüsünün kapsamı genişletiliyor. Ayrıca tasarının 62. maddesi ile; önceleri 50 ve daha üzeri, en son ise 20 ve daha fazla işçi çalıştıran işyerleri için geçerli olan stajyer çalıştırabilme uygulaması, 10 işçi çalıştıran işyerlerini de kapsıyor ve “on personel sayısını beş personele kadar indirmeye Bakanlar Kurulunun yetkili” olduğu belirtiliyor.

Staj adı altında çalışma mecburiyeti anlamına gelen bu uygulamaya bir de köle ücreti boyunduruğu getiriliyor. Her öğrenci için eğitim süresince 18 yaşını bitirenlere ödenen aylık asgari ücretin 2/3'ü nisbetinde yapılacak olan ödeme oranı “asgari ücretin net tutarının 1/3’i nispetinde, yirmi ve daha fazla personel çalıştırılması halinde 2/3’ü nispetinde” şeklinde değiştiriliyor.

Tasarının 67. maddesi, kot taşlama işinin illeti , slikozis nedeniyle çalışma gücünü en az yüzde 40 kaybeden işçilere, 65 yaş üstü “muhtaç, güçsüz ve kimsesizlere” bağlanan aylık oranında ödeme yapılmasını öngörüyor ve bu illet, meslek hastalığı statüsüne alınmıyor.

***

Torba, şimdiden yağmalanmaya başlanmış işsizlik fonunun iyice talanını hedefliyor. Halen 46 milyar TL varlığı olan işsizlik fonundan, bu güne kadar işçiler için 4 milyar TL harcanmışken, son 3 yılda GAP yatırımlarına destek gerekçesiyle, fondan bütçeye 10 milyar TL aktarıldı. Bununla kalmıyor AKP iktidarı, işsizlik fonuna yeniden büyük bir iştahla saldırıyor. Tasarı, iktidara, İşsizlik Fonunun bir önceki yıl prim gelirlerinin yüzde 30’unu kullanma ve bu oranı yüzde 50’ye çıkarma yetkisi veriyor. Hangi hallerde bu fon kullanılacak? “Genel ekonomik krizler, zorlayıcı sebepler ve sektörel ve bölgesel kriz” hallerinde… Yani her durumda fon kaynağı kullanılabilecek…

Tasarının 74. maddesinde 2015 sonuna kadar özel sektörde istihdam edilecek yeni işçilere dair sigorta primlerinin işveren payının İşsizlik Sigortası Fonundan karşılanması ve Bakanlar Kuruluna 2015 yılından sonra 5 yıl daha uzatma yetkisi verilmesi düzenleniyor. Yalnızca “18 yaşından büyük ve 29 yaşından küçük erkekler ile 18 yaşından büyük kadınların” istihdamını öngören bu teşvik, 6 ay ile 4 yıl arası süreleri kapsıyor. Bu uygulama, işverenlerin prim maliyetinden kaçınmak için 29 yaş üzerindeki işçileri işe almaması veya işten çıkarmasına da yol açacak.

***

Tasarının 77. maddesi ile en çok 2 ay olarak belirtilen işçiyi deneme süresi, toplu iş sözleşmeleriyle ilk defa işe girenler için 4 aya çıkarılıyor. Esasen gençleri kapsayan bu düzenleme, genç işgücünün sömürü koşullarını ağırlaştıracak ve işsizliğe çok daha açık bir genç işçi piyasası oluşumunu teşvik edecek.

Gündemdeki tasarının 76. maddesinde, 4857 sayılı Yasanın “Çağrı üzerine çalışma” başlıklı 14. maddesi, “Çağrı üzerine çalışma, evden çalışma ve uzaktan çalışma” başlığıyla genişletiliyor. Bu madde, işgücü piyasalarında serbestleşmenin, esnek çalışma biçimlerinin ve yetersiz istihdamın yaygınlaşmasına yol açacak.
Bu düzenleme ile çağrı üzerine çalışma biçimindeki kısmi süreli iş sözleşmesi ile birlikte sözleşmesizlik de yasallaşıyor ve sözleşmesiz çalışmanın süresi “haftada 20 saat” olarak belirleniyor. Kısaca işçinin istismar edilme durumunda, eğer elde edebilirse, talep edebileceği hakkı, gerçek çalışmanın çok gerisinde kalacak olan bir süre ile sınırlandırılıyor.

Yine 76. madde ile yasallaştırılmak istenen evden çalışmaya, “yazılı sözleşmeye dayalı iş ilişkisi” deniliyor. “Parça başı veya götürü” ücrete tabi bu çalışma biçiminin üretim ve bağlantılı yan hizmetlerle ilgili olduğu anlaşılıyor. Uzaktan çalışma ise esasen haberleşme ve bilgisayar üzerinden yapılan işlerle ilgili yazılı iş sözleşmesi olarak tanımlanıyor. Diğer esnek çalışma biçimleriyle birlikte bu çalışma biçimleri, gerçekte kayıt dışının alanını genişletecek. Özellikle geniş anlamda medya ve kültür sektörlerinden de iyi bilinir ki, bu çalışma biçiminin sözleşmeli halinin yaşamdaki karşılığı çok sınırlı kalır.

Tasarının 48. maddesiyle de esnek istihdamın aktörlerine işsizlik sigortasından yararlanabilmek için kendi sigorta primini ödeme yükümlülüğü de getiriliyor.

Torba’da memurlara, kamu çalışanlarına özel başka “esnek kazıklar”da var. Makine Mühendisleri Odası’nın, “torba tasarısı”nın tüm kazıklarını sergilediği çalışmasına, (http://www.mmo.org.tr) adresinden ulaşmak mümkün.

28 Ocak 2011 Cuma

AKP, Doğu ve G.Doğu’yu 2010’da da İhmal Etti

Mustafa Sönmez

Doğu ve G.Doğu’nun 21 ilinde yaşayan 11,5 milyon nüfusa, 2010 bütçesinden harcananlar, bölge insanının ülkenin diğer bölgeleri ile arasındaki büyük farkı pek değiştirmişe benzemiyor. Maliye Bakanlığı’nın bütçe giderlerinin 2010’da 294 milyar TL olarak gerçekleştiğini görüyoruz. Bu, 2009’a göre yüzde 10’a yakın bir bütçe harcaması artışı demek. Ne var ki, bu bütçe harcamaları, ülkenin en az gelişmiş bölgelerine yaramış görünmüyor. 294 milyar TL’lik bütçe harcamasının yüzde 60’ı “merkez”den, ülkenin tüm illerinin yararlandığı varsayılan harcamalar için yapılıyor. Mesela yasamanın, bakanlıkların, yüksek yargının harcamaları, borç faizleri, SGK’ya transferler, “merkez” harcamaları arasında. Geri kalanı, 81 vilayete bölünen 116 milyar TL’lik harcamadan ise 21 Doğu ve G.Doğu ili 22 milyar TL ya da yüzde 19 dolayında pay almış görünüyorlar. Nüfusun yüzde 16’sının yaşadığı bu bölge için bütçeden yüzde 19 pay makul gibi görünüyor, ama kazın ayağı öyle değil.


Bir kere, bu bölge illerinin bütçe harcamalarını, bölge nüfusuna böldüğümüzde kişi başına 1954 TL harcama görünüyor.Diğer 60 ilin kişi başına harcaması 4805 TL. Bu, iki bölge arasında 100’e 40 gibi bir fark demek.



İlk bakışta, Tunceli’de yaşayanların kişi başına bütçeden aldıkları, 6 bin TL ile diğer 60 il ortalamasının üçte bir oranda üstünde görünürken, Hakkari’ninkinin ortalamaya yaklaştığı görülüyor. AKP iktidarının, özellikle Başbakan RTE’nin, zaman zaman bu görüntüyü telaffuz ederek bölgeye “ihsan ettikleri”(!) kaynakları diline pelesenk ettiği malum. Oysa, bu görünütünün detaylarına girildiğinde, işin aslının öyle olmadığı, bütçeden bölgeye harcanmış görünen kaynakların, önceki yıllarda olduğu gibi, 2010’da da ağırlıkla asker ve polis harcamaları için yapıldığı görülüyor. Bölgedeki Kürt muhalefetine karşı yürütülen baskıcı yönetimin asker, polis harcamaları, Hakkari’ye ayrılmış görünen bütçenin yüzde 34’ünü, Tunceli’de yüzde 51’ini, Bingöl’de yüzde 31’ini aştı. Bölgenin 21 ili için ise bu, bölge bütçesinin yüzde 25’ine yaklaşıyor. Oysa, asker ve polis harcamaları, bölge dışı 60 ilin bütçesinde yüzde 11 kadar pay almış görünüyor.

Doğu ve Güneydoğu’ya bütçeden aktarılmış kaynakları yüksek gösteren bir kalem de enerji-sulama yatırımları. Tunceli’ye ,elektrik iletim hatlarına yapılan devlet yatırımları, kişi başına bütçe harcamasını şişiriyor. GAP’ta toprak ağalarını ihya edecek sulama yatırımları için işsizlik fonundan aktarılan ve son 3 yılda 9 milyar TL’yi bulan harcamalar da , bölge halkı için yapılmış gibi görünüyor.

***

Kriz yılı 2009’da, Doğu ve G.Doğu’da resmi işsizlik, Türkiye ortalamasının 5 puan üstüne çıkarak yüzde 19’u bulmuştu. Kentlerde bu oranın yüzde 25’leri aştığı unutulmamalı. Sayılmayan, umutsuz işsizlerle birlikte işsizlik oranının bölgede yüzde 35’lere çıktığı söylenebilir.

2010’da Türkiye genelinde yatırımların arttığı öne sürüldü ve Hazine’ye göre, 2010 boyunca teşvik belgesi alan projelerin yatırım tutarı 44 milyar TL’yi aştı. Peki Doğu ve G.Doğu’ya ne kadar yatırım öngörüldü dersiniz? Sadece 2 milyar TL’lik. Yani nüfusun yüzde 16’sının yaşadığı bu bölgeye , öngörülen yatırımlardan ancak yüzde 5’i öngörülmüştü. Ekonominin toparlandığı iddia edilen 2010, Türkiye’nin üvey evladı, 21 ildeki Kürt nüfusun ağırlıkta olduğu bölgenin makus talihinde bir değişim getirmiş görünmüyor.

26 Ocak 2011 Çarşamba

Sıcak Para Modelinde Tıkanma ve Bedeller…

Mustafa Sönmez

AKP iktidarları döneminde iyice pekişen dış kaynağa, özellikle dış kaynağın sıcak para biçimine dayanan ekonomik büyüme modeli, ona bağlı olarak, dış ticaret ve döviz dengesi ve yine ona bağlı olarak şekillenen bütçe-maliye dengeleri, artık sürdürülebilir olmaktan çıkıyor. Bunun böyle olacağı, bağımsız iktisatçılar tarafından öteden beri söylendi, yazılıp çizildi. Şimdi Merkez Bankası’nın faiz indirimleri, mevduat üstünden alınan munzam karşılık oranı araçları ile, dış ticarette de getirilen bazı ithalat kısıtlamaları ile “tükenmekte olan deniz”e derinlik bulma yolları aranıyor.

Merkez Bankası’nın hamlelerini gündeme getiren tabi ki cari açıkta ortaya çıkan alarm verici sonuçlar oldu. Cari açık, ocak-kasım döneminde 41.6 milyar dolara çıktı. Aralık ayı açığı da açıklandığında toplamın 47 milyar dolara ulaştığını göreceğiz. 2010 milli geliri tahmin edildiği gibi 730 milyar dolar dolayında gerçekleşirse cari açık, milli gelirin yüzde 6.5’ine yaklaşacak, ki bu alarm verici bir orandır. Bu orana sahip ülkelere, değerlendirme kuruluşları dikkat çeker, kreditörler temkinli yaklaşırlar. Cari açığın yüzde 85’i, borsaya ve devlet kağıtlarına gelen sıcak parayla finanse edildi.

***
Sıcak paranın, büyümenin ana rüzgarı olmakla beraber, bir dizi tahribat yarattığı da nihayet kabullenildi. Sıcak para akışı, döviz kurunu aşağı ittikçe ithalatı patlattı, ihracatı yavaşlattı. Sonuçta, ortada 65 milyar dolar dolayında bir dış ticaret açığı var. İthalatın dur durak bilmemesi ürkütücü. Yıkıcı ithalat, yerli üretimi ve yerli istihdamı olumsuz etkiledikçe tepkiler de yükseliyor. Bu soruna çözüm olarak Merkez Bankası, faiz indirimi silahını kullanıyor. Sıcak para için faiz getirisini düşürerek iştah kesmeyi deniyor. Bakalım işe yarayacak mı?
Bunu tamamlayan bir önlem de dış ticaret kanadından geldi. Dış Ticaret Müsteşarlığı, kumaş ve hazır giyim ürünleri ithalatı için damping soruşturması başlatarak ek vergi uygulamasına geçti. Bu iki kalemin yıllık ithalat tutarı 3.5 milyar dolar dolayında. Getirilen ek vergiler ile bu iki ürünün ithalatının düşmesi umuluyor. Bu önlemin ileride Çin ve ucuz ihracat yapan diğer Asya ülkelerinden başka ithal mallara da yayılması söz konusu olabilir. Ama , ek vergi getirerek ithalatı caydırmak mümkün olacak mı? AB üstünden bu ürünler ithal edilmeye devam edilirse ne yapılır? Bunların yanında, ithalat düşmez, biraz maliyetlenir ve enflasyona katkı yapar; ithalat yerine yerli kumaşa yöneliş olursa, hazır giyimin rekabet gücü zayıflar, argümanları da dikkate alınmalı.

***

Faizi daha fazla düşürmek, yerli yatırımcıyı mevduattan ve Hazine kâğıtlarından kaçırarak tüketime yöneltebilir. Bankalar da kredi kullandırarak tüketimi kışkırtabilir. Bunun ortaya çıkaracağı enflasyon tehlikesine karşı, Merkez Bankası bir önlemi daha devreye soktu, mevduata bağlı karşılık oranlarını artırarak bankaların krediye yöneltecekleri imkanları daralttı, böylece kredi maliyetlerinin yükselmesini, tüketimin yatışmasını amaçladı.

Hem cari açığı daraltmaya, bunun için ithalatı azaltmaya dönük önlemlerin, hem de iç tüketimi soğutmanın bütçe üstüne bazı etkileri olacak. Hatırlayalım: 2009 yılında 49.2 milyar TL açık veren Hazine nakit dengesinin açığı 2010 yılında 34.9 milyar TL’ye gerilemiş görünüyor. Bu gelişmenin bir sonucu olarak 2009 yılındaki 4.4 milyar TL tutarındaki faiz dışı açık, 2010 yılında 6.2 milyar TL tutarında bir faiz dışı fazlaya dönüşmüştü. Bu sonuçta tabi ki, patlayan ithalat ve kışkırtılan iç tüketimden alınan KDV ve ÖTV’ler en önemli etkendi. Buna özelleştirme gelirleri ile işsizlik sigortasından aktarılan kaynakları da eklemek gerekli. İthalat azalırsa, bankacılığa getirilen düzenleme ile kredi kullanımı kısılırsa ne olur? Tüketim, dolayısıyla KDV-ÖTV azalır. Bu da umulan bütçe performansını aksatır.

***

Akacak kan damarda durmaz, derler. Sıcak paraya dayalı büyümeyi sürdürmek mümkün değil. İster istemez sıcak paranın iştahı kesilmek istenecek , onun yerini tutacak dış kaynağı hemen bulmak kolay değil ve bu iktidarın iç kaynağa yönelmesi de söz konusu değil. Bu, 2011 büyüme hedefinin daha mütevazi bir rakama düşürülmesine rıza göstermek demek. Büyümede düşüşle birlikte, işsizlik sorunu da büyür, bütçe açığı da artar. Enflasyon hedefine ulaşılabilir ama bu durgunluk içinde bir istikrar demektir ki, 2011’i kayıp bir yıl yapar. Tabi ki, aynı yılda genel seçim yapılacağı unutulmamalı. AKP iktidarı, ekonominin gerekleri ile siyasetin gerekleri arasında kalan dar manevra alanında sıkışacak, ama en azından seçim tarihine kadar, bir kur şokuna yol açmayacak, kriz yaratmayacak yollar deneyecek; esas operasyonları-kazanabilirse- seçim sonrasına bırakacaktır.
Bakalım, hayat ne gösterir…

24 Ocak 2011 Pazartesi

TÜSİAD, AKP ve Seçimler


Mustafa Sönmez

Bir başöğretmen edasıyla salona giren RTE’nin, TÜSİAD patronlarına sıkı bir azar patlaktmasını umanlar, “Baldan tatlı” bir muhabbete tanık oldular. Kimileri “İkinci balkon konuşması” diye olumladı. Referandum öncesi “bitaraf olan, bertaraf olur” diyerek tehditler savuran RTE’nin yerine, yaşam tarzının güvencesi olduğunu, gençleri içkiden korumak için AB normunda önlemler geliştirdiğini, ekonomiyi de güllük gülistanlık yaptığını ifade eden bir RTE vardı TÜSİAD kongresinde. Sanki sevindirik oldu TÜSİAD’cılar. Buzlar eridi diye manşetler atıldı büyük medyada. Artık 12 Haziran’da TÜSİAD da AKP’den yana durur yorumları yapıldı. Acaba öyle mi?

***

Bir türbeye sahip çıkma bahanesiyle insanlık anıtına, “ucube” diyen, tiryakilerin “Tıksırıncaya kadar” içtiğinden yakınan, “Muhteşem Yüzyıl” dizisine dönük protestolara, “tarihi şahsiyetlerin manevi değeri bizim için son derece önemlidir” diyerek destek veren RTE, TÜSİAD salonuna girince, bütün bunları unutmuş olamazdı. Herkes gibi, TÜSİAD patronları da RTE’nin dümeni milliyetçi-muhafazakarlığa kırdığını görüyordu. Bu profilin seçimlere kadar değişmeyeceği söylenebilir. O tarihe kadar ne AB, ne de Kürt meselesi gibi bir derdi olan AKP göremeyeceksiniz. Buna en çok “yetmez ama evetçi” liboş zevat üzülüyor. RTE’nin, “Arabın işi bitti, Arap gidebilir” muamelesini , kullanılıp bir kenara atılmış liboşların hazmetmeleri kolay olmayacak. “Nankör kedi” şarkısı dillerinden düşmüyor. Ama ne yazık ki öyle…

Neden seçime doğru milliyetçi-muhafazakar AKP profili? Neden basit. AKP’nin hedefi MHP tabanı, milliyetçi oylar da ondan.

RTE, CHP’nin oy tavanını yüzde 30 gibi görürken kendi oyunun yüzde 45’in altına düşmeyeceğini varsayıyor. MHP’nin oy potansiyeli ise yüzde 10’un biraz üstünde. Sandık böyle tecelli ederse AKP yine iktidar. Ama fazlasının peşinde RTE: Anayasa değiştirmeye yetecek ve kendisini Çankaya’ya taşıyacak bir meclis çoğunluğu. Bunun yolunu da milliyetçi oylara yönelmekte görüyor. Büyük Birlik Partisi ile yakın temasta. Demokrat Parti’de eski ülkücü Zeybek’in, Agah Oktay Güner’in yönetime gelmesi AKP’de sevinçle karşılandı.
AKP’nin hedefi bu kesimleri yanına çekmek, MHP’nin oylarını barajın altına itmek ve BDP’yi de baraj altına düşürmek. Bunları yapabilirse AKP, yüzde 40’ın altında oy alsa bile, Meclis’te anayasayı tek başına değiştirebilecek ve RTE’yi , “Başkan” seçtirebilecek milletvekili sayısına erişiyor.

***

Böyle bir oyun planında geleneksel büyük sermayenin seçime doğru tutumu ne olabilir? TÜSİAD, ekonomik olarak iktidarın neoliberal icraatlarından memnun. Eksiklerin de yerine getirileceğinden emin. AKP, seçim ekonomisini ise cinliklerle yürütüyor.Özelleştirme gelirlerini, işsizlik fonunu tepe tepe kullanarak bütçe açığını en azda tutmaya gayret ediyor. Hele ki AB’de bir dizi ülkenin, Doğu Avrupa’da Türkiye sikletindeki ülkelerin , Türkiye’nin başına gelenlerden daha derin kriz yaşadıkları göz önüne alınınca, AKP icraatı, Şam’da kayısı… Sıcak paranın çekilerek 2010’un kurtarıldığı , 2011’in de idare edilebilecek bir yıl olduğunu gören TÜSİAD’ı esas kaygılandıran ise, ekonomi dışı yönelişler.

Onlar da gördüler ki, AKP+Fethullah Koalisyonu, özellikle ikinci iktidar döneminde gerçek gündemlerine yöneldiler, kendi yandaş sermayedarlarını daha çok palazlandırdılar, bunları yaparken liberalleri de yedeklerine çekerek askeri itibarsızlaştırıp güçten düşürdüler, 12 Eylül sonrası da yargıyı hallaç pamuğu gibi atmaya başladılar. Yine gördüler ki bu iktidar hızla gericileşmekte (buna muhafazakarlaşma demek pek moda). Eğitim, gündelik hayat, hızlı bir İslamileşmeye tabi tutulurken en küçük protestolara bile tahammülsüzlük diz boyu. Bunun son örneğini “Galatasaray Olayı”nda yaşayan GS kökenli patronların, kulüp yönetimini istifaya zorlamaları, duyulan rahatsızlıkların bir başka tezahürü sayılmalı.

***

Bilinmeli ki, TÜSİAD da yekpare bir blok değil. Kendi grubunun çıkarlarını öne çekerek AKP ile iyi geçinen hatta onu kayıtsız, şartsız destekleyen TÜSİAD’cılar kadar, tüm bedelleri göze alıp, seküler duruşundan taviz vermeyen AKP ile çatışmayı göze alanlar da var. Ama ortalama TÜSİAD’cının duruşu, bekleneceği gibi, sistemin esenliği ve yeniden yaşayabilirliği amacına bina edilmiştir. Uzun vadeli hedef, AKP’yi mümkün olduğu kadar merkez sağa çekmek, AB odaklı halde tutmak, onu, uç noktaya yönelten güç odaklarını etkisizleştirmektir. Aynı TÜSİAD, toparlanmaya çalışan CHP’yi dinçleştirmeyi, AKP’ye el freni hale gelecek bir parti olması için destek vermeyi de ihmal etmez. Bunların yanında MHP’yi de baraj üstüne çıkararak AKP’nin güçlenmesini önlemek, BDP’nin mecliste temsilini yeniden sağlayarak sıcak çatışma iklimini kurutmak da TÜSİAD’ın amaç seti içinde…

22 Ocak 2011 Cumartesi

İşsizin Parası, AKP’ye Seçim Cephanesi…

Mustafa Sönmez

Küresel krizin de etkisiyle 2009’da yaklaşık 53 milyar TL açık veren bütçenin 2010 açığı 39,5 milyar TL’ye düşmüş görünüyor. Bunu bir “başarı öyküsü” olarak sunan AKP iktidarının bütçedeki bu “performans”ı, 12 Haziran seçimleri için kullanacağı açık. Ancak bu cephanenin nasıl oluştuğu ve buna nasıl izin verildiği de önemli.

2010’da borsaya ve devlet kağıtlarına üşüşen sıcak para ile yeniden büyüyen ekonomi, AKP bütçesine de olumlu rüzgarlar taşıdı. Toplamı 184 milyar doları bulan ithalatın getirdiği, ithalattan alınan KDV, iç tüketimin kışkırtılmasıyla artan KDV, ÖTV gelirleri, toplam bütçe gelirlerini yukarı çekti ve sadece 2010 vergi gelirleri yüzde 22 arttı. Vergi, toplam bütçe gelirlerinin yüzde 82’sini oluşturuyor. Bu dolaylı vergilerdeki artışın yanında, yeniden artan istihdamdan alınan gelir vergileri de vergi artışında etkili oldu. Bütçenin gider ayağına bakınca da en önemli kalem olan faiz harcamalarında talih AKP hükümetine güldü. Dünyadaki faiz oranlarının düşmesinin etkisiyle bütçenin faiz harcamaları da yüzde 9 geriledi. Bütçenin başında 56 milyar TL olarak öngörülen faiz harcamaları yıl sonunda 48 milyar TL’de kaldı. Ayrıca, en büyük açık kalemi SGK’ya transferler azaldı. Çünkü eksilen istihdam yerine döndü, prim gelirleri yeniden arttı. Daha önemlisi sağlık harcamalarının bir kısmı halka yıkıldı. Böylece, toplamda bütçe giderleri yıl boyunca ancak yüzde 9,5 arttı.

Ancak burada esas üzerinde durulması gereken vergi dışındaki gelirler…


Kaynak; İşkur ve DPT

Bu gelirlerin başında da özelleştirmeden bütçeye yapılan transferler ile İşsizlik Fonu’ndan bütçeye aktarılan kaynaklar var. Bu iki kaynaktan son 3 yılda 26 milyar TL kaynak kullanıldı.

AKP iktidarı, neoliberal zihniyetinin de gereği özelleştirmede fütursuz ve KİT’lerin kökünü kuruttuktan sonra hızla kamu arsalarına, diğer kamu varlıklarına yönelmiş durumda. İktidar, bu satışlardan elde edilen gelirleri de bütçeye yamıyor. Çok geriye değil, son 4 yıla baktığımızda 2007’de 12 milyar TL’ye ulaşan özelleştirme gelirleri 2008’de 8,2 milyar TL olarak gerçekleştikten sonra izleyen dönemde ivme kaybetti. 2009’da 4,4 milyar TL’ye düşen özelleştirme gelirleri 2010’da 4 milyar TL’ye düştü. AKP, özellikle İstanbul’un kamu varlıklarını satarak, B2 denilen arazileri legalize ederek özelleştirme geliri üretmeye çalışıyor. Bunları gözeterek 2011 özelleştirme gelir hedefi 13,6 milyar TL olarak belirlenmiş durumda.

***

Hükümetin özelleştirmenin yanında ikinci “tırtıkladığı kaynak” İşsizlik Fonu. İşsizleri korumak, onları eğitmek, istihdam olanaklarını genişletmek gibi amaçları olan bu fonun, özellikle son 3 yıldır AKP hükümetince hovardaca, ciddi bir muhalefetle karşılaşılmadan, kullanıldığını görüyoruz. 2010 sonunda gelirleri 60 milyar TL’yi bulan bu fonun 27 milyarlık geliri primlerden, 33 milyarı fon kaynaklarının yatırım gelirlerinden(faizden) sağlandı. Ancak bu devasa gelirden bugüne kadar fonun amacına göre harcanan kısmı 5 milyar bile değil. 2002’den bu yana 2,5 milyon işçiye ortalama 1500 TL fondan para çıkmış. Bu, 3,7 milyar TL ediyor. Ücret garanti fonu ödemesi, kısa çalışma ödeneği adları altında harcanan fon kaynağı ile birlikte harcamalar 4 milyarı ancak buluyor . Gelin görün ki, fondan 10 milyar TL, son 3 yılda gerçek amaç dışında kullanıldı ve bütçeye yama yapıldı. Hükümet, 2008’de yaklaşık 1,5 milyar TL, 2009’da 5 milyar TL, 2010’da da 3,5 milyar TL olmak üzere 10 milyar TL dolayında fon kaynağı kullandı. Hem de “GAP yatırımlarını tamamlama” gerekçesiyle. Böylece Fon’dan geriye varlık olarak 46 milyar TL kalmış bulunuyor ki, bunu da AKP tırtıklamaya devam edecek. Hem de yeni torba yasasına koyduğu bazı maddelerle, yeni kemirme gerekçeleri yaratarak…

Kamu varlıklarının haraç mezat satışından ve işsizlik fonunun kaynaklarından AKP, son 3 yılda 26 milyar TL’yi keyfince kullandı, bütçe açığını böylece düşük gösterdi, ayrıca bu kaynakları özellikle seçim konjonktüründe seçim rüşvetleri olarak tepe tepe daha da kullanacak.

Peki, kim muhalefet edecek bu keyfiliğe, kim?

21 Ocak 2011 Cuma

AKP’nin Alternatifi Olmak…

Mustafa Sönmez

Seçim sandığına gitmeye fazla zaman kalmadı. Neoliberal-gerici AKP iktidarına son verme niyetinde olanların seçmene giderken inandırıcı, ikna edici bir programı olmalı ve bunu kitlelere anlayacağı bir dille, ikna edici biçimde açıklaması gerekli. AKP’nin, toplumun değişik kesimlerinin yaşam tarzlarına dönük müdahaleleri fütursuzca sürerken, bunun hedefi olan, gelecekten endişe duyan kesimlerin AKP’ye yakın durmayacakları açık. AKP iktidarının hızla otoriter-faşizan bir yönetime yöneldiği, 12 Haziran seçimlerinden tek parti iktidarı olarak çıkması durumunda artık saklamadığı gerici gündemi iyice hayata geçirmede önünde hiçbir engelin kalmayacağı da açık.

Türkiye’nin kıyı illerinin seçimlerdeki tavrı referandumdan farklı olmaz. Ya İstanbul merkezli Marmara, Orta Anadolu, Karadeniz ve en azından Kuzey Doğu Anadolu? Bu kesimlerdeki seçmenlerin “yaşam tarzı” kaygusu ne kadar oy tercihinde ağırlık taşıyor? İş-aş meselesine gelince seçeneklere yaklaşım ne olacak? İş-aş meselesinde AKP iktidarına alternatif olarak ortaya çıkanların, başta CHP’nin, inandırıcı olması için akla gelebilecek sorulara cevaplarının net olması, “Hem İsa’ya Hem Musa’ya yaranmak” yanlışına düşmemesi beklenir.

***

Yılda ortalama yüzde 7 büyüme yönünde bir hedef belirleniyorsa, bu büyümenin kaynağı da net olarak ortaya konulmalı. AKP iktidarı, bu kaynağı, ağırlıkla dışarıdan sağladı ve sağlama tercihinde. Dış kaynak, özelleştirmelere ve banka satışlarına gelen yabancı sermaye ile, banka kredileriyle ve borsaya devlet kağıtlarına gelen sıcak para ile sağlandı ağırlıkla…CHP, bu kaynak tercihine karşı, kendi tercihini nasıl tanımlıyor ? Bu kaynak tercihinin Türkiye’yi yeniden getirdiği cari açık darboğazı, hangi politikalarla aşılacaktır? Örneğin, nasıl bir döviz kuru politikası ve buna bağlı olarak nasıl bir sıcak para yaklaşımı söz konusu olacağının açıklıkla ifadesi gerekir.

Eğer dış kaynak, büyümede ağırlık taşıyacaksa, o zaman AKP iktidarında ortaya çıkan yoksullaştırıcı, bağımlılaştırıcı sonuçlar, bir başka iktidar döneminde de kaçınılmaz. Alternatif, dış kaynağa bağımlılığı azaltıp yerli kaynağa yönelmek olabilir. Bunun da yolu esaslı bir vergi reformundan ve tasarrufları özendirmekten geçer. Vergi reformuna niyeti olanların, her şeyden önce milli gelirden vergi olarak alınan miktarın radikal biçimde artırılacağını, bunun da gücü olan sınıflardan alınacağını ilan etmesi gerekir. Bu, dolaylı vergi ve ücretlilerden alınan gelir vergisi üstüne kurulu mevcut vergi sisteminde değişiklik taahhüdüdür. Bu yapılmadıkça, kalıplaşmış, “kayıt-dışı ile mücadele, vergi kaçağı ile mücadele” gibi kozmetik önlem ifadeleri ikna edici olmayacaktır. Kamu harcamaları ayağında da sosyal devlete dönüş vaat edilmelidir.

***

AKP iktidarı, özelleştirmeleri , politikalarının odağına koydu, hala en önemli gelir kaynağı olarak koruyor. İktidara alternatif CHP’nin sadece “kamu bankaları özelleştirilmeyecektir” ifadesi yetmez. Özelleştirmenin her türüne karşı olunduğu, kamu arsalarının, varlıklarının satışına, her tür kamu hizmetinin piyasalaştırılıp özelleştirilmesine karşı durulacağı, özellikle eğitim ve sağlıktaki yıkımların onarılacağı ifade edilmelidir. Özellikle enerjide kamuya getirilen yatırım yasağının değiştirileceği, kamu yatırımlarının toplam yatırımlardaki payının hızla artırılacağı programda yer almalıdır.

***

CHP’nin, kendini AKP’den ayrıştırmasının bir diğer önemli ayağı işçi hakları olmalıdır. Özellikle işgücünün, istihdamın esnekleştirilerek güvencesizleştirilmesi konusunda CHP, tavrını net olarak ortaya koyabiliyor mu? CHP metinlerine giren “İstihdamda istikrar ve esneklik arasında uygun bir dengenin kurulmasının önemi her geçen gün artmaktadır” ifadesinin ne anlama geldiği sorulmalıdır. TÜSİAD,TİSK gibi patron örgütlerinin peşinde oldukları esnekleştirme konusunda, bu kesimlere mavi boncuk dağıtma, daha baştan çalışan sınıfı kaybetmek demektir.

Alternatif olabilmek, emek sınıflarıyla örgütlenmeye bağlıdır. Ne var ki, ücretli olabilecek 6 milyonun işi yok, işi olan 13 milyon ücretlinin de örgütü yok. Sendikalı sayısı 3 milyonu, toplu sözleşme yapan sayısı 1 milyonu bulmuyor. Bu işsiz ve örgütsüz sınıfı kendine taban yapmadan, bir partinin neoliberal gericiliğin alternatifi olması mümkün değil. Dolayısıyla esnekleşmeye yüz verilmeden kitleleri yeniden örgütlü, sendikalı bir güç yapmaya dönük projeler sergilenmelidir. Yoksul annelere ayda 600 TL aylık vermeyi projelendirmek tabi ki iyidir ama daha iyisi, evlere kapatılmış 12 milyon kadına, 3 milyonu umudunu yitirmiş, 3 milyonu da umutla iş arayan işsizlere, atıl kitlelere iş yaratmak değil midir? Bunun projelerini üretmek, bu hedeflere ulaşmanın mümkün olduğuna innandırmak değil midir?

Gerçekten de işsizliği, açlığı geride bırakmak mümkündür, ama emeğe dayanmakla, emeğe gerçekleri ifade ederek onunla birlikte örgütlenerek olacak şeylerdir bunlar.