Sayfalar

Medya eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Medya eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2011 Cumartesi

Gazeteyi İnternetten Okumak...

Mustafa Sönmez

Acı ama gerçek: Tüm dünyada olan Türkiye’de de yaşanıyor. Yazılı medyanın bel kemiği gazeteler artan nüfusa, okuryazar oranına ve kişi başına gelire rağmen, satışlarını artıramıyor. Nüfusu 73 milyona, kişi başına geliri 10 bin dolara yaklaşan Türkiye’de yıllardır 5 milyon dolayında bir günlük gazete satışı var ki, bunun neredeyse 1 milyonu, Zaman gazetesinin şaibeli “satışları”ndan oluşuyor. Şaibeli diyorum, çünkü bu gazetenin bayi satışları 50 bini bile bulmuyor ama abone satışının 800-900 binleri bulduğu iddia ediliyor. Üstünde durmayalım, esas konumuz gazete satışının yanı sıra gazetelerin reklam pastasından aldıkları payın da azalması(*).

Gazetenin zaviye kaybını reklamdan aldıkları paydan da izleyebiliyoruz. Reklamcılar Derneği verilerine göre, henüz özel TV yayıncılığının emeklediği dönemde, 1993’te, reklam yatırımlarında yazılı medyanın payı yüzde 43 dolayındaydı. Bu oran izleyen yıllarda azaldı ve 1998’de yüzde 33’e düştü, 2004’te yüzde 37 olarak gerçekleşse de 2008 ve 2009’da tekrar yüzde 33’e kadar indi ve 2010’da dergiler dahil olmak, üzere yazılı basının reklam payı yüzde 27’ye indi.

***

TV kanalları, yazılı medyayı gerileten ana mecralar. Ama gelişmekte olan bir mecra, gazeteciliğe, yazılı medyanın mutfağında pişene farklı bir kulvar açtı:O da internet. Şimdi birçok gazete, kağıda basılı halini okuyucuya ulaştırmanın telaşını sürdürmekle beraber, internet ortamından okuyucuya ulaşmanın ve reklamverene bunu kanıtlamanın çabası içinde. Bugün, sadece Sözcü’nün internet erişilebilirliği yok. Cumhuriyet’e ise , ancak ücretli abonelik karşılığında internet ortamından ulaşılabiliyor. Diğer tüm gazetelere, ücretsiz olarak internetten ulaşmak mümkün. Böyle olunca, özellikle 40 yaş üstü kuşağın ağırlıklı kısmı, gazete satın almadan istedikleri gazeteyi, yazarı internetten takip edebiliyorlar.

Malum;internet aboneliği hızla artıyor. 2003 yılında sadece 19 bin internet abonesi bulunmaktayken, bu sayı 2005’te 1 milyon 590 bini, 2010 yılı üçüncü çeyreği itibariyle de 8 milyonu aşmış bulunuyor. En sonuncusu, 2010 yılı Nisan ayı içerisinde gerçekleştirilen TÜİK’in Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması sonuçlarına göre de hanelerin yüzde 41,6’sı internet erişim imkânına sahip. Bu oran 2009 yılının aynı ayında yüzde 30’du. Aynı oranın AB’deki ortalaması yüzde 50’ye yaklaşıyor.


Yazılı ve görsel medyaya internet üstünden erişim, 2000’li yılların başlarından itibaren Türkiye’de de hızlandı. Erişimin ücretsiz olması, tıklanma sayılarını hızla artırdı. ABD merkezli, bir internet şirketi alexa.com, sitelerin tıklanma sayılarını kayıt altına alıyor. Alexa istatistikleri "Alexa Toolbar" adlı yazılımın kullanıcılarından alınan verilerden derleniyor.İnternet alanında uluslararası ölçüm yapan alexa.com’un son verilerine göre, Türkiye’de en çok tıklanan ilk 100 site içinde ilk 10’a iki gazetenin internet versiyonları girerken, yine 10 gazete ve TV web sitesinin, ilk 100 arasına girdiği görülebiliyor.




Kaynak:Alexa.com

İnternet medyacılığı ve bir reklam mecrası olarak internetin potansiyeli, bu alana yatırımları 2000’li yıllarda biraz daha artırdı. Reklamcılar Derneği’nin reklam yatırımları bulgularına göre, internet mecrası 2008’de a yüzde 3’e yakın olan payını, 2009 ve 2010’da yüzde 6,6’ya çıkardı.

Alexa.com’un verilerine göre Türkiye’nin en çok ziyaret edilen ilk 10 internet sitesi arasında yer alan www.milliyet.com.tr ile www. hurriyet.com.tr haber siteleri ve diğer portallarıyla Doğan Grubu, internet reklamcılığı alanında da pazarın en önde gelen oyuncularından biri.

Doğan Grubu’nun 2006 yılında reklam gelirlerinin ancak yüzde 1’ini oluşturan internet gelirleri, 2008 yılında yüzde 3’e çıktı. Grubun, emlaktan insan kaynakları hizmetlerine, otomobil satışları hizmetlerine uzanan bir dizi web sitesi de bu kulvarda yer alıyor.

Alexa.com’un verilerine göre, Türkiye’de en çok tıklanan siteler içinde Milliyet 8’nci , Hürriyet 9’ncu sıraları alırken, internet üstünden üretimine erişilen diğer sitelerin bazılarının tıklanmaya göre sıralaması şöyle: Habertürk (13), Sabah(23), Vatan(32). Günde 900 bin-1 milyon gazete satışı iddiası olan Zaman’ın, internet ortamında 77’nci sırada yer alması, satış rakamları ile ilgili iddiasının inandırıcılığını daha da azaltıyor.

(*)Konunun detayları Yordam Kitap’tan yayımlanan yeni kitabım; Medya,Kültür,Para ve İstanbul İktidarı’na bakabilirler.

17 Kasım 2010 Çarşamba

Söküğünü Dikemeyen Terzi: Gazeteci…


Mustafa Sönmez


Demokrasi,örgütlenme, ifade özgürlüğü, çalışan hakları denilince mangalda kül bırakmayan, demokrasi havarisi geçinen, ama iş kendisine geldiğinde bunların hiçbirini kendi için isteyemeyen, kullanamayan, kısaca, söküğünü dikemeyen terzidir gazeteci milleti…Mesela, bayramlarda, çok değil, 1992 öncesinde, gazeteciler de tatil yaparlardı. Geleneksel olarak büyük illerdeki gazeteci cemiyetleri, bayram gazetesi çıkarır, onu da “nöbetçi gazeteciler” ile üretirlerdi. Kaliteli bir gazete olmazdı ama en azından gazetecilere bayram tatili yapma fırsatı verirdi. Sonra ne mi oldu? 1992 Haziran’ında , Sabah’ın patronu Dinç Bilgin ve sağ kolu Zafer Mutlu, daha fazla kar hırsıyla bu geleneği bozdular. Biz bayramda gazetemizi çıkarmaya devam edeceğiz, dediler. Aydın Doğan ve öteki gazete sahipleri de “canımıza minnet” deyip buna karşı çıkmadılar. Sabah’ın patronlarının oyunbozanlığı ile bu gelenek bozuldu ve gazetecilerin çoğu, bayram günleri de çalışmaya mecbur kaldılar.

***

Sabah’ın eski patronları, kendi işyerlerine sendika sokmayarak da medyadaki yozlaşmaya tüy diktiler. Sabah, sendikalaşmaya izin vermezken, Doğan ve diğer patronlar da sendikalı çalışanları sendikadan istifa ettirdiler. Gazeteci milleti bu zorbalığa da karşı duramadı. İşyerine çağrılan notere tek tek giderek imza verdiler ve sendikasızlaştılar. O gün bugündür, “sendikasız demokrasi mi olur” mavrasını sıkan birçok gazeteci, konu medyaya sendikanın girmesi olduğunda hemen ortalıktan kaybolur. Genç gazeteciler de, ağabeylerin ucundan tutmadığı bu konuyu tehlikeli görür, işlerini kaybetmek korkusuyla sendikaya üye olmazlar. Bu arada, Sabah-ATV’de grev yapan 10 kadar çalışanın 14 aylık direnişi, diğer grup çalışanlarının umursamaz tavırlarıyla sürüyor…(*)

***

Örgütsüz gazeteciler, yasal haklarından bihaber oldukları gibi, haklarını kullanmayı da pek bilmezler. Mesela, medyada da işgünü 8 saattir. İşveren, günde ancak 3 saat”fazla çalışma” isteyebilir ama bu 3 saatin de ücretini yüzde 50 zamlı ödemek zorundadır. Mesai, saat 24’ten sonraya aitse, çalışma saati başına yüzde 100 zamlı ödeme yapılmalıdır. Nerede var bu uygulama? Özellikle görsel medyada 12-13 saat sıkı çalıştırır, zamlı filan da ödemezler fazla mesaiyi. Hatta mesai ödedikleri bile şüphelidir… Gazetecilere ulusal bayram ve genel tatil günlerinde yaptıkları çalışmaların ücretleri de yüzde 100 zamlı yapılmalıdır.

Şimdilerde köle emeği olarak stajyer istihdamı yaygınlaşıyor. Yasaya göre, yazı işlerindekilerin yüzde 10’unu aşmaması gerekir stajyer sayısı. Ama, birçok gazete,TV, stajyerlerle iş döndürür halde.

Basın yasası, gazetecinin deneme süresinin 3 ay olduğunu söyler ama aylar ayları kovaladığı halde kadrosu yapılmaz gazeteci adayının.

Çoğu gazeteci bilmez ama, patronların gazeteciye yılda bir maaş ikramiye vermesi, yasa gereğidir. Sonra, askere gidene askerlik süresince yarım maaş verilmesi de Basın Kanunu’nun tanıdığı bir haktır. Diğer işkollarından farklı olarak, gazeteci kendi isteğiyle- gazetenin çizgisi değişti iddiasıyla- zamanında bildirim yaparak işten çıkabilir ve ihbar-kıdem tazminatı da almaya hak sahibidir. Ama, örgütsüz ve bilinçsiz gazetecilerin çoğu bunu bilmez ve uygulamaya yeltenemez.

Bir yıllık kıdemi olan gazetecinin yıllık izni 4 haftadır ama kim o kadarını kullanabilir ? 10 yıl kıdemli ağabeyler bile hakları olan 6 haftayı kullanmaya “cüret” edemezler. Bu hakların hepsi, Basın Yasası’nın sağladığı “asgari” haklardır. Sendikalı olsalar toplu sözleşme ile bu hakları hem uygulatır hem de yasal hakları yukarı çekebilirler.

***

Medyada çalışanlarının bugünkü perişanlığının ardında, tabi ki, medya endüstrisinin büyümesi ile çalışanlar arasında özellikle 1990 sonrası artan hiyerarşi etkili oldu. Yayın yönetmenlerini şirket yönetim kuruluna alan, yazar ve editörlere ayrıcalıklı maaşlar ödeyen, “tetikçiliği” ayrıca ödüllendiren medya patronları, geri kalan medya çalışanları ile bu aristokratları ayrıştırdılar, yemek salonlarını bile ayırdılar.

Söküğünü dikemeyen gazeteciler, bu saatten sonra örgütlenebilirler mi? Umutsuz olmamak gerek ama, çok zor gibi. Sendikalaşarak dayanışmanın yerini, şimdilerde daha çok “klan” türü gruplaşma, bir tür medya içi cemaatleşme almış durumda. O da, grup, cemaat şefine mutlak itaati gerektiren bir çarpıklık yarattı. Yani neresinden tutsanız elinizde kalan bir durum var medyada…

(*) Basında sendikasızlığın öyküsü arkadaşım Atilla Özsever’in doktora tezidir ve Tekelci Medyada Örgütsüz Gazeteci başlığıyla, İmge Yayınları yayınlamıştır..

6 Kasım 2010 Cumartesi

Doğan’a Neler Oldu? Medya Verdi, Medya Aldı…

Mustafa Sönmez

Doğan Grubu’nun, tarihindeki en büyük operasyonu, Özelleştirme İdaresi’nden Petrol Ofisi’ni alması olmuştu. Bu alımda, başlangıçta İş Bankası en büyük payandaydı. Kamu bankası Vakıflbank’tan kullanılan kaynaklar da önemli bir yer tutmuştu. Petrol Ofisi ve müstakbel enerji yatırımları, Doğan için “Yeni vizyon”du. PO’ya kısa sürede Avusturya enerji devi OMV ortak alındı. İş Bankası da PO’daki hisselerini Doğan’a sattı ve çekildi. Hedefte rafineri kurmak vardı. Koç’un talip olduğu Tüpraş’a bile niyet edildi ama olmadı. Bu kez, Ceyhan’da kurulacak rafineri hedef seçildi. Ayrıca, elektrik dağıtım özelleştirmelerine dair planlar yapılıyordu.


2007 öncesine kadar genelde TÜSİAD’ın, özelde de Doğan’ın AKP ile ilişkileri pek de şeker renk olmadı. TMSF, Uzan’ın Star TV’sini bile verdi Doğan’a. Emekli Sandığı’nın Hilton’u, Ray Sigorta da özelleştirme ile alınmıştı. Ama, 2007 sonrası hava değişti. RTE, “Esas gündem”ine Doğan medyasından destek görmedikçe, içinden, Aydın Doğan’a, “Dur kendime yer edeyim, bak sana neler edeyim” diyordu herhalde. Doğan, yavaş yavaş AKP’den dirsek yemeye başladı. Ceyhan rafinerisi için lisans talepleri geri dönüyordu. Ortak OMV’nin kulağına fısıldandı; “Doğan’ı bırak, git Çalık’la anlaş” …OMV, Kuzey Irak’ta da faaldi, PO ortaklığı yetmiyordu. Irak petrolünü işleyecek rafineri peşindeydi.Ama , Doğan ortaklığı, ayak bağına dönmüştü.

Elektrik dağıtımı özelleştirmesinde de Doğan’a hiç umut verilmiyordu. Dahası üst üste vergi denetimleri ile sindirme zamanı gelmişti. Aydın Doğan, önceleri “Kültürümüzde biat etmek yok” filan dedi ama, yumruklar insafsızca karın boşluğuna indikçe, gardı düşmeye başladı. Milyarları bulan vergi cezaları ile Doğan bunaltıldı. Bu vergi dayağı, “herkese ibret” olarak kullanıldı. TÜSİAD’daki yoldaşları, Arzuhan Doğan’ın başkanlığına rağmen, “sınıf dayanışması” gösteremeyip sindiler.

***

Doğan’ın, medya ve medya dışı işlerini büyütmesinde medyadaki hakimiyeti tabi ki etkili olmuştu. İş Bankası’ndan 1990’ların başında Dışbank’ı alırken medya forsu elbette önemliydi. Dışbank, kısa sürede büyütülüp Fortis’e satılmış, hedeflenen elektrik özelleştirmeleri için büyük nakit istiflenmişti . Sonra, PO’nun Özelleştirme İdaresi’nden alınması, medya dükası olmasa mümkün olur muydu acaba?

2000’li yılların ortasında öyle bir Doğan Grubu vardı ki, medyanın, toplam cirosundaki payı sadece yüzde 20 idi ama esas para Petrol Ofisi’nden geliyordu. Ama gün olup kazandıran medya, şimdi başa bela olacaktı. Silah geri tepmişti. RTE, insafsızca bileğini büküyordu Aydın Bey’in…Artık küçülme , zamanıydı .

Özelleştirme’den alınan Petrol Ofisi’ndeki payların diğer ortak Avusturyalı OMV’ye satışını, yine özelleştirme ile Grub’a katılmış Ray Sigorta’nın Avusturyalılara satışı izledi. Doğan’ın Hilton’u büyütme projesi ile ilgili hayalleri suya düştü. Geride ne kaldı? Medya? Onun toplam cirodaki payı yüzde 20 idi. Hem de medya kar getiren bir alan değil. Doğan’ın, Hürriyet ve Kanal D dışında karda olan medya şirketi olduğunu sanmıyorum. Şimdi, daha büyük medya şirketi satışlarına hazırlanıldığı konuşuluyor.

Uzatmayalım; Türkiye’de günümüzün medyası , kar saiki ile hareket eden yabancıların, hatta yerlilerin heves edeceği bir sektör değil. Fox’u, CNN’i hatırlayın. Geldiler de ne oldu? Hele ki medyanın –şimdilik- yarısının Fethullah Gülen cemaatince , AKP iktidarınca, RTE’nin doğrudan müdahalesiyle ele geçirildiği ve politik hedefler doğrultusunda fütursuzca kullanıldığı bir alan durumuna getirildiği hatırlandığında...Bu verili şartlar altında, Doğan medyasına bu saatten sonra talip olacakların, medya endüstrisinin sağlayacağı ekonomik getirileri değil , politik bilançoyu hesaba katması kaçınılmazdır. Böyle bir alıcı, baştan ya AKP’ye biat edecek, onu rahatsız etmeyecek biri olacak ya da Doğan’dan daha dişli biri olacak. Çatışmayı göze alacak. Olmazsa ne olur? Bu kez Doğan’a, medyada da iyice küçülmekten başka yol kalmaz. Bu da AKP iktidarını ziyadesiyle memnun eder ama onların da unutmamaları gereken bir Arap atasözü var: Men dakka dukka...(Çalma kapım, çalınır kapın…)

4 Eylül 2010 Cumartesi

Medya-Kültürde Reklam, Sponsor Hakimiyeti

Mustafa Sönmez

Kaçımız son zamanlarda bir CD satın aldık, ya da biz değil de çocuğumuz harçlığı ile CD alıyor mu ? Kaçımız kalbur üstü filmleri, TV ekranlarına düşmesini beklemeden, büyük bir iştahla sinema salonunda seyrettik ? Ya da DVD’lerini “korsan” olup olmadığına bakmadan almamazlık ettik? Artık kaçımız birkaç gazete-dergiyi parasını vererek satın alıyor ve kağıda dokunarak okuyoruz? Kaçımız, tuttuğumuz takımı seyretmek için statlara koşuyoruz ? Samimi olarak cevaplayalım: Çok azımız…Nedeni ? Üşengeçlik de var ama, tabi ki o değil asıl neden. Esas neden şu: Hemen hemen bütün medya-kültür ürünlerini artık beleşe elde etme fırsatını teknoloji bize sunduğu için…

***

Biliyoruz ki, müzikten sinemaya, gazete-dergiden futbola kadar birçok medya-kültür ürünü, ulaşılan teknolojik gelişmeler sonucunda alışılagelmiş kanallar dışına da taşındı. TV kanalları, vizyondaki filmleri, çok geçmeden evdeki ekrana taşıyor. Belki araya reklam kuşakları giriyor, ama çoğumuz şikayetçi değiliz… Televizyonun, müziğe ve sinemaya yaptığı bu azizliğe çok geçmeden diğer “dijital kanallar”ın yaptıkları eklendi. İnternet, GSM şebekeleri, dijital müzik çalarlar gibi bir dizi alan yeni taşıyıcılar. İstediğimiz filmi, müziği- yasal ve etik olmasına pek aldırış etmeden- internetten indirebiliyoruz. Futbol takımımızın maçını, şifreli kanala para vermeyi göze alamıyorsk da, özetleri birçok kanalda seyredebiliyoruz . Neredeyse tüm günlük gazetelere internetten bedava ulaşabiliyoruz.

İrili-ufaklı bütün medya-kültür sektörü, parasıyla satamadığı, teknolojinin “meta” olmaktan neredeyse çıkardığı bu ürünlerin üretimini nasıl devam ettireceğinin, bunları yeni bir meta haline nasıl getireceğinin yollarını araştırıyor. Fikir hak sahipleri, ne kadar hukuk ile ürünlerinin taklidi, korsan üretimi ve satışı ile mücadele ederlerse etsinler, teknoloji ile baş edemiyor. Sadece bir örnek: Müzik ürünlerinin metaya dönüşerek “paraya tahvil” edilmesi mümkün potansiyelinin, ancak yüzde 20’si para olarak bu işe emek koyanlara geri dönüyor. Çin’de bu oran yüzde 5’e kadar düşüyor.

***

Gazete-dergi, sinema filmi, müzik ürünü, hatta seyirlik futbolu “parasıyla satmanın” devri geçiyor. Bu ürünlerin taklidinin, korsan üretim ve dağıtımının önüne geçmek kolay değil, neredeyse gerekli de değil. Yeni trend, bu ürünlerin bizatihi satışından para kazanmanın peşini bırakıp, bu ürünlerin daha çok sayıda tüketiciyle buluştuğunu kanıtlamak ve bu kanıtla reklamverenin kapısını çalmak. ürünün bir yerine reklam almak, ek olarak, reklamın başka bir biçimi olan “Sponsorluk” mekanizmasını da kullanarak bu medya-kültür ürünlerinin üretilmesini ve tüketici tarafından tüketilmesini sağlamak. Evet, yeni trend, ya da medya-kültür alanını yeniden metalaştırmanın yolu bu…

Şifresiz TV kanalları zaten maliyetlerinin bir kısmını bu yolla, yani reklam geliri ile karşılamaya çalışıyorlar. Gazeteler, -en azından bizde- çok ucuz. 50 kuruşa 40 sayfa gazete olur mu? Ama birkaç yüzbinlik tiraja ancak bu fiyatla ulaşılıyor. Ulaşılan bu tiraj da reklamı getiriyor. Yazılı ve görsel medyadaki giderlerin reklam geliri ile karşılanmayan kısmı, kanalına göre politik ve-veya ekonomik patronajca karşılanıyor, karşılığı da medya dışı ekonomik ve politik alanlardan sağlanan dışsal faydalarla tahsil ediliyor.

Artık sinema filmi, sadece sinema salonlarında gösterilmek üzere planlanmıyor, sinemanın ardından TV kanallarında gösterilme ihtimali ve onun geliri düşünülerek bütçeleniyor, çoğu filme önce sponsor bulunuyor. Özellikle TV dizileri ve filmleri büyük ölçüde sponsor katkıları ile üretiliyor.

Ne kadar direnirse dirensin , artık müzikte de bu trend hakim olacak. Müzik eserleri, sponsor ilişkileri ile birlikte tasarlanacak. Neredeyse, sponsor bulmadan albüm çıkaramayacak sanatçılar, prodüktörler. Bedava dinletilecek müziğin, müzisyenin bir yerlerine de reklamın mesajı asılı olacak tabi ki…

Futbolda flaş transferlere, önce sponsor bulunuyor. Antalyaspor’un isminin başına adını yazdıran AKP’li Medikal Park’ın Beşiktaş’ın İnönü Stadı’nın ismine talip olma cüretini gösterdiğini, geçtiğimiz günlerde CNBC-e’de, ilgilisini dinlerken öğrendim. Muhterem, İnönü Stadı’nın denize bakan cephesine otel yapma izni verilmesi halinde bu proje ile ilgilendiklerini anlatıyordu. Neler dönüyormuş bizim camiada meğer…

***

Bütün bunlar ne demek? Her tür medya-kültür ürünü, tüketici için bedavalaşıyor ama bu kez başka tür bedel istiyor bu değişim. Artık medya-kültür ürünleri, bizatihi sanat, kendisini, reklamverene beğendirme mecburiyetinde. “Digital öncesi” dönemde daha çok sayıda tüketicinin birinci elden “para”sının , beğenisinin eleğinden geçen kültür ürünleri, yeni dönemde yerini daha az sayıda , güçlü reklamverenin hükümranlığına bırakıyor. Ya da onların önceki dönemde de var olan “tek seçici”likleri iyice pekişiyor. Sanatın diğer dallarının ,edebiyatın, tiyatronun, resmin ve diğerlerinin akıbeti de farklı olmayacağa, sanatın tümüne reklam-sponsor ilişkisinin damgasını vuracağı söylenebilir.

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Medyada Politik Patronaj ve Akıbet…

Mustafa Sönmez

21.08.2010, Cumartesi
AKP iktidarı, özellikle son 2 yıldır “bütün güç bende” diyebileceği, otoriter bir sivil dikta rejimine geçişe odaklandı. AKP, bu hedefine kilitlenirken, yürütme ve yasamadaki hakimiyetini, medya gücü ile tahkim etti. Geriye yargıyı denetime almak kaldı ki, ona da 12 Eylül’de oylatacağı Anayasa değişikliği ile kavuşmayı umut ediyor.

AKP iktidarı, özellikle 2007 seçimlerinden aldığı güçle, meclisteki çoğunluğunun iradesini sınırsız kullanma cüretini gösterdi. Bir yandan silahlı kuvvetleri itibarsızlaştırıp çeşitli tertiplerle itham ederek etkisiz kılarken, bir yandan da esas hedefi olan yargı denetimine hamle yaptı, yargıyı yürütmenin denetimine alacak hamleleri hızlandırdı.

12 Eylül’de oylanacak değişiklik paketinde, Anayasa Mahkemesi’nin çoğunluğunun iktidarla aynı görüşü paylaşan üyeler olması sağlanmak isteniyor. Öncelikle yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanı’na belirleyici bir rol veriliyor. Böylece yürütmenin yargı üzerindeki ağırlığı artırılıyor. Ayrıca iktidarın egemen olduğu kurumlardan seçilen üyelerin sayısı artırılıyor.

12 Eylül’de değişiklik paketi yürürlüğe girip yargı denetimi ortadan kalkarsa, Türkiye tek bir partinin egemen olduğu, iktidarın tek bir elde toplandığı ve her türlü anayasal denetimden sıyrıldığı otoriter bir rejime hızla sürüklenecek. 12 Eylül’de her “Evet” oyu, bu otoriter rejime evet anlamı taşıyor.

***

AKP’nin otoriter düzene geçiş uğruna büyük riskler göze aldığı, iktidarı kaybettiği anda Başbakan’ı Yüce Divan’a anında götürecek tehlikeli oyunları sahneye koyduğu malum. Bunun en başında, bir kamu kurumunun, TMSF’nin kontrolünde olan “müflis” Dinç Bilgin’e ait Sabah-ATV grubunun, ihaleye ikinci bir firmanın girmesine fırsat tanınmadan, AKP yandaşı olarak bilinen Çalık Grubu’na devridir. Muhtemel bir Yüce Divan oturumunda tekrarlanacak iddia şudur: Başbakan, yeni markası ile RTE, damadı Berat Albayrak’ın CEO’luk yaptığı Çalık Grubu ve ortağı Katar Emiri’ne ait Turkuvaz Grubuna , Halk Bankası ve Vakıflar bankası’ndan 750 milyon dolarlık kredi açılmasında da etkili olmuştur. Böylece, medya alanının en önemli gruplarından biri bu “politik patronaj” a geçmiştir. Sabah-ATV’nin, tamamen iktidar yanlısı bir yayın çizgisi izlemekte olduğu, bazı çatlak seslere ise konu mankeni olarak müsamaha gösterdiği bilinmektedir. Yakın zamanda gruba yeni haber kanalları ile takviyeler yapılacaktır.

Medyada politik patronaj, yine RTE destekli başka İslamcı sermaye gruplarının gazete-tv grupları ve AKP’nin koalisyon ortağı Fethullah Cemaati’nin (başta Zaman-Samanyolu olmak üzere) gazete-tv grupları ile pekiştirilmiştir.

Böylece, Türkiye medyası, özellikle 2007 sonrası ağırlıkla “politik patronaj” altına girmiştir. RTE’nin bu güçle, medyadaki rakibi Doğan Grubu’nu vergi denetimleri ile nasıl köşeye sıkıştırdığını, diğer medya gruplarını da bu yolla yola getirdiğini yaşayarak gördük.

***

Siyasi tarihimizde medya sopasıyla buna benzer operasyonlar yaşanmış mıdır? Tamamen benzemese de bazı “vaka”ları ve akıbetlerini hatırlatmak yerinde olacaktır.
Medyada politik patronajın bir örneği, 1988-1990 arası Kıbrıslı işadamı Asil Nadir’in medya macerası ile yaşanmıştır. Turgut Özal’ın, tahammül edemediği Aydın Doğan, Dinç Bilgin gruplarına karşı İngiltere’de iş yapan Asil Nadir’e sektöre girme talimatı verdiği ve desteklediği biliniyordu. Nadir, 3G diye bilinen dönemin Günaydın, Güneş gazeteleri ile Gelişim Dergi grubunu satın alarak sektörün en büyüğü durumuna geldi ve rakiplerini sindirmek üzere yıpratıcı, yıkıcı bir rekabet başlattı. Ezeli rakipler Doğan ile Bilgin, cephe oluşturarak savunmaya geçtiler. Asil Nadir’in, Özal güdümlü patronajı uzun ömürlü olamadı. İngiltere’deki ana şirketi Polly Peck’in bileği bükülünce Nadir’i kurtarmaya Özal’ın da gücü yetmedi ve ikisi de paldır küldür düştüler, şirketler ise iflas masalarında hala sürünüyorlar.

***

İkinci politik patronaj örneği Uzan Grubu vakasıdır. Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal ile Cem Uzan, ilk özel TV yayınını TRT tekeline rağmen yurt dışından Özal’ın desteği ile başlattılar. Uzan ailesi, bu ilk özel korsan kanalı Özal’ın tepe tepe kullanımına açtı. Devamında, medyayı grubun yasadışı birikim sürecinde açık seçik silah olarak kullanan Uzan Grubu, tehdit-şantaj aleti olarak kullandığı medyanın yanına Genç Parti’yi ekleyerek gücünü pekiştirmek istedi. Sonunda, dinsizin hakkından imansız geldi. AKP, iktidarının ilk dönemlerinde Uzan’ı kuşattı ve hile-hurdası ortaya çıkarılarak bütün şirketlerine, medyasına el konuldu, aile yurt dışında soluğu aldı.

Bakalım, medyada politik patronaja ait bu hikayeye, ilerde medya tarihi yazanlar hangi halkaları ekleyecekler…Her firavunun bir Musa’sı yok mudur?

Akıbet farklı olamaz. Medyada politik patronaj, “konjonktürel”dir ve her tarihi şey gibi, sonu gelecektir. Politik patronaj altında rehin kalan meslektaşlara söylenecek çok şey yok ama durumdan vazife çıkaranlara, çeşme akarken testisini doldurma telaşındakilere, kraldan daha kralcı kesilenlere şu kadarını söyleyelim: Yolun sonu görünüyor…

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Zaman, Birinci Gazete mi?

Mustafa Sönmez

03.05.2010, Pazartesi
Bir süredir Türkiye’de medya endüstrisi üstüne çalışıyorum. Medyanın sayılarını bulup onlarla analiz yapmak hiç kolay değil. Kayıt dışı, şaibeli çok şey var. Mesela, gazete satışlarını alalım. Yıllardır en çok satan gazetenin Zaman olduğu söylenir ısrarla. Son haftaların ortalama günlük satış iddiası da 900 bin!...En yakın rakibi Posta’nın satışı 500 bin, Hürriyet’inki 465 bin dolayında…Gerçekten Zaman’ın satışı 900 bin mi? Zaman, birinci gazete mi?

Fethullah Gülen Cemaati’nin gazetesi olarak bilinen Zaman’ı, Doğan Grubu’nun Yaysat’ı dağıtıyor. İlginç bulabilirsiniz ama, medyadaki kutuplaşmaya rağmen Zaman, “yandaş” Star’ı,Yeni Şafak’ı dağıtan Sabah’ın dağıtım şirketi Turkuvaz yerine, uzun yıllardır Yaysat’ı tercih ediyor. Peki Yaysat ne diyor bu “birinci gazete Zaman” iddiasına? Yaysat’ın sitesine girin görürsünüz; Zaman’ın tezgah satışı 20 bin, abone satışı 880 bin!...Zaman ile aynı hamurdan olan Türkiye’nin ise tezgah satışı 10 bin, abone satışı 135 bin olarak açıklanıyor!...



Yaysat, Zaman ve Türkiye’nin “dağıt” diye verdikleri gazeteleri, bürolarına iletiyor, ama oradan diğer gazeteler gibi bayilerin tezgahına gitmiyor. Zaman’ın özel adamları gelip gazeteleri alıp parasını da Yaysat’a ödüyorlar.Yaysat da komisyonunu alarak parayı Zaman’a teslim ediyor ve bu satışı “abone” satışı olarak kayıtlara geçiriyor.

Yaysat’ın bu satış raporları, reklamverenler için önemli. Nitekim, 900 bin satış ile birinci gazeteyim, inanmazsanız Yaysat’a sorun, diyen Zaman, Basın İlan Kurumu’ndan en çok resmi ilan alan üçüncü gazete. Zaman birinci gazete ise, satışı oranında daha fazla resmi ilan alması gerekmez miydi?

Zaman, 880 bin abonem var iddiasını 2009’da 886 milyon TL’yi bulan yazılı basın reklamlarını verenlerin de önüne koyuyor. Buna reklamveren ne kadar inanıyor, bilinmez, ama özellikle AKP iktidarının yükselişi ile birçok ünlü marka, Zaman’ın reklam taleplerini geri çevirmeyi göze alamadı.

***

Zaman, madem birinci gazete, bunun internet üstünden de kanıtlanması gerekmez mi? İşte orada takke düşüyor, kel görünüyor!…İnternet alanında uluslararası ölçüm yapan alexa.com’un verilerine göre Türkiye’nin en çok ziyaret edilen ilk 100 internet sitesi arasında Hürriyet 6’ncı, Milliyet 8’nci sırayı alırken, diğer medya sitelerinin tıklanmaya göre sıralaması şöyle: Sabah (18), Habertürk (19), ntvmsnbc (26), haber 7(31), Vatanım (32), İnternethaber (36), Zaman (57), ensonhaber (60), haberler.com (66), ligtv (81), Fotomaç (83), Samanyoluhaber (98). Gördüğünüz gibi, birincilik iddiası olan Zaman, tıklanmada 57’nci, Grubun TV kanalının portalı Samanyoluhaber ise tıklanmada 98’nci…

Gülen cemaati, gazetesi Zaman’ı, yıllardır Doğan’ın Yaysat’ı üstünden kendi dağıtıcılarına ve oradan cemaate ulaştırıyor, sonra da “en çok gazeteyi biz satıyoruz” balonunu uçuruyor, kendisini 1 numara gösteriyor. Soru şu: neden cemaate dağıtılan gazetelerle 1 numara görünme çabası var ? İlan-reklam için mi? O da olabilir, ama esas neden başka. Neoliberal-İslamcılar, çoğunu beleşe, evlere, işyerlerine dağıttıkları gazetelerden imal balon tirajlarıyla, kuşattıkları topluma, “hegemonya, güç bizde !...” mesajını vermeyi daha çok önemsiyorlar. Yaratmış göründükleri ideolojik hegemonya, mahalle baskısı oluşturmaya da yarıyor.

19 Nisan 2010 Pazartesi

Medya Ne Kadar Zararda?

Mustafa Sönmez

19.04.2010, Pazartesi
Türkiye’de iki şey net olarak bilinmez, sisler altındadır. Bunlardan birincisi askeri harcamalardır. Askeri harcamalara ilişkin genel bütçede bir rakam vardır ama kimse harcamaların o rakamdan ibaret olduğuna inanmaz. Özellikle uluslar arası denetimlerden, yaptırımlardan ve stratejik kaygılarla bu konuda şeffaflıktan uzak bir tutum , bir gelenektir. Askeri harcamaların bir kısmı da, bir takım fonlar, vakıflar, müsteşarlık bütçeleri içinde kamufle edilir.Dolayısıyla silah-külaha ne kadar para harcadığımız pek bilinmez.

İkinci kapalılık medyadadır. Askeri harcamalara benzeyen medya harcamalarında da hangi grubun, medya yatırımlarına ne para ayırdığı pek bilinmez. Orada da sis perdesi arkasında yürütülür işler. Mesela çıktığından bu yana tiraj lideri geçinen Zaman gazetesinin 700-800 bin satışının tezgah satışı olmadığı, cemaat üyelerine bedava dağıtıldığı iddia edilir,Onlar da aksini iddia ederler. Medya sahipliği sisler arkasındadır. Özellikle AKP yandaşı medya için bu böyledir. Taraf gazetesinin finansmanı ve para kaynakları kocaman bir soru işaretidir filan…Ama bilenen bir gerçek şudur; Medya bir endüstri gibi durmakla birlikte, ekonominin diğer sektörlerinde geçerli arz-talep, kar-zarar yasaları medyada işlemez. Medyanın daha çok, harcama bütçesi vardır ve bütçeyi idareli kullanmak, giderleri mümkün olduğu kadar reklam geliri ve satış geliri ile daraltmaktır hedef. Ama, -birkaç istisna dışında- medyadan para kazanılmaz, para harcanır medyada. O harcamanın getirisi, medya dışından devşirilir. Nasıl? Diğer şirketlere dışsal ekonomi, sahip gruba güç birikimi, gruba ve angaje olduğu partiye politik ve ideolojik üstünlük sağlama biçiminde. Peki bunlar için yine de ne kadar harcama yapılır? Bu da bilinmez. Farkındaysanız, ne kamu ne özel sektörde “medya” diye bir sektör tanımı ve ona ilişkin bir “sektör analiz raporu” yoktur. Çünkü, bilinmezliklerle dolu, şaibeli, karanlık bir alandır medya sektörü. Yine de medya silahlanmasının kime , neye mal olduğunu biraz anlayabilmek amacıyla, İMKB’ye kote olduğu için datalar açıklayan Doğan Grubu verilerini kullanarak bir deneme yapmaya çalışalım.




Bilindiği gibi, DYH, yani Doğan Yayın Holding, hem yazılı hem görsel-işitsel medyanın hakimi. Her ne kadar Erdoğan’ın hışmına uğrayıp hırpalansa da Doğan, bu sektörün en büyüğü. Medyaya sonradan giren, ama medyanın dışsal ekonomisinden ziyadesiyle faydalanıp bunu büyümesine tahvil eden Aydın Doğan’ın grubunda, esas gelir enerjiden yani Petrol Ofisi’nden geliyor (yüzde 74).

Grup satışlarında, medya, yüzde 23-24 paya sahip. Anlıyoruz ki, 2009 krizinde grup, yüzde 17 satış kaybına uğramış. Bu, yüzde 7 reel küçülme demektir ki az değil. Medya kısmında yüzde 15 satış düşüşü olmuş ve grup, geçen yıl 324 milyon TL zarar etmişken bu yıl da 343 milyon TL zarar etmiş. Yani zararlar yüzde 6 artmış. Ekonominin genelinde yüzde 5’e yakın daralma yaşandığı, TL bazında reklam harcamalarının yüzde 14 (dolar bazında yüzde 30) azaldığı hatırlanırsa, Doğan’ın bu yılın medya zararlarının bu boyutlarda olması anlaşılır bir şey.

Doğan Grubu, Türkiye’nin toplam reklam gelirlerinin yüzde 43’ünü topladığı, ve yazılı medya, yani satılan gazete –dergi satışlarından yüzde 35 pay sahibi olduğu iddiasında. Bu kadar sektöre hakim ve etkin çalışan bir grubun iki yıldır 670 milyon TL’ye yakın zarar ettiğini anlıyoruz. Doğan’ın zararları böyle ise, varın diğer grupların halini siz düşünün…

***

Mesela, acaba Fethullah cemaati gazetesi Zaman, Samanyolu, Mehtap TV, ve grup bünyesindeki medyalar ne kadar zarar yazıyordur ve açık nereden kapatılıyordur? Mesela, Ahmet Çalık’ın, Sabah-ATV’si ne kadar zarar yazıyordur ve Erdoğan’ın damadının yönettiği bu holding, milyonlarca liralık açığı, acaba kayınpederden mi tahsil ediyordur?

Mesela, Yeni Şafak ve kanalı TVNET’in zararı nedir ? Telefon dinlemelerinden anlaşıldığına göre, sahip Albayrak, Halk Bankası ilanları ve Basın İlan Kurumu’nu sıkıştırarak aldığı resmi ilan gelirleri ile açıkların ne kadarını kapatmış olabilir? Mesela Koza-İpek’in altın madenleri Kanaltürk-Bugün gazete, TV zararlarına yetiyor mudur? Star-24 grubunun açıklarını hangi parayla kapatıyor Ethem Sancak? Yoksa Hoca Efendi çıkma mı yapıyordur ? Taraf gazetesi, bu yoklukta nasıl 25 kuruşa düşürdü fiyatları? Zararlar nasıl kapatılıyordur acaba ?

Sisler altında olan sadece TSK bütçesi değildir; yandaş medya kuvvetlerinin bütçesi de sır doludur…

10 Nisan 2010 Cumartesi

Reklam Azalırken Medya Parayı Nereden Buldu?

Mustafa Sönmez

10.04.2010, Cumartesi
Reklamcılar Derneği (RD), kriz yılı 2009’da reklam harcamalarının (yatırımlarının) TL üstünden yüzde 15 azaldığını açıkladı. Bunu dolara çevirirsek, azalmanın yüzde 30 olduğunu ve kriz yılı 2009’da reklama harcanan paranın 2,5 milyar dolardan 1,8 milyar dolara düştüğünü görürüz.


Kaynak:Reklamcılar Derneği’nin TL verileri, yıllık ortalama dolar kurlaryla dönüştürüldü



Reklam, medya çarkının dönmesinde yüzde 80 paya sahip. O zaman, reklam harcamalarının yüzde 30 azaldığı şartlarda medyada da bir büzülme, daralma beklemek gerekmez miydi ? Hayır, öyle olmadı. Medyada ne yığınsal bir tensikat, ne de iflas, kapama vb. tasfiye biçimleri yaşandı. Tersine, yeni haber kanalları, gazeteler devreye girdi. Nasıl açıklamalı bunu ?

Bu durum, medyaya, tekstil, otomotiv gibi bir “sektör” gözüyle baktıkça anlaşılmaz. Çünkü, diğer sektörlerin arz-talep, kar-zarar kanunları medyada tam işlemez. Medyayı, daha çok asker-polis harcamaları optiğinden bakarak anlayabilirsiniz. Medyadan doğrudan para kazanılmaz. Medyaya yatırımın getirisi “dışsal ekonomi” olarak başka sektörlerden alınır, medyaya politik hedeflere ulaşmak, ideolojik yeniden üretimi sağlamak için harcama yapılır…O nedenle, reklam gelirleri, medyanın çarkının dönmesine yeterli gelmez, açık, başka kaynaklardan kapatılır, kapatılıyor. Düşünün, sadece 16’sı ulusal, 15'i bölgesel, 229’u yerel ölçekte yayın yapan 260 televizyon kanalı (53’ü kablolu) var. 30 ulusal, 108 bölgesel ,1062 yerel yayın yapan 1200 radyo istasyonu var. Yazılı basına baktığınızda, 32 gazete ve 85 dergi çıkarılıyor. Reklamveren, reklamlarının yüzde 52’sini TV’lere, yüzde 30’a yakınını da yazılı basına veriyor. Geri kalanda açık hava ve internet yüzde 7’şer pay alırken radyo yüzde 3, sinema da yüzde 1,5 kadar pay alıyor.

***

Peki bu kadar medyaya, 1,8 milyar dolarlık reklam, taş çatlasa 500 milyon dolarlık satış geliri yeter mi? … Tabi ki yetmez, yetmiyor…Tek başına Doğan Grubu diyor ki, “DYH'nin 2008 yılı reklam payı, tahmini verilere göre yüzde 43’tür. Bu payın mecralara göre dağılımı ise şöyledir: Dergi reklamlarında yüzde 45, televizyon reklamlarında yüzde 41, gazete reklamlarında yüzde 61…”(DYH, 2008 Faaliyet Raporu).

Reklam havuzunun yüzde 43’ü Doğan’a gidiyorsa, geri kalan yüzde 57’lik reklam geliri onca medyaya nasıl yetsin? Tabi ki yetmiyor, yetmez… O zaman ne oluyor? Açık, Karamehmet, Doğuş, Ciner gibi holdinglerin medyasının ise, grubun diğer kaynaklarından ; Sabah-ATV, Zaman-Samanyolu, Star-24 gibi cemaat-AKP medyasının açıkları da hükümetin inisyatifi ile, kamu kaynaklarından ve cemaat fonlarından kapatılıyor…Medya değirmenini döndürmek için AKP yandaşı gruplar, iktidarın kontrolündeki Basın İlan Kurumu’nun, kamu bankalarının reklam bütçelerine, hatta kredilerine saldırırken, cemaat firmalarının irili ufaklı reklamları ile açıklarını ne kadar kapatabilirlerse kapatıyorlar. Önemli olan misyon…Taraf, nasıl 25 kuruşa gazete satabiliyor bu şartlarda ? Amaç misyonsa, para bir yerlerden gelir, kuruluşta nereden geldiyse, yine oradan gelir.…Yeter ki misyon yerine getirilsin…

***

Kriz koşullarında medya, ana kaynağı reklam gelirleri yüzde 30 azalsa da , bana mısın demedi, tetikçiler medya silahını takır takır kullandılar, para “bir yerlerden” gürül gürül aktı ve filler savaşı sürdükçe akacak.
Seyrettiğiniz her kanalı, okuduğunuz her gazeteyi, biraz da bu gözle izleyin.

Bu haberin parası nereden geldi ?

Bu başlığın altında kimin parası var ?

Medya okuryazarı olanlar böyle yapar: Sorar, süzer, öyle izler, öyle okur…

29 Mart 2010 Pazartesi

Medyada, Borsada Kimin Eli Temiz ki?

Mustafa Sönmez

29.03.2010, Pazartesi
Sermaye Piyasası Kurulu Başkanı Vedat Akgiray, portföyü olan, borsada yatırımcı şapkası bulunan gazetecileri “tesbit ettiklerini!” belirtmiş ve bunu pek etik bulmamış. Akgiray’ın bu teşhisini pek yerinde bulan ve “hodri meydan” çeken bir dizi de “kanaat önderi” çıktı ortayaMedyayı istismar eden, medyadaki konumundan dolayı çıkar sağlayan sadece portföy sahibi gazeteciler, köşe yazarları mı? Peki medyayı, medya dışı bankaları, şirketleri için tepe tepe kullanan bizzat medyanın patronları ne oluyor? Ya , yandaş medya oluşturarak baskıcı islami toplum modellerini inşa etmeye çalışan AKP, tarikat-cemaat liderleri ? Reklamveren güçlerini kullanarak medyada istedikleri haberleri istedikleri biçimde dikte eden şirketler ?...Bunlara ne diyeceksiniz ? Bunların medya sahipliği, medya hakimiyeti üstünden sağladıkları çıkarlara, borsayı manipüle etmelerine nasıl engel olacaksınız?

***

Ortada gayri ahlaki bir durum varsa, bu borsa yatırımcısı şapkası da olan gazeteciden, köşe yazarından kaynaklanmıyor sadece; balık baştan kokuyor. Bizzat medyanın patronları, borsa yatırımcısı. Öncelikle onların şirketlerinin kağıtları borsada alınıp satılıyor ve o hisseler kendi medyalarında allanıp pullanıyor. Hangi medya grubunu alsanız, borsada medya ve medya dışı şirketleri var. Sırayla gidelim;

AKP iktidarının hışmına uğrayıp sarsılsa da medyanın en büyüğü Doğan Grubu’nun önce Holding firması, amiral şirketi Petrol Ofisi, medya kuruluşları Doğan Yayın Holding, Doğan Gazetecilik, Hürriyet, Doğan Burda, sonra, turizm şirketi Milpa, sigorta şirketi Ray Sigorta’nın kağıtları borsada alınıp satılıyor…
Medyanın bir diğer büyüğü Çukurova’nın amiral şirketi Turkcell, borsanın en gözde kağıtlarından birinin sahibi. Kıran kırana bir rekabetin yaşandığı iletişim sektöründe Çukurova Grubu TV kanalları Show Tv, Lig TV ve diğerleri, yazılı basını, Turkcell ile kader ortaklığı yapıyorlar. Medya sektöründeki açıklar Turkcell’den kazanılan paralarla kapatılıyor…

NTV,Cnbc-e gibi haber kanallarının sahibi Doğuş Grubu’nun amiral firması da Garanti Bankası ve diğer finans yatırımları..Yanı sıra Doğuş Otomotiv, İstinye Park gibi yatırımlar var…Doğuş medyası da , Garanti’nin ve diğer grup şirketlerinin borsadaki performansını çok yakından izlerler ve duyarlıdırlar.

Ana faaliyeti enerji ve madencilik olan Habertürk Grubu’nun patronu Turgay Ciner’in borsaya kote şirketi Park Elektrik…Ciner’in, medya dışı şirketlerinin performansı önemli ve medya grubunu, bu performans yakından ilgilendirir.

***

Gelelim, AKP yandaşı , tarikat-cemaat medyasının durumuna…Kanaltürk, Bugün TV kanallarının, Bugün gazetesinin sahibi İpek Ailesinin borsada İpek Matbaacılık, Koza Madencilik, Koza Altın şirketlerin hisse senetleri alınıp satılıyor.

TGRT televizyon ve gazetesinin sahibi Enver Ören'inİhlas Holding’i, İhlas Ev Aletleri , Kristal Kola şirketleri borsada kayıtlı.

Başbakanın damadı Berat Albayrak’ın CEO’su olduğu Çalık Grubu’nun yatırımları ağırlıkla enerji, tekstil sektörlerinde. Sabah-ATV grubunu, kamu bankalarından finanse ettirerek Çalık Grubu’na TMSF’den aktaran Başbakan Erdoğan, ihalesine –nedense-hiçbir iş adamının girmeye cesaret edemediği bu medya grubunu şimdi tepe tepe kullanabiliyor. Sabah-ATV, faaliyet zararlarının finansmanı için Çalık’ın işlerinin rast gitmesine duacı; her sayfası, her ekranı Çalık şirketlerinin promosyonuna feda…

Yeni Şafak gazetesinin, Tv net kanalının sahibi Albayrak; Fethullah Cemaatinin Zaman’ı, Samanyolu, Meltem TV’si hangi kaynakla çevriliyorlar sizce ? Gazete satışı ve reklam gelirleri ile mi? Güldürmeyin kargaları…

Bir daha tekrarlayalım; Medya yatırımından para kazanılmaz; medyaya harcanan para, ekonomik olarak medya dışı şirketlerin – borsayı da manipüle ederek- para kazanması için bir “yatırım”dır. Siyasi olarak da medyaya yatırım, politik hedefler için bir tür “askeri harcama”dır.Bu yatırımın maliyetini en aza indirmek için de borsayı manipüle eder medya sahipleri. Bunu yapanların elini kolunu tutmayı nasıl başaracak SPK başkanı, merak ediyorum…Yapı çürük, yapı!...

***

Tehdit ve şantaj, bu iktidarın karakteri. Başbakan önüne geleni tehdit ediyor. Hoşuna gitmeyen yazılar yazan köşe yazarlarını (tezgahtarları), dükkan sahibi medya patronlarına şikayet ediyor ve “atın onları işten” diye aba altından sopa gösteriyor. Ekonominin gidişatı ile ilgili nahoş şeyler yazan ekonomi köşe yazarı mı oldu, ben izleyemedim, belli ki, portföy sahibi olduğu, gazetelerden TV kanallarından iyi kazandığı da belli olan birilerine gelmiş tımar sırası…Buna da Bakan Babacan efendiden başlayarak SPK Başkanı memur edilmiş. Sanırsınız ki, medya ve borsa gül bahçesi de orayı pisleten sadece birkaç fırsatçı gazeteci-yazar…

Tut kelin perçeminden…

3 Şubat 2010 Çarşamba

Tarzan Zor Durumda...

Mustafa Sönmez

03.02.2010, Çarşamba
Geçen Pazar akşamı (31 Ocak) Başbakan Erdoğan, TRT-1’de yayımlanan "Enine Boyuna" programında… Karşısına, çoğu “muz ortada usta”, çanakçı gazeteciler dizilmiş, güya soru soruyorlar…

Bazen, karşınızdakini anlatmak için kıvranarak doğru sözcükler ararsınız, ama o anda tarifine niyetlendiğiniz kişi öyle bir laf eder ki, “Allah söyletti!..”dersiniz. O programda da, AKP iktidarının ve Erdoğan’ın ne olduğunu Allah, Başbakan’a söyletti. “Üzerimizdeki yumurta küfesi çok ağır” diyerek devletin kamusal hizmet alanlarından kurtulması gerektiğini söyleyen Erdoğan, karşısına dizilmiş gazetecilere ’Biz bu devleti adeta bir özel sektör mantığı ile mi çalıştıracağız yoksa geçmişten bu yana alışılmış haliyle mi yürüteceğiz?” diye soruyordu…Allah söyletti, dediğim işte bu..Özel sektör mantığı ile devlet yönetmek…

Bu zihniyetle, AKP, özelleştirmelerin en militan hükümeti olmuştur. Bu zihniyetle, kamusal hizmetleri ticarileştirmenin, metalaştırmanın, esnek istihdam ile köleleştirmenin, kısaca neoliberalizmin bayraktarlığını yapmıştır. Bu zihniyettir ki, özelleştirilecek kuruluşları “çöpsüz üzüm” olarak alıcılara satmış, çöp olarak gördüğü çalışanlar ve hakları için de “4/C” çöplüğünü icad etmiştir. Şimdi kavga, bu çöpe dönüştürülmek istenen 12 bin tütün işçisinin ve onların etrafında kenetlenenlerin onur ve adalet kavgasıdır.

***

Tarzan zor durumdadır!...Krizle birlikte yönetmek zorlaşmıştır. Her zamankinden daha gaddar, daha merhametsiz olmak durumundalar. Onun için eczacılara,doktorlara, işçilere patlıyorlar, onun için agresif bir tutumla yeni zamlara, yeni vergilere yükleniyorlar. Onun için Oferlere satmak üzereyken iş üstünde yakalandıkları ve rafa kaldırmak zorunda kaldıkları Galataport’tan, Haydarpaşa satış projelerinden yeniden medet umar duruma geldiler. Bütçe iflasta, belediyeler iflasta, sosyal güvenlik iflasta…Tarzan zor durumda…

İşte bunun için, yandaş sermayedarlara elinizi çabuk tutun ve bitirin şu Doğan işini talimatını verdiler ve günlerdir televizyonlarda Fethullah Cemaatinin mensubu İpeklerin Koza Altın’ı , halka arz için anonslar yaptırıyor.
3-5 Şubat'ta talep toplayarak halka arza başlayacak olan Koza Altın, hisse satışından 600 milyon TL gelir bekliyormuş. Koza-İpek Holding elde edilecek kaynağı medya yatırımlarında kullanacakmış... Yani, vergi sopası ile terbiye edilip satışa zorlanan Doğan medyasının Star TV, Milliyet ve Vatan’ı , yakında resmen cemaat medyası safında yer alacak…Para, halka arzdan gelecek diyorlar.
Nereden belli? Sabah-ATV’nin ele geçirilmesinde Çalık’a kredi hortumlarını dayayan kamu bankaları, neden cemaatin Koza’sından bunu esirgesinler?

Öyle ya da böyle…Bu satışla birlikte medya sahipliğinde AKP ve cemaatlerin bir adım öne geçecekleri açık.




Zor durumdaki Tarzan, saldırganlığını cop,biber gazı kullanarak artırırken medyada sağladığı bu hegemonya ile de toplumu ideolojik baskılanma altına alma çabası içinde. İşe yarar mı? Sanmam. Cin, Ankara’da şişeden çıkmıştır bir kere…

Tayyip Erdoğan’ı korkutan, saldırganlaştıran sadece Tekel işçilerinin talepleri değil, Ankara’da Sakarya Caddesinde dolaşan o hayalettir. Sermayenin bastırdığını, yok ettiğini tarihe gömdüğünü sandığı hayalet, “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!” sloganıyla Sakarya Caddesinde dolaşıyor …Bu düşün korkusu, Tarzan’ın demokrat maskesini alaşağı ediyor. Daha çok cop, daha çok biber gazı, daha çok gazete, TV kontrolü, hayalet korkusunu alt etmeye yeter mi ? Tarzan, gerçekten zor durumda…

4 Ocak 2010 Pazartesi

Medya Çatırdıyor, Dip Dalga, Gerçeği Arıyor…

04.01.2010-pzt.

Hürriyet’te Ertuğrul Özkök’ün koltuğunu bırakması, Aydın Doğan’ın köşesine çekildiğini ilan etmesi, Türkiye medya tarihi açısından bir kilometre taşı sayılmalı. Bu istifalar, çevresi bir süredir T.Erdoğan tarafından vergi toplarıyla kuşatılan Doğan Medya’da bir biat hazırlığıdır. Oysa çok kısa süre önce Aydın Doğan, “Bizim kültürümüzde biat yok!” diyordu.

Son 30 yılda , yani 24 Ocak+12 Eylül darbesiyle başlayan süreçte, medya, icraata geçen neo-liberal faşizmi kamufle eden ipek şal, kitleleri apolitikleştiren yalan değirmeni oldu. Medya hızla ticarileştirilip üstünden para kazanıldı. Ama daha çok da medyayı iktidarlara, gereğinde rakip sermayedarlara karşı silah olarak kullanıp üstünden rant sağlama ve politika dikte etme çabaları arttı . Otuz uzun yılı bu köşede özetleyemem. Merak edenler, 2003’te İletişim Yayınları’ndan çıkan Filler ve Çimenler: Medya ve Finans Sektöründe Doğan/Anti-Doğan Savaşı kitabımı okuyabilirler. Yine de belli satırbaşları vermeye çalışayım.

***

Medyanın yükselme devri, sermaye birikimini dışa açılarak sürdürme derdindeki burjuvazinin, 12 Eylül’e medya üstünden de destek verdiği, devamında Özal’ı yücelttiği dönemdir. Dış kaynakla başlayan büyüme, reklam pastasını da, medya kazancını da büyüttü. Özal’ın, iktidar edebilmek için medyaya uzattığı teşvik, kredi, arsa tahsisi biçimindeki havuçlara tenezzül ile yozlaşma arttı. Aydın Doğan ve Dinç Bilgin, medya endüstrisinin iki önemli patronu olarak sivrilirken Ertuğrul Özkök ile Zafer Mutlu, reislerin sağ kolları olarak sahne aldılar. Sonradan bir sürü küçük Özkökler ve küçük Mutlular da türedi elbette..

***

1990’ların başında özel televizyonculuğa geçişle birlikte, medyanın gelişme devri de başladı. Medya endüstrisi, finans-sanayi ile bütünleşmiş komplekslere dönüştü. Özellikle zayıf koalisyon hükümetlerini desteklemenin karşılığı, bir dizi rant olarak Ankara’dan kapıldı. Doğan’ın hissesine Dışbank, Petrol Ofisi, Hilton Oteli, devlet bankalarından ucuz krediler vb. düşerken Dinç Bilgin pek becerikli çıkamadı.Özelleştirmeden aldığı Etibank’ı hortumladığı için hapislere düştü. Başta, sağ kolu Zafer Mutlu olmak üzere, dost bildikleri de, Doğan’ın desteğiyle Vatan’ı kurarak, Bilgin’i terk ettiler.

Merkez medya gelişip büyürken , çürüme ve çürütme süreçleri de iç içe geçti. Bu dönemde Ertuğrul Özkök’ün dinlemeye takılan ANAP’lı bakan Güneş Taner ile teşvik pazarlığı, medya tetikçiliğinin en önemli belgelerindendir. Uzanların, Asil Nadirlerin parlayıp söndükleri bu dönem, medya etiği adına, haber alma hakkı adına, gazeteci hakları adına ne varsa, her şeyin de ırzına geçildiği bir dönem oldu. Medyanın bu kadar ticarileştiği, silah-şantaj aracı olarak kullanıldığı, sendika düşmanı kesildiği; editörlerin, köşe yazarlarının bu kadar silahşörleş(tiril)diği; bu oyunun bir parçası olmak istemeyenlerin de bu kadar itilip kakılıp dışlandığı bir dönem olmadı.

Doğan ile Bilgin, egemenlik için itişirken, züccaciye dükkanını girmiş filler misali, hem kendilerine hem topluma büyük zarar verdiler. Dinç Bilgin’i iyice saf dışı bırakıp medyanın tek hakimi olma ihtirasındaki Doğan’ın bu hevesi, arkadan gelen neoliberal-muhafazakar AKP iktidarının taş koyması ile, kursağında kaldı.

***

Şimdi, AKP iktidarı ile birlikte, “Merkez medyada” gerileme devrindeyiz artık... Bilgin sahneden silindi ama Sabah-ATV, ne Doğan’a ne de kenardan yanaşan Ciner’e kaldı. T.Erdoğan,onu, damadının yönettiği Çalık Holding’in patronajına sokarak kontrolüne aldı. Dahası; yeni medyalarla ,TRT, AA kontrolü ile yandaş medyasını inşa etti, şimdi de Doğan’ı, daha da küçülmeye zorluyor. Ertuğrul Özkök’ü istifa ettiren , Aydın Doğan’ı köşesine çekilmeye iten baskı, diğer medya yatırımı olanlara, Ciner, Doğuş, Karamehmet’e ve oradaki küçük Özköklere de gözdağı aynı zamanda.

Açık olan bir şey var; Bu kadar ticarileşip, araçsallaşmış medya, kitleler nezdinde ciddi güven kaybına uğramış durumda. Aynı güven kaybı, neoliberal-gerici kesimin TV kanalları, kapılara bırakılan gazeteleri için de geçerli. Kendi iktidarları uğruna, toplumun tarafsız haber alma, farklı yorumlara ulaşma hakkını gasp edenlere, daha da ileri giderek ellerindeki sermaye ve teknolojiyle toplumu gütme, yanlış yönlendirme çabasında olanlara, öteden beri duyulan inançsızlık ve öfke daha da büyüyor. Bu tepki, yavaş da olsa, dipten geliyor, sokağa yansıyor. Nerede mi? Gözü olan görür, kulağı olan duyar…