24 Ocak 2011 Pazartesi
TÜSİAD, AKP ve Seçimler
Mustafa Sönmez
Bir başöğretmen edasıyla salona giren RTE’nin, TÜSİAD patronlarına sıkı bir azar patlaktmasını umanlar, “Baldan tatlı” bir muhabbete tanık oldular. Kimileri “İkinci balkon konuşması” diye olumladı. Referandum öncesi “bitaraf olan, bertaraf olur” diyerek tehditler savuran RTE’nin yerine, yaşam tarzının güvencesi olduğunu, gençleri içkiden korumak için AB normunda önlemler geliştirdiğini, ekonomiyi de güllük gülistanlık yaptığını ifade eden bir RTE vardı TÜSİAD kongresinde. Sanki sevindirik oldu TÜSİAD’cılar. Buzlar eridi diye manşetler atıldı büyük medyada. Artık 12 Haziran’da TÜSİAD da AKP’den yana durur yorumları yapıldı. Acaba öyle mi?
***
Bir türbeye sahip çıkma bahanesiyle insanlık anıtına, “ucube” diyen, tiryakilerin “Tıksırıncaya kadar” içtiğinden yakınan, “Muhteşem Yüzyıl” dizisine dönük protestolara, “tarihi şahsiyetlerin manevi değeri bizim için son derece önemlidir” diyerek destek veren RTE, TÜSİAD salonuna girince, bütün bunları unutmuş olamazdı. Herkes gibi, TÜSİAD patronları da RTE’nin dümeni milliyetçi-muhafazakarlığa kırdığını görüyordu. Bu profilin seçimlere kadar değişmeyeceği söylenebilir. O tarihe kadar ne AB, ne de Kürt meselesi gibi bir derdi olan AKP göremeyeceksiniz. Buna en çok “yetmez ama evetçi” liboş zevat üzülüyor. RTE’nin, “Arabın işi bitti, Arap gidebilir” muamelesini , kullanılıp bir kenara atılmış liboşların hazmetmeleri kolay olmayacak. “Nankör kedi” şarkısı dillerinden düşmüyor. Ama ne yazık ki öyle…
Neden seçime doğru milliyetçi-muhafazakar AKP profili? Neden basit. AKP’nin hedefi MHP tabanı, milliyetçi oylar da ondan.
RTE, CHP’nin oy tavanını yüzde 30 gibi görürken kendi oyunun yüzde 45’in altına düşmeyeceğini varsayıyor. MHP’nin oy potansiyeli ise yüzde 10’un biraz üstünde. Sandık böyle tecelli ederse AKP yine iktidar. Ama fazlasının peşinde RTE: Anayasa değiştirmeye yetecek ve kendisini Çankaya’ya taşıyacak bir meclis çoğunluğu. Bunun yolunu da milliyetçi oylara yönelmekte görüyor. Büyük Birlik Partisi ile yakın temasta. Demokrat Parti’de eski ülkücü Zeybek’in, Agah Oktay Güner’in yönetime gelmesi AKP’de sevinçle karşılandı.
AKP’nin hedefi bu kesimleri yanına çekmek, MHP’nin oylarını barajın altına itmek ve BDP’yi de baraj altına düşürmek. Bunları yapabilirse AKP, yüzde 40’ın altında oy alsa bile, Meclis’te anayasayı tek başına değiştirebilecek ve RTE’yi , “Başkan” seçtirebilecek milletvekili sayısına erişiyor.
***
Böyle bir oyun planında geleneksel büyük sermayenin seçime doğru tutumu ne olabilir? TÜSİAD, ekonomik olarak iktidarın neoliberal icraatlarından memnun. Eksiklerin de yerine getirileceğinden emin. AKP, seçim ekonomisini ise cinliklerle yürütüyor.Özelleştirme gelirlerini, işsizlik fonunu tepe tepe kullanarak bütçe açığını en azda tutmaya gayret ediyor. Hele ki AB’de bir dizi ülkenin, Doğu Avrupa’da Türkiye sikletindeki ülkelerin , Türkiye’nin başına gelenlerden daha derin kriz yaşadıkları göz önüne alınınca, AKP icraatı, Şam’da kayısı… Sıcak paranın çekilerek 2010’un kurtarıldığı , 2011’in de idare edilebilecek bir yıl olduğunu gören TÜSİAD’ı esas kaygılandıran ise, ekonomi dışı yönelişler.
Onlar da gördüler ki, AKP+Fethullah Koalisyonu, özellikle ikinci iktidar döneminde gerçek gündemlerine yöneldiler, kendi yandaş sermayedarlarını daha çok palazlandırdılar, bunları yaparken liberalleri de yedeklerine çekerek askeri itibarsızlaştırıp güçten düşürdüler, 12 Eylül sonrası da yargıyı hallaç pamuğu gibi atmaya başladılar. Yine gördüler ki bu iktidar hızla gericileşmekte (buna muhafazakarlaşma demek pek moda). Eğitim, gündelik hayat, hızlı bir İslamileşmeye tabi tutulurken en küçük protestolara bile tahammülsüzlük diz boyu. Bunun son örneğini “Galatasaray Olayı”nda yaşayan GS kökenli patronların, kulüp yönetimini istifaya zorlamaları, duyulan rahatsızlıkların bir başka tezahürü sayılmalı.
***
Bilinmeli ki, TÜSİAD da yekpare bir blok değil. Kendi grubunun çıkarlarını öne çekerek AKP ile iyi geçinen hatta onu kayıtsız, şartsız destekleyen TÜSİAD’cılar kadar, tüm bedelleri göze alıp, seküler duruşundan taviz vermeyen AKP ile çatışmayı göze alanlar da var. Ama ortalama TÜSİAD’cının duruşu, bekleneceği gibi, sistemin esenliği ve yeniden yaşayabilirliği amacına bina edilmiştir. Uzun vadeli hedef, AKP’yi mümkün olduğu kadar merkez sağa çekmek, AB odaklı halde tutmak, onu, uç noktaya yönelten güç odaklarını etkisizleştirmektir. Aynı TÜSİAD, toparlanmaya çalışan CHP’yi dinçleştirmeyi, AKP’ye el freni hale gelecek bir parti olması için destek vermeyi de ihmal etmez. Bunların yanında MHP’yi de baraj üstüne çıkararak AKP’nin güçlenmesini önlemek, BDP’nin mecliste temsilini yeniden sağlayarak sıcak çatışma iklimini kurutmak da TÜSİAD’ın amaç seti içinde…
22 Ocak 2011 Cumartesi
İşsizin Parası, AKP’ye Seçim Cephanesi…
Küresel krizin de etkisiyle 2009’da yaklaşık 53 milyar TL açık veren bütçenin 2010 açığı 39,5 milyar TL’ye düşmüş görünüyor. Bunu bir “başarı öyküsü” olarak sunan AKP iktidarının bütçedeki bu “performans”ı, 12 Haziran seçimleri için kullanacağı açık. Ancak bu cephanenin nasıl oluştuğu ve buna nasıl izin verildiği de önemli.
2010’da borsaya ve devlet kağıtlarına üşüşen sıcak para ile yeniden büyüyen ekonomi, AKP bütçesine de olumlu rüzgarlar taşıdı. Toplamı 184 milyar doları bulan ithalatın getirdiği, ithalattan alınan KDV, iç tüketimin kışkırtılmasıyla artan KDV, ÖTV gelirleri, toplam bütçe gelirlerini yukarı çekti ve sadece 2010 vergi gelirleri yüzde 22 arttı. Vergi, toplam bütçe gelirlerinin yüzde 82’sini oluşturuyor. Bu dolaylı vergilerdeki artışın yanında, yeniden artan istihdamdan alınan gelir vergileri de vergi artışında etkili oldu. Bütçenin gider ayağına bakınca da en önemli kalem olan faiz harcamalarında talih AKP hükümetine güldü. Dünyadaki faiz oranlarının düşmesinin etkisiyle bütçenin faiz harcamaları da yüzde 9 geriledi. Bütçenin başında 56 milyar TL olarak öngörülen faiz harcamaları yıl sonunda 48 milyar TL’de kaldı. Ayrıca, en büyük açık kalemi SGK’ya transferler azaldı. Çünkü eksilen istihdam yerine döndü, prim gelirleri yeniden arttı. Daha önemlisi sağlık harcamalarının bir kısmı halka yıkıldı. Böylece, toplamda bütçe giderleri yıl boyunca ancak yüzde 9,5 arttı.
Ancak burada esas üzerinde durulması gereken vergi dışındaki gelirler…

Kaynak; İşkur ve DPT
Bu gelirlerin başında da özelleştirmeden bütçeye yapılan transferler ile İşsizlik Fonu’ndan bütçeye aktarılan kaynaklar var. Bu iki kaynaktan son 3 yılda 26 milyar TL kaynak kullanıldı.
AKP iktidarı, neoliberal zihniyetinin de gereği özelleştirmede fütursuz ve KİT’lerin kökünü kuruttuktan sonra hızla kamu arsalarına, diğer kamu varlıklarına yönelmiş durumda. İktidar, bu satışlardan elde edilen gelirleri de bütçeye yamıyor. Çok geriye değil, son 4 yıla baktığımızda 2007’de 12 milyar TL’ye ulaşan özelleştirme gelirleri 2008’de 8,2 milyar TL olarak gerçekleştikten sonra izleyen dönemde ivme kaybetti. 2009’da 4,4 milyar TL’ye düşen özelleştirme gelirleri 2010’da 4 milyar TL’ye düştü. AKP, özellikle İstanbul’un kamu varlıklarını satarak, B2 denilen arazileri legalize ederek özelleştirme geliri üretmeye çalışıyor. Bunları gözeterek 2011 özelleştirme gelir hedefi 13,6 milyar TL olarak belirlenmiş durumda.
***
Hükümetin özelleştirmenin yanında ikinci “tırtıkladığı kaynak” İşsizlik Fonu. İşsizleri korumak, onları eğitmek, istihdam olanaklarını genişletmek gibi amaçları olan bu fonun, özellikle son 3 yıldır AKP hükümetince hovardaca, ciddi bir muhalefetle karşılaşılmadan, kullanıldığını görüyoruz. 2010 sonunda gelirleri 60 milyar TL’yi bulan bu fonun 27 milyarlık geliri primlerden, 33 milyarı fon kaynaklarının yatırım gelirlerinden(faizden) sağlandı. Ancak bu devasa gelirden bugüne kadar fonun amacına göre harcanan kısmı 5 milyar bile değil. 2002’den bu yana 2,5 milyon işçiye ortalama 1500 TL fondan para çıkmış. Bu, 3,7 milyar TL ediyor. Ücret garanti fonu ödemesi, kısa çalışma ödeneği adları altında harcanan fon kaynağı ile birlikte harcamalar 4 milyarı ancak buluyor . Gelin görün ki, fondan 10 milyar TL, son 3 yılda gerçek amaç dışında kullanıldı ve bütçeye yama yapıldı. Hükümet, 2008’de yaklaşık 1,5 milyar TL, 2009’da 5 milyar TL, 2010’da da 3,5 milyar TL olmak üzere 10 milyar TL dolayında fon kaynağı kullandı. Hem de “GAP yatırımlarını tamamlama” gerekçesiyle. Böylece Fon’dan geriye varlık olarak 46 milyar TL kalmış bulunuyor ki, bunu da AKP tırtıklamaya devam edecek. Hem de yeni torba yasasına koyduğu bazı maddelerle, yeni kemirme gerekçeleri yaratarak…
Kamu varlıklarının haraç mezat satışından ve işsizlik fonunun kaynaklarından AKP, son 3 yılda 26 milyar TL’yi keyfince kullandı, bütçe açığını böylece düşük gösterdi, ayrıca bu kaynakları özellikle seçim konjonktüründe seçim rüşvetleri olarak tepe tepe daha da kullanacak.
Peki, kim muhalefet edecek bu keyfiliğe, kim?
21 Ocak 2011 Cuma
AKP’nin Alternatifi Olmak…
Seçim sandığına gitmeye fazla zaman kalmadı. Neoliberal-gerici AKP iktidarına son verme niyetinde olanların seçmene giderken inandırıcı, ikna edici bir programı olmalı ve bunu kitlelere anlayacağı bir dille, ikna edici biçimde açıklaması gerekli. AKP’nin, toplumun değişik kesimlerinin yaşam tarzlarına dönük müdahaleleri fütursuzca sürerken, bunun hedefi olan, gelecekten endişe duyan kesimlerin AKP’ye yakın durmayacakları açık. AKP iktidarının hızla otoriter-faşizan bir yönetime yöneldiği, 12 Haziran seçimlerinden tek parti iktidarı olarak çıkması durumunda artık saklamadığı gerici gündemi iyice hayata geçirmede önünde hiçbir engelin kalmayacağı da açık.
Türkiye’nin kıyı illerinin seçimlerdeki tavrı referandumdan farklı olmaz. Ya İstanbul merkezli Marmara, Orta Anadolu, Karadeniz ve en azından Kuzey Doğu Anadolu? Bu kesimlerdeki seçmenlerin “yaşam tarzı” kaygusu ne kadar oy tercihinde ağırlık taşıyor? İş-aş meselesine gelince seçeneklere yaklaşım ne olacak? İş-aş meselesinde AKP iktidarına alternatif olarak ortaya çıkanların, başta CHP’nin, inandırıcı olması için akla gelebilecek sorulara cevaplarının net olması, “Hem İsa’ya Hem Musa’ya yaranmak” yanlışına düşmemesi beklenir.
***
Yılda ortalama yüzde 7 büyüme yönünde bir hedef belirleniyorsa, bu büyümenin kaynağı da net olarak ortaya konulmalı. AKP iktidarı, bu kaynağı, ağırlıkla dışarıdan sağladı ve sağlama tercihinde. Dış kaynak, özelleştirmelere ve banka satışlarına gelen yabancı sermaye ile, banka kredileriyle ve borsaya devlet kağıtlarına gelen sıcak para ile sağlandı ağırlıkla…CHP, bu kaynak tercihine karşı, kendi tercihini nasıl tanımlıyor ? Bu kaynak tercihinin Türkiye’yi yeniden getirdiği cari açık darboğazı, hangi politikalarla aşılacaktır? Örneğin, nasıl bir döviz kuru politikası ve buna bağlı olarak nasıl bir sıcak para yaklaşımı söz konusu olacağının açıklıkla ifadesi gerekir.
Eğer dış kaynak, büyümede ağırlık taşıyacaksa, o zaman AKP iktidarında ortaya çıkan yoksullaştırıcı, bağımlılaştırıcı sonuçlar, bir başka iktidar döneminde de kaçınılmaz. Alternatif, dış kaynağa bağımlılığı azaltıp yerli kaynağa yönelmek olabilir. Bunun da yolu esaslı bir vergi reformundan ve tasarrufları özendirmekten geçer. Vergi reformuna niyeti olanların, her şeyden önce milli gelirden vergi olarak alınan miktarın radikal biçimde artırılacağını, bunun da gücü olan sınıflardan alınacağını ilan etmesi gerekir. Bu, dolaylı vergi ve ücretlilerden alınan gelir vergisi üstüne kurulu mevcut vergi sisteminde değişiklik taahhüdüdür. Bu yapılmadıkça, kalıplaşmış, “kayıt-dışı ile mücadele, vergi kaçağı ile mücadele” gibi kozmetik önlem ifadeleri ikna edici olmayacaktır. Kamu harcamaları ayağında da sosyal devlete dönüş vaat edilmelidir.
***
AKP iktidarı, özelleştirmeleri , politikalarının odağına koydu, hala en önemli gelir kaynağı olarak koruyor. İktidara alternatif CHP’nin sadece “kamu bankaları özelleştirilmeyecektir” ifadesi yetmez. Özelleştirmenin her türüne karşı olunduğu, kamu arsalarının, varlıklarının satışına, her tür kamu hizmetinin piyasalaştırılıp özelleştirilmesine karşı durulacağı, özellikle eğitim ve sağlıktaki yıkımların onarılacağı ifade edilmelidir. Özellikle enerjide kamuya getirilen yatırım yasağının değiştirileceği, kamu yatırımlarının toplam yatırımlardaki payının hızla artırılacağı programda yer almalıdır.
***
CHP’nin, kendini AKP’den ayrıştırmasının bir diğer önemli ayağı işçi hakları olmalıdır. Özellikle işgücünün, istihdamın esnekleştirilerek güvencesizleştirilmesi konusunda CHP, tavrını net olarak ortaya koyabiliyor mu? CHP metinlerine giren “İstihdamda istikrar ve esneklik arasında uygun bir dengenin kurulmasının önemi her geçen gün artmaktadır” ifadesinin ne anlama geldiği sorulmalıdır. TÜSİAD,TİSK gibi patron örgütlerinin peşinde oldukları esnekleştirme konusunda, bu kesimlere mavi boncuk dağıtma, daha baştan çalışan sınıfı kaybetmek demektir.
Alternatif olabilmek, emek sınıflarıyla örgütlenmeye bağlıdır. Ne var ki, ücretli olabilecek 6 milyonun işi yok, işi olan 13 milyon ücretlinin de örgütü yok. Sendikalı sayısı 3 milyonu, toplu sözleşme yapan sayısı 1 milyonu bulmuyor. Bu işsiz ve örgütsüz sınıfı kendine taban yapmadan, bir partinin neoliberal gericiliğin alternatifi olması mümkün değil. Dolayısıyla esnekleşmeye yüz verilmeden kitleleri yeniden örgütlü, sendikalı bir güç yapmaya dönük projeler sergilenmelidir. Yoksul annelere ayda 600 TL aylık vermeyi projelendirmek tabi ki iyidir ama daha iyisi, evlere kapatılmış 12 milyon kadına, 3 milyonu umudunu yitirmiş, 3 milyonu da umutla iş arayan işsizlere, atıl kitlelere iş yaratmak değil midir? Bunun projelerini üretmek, bu hedeflere ulaşmanın mümkün olduğuna innandırmak değil midir?
Gerçekten de işsizliği, açlığı geride bırakmak mümkündür, ama emeğe dayanmakla, emeğe gerçekleri ifade ederek onunla birlikte örgütlenerek olacak şeylerdir bunlar.
19 Ocak 2011 Çarşamba
Umutsuz İşsizde Artış, İşsizliği Kamufle Ediyor…
TÜİK’in de güdümlemesiyle, işsizlikte yine yanlış yorumlar yapılıyor. İşsizlik artmıyormuş, hatta azalıyormuş!...Gerçekte ise böyle bir şey yok. Öncelikle, Ekim 2010 için açıklanan veriler içinde, istihdama bakalım, artış var mı? Hayır yok. Tersine, Ekim’den Eylül’e bin kişi işini kaybetmiş. O zaman işsizlik nasıl azalıyor ? Azalma diye gösterilen, iş arama iddiası olan işsizlerin umudunu kesip piyasadan çekilmesinden kaynaklanıyor. Böyle olunca, yani resmi işgücü sayısı azalınca, resmi işsiz sayısı da, resmi işsizlik oranı da artmamış görünüyor.
Buradaki esas sorun, 15 yaşın üstündeki nüfustan işgücüne katılanların oranının yüzde 48-49’da seyretmesi, yani 15 yaşın üstündeki nüfusun yarısından fazlasının işgücüne dahil olmaması. AB-25 genelinde yüzde 71 olan işgücüne katılan nüfus oranı bizde hala yüzde 50’yi bulamıyor. Farkı görebiliyor muyuz? AB’de çalışabilir nüfusun yüzde 71’i işgücü piyasasında olduğu halde işsizlik oranı yüzde 10. Bizde çalışabilir nüfusun sadece yüzde 49’u işgücü piyasasında ama işsizlik oranı yüzde 11-12…Nüfus, işgücü piyasasında olmadığı için işsiz sayısı da işsizlik oranı da düşük görünüyor. Bu farkı, bu tabanı, hiçbir analizde gözden kaçırmamak gerekir.

İşgücüne dahil olamamanın eğitimle, yaşlılıkla da ilgisi var, ama onlar çıkarıldığında yine önemli bir nüfusun iş arayanlar, çalışanlar arasına katılmadığı görülüyor ve son 3 yılda bu atıl nüfus gerilemiyor, artıyor. Kriz öncesi yani Ekim 2008’de 26,7 milyon (15 yaş üstü) nüfus işgücü dışındaydı. 2009 Ekim’inde bu 162 bin kadar azaldı. Yani yaklaşık 162 bin kişi, işgücü piyasasına iş aramak için çıktı. Ama 2010 Ekim’inde durum ne ? 300 binden fazla artmış işgücü dışı nüfus. Yani, işgücü piyasasına girmeye teşebbüs eden ama iş bulamayan, iş aramaktan artık umudunu yitirenler ile, buna hiç cesaret etmeden piyasaya çıkmayanların, evine, kahvesine çekilmiş olanların sayısı 300 bin artmış durumda. Bunlar arasında vasıfsız işçilerin, özellikle “ev kadını” statüsünde olanların ağırlıkta olduğu söylenebilir.
***
Çalışabilir nüfusuna iş umudu vermeyen AKP iktidarının izlediği politikalar sonucu, özellikle sanayide istihdamsız büyüme çarpıklığı sürüyor. Küçülen tarımda, 2009 Ekim ayına göre 334 bin istihdam artışı gösteren TÜİK verileri, tarım istihdamında açıklayamayacağı bir tutarsızlık içinde. Büyüyen imalat sanayisi ise kriz öncesinin, örneğin 2008 Ekim’inin istihdamını 2010 Ekim’inde sağlayamıyor. İlkinde 4 milyon 250 bin olan sanayi işçisi sayısı, bugün o düzeyden 7 bin eksik, yani 4 milyon 243 bin. Sanayi büyüyor ama önceki yıldan daha az işçi çalıştırarak. Bu nasıl oluyor derseniz, olur. Üç kişinin işini iki kişiye yıkarsınız, itiraz edeni işten atmakla tehdit edersiniz; ve/veya, işçinin yerine ucuzlamış ithalatla makine getirir koyarsınız, işçiyi de kapının önüne atarsınız. Yaşanan bu değilse nedir? Artan sanayi üretimi, azalmış istihdamla nasıl gerçekleşiyor?
17 Ocak 2011 Pazartesi
Dış Ticaretin Kaymağını 50 Firma Yiyor…
Türkiye, 1980’lere kadar, daha çok içe kapalı bir ekonomiydi. İhracatı çok düşüktü ve tarım ürünlerine dayanıyordu. İthalat, ağırlıkla ham petrol ve makine-teçhizata dayalıydı ve sıkı kontrol altındaydı. 24 Ocak 1980 kararları, birçok şey gibi dış ticaretin de libere edilmesine karar verilen kilometretaşıydı. O tarihten sonra Türkiye daha, daha çok dünya kapitalizmi ile bütünleşti ve ihracat, ama özellikle ithalat daha çok arttı. Bu sürecin 2000 sonrası kat ettiği gelişme, öncesi 20 yılı çok gerilerde bıraktı. 2000’de 28 milyar dolar olan ihracat, milli gelirin yüzde 10’u büyüklükteydi. 2010’a gelindiğinde 110 milyar doları bulan ihracat milli gelirin de yüzde 18’i büyüklüğündedir artık. Aynı şekilde hızla tırmanan ithalat, 2000’de 54 milyar dolar iken bugün 170 milyar dolara merdiven dayadı ve 10 yılda milli gelirin yüzde 18’inden yüzde 23’üne çıktı.
Dışa açılmaya methiye düzen neoliberaller, bu açılmanın-daha çok dışa saçılmadır aslı- ortaya çıkardığı büyük bağımlılığı pek görmek istemezler. Son 10 yılda bile 27 milyar dolardan 70 milyar dolara sıçramış bir dış ticaret açığı söz konusudur ve bu açıkla yaşamak için sıcak para morfinmanlığına kapılmıştır Türkiye…
***
Buraya kadar anlatılanlar dış ticarette büyümenin boyutlarını anımsatmak içindi. Esas konumuz ise şu: Dünya kapitalizmi ile bu kadar alışverişin kaymağını kim yiyor? Toplamı 270 milyar doları bulan dış ticareti kaç firma yapıyor ve bu faaliyete kaçı damgasını vuruyor? İşte bu ilginç soruya ışık tutacak verileri TÜİK açıkladı. İlki 2009’a ait olmak üzere başlatılan bir yeni ankette, TÜİK, ihracatçı ve ithalatçı kuruluşların profillerini çıkarmayı amaçlamış ve bakın ortada nasıl bir görüntü var;
TÜİK’in bulgularından anlıyoruz ki, ihracat işi yapan 47 bin, ithalat işi yapan 52 bin dolayında firma var. Ama, bunlar irili-ufaklı firmalar…Şırnak’tan Irak’a, Hatay’dan Suriye’ye, Edirne’den Bulgaristan’a mal satan da var, İran’dan Van’a, Erzurum’a, Çin’den Antep’e ithalat yapan da..Önemli olan 50 bini aşkın ihracatçı-ithalatçının olması değil. Önemli olan bu faaliyet kaç firmanın kontrolünde.

TÜİK diyor ki, ilk 50 firma ihracatın yüzde 41’ini, ithalatın ise neredeyse yüzde 50’sini gerçekleştirirler. İlk 100 diye biraz genişletirseniz, ihracattaki payları yüzde 50’ye, ithalattaki payları yüzde 60’a yaklaşıyor.
Tekrar hatırlatalım 50 bine yakın ihracatçı ve 50 bine yakın ithalatçı içinde ilk 50’den, ilk 100’den söz ediyoruz ..Yani binde 1’in hakimiyetinden!...
Bu dış ticaretin hakimlerinin hangi firmalar olduğu da sır değil. Kısa adı TİM olan Türkiye İhracatçılar Meclisi, her yıl bu “ihracat şampiyonları”nı ödüllendiriyor. İlk 6 firma, aşağı yukarı aynı, arada bir yer değiştiriyorlar. Bunlar otomotiv firmaları Oyak Renault ve Ford, beyaz eşya ihracatçısı Vestel, Koç’un özelleştirmeden aldığı petrol rafinaj tekeli Tüpraş ve yine Koç Grubu’na ait Tofaş ve Arçelik. Diğer büyük ihracatçılar arasında Toyota, sınai ve tıbbi gaz ihracatçısı Habaş, demir-çelik ihracatçısı İçdaş, giyimcilerin lideri GSD Dış Ticaret, yine demir-çelik ihracatçısı Diler Dış Ticaret var. En önemli, belki de en hakiki ihracatçı ise Şişe Cam…Neden böyle diyoruz? Çünkü bu ihracat şampiyonu olarak ödüllendirilen firmalar, aynı zamanda önemli ithalatçılar. İhraç ettikleri otomotiv ürünlerinin, petrol ürünlerinin, beyaz eşyaların, elektroniğin, demir-çelik ürünlerinin, hatta giyim eşyalarının girdilerinin yüzde 50 ila yüzde 70’i ithal…Ama bu ihracatçılar, ithalat yaptıkları için ödüllendirilmiyorlar. Ondan dolayı ne kadar ithalat yaptıklarını bilmiyoruz.
Dış ticaret ile ilgili bakan Zafer Çağlayan, Çarşamba günü İstanbul’da bir basın toplantısı düzenliyor. Sayın Bakan, TİM’le birlikte her ay ihracat ritüellerini pek güzel sergiliyor. O toplantıya bir de ithalatın şampiyonları listesi ile gelse, şampiyon ihracatçıların aynı zamanda ne kadar ithalat yaptıklarını da açıklasa, böylece madalyonun öteki yüzünü de görebilsek…
Bilmem yapabilir mi?
15 Ocak 2011 Cumartesi
Gazeteyi İnternetten Okumak...
Acı ama gerçek: Tüm dünyada olan Türkiye’de de yaşanıyor. Yazılı medyanın bel kemiği gazeteler artan nüfusa, okuryazar oranına ve kişi başına gelire rağmen, satışlarını artıramıyor. Nüfusu 73 milyona, kişi başına geliri 10 bin dolara yaklaşan Türkiye’de yıllardır 5 milyon dolayında bir günlük gazete satışı var ki, bunun neredeyse 1 milyonu, Zaman gazetesinin şaibeli “satışları”ndan oluşuyor. Şaibeli diyorum, çünkü bu gazetenin bayi satışları 50 bini bile bulmuyor ama abone satışının 800-900 binleri bulduğu iddia ediliyor. Üstünde durmayalım, esas konumuz gazete satışının yanı sıra gazetelerin reklam pastasından aldıkları payın da azalması(*).
Gazetenin zaviye kaybını reklamdan aldıkları paydan da izleyebiliyoruz. Reklamcılar Derneği verilerine göre, henüz özel TV yayıncılığının emeklediği dönemde, 1993’te, reklam yatırımlarında yazılı medyanın payı yüzde 43 dolayındaydı. Bu oran izleyen yıllarda azaldı ve 1998’de yüzde 33’e düştü, 2004’te yüzde 37 olarak gerçekleşse de 2008 ve 2009’da tekrar yüzde 33’e kadar indi ve 2010’da dergiler dahil olmak, üzere yazılı basının reklam payı yüzde 27’ye indi.
***
TV kanalları, yazılı medyayı gerileten ana mecralar. Ama gelişmekte olan bir mecra, gazeteciliğe, yazılı medyanın mutfağında pişene farklı bir kulvar açtı:O da internet. Şimdi birçok gazete, kağıda basılı halini okuyucuya ulaştırmanın telaşını sürdürmekle beraber, internet ortamından okuyucuya ulaşmanın ve reklamverene bunu kanıtlamanın çabası içinde. Bugün, sadece Sözcü’nün internet erişilebilirliği yok. Cumhuriyet’e ise , ancak ücretli abonelik karşılığında internet ortamından ulaşılabiliyor. Diğer tüm gazetelere, ücretsiz olarak internetten ulaşmak mümkün. Böyle olunca, özellikle 40 yaş üstü kuşağın ağırlıklı kısmı, gazete satın almadan istedikleri gazeteyi, yazarı internetten takip edebiliyorlar.
Malum;internet aboneliği hızla artıyor. 2003 yılında sadece 19 bin internet abonesi bulunmaktayken, bu sayı 2005’te 1 milyon 590 bini, 2010 yılı üçüncü çeyreği itibariyle de 8 milyonu aşmış bulunuyor. En sonuncusu, 2010 yılı Nisan ayı içerisinde gerçekleştirilen TÜİK’in Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması sonuçlarına göre de hanelerin yüzde 41,6’sı internet erişim imkânına sahip. Bu oran 2009 yılının aynı ayında yüzde 30’du. Aynı oranın AB’deki ortalaması yüzde 50’ye yaklaşıyor.
Yazılı ve görsel medyaya internet üstünden erişim, 2000’li yılların başlarından itibaren Türkiye’de de hızlandı. Erişimin ücretsiz olması, tıklanma sayılarını hızla artırdı. ABD merkezli, bir internet şirketi alexa.com, sitelerin tıklanma sayılarını kayıt altına alıyor. Alexa istatistikleri "Alexa Toolbar" adlı yazılımın kullanıcılarından alınan verilerden derleniyor.İnternet alanında uluslararası ölçüm yapan alexa.com’un son verilerine göre, Türkiye’de en çok tıklanan ilk 100 site içinde ilk 10’a iki gazetenin internet versiyonları girerken, yine 10 gazete ve TV web sitesinin, ilk 100 arasına girdiği görülebiliyor.

Kaynak:Alexa.com
İnternet medyacılığı ve bir reklam mecrası olarak internetin potansiyeli, bu alana yatırımları 2000’li yıllarda biraz daha artırdı. Reklamcılar Derneği’nin reklam yatırımları bulgularına göre, internet mecrası 2008’de a yüzde 3’e yakın olan payını, 2009 ve 2010’da yüzde 6,6’ya çıkardı.
Alexa.com’un verilerine göre Türkiye’nin en çok ziyaret edilen ilk 10 internet sitesi arasında yer alan www.milliyet.com.tr ile www. hurriyet.com.tr haber siteleri ve diğer portallarıyla Doğan Grubu, internet reklamcılığı alanında da pazarın en önde gelen oyuncularından biri.
Doğan Grubu’nun 2006 yılında reklam gelirlerinin ancak yüzde 1’ini oluşturan internet gelirleri, 2008 yılında yüzde 3’e çıktı. Grubun, emlaktan insan kaynakları hizmetlerine, otomobil satışları hizmetlerine uzanan bir dizi web sitesi de bu kulvarda yer alıyor.
Alexa.com’un verilerine göre, Türkiye’de en çok tıklanan siteler içinde Milliyet 8’nci , Hürriyet 9’ncu sıraları alırken, internet üstünden üretimine erişilen diğer sitelerin bazılarının tıklanmaya göre sıralaması şöyle: Habertürk (13), Sabah(23), Vatan(32). Günde 900 bin-1 milyon gazete satışı iddiası olan Zaman’ın, internet ortamında 77’nci sırada yer alması, satış rakamları ile ilgili iddiasının inandırıcılığını daha da azaltıyor.
(*)Konunun detayları Yordam Kitap’tan yayımlanan yeni kitabım; Medya,Kültür,Para ve İstanbul İktidarı’na bakabilirler.
14 Ocak 2011 Cuma
İnadına İçelim!...
RTE’nin İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanlığı döneminde belediye tesislerinde başlatılan "içki yasağı" uygulaması, AKP hükümeti tarafından hızla genişletildi. 2005'te içkili mekânların tecridini öngören "Kırmızı Sokaklar" marifetini sergileyen AKP, devamında yerel yönetimler aracılığıyla içkili işletmelere keyfi yaptırımlar uyguladı. Yaptırıma gerek duymadan mahalle baskısı ile ,özellikle Anadolu’nun birçok kentinde içkili mekan bulunmaz hale getirildi. Ama, bitmiyor, dur durak dinlemiyor yasakçı zihniyet. Şimdi de tütün ve alkolle ilgili kurul üstünden çemberi daraltmaya gidiyor.
AKP iktidarını yasaklar ve vergiler ile iyice içki düşmanı haline getiren, hatta çileden çıkaran, içki tüketiminin her kısıtlamaya ve yasağa rağmen hissedilir düşüş göstermemesi. Kısa adı TAPDK olan Tütün ve Alkol Piyasası Denetleme Kurulu’nun 2010’un 9 aylık üretim, ithalat ve ihracat verilerini yıllığa çevirerek tahmin yürütsek, Türkiye’nin 2010’da şarap tüketimi 10 milyon litre daha arttı ve 53 milyon litreyi geçti diyebiliriz. Çok değil, 2004’te bu tüketim 25 milyon litre idi. Demek ki, şarap tüketimi artıyor. Bunda gelen turist sayısındaki artış da etkili elbette. Ama, Türkiye toplumunun daha çok şarap tükettiği bir gerçek.

Geleneksel içkimiz rakıda ise tüm AKP engellemelerine karşın, tüketim, 40-42 milyon litreden aşağı düşmüyor. Hatta bu yıl 44 milyon litreye çıktığı tahmin ediliyor. En önemlisi, spor kulübü sponsorluğu bile iptal edilen Efes Pilsen’in domine ettiği bira pazarı kolay kolay gerilemiyor. 2008’de 851 milyon litreye ulaşan bira tüketiminin son iki yılda artışının biraz tempo kaybettiği ve 2010 yılını 800 milyon litre dolayında kapadığı tahmin ediliyor. Hülasa; nüfusa her yıl 1 milyon kişi ekleniyor, gelen turist sayısı 27 milyonu geçti, dolayısıyla içki tüketimindeki artış bu sayılarla çok hızlı değil, ama bir direnme de söz konusu. Üstelik bu direnme artan içki fiyatlarına rağmen yaşanıyor. TÜİK’e göre, 2010 boyunca rakı fiyatları yüzde 28, şarap fiyatları yüzde 14, bira fiyatları ise yüzde 36 arttı. Kuşkusuz bu artışlarda ana etken alkollü içkilere getirilen yeni dolaylı vergiler oldu. Vergiler, hemen fiyatlara yansıtıldı.

AKP iktidarının alkollü içki tüketiminden aldığı vergi, her yıl biraz daha artıyor. Çok geriye gitmeden, 2006’da 1,5 milyar TL’yi geçen bu kalemin vergisi, 2008’de 2 milyar TL’ye yaklaşırken 2010’da 3 milyar TL’ye yaklaşmış durumda. Bu, 5 yılda alkolden alınan verginin yüzde 100’e yakın artması demek. Toplam vergi gelirleri içinde 2006’da yüzde 1 dolayında olan alkol vergisinin payı, 2010’da yüzde 1,5’a yaklaşmış durumda.
AKP’liler, gençliğin işsizlik, yoksulluk ve sürünerek eğitim sorunları söz konusu olunca ortada görünmüyorlar. 15-24 yaş grubunun işsizlik oranı yüzde 26. Aynı gençlerin üçte biri, okul yerine insafsız sömürü gerçekleşen işyerlerinde çalışmak zorundalar. Eğitimde olanları, birer müşteri gibi görüp eğitim üstünden soyuyorlar. 3 milyon genç var ki, ne eğitimde, ne işte. Bu gençlik sefaleti karşısında AKP, gençleri alkolden korumak adına yasaklarla, vergilerle alkole kelepçe vurmayı marifet sanıyor, ama nafile…Onca yoksulluk içinde bile alkol tüketimi gerilemiyor. Özellikle gençler, biralarını kaldırarak “İnadına içelim” diyor, isyanlarını bu biçimde de sürdürüyorlar…