Sayfalar

24 Kasım 2010 Çarşamba

Topçu Yoldaş Cantona’nın Devrim Formülü

Mustafa Sönmez

Yılın başında, bu sütunda, 2010’un sokağın yılı olacağını belirtmiştim. Krizden yeniden büyümeye geçen Türkiye’de, 2010’un başlarında Tekel işçilerinin eylemleri ile sokağın sesi yükselirken, arkası gelmedi. Yaşanan yoğun yoksullaşma ve geriletilemeyen işsizliğe rağmen sokağın, Türkiye’de sesi yeterince çıkmadı. Bunda, alt sınıfların örgütsüzlüğü, sendikaların güçsüzlüğü, kofluğu ana etken. 2010, AB için de sokağın yılı olacak demiştik. Yunanistan’da , İspanya’da, İrlanda’da özellikle de Fransa’da sokak ayakta. Fransa, geleneksel devrimciliğini sergiliyor. Sendikalar 3 genel grev düzenlediler. Irkçılığa karşı eylemler ve 2 Eylül’de Fransa genelinde yapılan yürüyüşlerle birlikte, 5 geniş katılımlı eylem gerçekleştirildi. Bunlar Fransa’da son yıllarda gerçekleştirilen en geniş katılımlı işçi eylemleri olarak tarihe geçti. Grevlere liseliler de katıldılar.

***
Adı, Manchester United ile özdeşleşmiş topu ve ırkçı fanatikleri sıkı şutlayan Fransızların efsanevi forveti Eric Cantona (44), Fransa’daki grev eylemlerini pek klasik bulmuş olacak ki, yeni “devrim formülleri” attı ortaya. Çekin paralarınızı bankadan, bakın bakalım kapitalizm ortada kalır mı, dedi. Yoldaş Cantona’ya göre, mevduatları çekmek, "sosyal ve ekonomik bir devrim" olacaktı. Eric Cantona'nın bu konuşmasını Youtube'da 40 bin civarında kişi izledi. Ayrıca, "StopBanque" ("Bankaları Durdurun") isimli bir örgütlenme de başlatıldı. Yaklaşık 14 bin kişinin, 7 Aralık günü Cantona'nın önerisine uyarak paralarını bankalardan çekeceği iddia ediliyordu. Fransa'da başlayan hareketin İngiltere'de de ilgi gördüğü belirtiliyordu.

***
Cantona yoldaşın memleketi Fransa’da ve genelde Avrupa’da bu formül işe yarar mı ? Yaramaz. Bizden örnekle ilerleyelim. Kimindir bankalardaki mevduatın büyüğü, kaç kişinin?




Bizde bankalarda 564 milyar TL mevduat var. Bunun 380 milyar TL kadarı tasarruf mevduatı. Görünürde, banka cüzdanı sayısı 75 milyon kadar. Bu, 75 milyon kişi demek değil. Bir kişinin 5- 10 hesabı olabilir. Şimdi bakın ne durumdayız: Bankalarda 1 milyon TL’nin üstünde mevduatı olan cüzdanlar onbinde 3 ama, bu mutlu azınlığın toplam mevduattaki payı yüzde 46,6. Bankadaki birikimi 250 bin TL ile 1 milyon TL arasında olan rantiyelerin toplam cüzdan sahipleri arasındaki oranı binde 2, ama mevduattaki payları yüzde 14,5. Şimdi, birikimi 250 bin TL’nin üstünde olan rantiyelere toptan bakalım: Sayıları binde 2,3 ama paranın yüzde 61’ine sahipler. Onlara, 50 bin liranın üstünde birikimi olan cüzdanları eklersek ne oluyor: Cüzdanların yüzde 1,2 kadarı bankalardaki paranın yüzde 80 küsuruna hakim. Bunlar, öyle böyle değil, bankaların yılda verdiği 35 milyar faizin yüzde 80’ini alıyorlar. Hesap sayısı 75 milyon ama bunun yüzde 54’ünde para yok. Öyle olunca mevduatın yüzde 80’ine sahip olanları yüzde 1 değil de yüzde 2 yapalım, sonuç yine değişmez…


Şimdi Cantona yoldaşın devrim için formülünü bizim mudilere önersek. Bunlardan paranın yüzde 80’ine hükmeden yüzde 1-2’lik rantiyeler eyleme katılmaz.Diğer yüzde 98 eyleme katılsa bile cürümleri kadar yer yakarlar. Bizdeki bu gelir-servet eşitsizliği, Avrupa’da farklı mı? Bizdeki kadar olmasa da orada da yüzde 1’lik azınlık hakimiyeti var. Cantona, “Bütün mudiler birleşin” sloganıyla, suya yazı yazıyor. Klasik ama her zaman geçerli devrim formülü ise şudur: “Bütün işçiler birleşin”…Çünkü, birikime can veren tasarruflar değil, işçilerin karşılığı ödenmemiş emekleridir. Birikim çarkı onlarla döner, onlar durursa çark da durur.

Yine de, mevduat sahipleri ile de olsa “devrim” rüyası görebilen Cantona’ya bin selam…

22 Kasım 2010 Pazartesi

AKP’nin Seçim Rüşveti: Vergi, Prim vs. Afları…

Mustafa Sönmez

Bu memlekette, ister tüccar-sanayici, ister esnaf, hatta sıradan vatandaş, herkes bilir ki, devlet, vergi-sigorta, kredi borcu faizi gibi alacaklarının cezasını, gecikme faizini, zammını günün birinde siler. O nedenle, özellikle küçük boy girişimci, esnaf, seçimlere 1-2 yıl kala vergisini, sigorta primini ödemez, cezayı, onun gecikme zammını göze alır. Hatta elektrik, su,doğalgaz, yani kamunun sattığı mal ve hizmetlerin faturalarını da geciktirir. Çiftçi, aldığı kredinin taksitini ödemez, cezayı göze alır. Kredi müşterisi aile reisi bile aynı “uyanıklığı” yapar. Haksızlık etmeyelim, bunlar arasında, “uyanıkça” değil de, çaresizlikten bu borçları ödeyemeyen, cezasına, gecikme faizine uğrayanlar da vardır. Hatta bunların içinde “borç namustur” diye uykusu kaçanlar, elinde avucunda olanı satar savar, gider borcunu harcını öder. Ama bu namuslular, her yerde ve her zaman olduğu gibi azınlıkta kalırlar. “Kazanan” yine “uyanık”lar olur. Çünkü alıştırılmıştır: Herkes bilir ki, seçime doğru, iktidar “af” çıkaracaktır…

***

Nitekim, 2011 genel seçimine doğru beklenen oluyor. AKP iktidarı, başta vergi ve sigorta primi affı olmak üzere bir dizi kamu alacağından vazgeçerek devasa bir affa gidiyor. Seçim meydanlarına şirin, müşfik, halden anlar hükümetin başbakanı olarak çıkacak RTE…

Sadece Vergi, SSK (4/a) ve Bağ-Kur primi ile gecikme cezası alacaklarını dikkate alsanız yaklaşık 100 milyar TL’lik bir kamu alacağı var.


Kaynak SGK ve Maliye veri tabanı

Özel sektör firmaları 2010 Eylül’üne kadar, 14 milyar TL’lik prim borçlarını yatırmamışlar ve onlara 8 milyara yakın ceza gelmiş. Çoğu AKP yönetiminde olan belediyeler de 4,2 milyar TL prim takmışlar ve 2 milyarı aşkın cezaya girmişler. Böylece işçi çalıştıran bu kuruluşlar devlete 18,5 milyar TL prim, 10 milyar TL de ceza borçlanmış durumdalar.

Durum esnaf için nedir? Onlar da yaklaşık 30 milyar TL’lik prim ve ceza borçlular devlete. Sayıları 3 milyonun üstünde görünüyor borçlu esnafın, ama aldanmayalım. Bunların yüzde 10’undan azı, asıl borçlu olan. Esnaf borcunun yüzde 58’i, borcu 20 bin TL’nin üstünde olan yüzde 10 esnafa ait. Şükrü Kızılot’a göre de vergi alacakları 50 milyar TL’ye merdiven dayamış. Bunun 20 milyarı ceza…

2010 bütçesinde 50 milyar lira açık hedeflenmişti. Demek ki, af-maf umudu vermeyip bu alacaklar tahsil edilse, bütçede açık filan kalmadığı gibi, 50 milyar TL fazla bile görülebilirmiş.

***

AKP’nin bu af hamlesine, seçim rüşveti niyetli olduğu açık olsa da, eminiz muhalefet partileri pek karşı çıkmayacak, “borçlu esnafı, irili-ufaklı girişimciyi” karşılarına almak istemeyecekler. Oysa karşı çıkmalılar. Borcunu zamanında ödeyen namuslu girişimci, esnaf, vatandaşı enayi yerine koymaktan başka bir anlam taşımayan bu aflara karşı çıkmalılar. Çok belli ki, bu aflar, AKP belediyeleri için, borçlu esnafın yüzde 10’u için, çıkıp bunu açıklamalılar. Bu kesim, zaten pek bir vergi ödemez. Bir de vergi, prim aflarıyla ödüllendirilmemeli. Vergisi kaynaktan kesilen ücretliye,memura,emekliye niye indirim yok? Verginin üçte ikisini oluşturan KDV-ÖTV dolaylı verginin hamalı tüketiciye kolaylık nerede? Bu aflar, eşitsizlikleri büyütür, o kadar.

Yapılması gereken en fazla ne olabilir? Kamunun birikmiş gecikme cezası ve zammı alacakları, enflasyona göre güncelleştirilir, yani enflasyonun erittiği, geri istenir, sonra diyelim, yüzde 3 faiz uygulanarak, 2-3 yılda tamamlanacak bir taksitlendirme yapılır. Ama bunda da seçici davranılmalı. Kötü niyetli uyanıklar ile, kriz mağdurları ayırt edilebilmeli. Hovarda futbol kulüplerinin, AKP’li Ankara, İstanbul belediyelerinin borçları niye affedilsin ya da konsolide edilsin, kolaylık sağlansın? Vergisini, primini ödeyenler, kendilerini daha enayi hissetsinler diye mi?

Temelde, bu “af bezirganlığı”na bir son verilmeli. Bu affı uygulayan da alıp cebine koyan da hoş görülmemeli. Seçimlere doğru vergiden prime, elektrik-su faturasından imar affına kadar uzanan bu seçim rüşvetçiliğine karşı çıkılmalı. Yurttaşın da bu oy bezirganlığı kültürüne bir son vermesi gerekli. Bu da ancak, namusuyla vatandaşlık ödevlerini yerine getirenlerin, rüşveti verene de alana da karşı çıkmalarıyla mümkün olur.

20 Kasım 2010 Cumartesi

Tüketim Mabetleri: AVM Sayısı 226’yı Buldu

Mustafa Sönmez

Kısaca AVM olarak adlandırılan alışveriş merkezleri, başta İstanbul olmak üzere, tüm büyük kentlerin kent dokusuna hakim oluyor. En küçüğü 5-10 bin metrekareyi, en büyüğü 120 bin metrekareyi bulan, birkaç katlı, yüzlerce mağazanın bir arada faaliyet gösterdiği bu yeni tüketim mabetlerine, yerliler kadar sayıları 23 milyonu bulan yabancı ziyaretçiler, özellikle komşu ülkeden gelenler, büyük rağbet gösteriyor. Bu kadar rağbet, AVM üstüne AVM inşaatını da getirdi. İlki 1988’de İstanbul Ataşehir’de Bayraktar Holding eliyle Galleria adıyla faaliyete geçen AVM’lerin bu kadar yaygınlaşacağı acaba tahmin ediliyor muydu? Ancak kısa sürede, bu “Çağdaş panayır” yapılanması, bütün büyük kentlere hakim oldu. Doğramacı ailesinin kurucusu olduğu Tepe Grubu, AVM’ciliğin lideri olarak biliniyor. Tepe, yanına büyük banka ve grupları da alarak, sadece İstanbul’u değil, Ankara, Adana, Konya, G.Antep ve diğer büyük kentleri de AVM’lerle donatıyor.





Uluslararası Alışveriş Merkezleri Konseyi (ICSC)’nin getirdiği tanım ve standartlar, Alışveriş Merkezleri ve Perakendeciler Derneği (AMPD) tarafından Türkiye’deki AVM’lere uygulandı. Bizdeki standartlara göre, AVM’ler, “geleneksel” ve “özellikli” biçiminde iki geniş kategoride gruplandırılıyor. Geleneksel AVM’ler, “çok büyük”, “büyük”, “orta” ve “küçük” olarak sınıflandırılırken , küçük AVM’ler de kendi içinde “ihtiyaç odaklı” (convenience-based) ve “karşılaştırmalı ” (comparison) malzemeler satanlar olarak ayrılıyor. Bu tanımlamaya göre “Çok geniş” AVM’lerden biri İstanbul’da Cevahir, diğeri Ankara’da Ankamall.
“Geniş” tanımında ise Adana’daki Tepe, İstanbul’da Carrefoursa,Tepe Natilius, G.Antep’teki M1 Tepe, Ankara’da Bilkent Center ilk sıraları alıyor.

***

Sıcak para kaynaklı büyüme ve iç talepteki hızlı genişlemeye paralel olarak, 2010’da perakende sektöründe önemli bir canlanma yaşandı. Bu canlanmaya bağlı olarak kriz döneminde yavaşlayan ve ertelenen AVM yatırımları 2010’da yeniden canlandı. AVM sektörü, alışveriş turizmini de etkiliyor ve yabancı markaların Türkiye’ye ilgisini artırıyor. Perakende sektöründeki canlanma ve kiracı talebindeki artış ile birlikte AVM kiralarında yeniden yukarı yönlü bir eğilim oluştu. Bu yılın Eylül sonuna kadar açılan 7 yeni AVM ile birlikte, Türkiye genelinde AVM sayısı 226’ya ve alan genişliği 5 milyon 670 bin metrekareye yaklaştı.
***
Gelişmiş ülkelerde, daha çok kent dışına inşa edilmesine izin verilen AVM’ler, Türkiye’de kentin en işlek, prestijli alanlarını işgal ederken büyük bir yoğunluğa, trafik keşmekeşine de yol açıyor. Büyük mağazacılığın böylesine kentin göbeğine çöreklenmesi, birçok küçük ve orta işletmenin de yok oluşunu beraberinde getiriyor.

AVM’lere ilgi sadece alışverişle sınırlı değil. Ünlü Fransız düşünür Jean Baudrillard, “yeni kamusal alanlar” diye adlandırıyor buraları ve şöyle tarif ediyor: “Birbiriyle anlamsal ve mekânsal olarak hiçbir ilişkisi bulunmayan atlıkarınca, buz pateni pisti gibi eğlence öğeleri, panoramik asansörler, yürüyen merdivenler gibi teknolojik öğeler; kemerler, kubbeler, köprüler gibi mimari öğelerin bir araya geldiği gerçeküstü mekân…”

Dışarıda yazdan kalma güneşli, güzel bir gün olsa da, bu gerçeküstü mekanın,bu “çağdaş panayırların” havasını teneffüs etmek üzere, AVM’leri dolduran kitlelerin hali, ayrı bir analiz konusu...


19 Kasım 2010 Cuma

1 Milyon Genç İşsiz, Eğitimsiz…


Mustafa Sönmez


Resmi işsiz sayısı 3 milyona yaklaşırken bunların 1 milyonundan biraz fazlasını (yüzde 34) yaşları 15 ila 24 arasında olan “gençler” oluşturuyor. Dışa bağımlılığı iyice pekişen, neoliberal-muhafazakar kapitalizm, en çok gelecek kuşakları tehdit ediyor; onlara ne doğru dürüst bir eğitim ne de istihdam verebiliyor. Ne yazık ki, AKP iktidarının vurdumduymaz anlayışı ile gençler, özellikle genç kadınlar için gelecek daha endişe verici bir görünümde.

Bizde, 15-29 yaş grubu genç nüfus içerisinde istihdamda ve eğitimde yer almayanların oranı OECD ülkelerine göre oldukça yüksek. Bu durumun kadınlarda erkeklerden daha belirgin olduğu, özellikle AKP iktidarının gayretleriyle, kadınlarda eğitim ve istihdamın dışında olma durumunun erkeklere göre daha kalıcı olduğu bir gerçek.

Eğitimde dünyada nerede durduğumuza ilişkin bir gösterge verelim: 2008 itibarıyla ortaöğretim ve daha üst seviyede eğitim alanların oranı Türkiye’de yüzde 30 iken, bu oran OECD ve AB-19 ülke ortalamalarında yüzde 72. Uçurumu görüyor musunuz? Türkiye’de 2009 yılında işgücünün yüzde 63,3’ü, istihdamın yüzde 63,7’si ve işsizlerin yüzde 61,1’i lise altı eğitim seviyesindekiler ve okur-yazar olmayanlardan oluşuyor. Bu kadar eğitimi düşük bir işgücü ancak tarımda, imalat sanayinin ucuz ücretli, emek-yoğun, tehlikeli alt sektörlerinde ve inşaat, ulaştırma, turizm gibi yine ucuz ücretli, emek-yoğun sektörlerde iş bulabilmekte. Sermaye de, eldeki bu bol ve ucuz emeği değerlendireceği sektörlere yönelmekte, dünyadaki işbölümünde üstlenilen rol de böylece belirlenmekte…
***
TÜİK’in Ağustos ayı işgücü-istihdam verilerinden gördük ki, genelde işsizlik oranı yüzde 11,4’e çıkarken 15-24 yaş genç nüfusta bu oran yüzde yüzde 21. Krizde yüzde 24 olan bu oran, sıcak para girişi kaynaklı yeniden büyümeye geçişle 2010 ağustos’unda ancak yüzde 21’e inebilmiş ve genç işsizlerin sayısına, kriz öncesine göre 100 bin kişi daha katılmış. Hele ki kentlere gelip tarım dışı işsizlikte gençlerin durumuna bakarsak, burada işsizliğin yüzde 26,4 gibi dehşetli bir boyutta olduğunu görürüz.




Kaynak:TÜİK veri tabanı

Resmi işsizlerin yüzde 34’ünü gençlerin oluşturması, içinde yaşadığımız keşmekeşin bir ürünü. Eğitimin ticarileştirilip, sosyal devlet hizmeti olmaktan çıkarılması ve içeriksizleştirilmesi, kalitesizleştirilmesi ile gençler, iş bulabilecek eğitimi alamıyorlar, bu bir. Çoğu aile, çocuğunu ilköğrenim sonrası okutamıyor. Hele ki, muhafazakar AKP’nin kararttığı bu ortamda, kız öğrenciler hemen “ev kızı” haline getiriliyorlar. Bu zinciri bir şekilde kırıp işgücü piyasasına çıkan genç kızlar ise, yüksekokul diploması sahibi değilseler, işsizliği derinden yaşıyorlar. Genç erkekler arasında yüzde 23’e yaklaşan tarım dışı işsizlik , genç kadınlar arasında yüzde 35’e yaklaşıyor. İstihdam imkanı bulmuş gençler arasında kadınların payı ancak yüzde 21…

***

Erkekler arasında 8 yıllık ilköğrenim sonrası ortaöğrenime devam edenler üçte ikiyi ancak buluyor. Yani eğitim maratonunda üçte bir nüfus ilköğrenim sonrası diskalifiye ediliyor. Ortaöğrenime devam, genç kızlar arasında yüzde 62’ye düşüyor. Dolayısıyla gençlerin çoğu, ellerinde ancak l ilkokul diplomasıyla iş aramaya çıkıyorlar. Liseyi bitirenlerin de diploması pek işe yaramıyor. Ama, işgücü piyasasında umutsuzca da olsa iş bakınıyorlar. Sayıları 4,7 milyona varan genç işgücü pazarında, iş bulabilenler 3,7 milyonda kalınca genç işsiz sayısı da 1 milyonu aşmış durumda. Bunların yaklaşık yüzde 60’ı genç erkeklerden, yüzde 40’ı genç kadınlardan oluşuyor. Toplamda Türkiye’de 3 milyon işsizin 1 milyonunu kadın işsizler oluştururken, kadın işsizlerin de 400 bini, 15-24 yaş grubundaki genç kadınlar…

Gençlik, gelecek demektir. Geleceğimizi gençlerin durumuna bakarak okuyabilir, nasıl bir karanlığa doğru yol aldığımızı anlayabiliriz. Tersi de mümkün; gençlerin, özellikle çalışan,çalışmak isteyen işçi gençliğin durumuna sağlıklı müdahalelerle, ancak onların öncülüğüyle birlikte geleceğimizi kurtarabiliriz…

17 Kasım 2010 Çarşamba

Söküğünü Dikemeyen Terzi: Gazeteci…


Mustafa Sönmez


Demokrasi,örgütlenme, ifade özgürlüğü, çalışan hakları denilince mangalda kül bırakmayan, demokrasi havarisi geçinen, ama iş kendisine geldiğinde bunların hiçbirini kendi için isteyemeyen, kullanamayan, kısaca, söküğünü dikemeyen terzidir gazeteci milleti…Mesela, bayramlarda, çok değil, 1992 öncesinde, gazeteciler de tatil yaparlardı. Geleneksel olarak büyük illerdeki gazeteci cemiyetleri, bayram gazetesi çıkarır, onu da “nöbetçi gazeteciler” ile üretirlerdi. Kaliteli bir gazete olmazdı ama en azından gazetecilere bayram tatili yapma fırsatı verirdi. Sonra ne mi oldu? 1992 Haziran’ında , Sabah’ın patronu Dinç Bilgin ve sağ kolu Zafer Mutlu, daha fazla kar hırsıyla bu geleneği bozdular. Biz bayramda gazetemizi çıkarmaya devam edeceğiz, dediler. Aydın Doğan ve öteki gazete sahipleri de “canımıza minnet” deyip buna karşı çıkmadılar. Sabah’ın patronlarının oyunbozanlığı ile bu gelenek bozuldu ve gazetecilerin çoğu, bayram günleri de çalışmaya mecbur kaldılar.

***

Sabah’ın eski patronları, kendi işyerlerine sendika sokmayarak da medyadaki yozlaşmaya tüy diktiler. Sabah, sendikalaşmaya izin vermezken, Doğan ve diğer patronlar da sendikalı çalışanları sendikadan istifa ettirdiler. Gazeteci milleti bu zorbalığa da karşı duramadı. İşyerine çağrılan notere tek tek giderek imza verdiler ve sendikasızlaştılar. O gün bugündür, “sendikasız demokrasi mi olur” mavrasını sıkan birçok gazeteci, konu medyaya sendikanın girmesi olduğunda hemen ortalıktan kaybolur. Genç gazeteciler de, ağabeylerin ucundan tutmadığı bu konuyu tehlikeli görür, işlerini kaybetmek korkusuyla sendikaya üye olmazlar. Bu arada, Sabah-ATV’de grev yapan 10 kadar çalışanın 14 aylık direnişi, diğer grup çalışanlarının umursamaz tavırlarıyla sürüyor…(*)

***

Örgütsüz gazeteciler, yasal haklarından bihaber oldukları gibi, haklarını kullanmayı da pek bilmezler. Mesela, medyada da işgünü 8 saattir. İşveren, günde ancak 3 saat”fazla çalışma” isteyebilir ama bu 3 saatin de ücretini yüzde 50 zamlı ödemek zorundadır. Mesai, saat 24’ten sonraya aitse, çalışma saati başına yüzde 100 zamlı ödeme yapılmalıdır. Nerede var bu uygulama? Özellikle görsel medyada 12-13 saat sıkı çalıştırır, zamlı filan da ödemezler fazla mesaiyi. Hatta mesai ödedikleri bile şüphelidir… Gazetecilere ulusal bayram ve genel tatil günlerinde yaptıkları çalışmaların ücretleri de yüzde 100 zamlı yapılmalıdır.

Şimdilerde köle emeği olarak stajyer istihdamı yaygınlaşıyor. Yasaya göre, yazı işlerindekilerin yüzde 10’unu aşmaması gerekir stajyer sayısı. Ama, birçok gazete,TV, stajyerlerle iş döndürür halde.

Basın yasası, gazetecinin deneme süresinin 3 ay olduğunu söyler ama aylar ayları kovaladığı halde kadrosu yapılmaz gazeteci adayının.

Çoğu gazeteci bilmez ama, patronların gazeteciye yılda bir maaş ikramiye vermesi, yasa gereğidir. Sonra, askere gidene askerlik süresince yarım maaş verilmesi de Basın Kanunu’nun tanıdığı bir haktır. Diğer işkollarından farklı olarak, gazeteci kendi isteğiyle- gazetenin çizgisi değişti iddiasıyla- zamanında bildirim yaparak işten çıkabilir ve ihbar-kıdem tazminatı da almaya hak sahibidir. Ama, örgütsüz ve bilinçsiz gazetecilerin çoğu bunu bilmez ve uygulamaya yeltenemez.

Bir yıllık kıdemi olan gazetecinin yıllık izni 4 haftadır ama kim o kadarını kullanabilir ? 10 yıl kıdemli ağabeyler bile hakları olan 6 haftayı kullanmaya “cüret” edemezler. Bu hakların hepsi, Basın Yasası’nın sağladığı “asgari” haklardır. Sendikalı olsalar toplu sözleşme ile bu hakları hem uygulatır hem de yasal hakları yukarı çekebilirler.

***

Medyada çalışanlarının bugünkü perişanlığının ardında, tabi ki, medya endüstrisinin büyümesi ile çalışanlar arasında özellikle 1990 sonrası artan hiyerarşi etkili oldu. Yayın yönetmenlerini şirket yönetim kuruluna alan, yazar ve editörlere ayrıcalıklı maaşlar ödeyen, “tetikçiliği” ayrıca ödüllendiren medya patronları, geri kalan medya çalışanları ile bu aristokratları ayrıştırdılar, yemek salonlarını bile ayırdılar.

Söküğünü dikemeyen gazeteciler, bu saatten sonra örgütlenebilirler mi? Umutsuz olmamak gerek ama, çok zor gibi. Sendikalaşarak dayanışmanın yerini, şimdilerde daha çok “klan” türü gruplaşma, bir tür medya içi cemaatleşme almış durumda. O da, grup, cemaat şefine mutlak itaati gerektiren bir çarpıklık yarattı. Yani neresinden tutsanız elinizde kalan bir durum var medyada…

(*) Basında sendikasızlığın öyküsü arkadaşım Atilla Özsever’in doktora tezidir ve Tekelci Medyada Örgütsüz Gazeteci başlığıyla, İmge Yayınları yayınlamıştır..

15 Kasım 2010 Pazartesi

Tatilde Çalışanlar, Haklarını Biliyorlar mı?


Mustafa Sönmez

Uzun bir tatil başladı. Hükümet, kamu çalışanlarını 15 Kasım’da idari izinli saydı. Böylece 4,5 günlük kurban bayramı, hafta sonlarıyla birlikte 9 güne çıktı. Biliyoruz ki, böyle tatillerde oteller, yeme-içme mekanları, mantar gibi çoğalan modern tüketim mabedi AVM’ler, yani alışveriş merkezleri, çağrı merkezleri, birçok ulaştırma firması, sinema,tiyatro, eğlence yerleri vb. açıktır ve oralarda da binlerce ücretli, herkes tatil yaparken, tatil-bayram dinlemez, çalışır, çalıştırılır. Çoluk çocuğuyla bayramda bile doğru dürüst birlikte olamaz, onlara zaman ayıramaz. Bayramın, tatilin tadını , keyfini çıkaramaz. Peki sair zamanlarda fazla çalışma yapanların yanı sıra, tatilde çalışanlar, bu “fedakarlığa” karşılık ne tür haklara sahipler, yasal hakları nelerdir?

Yasal olarak bir ücretlinin haftalık normal çalışma süresi 45 saattir. Bu süreyi aşan çalışmalar fazla çalışma olarak değerlendirilir. Fazla çalışma için, ücretli olarak yazılı onayınız şarttır. İşveren, istemiyorsanız, sizi fazla mesaiye zorlayamaz. İşveren onayınızı alsa bile, sizi, yılda 270 saatten fazla çalıştıramaz. Bu, yaklaşık haftada 5 saatlik bir limit demektir.

Gelelim fazla çalışmanın saat ücretine…Her bir saat fazla çalışmanın ücreti yüzde 50 fazlasıyla ödenmelidir. Bu, 4857 sayılı İş Kanununun 41’inci maddesinde belirtilir. Örneğin, bir AVM’de çalışan işçisiniz. Haftada 6 gün, günde 7,5 saat çalışma süresinin üstünde çalıştırıldığınız zamanın üstünde, her saatin ücretini yüzde 50 zamlı alma hakkına sahipsiniz. Bu size yasaların tanıdığı bir haktır. İşvereniniz bunu ödemezse yasayı çiğnemiş olur.

***

Ulusal bayram ve genel tatil günlerinde de işverenin çalışmanızı talep edebilmesi için önceden yazılı onayınızı almış olması gereklidir. 29 Ekim, 1 Ocak, 23 Nisan, 1 Mayıs, 19 Mayıs, 30 Ağustos, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı, ulusal bayram ve genel tatil günlerimiz. 29 Ekim 1.5 gün, 1 Ocak, 23 Nisan, 1 Mayıs, 19 Mayıs ve 30 Ağustos 1’er gün, Ramazan Bayramı 3.5 gün, Kurban Bayramı 4.5 gün tatildir.

Bir tatil gününde fazla çalışma yapan bir işçiyseniz, bu çalışmanız karşılığında bir günlük fazla çalışma ücreti ödenmesi gerekir. Böylece, ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalışan işçi olarak, çalıştığınız her tatil günü için 2 günlük ücrete hak kazanırsınız. Ücretinizi aylık "maktu" olarak alıyorsanız, ve ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalışmanızı istemeliiri halinde, çalışılan her tatil günü için bir günlük fazla çalışma ücreti hakkınızdır. Örneğin Nisan ayında 23 Nisan genel tatil günü çalışma yapmayan ancak, onun dışında kalan tüm günlerde çalışan bir işçi 30 günlük ücrete hak kazanırken, 23 Nisan günü de çalışmışsanız, genel tatil çalışmasından dolayı ilave bir yevmiyeye hak kazandığından, 31 günlük ücreti hak edersiniz. Eğer, bu bayramda da çalışırsanız, her çalışma günü yevmiyesini yüzde 100 zamlı alma hakkına sahipsiniz.

Çalışanlar, isterlerse, fazla çalıştıkları sürenin karşılığını para olarak değil “tatil” olarak da kullanabilirler. 4857 sayılı İş Kanununun 41’nci maddesinde fazla çalışma ve fazla sürelerle çalışmada, işçi isterse zamlı ücret yerine, fazla çalıştığı her saat karşılığı 1 saat 30 dakikayı, serbest zaman olarak kullanabilir. Örneğin, bir haftada 5 saat fazla çalışma yapan işçi, dilerse-mesela- izleyen hafta, 45 saat yerine, 7,5 saat daha az, yani 37,5 saat çalışarak hakkını tahsil edebilir. Bu da yasal hakkıdır. İşveren, hak ettiğiniz serbest zamanı, size 6 ay içinde kullandırmak zorundadır. Daha fazla erteleyemez.

***

Bunlar iş yasalarının- sendikalı olsun olmasın- tüm ücretlilere tanıdığı haklardır. İşverenler, bu ödemeleri yapmazlarsa Çalışma Bakanlığı (calisma.gov.tr) web sitesine girin, teftiş ile ilgili birimlere ulaşın ve ilgililere şikayet edin. Ya da toplu olarak bir avukat bulun, vekalet verin, dava açın.

Diyebilirsiniz ki, “Şimdi bu haksızlığı gidereceğiz diye işimizden olmayalım. Patron kendisine dava açan bir işçiyi işte tutar mı?” Unutmayın, haklarınız için mücadele etmeden hiç bir şey kazanamazsınız. Ağlamayan bebeğe meme yok!...Hem korkmayın; Şikayet halinde yasa sizi koruyor. Eğer bir işçi, patronunu herhangi bir nedenle dava etmiş ve patron bu dava etme olayından sonra işçiyi işten çıkarmış ise bu "kötü niyetli" bir davranıştır. İşveren bu "kötü niyetli" davranış karşılığında diğer yasal haklarının yanında, ihbar tazminatının 3 katı kadar "kötü niyet tazminatı" öder.

Tatil yapanlara hoşça vakit, çalışanlara iyi mesailer dileğiyle herkese iyi bayramlar…

13 Kasım 2010 Cumartesi

Kış İşsizliği Döndü: Eylül’de 3 Milyon İşsiz…

Mustafa Sönmez

Ağustos ayının işsizlik-istihdam verileri, yaz sezonundan kaynaklanan istihdam artışının erken bittiğini ve hem genel işsizlik hem de tarım dışı işsizlikte tırmanmanın başladığını ortaya koyuyor. TÜİK verilerine göre, Temmuz’dan Ağustos’a işgücü ordusundan 94 bin kişi eksilmiş ve işi olan nüfus da 283 bin kişi eksilmiş. Bu durumda, işsiz sayısının 1 ayda 189 bin arttığı ve işsiz sayısının 2 milyon 971 bine çıktığı anlaşılıyor. Yani işsizlik oranı 1 ayda yüzde 10,6’dan yüzde 11,4’e çıktı. Tarım dışında işsizlik oranı da yine 1 ayda yüzde 13,6’dan yüzde 14,5’a çıkmış görünüyor.



Temmuz’dan Ağustos’a yaşanan 283 bin istihdam kaybının nerelerden kaynaklandığı, “kışa erken giriş”i de gösteriyor. Verilerden anlıyoruz ki, işini kaybedenlerin 100 bini tarımdan, 50 bini turizmden, 90 bini de inşaattan. Bunlar, mevsimlik sektör istihdamları. Yani 240 bin istihdam kaybı bu 3 sektörden, hem de erken vakitte yaşanmış durumda. İmalat sanayisinden de 48 bin kişi işini kaybetmiş 1 ayda. İmalat sanayinin bir ayda 50 bine yakın işçi çıkarmış olması dikkat çekici ve endişe verici sayılmalı.

***

Ağustos verilerinden hareketle, krizde yaşanan büyük daralmanın ardından, özellikle hızlanan sıcak para girişi ile büyüyen ekonominin kayıp istihdamı ne ölçüde geri getirdiği sorusunu tartışabiliriz. 2010 Ağustos’undan 2009 Ağustos’una, yani yeniden büyüme noktasından kriz noktasına bakacak olursak, 2009 yazında yüzde 13,4 olan işsizliğin 12 ay sonra ancak yüzde 11,4’e indiğini görüyoruz. Tarım dışı işsizlik de ancak yüzde 17’den yüzde 14,5’a inmiş durumda. Sayı olarak ifade edersek 2009 yazında 3 milyon 430 bine yaklaşan işsizlerin sayısı bu Ağustos’ta 2 milyon 970 bine inmiş. Yani 429 bin azalma olmuş krizden büyümeye geçişte.

Ancak, gerçek iş-istihdam kayıplarının telafi edilip edilmediğini anlamak için kriz öncesinin 2008 Ağustos’u ile bugünü karşılaştırmak gerek. Bunu yaptığımızda 2008 Ağustos’unda yüzde 10,2 olan işsizliğin , büyümeye geçilen bugünün ağustos’unda yüzde 11,4 olarak gerçekleştiğini, aynı dönemde tarım dışı işsizliğin de yüzde 12,9’dan yüzde 14,5’a çıktığını görüyoruz. Bu ne demektir? Bu, krizden büyümeye geçilse de işsizlik basamak çıkmış demektir. Yani kat edilen büyüme, beklenen istihdam artışını yaratamamış, kriz öncesine göre “resmi işsizler ordusuna” yaklaşık 470 bin kişi daha katılmış ve işsiz sayısı 2 milyon 970 bini bulmuştur. Eylül ayında sadece 30 bin işsizin eklenmesi ile Eylül işsiz sayısı 3 milyon kişiyi aşacaktır ve bu, bugünden bellidir.

***

Hükümetin, SGK prim yükünü üstlenerek işverenleri istihdama özendirmesi ile ilgili yeni bir paketten söz ediliyor. Yazılanlara bakılırsa, 200 bin kişinin istihdamı için 1 milyar 163 milyon TL’lik bir paket hazırlanmış.Böyle bir uygulama vardı zaten. 2 yıldır SGK’ya bütçeden böyle bir kaynak aktarılıyor. İşverenler, kadın ve genç istihdam ederlerse yüzde 5’lik primlerini devlet ödüyor. Bunun için bütçeden 2009’da 3,5 milyar TL, 2010’un 9 ayında da 2,7 milyar TL , bütçeden aktarılmış bulunuyor. Ne kadar işe yaradığı ortada. Bu teşvikler, belki genç ve kadın istihdamına tercihe yarıyordur ama toplamda işsizliği azaltmaya yetmiyor, yine öyle olacağa benzer.