Sayfalar

1 Kasım 2010 Pazartesi

İstanbul Rantına Hücum…



Mustafa Sönmez

Geçtiğimiz hafta, Vestel’i, Denizbank’ı da bünyesinde bulunduran Zorlu Holding'in sahibi Ahmet Zorlu, emlak yatırımcısı şapkasıyla gazetelerin manşetinde yer aldı. Bir kamu mülkünün (rantının) özelleştirilerek nasıl daha büyük rantlara fırsat yaratıldığını, Zorlu örneğinden anlayabilirsiniz. Zorlu, Özelleştirme İdaresi’nden metrekaresini 8 bin dolardan aldığı İstanbul Boğazı'na nazır 96 dönümlük Karayolları arsasına inşa ettiği daireleri, metrekaresi 10 bin ila 18 bin dolar arasında değişen fiyatlarla satışa çıkardığını duyuruyordu.
Zorlu, tek örnek değil tabii ki. İstanbul’u azman bir sanayi kentinden, “küresel kontrol kenti” durumuna getirme sloganıyla başlatılan “gökdelenleşme”, ortaya devasa rantlar çıkardı. İstanbul’da yaşayan kentlinin haklarını gözeten yönetimler olsaydı, yaratılmış bu yüksek ranttan, adil bir vergileme ile kamu da pay alırdı. Öyle olmadı. Her biri en az 25 katı bulan, rekortmeni Safir (AKP’li Kiler’in) ile 68 kata ulaşan bu yapılar, sahiplerine olağanüstü birikimler sağladı. Sağlamakla da kalmadı, Türkiye’nin kaynak dağılımını çarpıtarak sanayiden emlak sektörüne kaydırdı. Eskinin tüm sanayicileri, Eczacıbaşı, İş Bankası, Vestel, Gümüşsuyu, Hattat, Edip İplik, Tekfen, Polat…sanayi yatırımı yerine İstanbul emlak yatırımcısı oldular, sanayiden sağladıkları birikim yerine İstanbul kule rantından birikimi sürdürmeye karar kıldılar, kaynaklarını da bu yöne kaydırdılar, buna devam edecekler.




(*) Çeşitli kaynaklardan derlenmiştir.Hatalar içerebilir.

İstanbul’un kaderi ile ilgili karar veren merkezi ve yerel yönetim sorumluları, İstanbul’un yükselen rantını bir avuç holdinge ihsan ederken, kendi adlarına-bazen partileri adına- “avantalar” almış olabilirler ama başka bir gerçek şu: İstanbul halkı bu yüksek kent rantından mahrum bırakıldığı gibi, vergilerinin yine bu gökdelenlerin altyapısı için harcanması ile başka bir haksızlığa uğradı. İstanbul’a dönük yapılan kamu yatırımlarının yüzde 80’i, bu rantgöz yapılaşmanın ortaya çıkardığı altyapı sorunlarını çözmeye harcanıyor. Alt geçit-üstgeçit, viyadük, çevre yolu, tünel, 3. köprü…Bütün bunlar, bu yapılaşmanın ortaya çıkardığı darboğazlara, güya çözüm bulmak için. İstanbul’da yaşayanların barınma, eğitim, sağlık hakkı için; temiz çevre, ucuz ulaşım, yeterli adalet, kültür hizmetleri için harcanması gereken bu kaynaklar, artan ölçüde rantiyelerin altyapı düğümlerini çözmek üzere kullanılıyor, böylece bu yolla da gelir eşitsizliği yeniden ve yeniden artıyor.

***

Zorlu, eski Karayolları arsasına yaptırdığı lüks dairelerin metrekaresine 18 bin dolar fiyat biçmiş. Bu, 120 metrekarelik bir dairenin bile 2 milyon doların üstünde yerli-yabancıya sunumu demek. Bu fiyat, ne kadar gerçek, ne kadar balon, yaşayarak görürüz. Ama İstanbul’dan yeni yüksek kentsel rantlar üretip ondan daha çok pay almak uğruna, onun tarihsel, doğal değerlerini yağma yarışı daha da artacaktır.

İstanbul’un rantına hücum, Anadolu’da yaşayanların da sorunudur. Çünkü İstanbul’a üşüşme, Anadolu’da işe-aşa dönüşebilecek sermayenin Anadolu illerinden esirgenmesidir. Dolayısıyla İstanbul sorunu, sadece İstanbul’da yaşayanların değil, Anadolu kentlerinde yaşayanların da sorunudur. Yaşadığımız kente bir ev sahibi gibi değil, kiracı gibi davrandıkça, onu sahiplenmedikçe, rant yağması daha kolaylaşacaktır. Kent toprağımızı, kentteki kamusal varlığımızı daha çok savunmalı, sahiplenmeliyiz.

30 Ekim 2010 Cumartesi

Dur Bir Yer Edeyim, Bak Sana Neler Edeyim ...

Mustafa Sönmez

Türkiye’de gelirin birinci elden bölüşümünde büyük eşitsizlik var. Beklenir ki, devlet, vergi ve harcamalar üstünden bu bölüşüm eşitsizliğine müdahale etsin. Gelirin daha adil bölüşüldüğü bazı Avrupa ülkelerinde, özellikle İskandinav ülkelerinde böyle oluyor. Devlet, bu ülkelerde vergi ve harcama üstünden bölüşüme müdahale ediyor, kısmen düzeltiyor. Peki bizde? Bizde, devletin, uzun süredir sosyal şapkası fırlatıldı. Merkezi bütçe dahil olmak üzere, diğer kurumlar da (belediyeler, SGK vb) dikkate alındığında, genelde devletin vergi ve diğer gelirleri, milli gelirin yüzde 35’ine ulaşıyor ve harcamaları da yüzde 40’ı buluyor. Peki bu ölçüde devlet turnikesinden geçen bu gelir ve harcama, hem toplanırken hem dağıtılırken kimlere yarıyor?

Bir kere vergilere bakıldığında dolaylı vergi adı altında ÖTV-KDV’lerden oluşan kısım yüzde 67’yi buluyor ve bu verginin tüketiciden alınan, dolayısıyla tüm gelirlerini tüketen alt ve orta sınıflar aleyhine bir vergi olduğu açık. Vergi gelirlerinin diğer en önemli kaynağı da ücretlilerden, kaynağından kesilen gelir vergileri .Yani verginin hamalı ücretli, tüketici kesim. Vergi gelirleri dışındaki en önemli kamu geliri ise SGK’nın prim gelirleri. Onda da yük, sayıları 13 milyona yaklaşan işçi, memurda.

***

Peki devletin harcama ayağında adalet var mı? Devlet, harcama yaparken, gelir dağılımını düzeltecek bir harcama yaklaşımına sahip mi? Bu, piyasacı, sermayeyi kayırıcı neoliberal iktisadi icraatta. hele ki, bu politikaların militan uygulayıcısı AKP iktidarının 8 yılında hiç geçerli olmadı.




Sadece bu yılın ilk 9 ayını örnek alalım. Merkez bütçeden yapılan 209 milyar TL’lik harcamanın yüzde 44’e yakını sosyal güvenlik, eğitim, sağlık, iskan, kültür, çevre gibi sosyal harcamalara harcanmış. Buna karşılık faize giden para, asker, polis, mahkeme, yönetim ve ekonomik işlere yapılan harcamalar yüzde 56’yı geçmiş.

Vergiyi, herkesten gücüne göre almayarak haksızlık yapan devlet, harcamalarda da adil değil. Kaba bir tasnif bile, Türkiye’nin sosyal bir devlet olmadığını ortaya koyuyor. Sosyal güvenlik ve sosyal yardım için harcanmış görünen yüzde 22 pay da, gerçekten sosyal bir harcama değil. SGK’nın 50 milyar TL’ye yakın prim alacağı tahsil edilmez ve borçlular bir af beklerken, SGK açığı bütçeden kapatılıyor. Sayıları 16 milyonu aşan öğrenciler için devletin yıllık harcaması öğrenci başına ayda 200 TL’yi bulmuyor. Sağlık, bütçeden ancak yüzde 5 pay alıyor. Kültür için harcamalar, Diyanet’e ayrılan bütçeye yetişemiyor , yüzde 1’in altında kalıyor.

***

Bu kadar adaletsizlik ortada iken içkiden, özellikle rakıdan alınan ÖTV’ye yapılan zam ne ola ki? Alkolden alınan ÖTV, 9 ayda 2 milyar 151 milyon TL. İlk 9 ayın 187,5 milyar TL’lik vergi gelirinde, alkolden alınan ÖTV yüzde 1’i bulmazken, KDV ile birlikte yüzde 1,5’u bulmazken, alkole durduk yerde yapılan yüzde 30’luk ÖTV zammının ekonomik değil, sadece ve sadece ideolojik bir anlamı olabilir: O da AKP’nin özellikle referandum sonrası hızlandırdığı “İslami hayat tarzı”nın tesisine, Maliye Bakanı Şimşek’ten bir katkı…Patron RTE’ye şirin görünmenin herkes yarışı içinde ya…Şimşek de “haram” bellediği içkinin beline vurarak göze girmeye çalışıyor…

Hatırlayın şu atasözünü: Dur bir yer edeyim, bak sana neler edeyim ...
Yer açan “Yetmez ama evet”çilerin de kulakları çınlasın…

29 Ekim 2010 Cuma

Dış Açık Büyüyor, Asya’nın Payı Artıyor…

Mustafa Sönmez

İlk 9 ayın dış ticaret verileri, krizde daralan dış ticaret hacminin, yeniden kriz öncesi hacme yaklaştığını, büyümenin, ithalattaki artışla atbaşı gittiğini, dış ticaret açığının da kriz öncesi boyutlara yaklaştığını ortaya koyuyor.

TÜİK verilerine göre, bu yılın ilk 9 ayında ihracat 82 milyar dolara yaklaştı. Bu. 2009’un aynı döneminin yüzde 12 üstünde ama aynı zamanda 2008’in aynı döneminin yüzde 22 gerisinde bir gerçekleşme. Yani , ihracat, krizin daralttığı alanı genişletse de kriz öncesine henüz dönememiş durumda.

2010’da krizden büyümeye geçişle birlikte, dışa bağımlı büyüme ile birlikte, ithalat da hızlandı. Yabancıların sıcak parasının hızlı girişinin, kurları aşağı itmesi ile kamçılanan ithalat, kriz yılının ilk 9 ayını yüzde 30’a yakın geçmiş durumda. Yine de bu yılın ithalatı, 2008’in ilk 9 ayının yüzde 20 gerisinde.

Böyle olunca, dış ticaret açığının da hızla kriz öncesi boyutlara doğru ilerlemekte olduğu görülüyor. Geçen yılın Ocak-Eylül döneminde 27,4 milyar dolara inen dış ticaret açığı, bu yıl yeniden yükseldi ve 48,6 milyar dolara çıktı. Bu açık, 2008’in, kriz öncesinin 10 milyar dolar gerisinde olmakla beraber önümüzdeki aylarda hızlanacağa benzer.


Kaynak:TÜİK Dış Ticaret veri tabanı

Orta Vadeli Plan(OVP), 2010 sonunda ihracatın 112 milyar dolara ulaşırken ithalatın 178 milyar dolara çıkacağını, dolayısıyla dış ticaret açığının 66 milyar doları bulacağını öngörüyor. Bu, kriz öncesinin açığına geri dönüş olacak. Yine OVP’ye göre, bu kadar dış ticaret açığı sonunda cari açık, yani ülkenin döviz açığı, 2010 sonunda 39 milyar dolara çıkacak ve milli gelire oranı da yüzde 5,4 olacak. OVM, izleyen yıllarda da Türkiye’nin cari açığının bu boyutta olacağını öngörüyor. Bu, mili gelirin yüzde 5’inin üstünde bir cari açıkla yaşamak ve bu açığı finanse edecek bir yabancı dış kaynağa sürekli muhtaç olmak demek. Kısa vadede bu yabancı kaynağın doğrudan yabancı sermaye ve uzun vadeli kredi biçiminde olmayacağı, dolayısıyla büyümeyi sürdürmek için sıcak paraya muhtaçlığın önümüzdeki 3 yıl için veri alındığı görülebiliyor.

***
Dış ticaret açığı, kriz öncesine dönerken Türkiye’nin dış ticaretinin sektörel bileşiminde de bazı noktalar dikkat çekiyor. Sermaye mallarından çok ara malı ve tüketim mallarında ithalat öne çıkıyor. Bu sürpriz değil. Sıcak para girişi ile ucuzlayan döviz, birçok ara malının yurt içinden tedariki yerine ithalatını daha cazip hale getiriyor. Ara malı ithalatının bu yıl yüzde 32 ile, yüzde 24’lük ithalat artışının önünde olduğu ve toplamdaki payının yüzde 72’ye çıktığı görülüyor. Tüketim malları ithalatının da yüzde 27 arttığı ve payını yüzde 13’e çıkardığı gözleniyor.

Türkiye’nin dış ticaretinin partnerlerinde de hızla bir değişiklik yaşanıyor; AB’nin payı azalırken Asya ülkelerinin payı artıyor. AB-27’nin ihracattaki payı yüzde 45-46’da takılırken ithalattaki payı da yüzde 40’ın altına düştü. Buna karşılık Asya’ya ihracat 3 puan artarak yüzde 28’e yaklaşırken Asya ülkelerinden ithalatın payı da 4 puan artışla yüzde 31.3’e çıktı. Asya ülkeleri içinde Çin’in ithalattaki payı 1,5 puan artarak yüzde 9,4’e çıktı. İran’dan da ithalat yüzde 132 artarak 5,3 milyar dolara ve payı da yüzde 4,1’e çıkmış görünüyor.

Başka bir ülke grubu tanımıyla bakıldığında, İslam ülkelerine ihracatın yüzde 28,5’ luk payı değişmezken bu ülkelerden yapılan ithalatın payı, 3 puan artışla yüzde 15,2’ye çıkmış görünüyor. İslam ülkeleriyle geçen yıl 8 milyar dolar Türkiye lehine olan dış ticaret, bu yıl ithalatın artmasıyla 3,5 milyar dolara düştü.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Sosyal Güvenlikten Çalanlara Af mı?…

Mustafa Sönmez

İlk defa 1961 Anayasası, sosyal güvenliğe anayasal bir hak olarak yer verdi (md. 48). 1982 Anayasası’nda, “Herkes sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilâtı kurar” (md. 60) denildi. 1982 Anayasası’nın 61. maddesinde sosyal güvenlik bakımından özel olarak korunması gereken kişiler de sayıldı. Bunlar; “ Harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri, malûl ve gaziler, sakatlar, yaşlılar ve korunmaya muhtaç çocuklar...” olarak ifade edildi. Devlet bu kişileri sosyal yardım ve sosyal hizmetler yoluyla himaye etmekle görevlendirildi. Anayasa’nın 65. maddesi, devletin, bu görevlerini, amaçlarına uygun öncelikleri gözeterek “mali kaynaklarının yeterliliği” ölçüsünde yerine getireceği hükmünü getirdi. Böylece, bu hüküm bahane edilerek devletin bu görevlerini yerine getirmekten kaçınmasının da yolu açılmış oldu. Nitekim, bugün “Sosyal güvenliğin neresindeyiz?” diye bir soru sorsak, bir dizi eksik, bir dizi hile hurda ile burun buruna geliriz.

***

Türkiye’nin 2009 sonu nüfusu 72,5 milyon iken, bir şekilde “sosyal güvenliğin değdiği nüfus” 69,5 milyondur ama 3,6 milyon hiçbir biçimde sosyal güvenlik şemsiyesi altında değildir. Yani devlet ne parasal, ne de sağlık yardımı biçiminde 3,6 milyona değiyor.

Devlet, yurttaşlarına emeklilikleri ya da iş görmezlikleri halinde aylık bağlayarak ve onların sağlık harcamalarını karşılayarak sosyal güvence sağlamakla sorumlu. Peki bunun kaynağı nereden gelir? Sosyal güvenlik harcamalarının kaynağı, sigorta prim gelirleri ve bütçeden yapılan katkılarla sağlanıyor. Memur, işçi, esnafın prim katkılarının yetmediği sosyal güvenlik harcamaları, merkezi bütçeden yapılan transferlerle karşılanır. İdeali, kısa adı SGK olan Sosyal Güvenlik Kurumu’nun kendi yağıyla kavrulması , prim ve primlerin iyi yatırımlarla değerlendirilmesi sonucu sosyal güvenlik çarkının dönmesidir. Ama bu idealdir. Gerçekte ise sosyal güvenlik için bütçeden önemli kaynaklar aktarılır.

***

Ağustos 2010 itibariyle, sosyal güvenlik havuzuna yaklaşık 16 milyon memur,işçi ve esnaf , 42 milyar TL prim katkısı yaptı. Devlet de 10 milyar TL prim katkısında bulundu. Diğer gelirlerle birlikte SGK gelirleri 60,6 milyar TL oldu. Peki giderler? Devlet , bu 8 ayda 52 milyar TL emekli aylığı ödedi, 21,5 sağlık harcaması yaptı, diğer giderlerle , sosyal güvenlik harcamaları 80 milyar TL’ye yaklaştı. Dolayısıyla açık, 8 ayda 19 milyar TL’yi aştı. Yıl sonunda açık, muhtemelen 30 milyar TL’yi bulacak.

Yani devlet, 8 ayda 9,5 milyon emekliye maaş ödeyerek, onların 3,5 milyon yakınına sosyal güvence (sağlık hizmeti) vererek, 1,3 milyon yaşlı,özürlüye vb. maaş ödeyip sağlık hizmeti vererek, 9,3 milyon yeşil kartlı yoksula da bedava sağlık hizmeti vererek 80 milyar TL harcamış bulunuyor. Ama bu harcamanın 60 milyarını gelirlerle karşılarken 20 milyarını açık vermiş. Bütçeden de bunun için SGK’ya 8 ayda 37 milyar TL aktarılmış. Bunun 20 milyarı açık için, 10 milyarı sosyal güvenliğe devlet katkısı, 2,3 milyar TL’si işverenleri teşvik, 4,7 milyarı da e başka kalemler başlığı altında.

***

Bu arada, bazı uyanıklar, seçim yaklaşırken sigorta prim borçlarını ödemeyip devlete borç takmışlar. Nasılsa af çıkar ve ödemekten yırtarız diye. Bu, ahlak dışı bir uygulama ve neredeyse gelenek. SGK’ya 3,3 milyon esnafın prim borcu 20 milyar TL’ye yakın. İşçi çalıştıran özel sektörün prim borçları ise 21,5 milyar TL. Bunun ağırlığı belediyeler olmak üzere 6,4 milyar TL’si resmi sektörün. Böylece, batak prim alacağı yaklaşık 42 milyar TL. Bunun 10 milyar TL’si ceza. Batığın yıl sonunda, 50 milyar TL’yi bulması kimseyi şaşırtmayacak.
Şimdi AKP iktidarı, bu borcu hakkıyla tahsil etse, yıl sonunda bütçeden açık için 20 milyar TL çıkmadığı gibi SGK, yaklaşık 30 milyar TL’lik taze kaynağa kavuşacak ve hiç güvencesi olmayan yaklaşık 4 milyon insan sosyal güvenlik şemsiyesi altına alındığı gibi, işçi, memur, esnaf emeklilerine daha makul bir emekli maaşı ödenecek, daha makul ve karşılıksız bir sağlık hizmeti verilecek. Ne var ki, AKP iktidarı, seçim yaklaşırken şimdi bu alacakların üstüne bir bardak su içip affetme eğiliminde. Zaten, borçlular da buna alışık oldukları için aylardır prim ödemiyor, affı bekliyorlar.

Bu af gerçekleşirse, yeni bir büyük adaletsizlik, sosyal güvenlikten büyük bir çalma çırpma olacak…

25 Ekim 2010 Pazartesi

İstanbul Balonları…

Mustafa Sönmez

İstanbul, dışarıdan bir gözlemciyi çarpacak hummalı bir büyüme fotoğrafı veriyor. Bir biri ardına yükselen gökdelenler, altyapı için şantiyeler, her milletten yabancı ziyaretçiler, lüks otomobiller, mahşeri kalabalığıyla hava limanları, yeme-içme mekanları, festivaller…Bir canlılık, bir bolluk fotoğrafı ki, sormayın gitsin…Ne kadarı gerçek, ne kadarı “görüntü”?

73 milyona ulaşan Türkiye nüfusunun yüzde 18-19’unu tek başına barındıran İstanbul, ülke milli gelirinin yaklaşık yüzde 30’unu üretiyor. İstanbul, Türkiye istihdamının yüzde 20’sini gerçekleştiriyor. Türkiye dış ticaretinin yüzde 55’e yakını İstanbul limanlarından yapılıyor. Vergilerin yüzde 40’ı İstanbul’dan toplanıyor.

1980 öncesinin azman sanayi merkezi İstanbul’a hükmeden büyük holdingler, 1980 sonrası sanayiyi çevre illere aktarıp holding merkezlerinden yatırımları yönlendirmeyi, sanayinin düşük kar oranlı olanlarını “Anadolu kaplanları”na bırakıp kendileri, finans, iletişim-bilişim gibi yüksek kar oranlı sektörlere, İstanbul’un yükselen kent rantını paylaşmaya yöneldiler. Küreselleşmenin kontrol kulelerinden biri olmaya talip İstanbul’un, dünya kapitalizmi ile entegrasyonu arttıkça , ülkenin diğer bölgeleri ile arasındaki uçurum da büyüdü. 2006 yılına gelindiğinde İstanbul’un kişi başına geliri, Türkiye ortalamasının yüzde 55 üzerindeydi. İstanbul, eskisinden daha da “merkez”, daha dominant duruma geldi. Ülke ekonomisinin büyümesi, İstanbul’dan başlıyor, iç içe dalgalar gibi Marmara’ya, oradan Anadolu’ya yayılıyor. Aynı şekilde, ekonomide daralmada da , kuraklık İstanbul’dan başlıyor ve yine aynı senkronla ülkede yaşanıyor.

***
Bugünlerde İstanbul’daki canlanma görüntüsünün ardında ne var? Küresel depremin etkisiyle 2009’da, ekonomide yaşanan yüzde 5’e yakın daralmanın İstanbul özelindeki boyutunu henüz TÜİK açıklamadı. Ama, önceki yıllardan biliyoruz ki, Türkiye geneli büyüme-daralma ortalamalarının biraz üstünde büyüyüp küçülüyor İstanbul. 2009’da, krizi bir “V” yaparak yaşayan Türkiye ekonomisinin, 2010’daki yeniden büyüme sürecinde tabi ki İstanbul’daki canlanma var. Bu canlanmanın lokomotifi de, borsaya ve devlet kağıtlarına yatırıma gelen yabancı sermayenin “sıcak para” biçimi. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası(İMKB), 100 endeksi 2009’u 53 bin puanla kapatmışken 2010’da sıcak paranın akışıyla hızla yükseldi ve 2010 Ekim’inde zirve yaparak 71 bin puanlara geldi. Bu, yüzde 33’e yakın bir artıştı ve dünya borsalarında böyle bir tırmanışın emsali yoktu. Borsadaki büyüklüğü 75 milyar dolar ile yüzde 70’e yaklaşan sıcak paranın bu “teveccühü”nü bütün dünya ilgiyle izlerken, bunun bir varlık balonuna yol açtığını da söylemeden edemiyorlar. Öyle böyle değil, İMKB’deki şirketlerin piyasa değeri 2009’da 235 milyar dolar olarak ölçülürken bugün bu değer yüzde 47 artışla 346 milyar doları bulmuş durumda. İşte İstanbul balonlarından biri bu…

***

İstanbul’a akan spekülatif sıcak paranın en çok tetiklediği sektörlerin başında İstanbul’un inşaat yatırımları geliyor. Gazetelerin, özellikle hafta sonu sayfalarının yarısı, büyük inşaat firmalarının satılık konut,villa inşaatlarının ilanlarıyla sıvanıyor. Büyük reklam kampanyaları ile inşaatlar başlamadan daireler sözleşmelerle satılıyor, konut kredileri hızla artıyor. Yapılmamış teslim edilmemiş konutların durmadan prim yapmış görünüyor.

Hazine verilerine göre, finans sektörü dışındaki özel sektörün dış borç stoku 85 milyar dolara yakın ve inşaat, gayrimenkul geliştirme alt sektörleri, bu borçlanmadan yaklaşık yüzde 30 pay almış durumda. İnşaat sektörü, İstanbul’u her gelir grubuna uygun konut, kentsel dönüşüm projeleri, rezidans, villa inşaatlarıyla, alış veriş merkezleri,ofis inşaatlarıyla donattıktan sonra bu alanlar belli bir doygunluğa ulaşınca hızla otel yatırımlarına yöneldi. İstanbul’un 2010 yatırımlarının yarısını konaklama yatırımları oluşturur hale geldi. İnşaat-gayrimenkul sektöründeki patlamaya, kamunun, belediyelerin altyapı yatırımları eşlik ediyor. İstanbul halkının eğitim,sağlık gibi sosyal ihtiyaçlarına harcanabilecek kamu kaynakları, daha çok ulaştırma ağırlıklı yatırımlara harcanıyor.

***

İstanbul inşaat sektöründeki balonlaşma gözle görülür durumda ve akla hemen Dubai’yi getiriyor. Hatırlanacaktır; Dubai'nin, “Bölgenin Finans Merkezi” olma iddiasıyla başlattığı devasa yatırımlara, sıcak para baronları da önemli yatırımlar yapmışlardı. Küresel krizle birlikte, yapılamayan satışlar, askıya alınan yatırım niyetleri, Dubai'de dev projeleri de arka arkaya sarstı. Tutarı 30 milyar doları bulan konut projesi iptal edildi. 2008'e kadar Dubai'de gayri menkuller inşaat başlamadan satılıyor ve sürekli prim yapıyordu. Global krizle ofis fiyatları yüzde 60, rezidans fiyatları yüzde 50 düştü. Tamamlanmış ofislerin yüzde 60'ı aylarca kiracı bulamadı.

İstanbul’da dış kaynağa dayalı inşaat hamlesinin sürüklediği büyümenin başına, umalım Dubai’de olanlar gelmesin. Ama, kesin olan bir şey var; İstanbul balonları şiştikçe şişiyor.

23 Ekim 2010 Cumartesi

Türkiye’de Yabancı Kaçak İşçiler…

Mustafa Sönmez

Malların ve sermayenin sınırsızca dünyanın tüm coğrafyalarında hareket etmesini savunan neoliberalizm, mesele, emeğin serbest dolaşımına geldiğinde ikiyüzlülüğünü ne yapsa gizleyemez ve ekmeğinin peşinde serbestlik isteyen işçilere hemen engeller çıkarır. “Yabancıların çalışma izni” mevzuat hazretleri, emeğin karşısına dikilir. Yine de ekmeğini her tür güvenceden yoksun, düşük ücret ve yaşama koşulları altında sürdürmek isteyenler “kaçak işçi” yaftasıyla sınırları zorlar. Bugün, hem gelişmiş hem gelişmekte olan birçok ülkede milyonlarca kaçak işçi tutunmaya çalışıyor. Kendi işgüçleri konusunda “ulusalcı” kesilen ülke kapitalistleri, her ne kadar yasaklar koysa da , yine de belli ölçülerde kaçak işgücüne göz yumarlar. Çünkü, kaçak yabancı işçiler, düşük ücrete boyun eğip genelde ücret düzeyini aşağı çekerek, ağır, tehlikeli işleri üstlenerek, sisteme can katarlar.

***

Türkiye’de çalışma izni bulunan yabancı sayısı ne kadardır dersiniz? Çalışma Bakanlığı’nın resmi istatistiklerine bakılırsa, verilen izinler 2004’ten sonra hız kazanmış. 2003’te 855 kişiye çalışma izni tanınırken 2004’te bu sayı 7 bin bandına çıktıktan sonra, izleyen yıllarda ortalama 10 bini buldu. Bunlar, legal çalışanlar. Ya kaçaklar? Bu konuda rivayet muhtelif. Kabinenin sansasyonel demeçleriyle dikkatleri çeken bakanlarından Ömer Dinçer, geçenlerde 20 bin Çinli işçi olduğundan ve işverenlerin yeni Çinli işçi çalıştırma taleplerinden söz etti. Çinli işçiler, ayda 100 dolara çalışıyorlarmış.

Türkiye’ye özellikle, duvarın yıkılmasından sonra eski reel sosyalist ülkelerden, Asya’dan, Afrika’dan, iş-aş peşinde akın akın göç geldiği malum. Rus, Ukraynalı, Gürcü, Azeri, Ermeni, Romen, Bulgar, Bosnalı, Moldovyalı…Turist pasaportu ile gelen bu nüfus, önceleri bavul ticareti ile iş-aş bulurken sonraları ücretli çalışmak üzere, özellikle İstanbul’u mekan tuttular. Bu coğrafyadan gelenlere daha sonra Asyalılar eklendi. Filipinli, Malezyalı, Çinli…Derken Afrikalılar boy gösterdi İstanbul’da. Yine de yabancı işgücü istihdamının büyük boyutlarda olduğunu söylemek güç. Çalışma Bakanı Dinçer, kaçak yabancı işçi istihdamından yakınırken elinde bunu caydırıcı önlemler olduğunun farkında değil mi? Mevzuata göre, kaçak yabancı işçi istihdam eden işveren, her bir yabancı işçi için yaklaşık 6 bin lira ceza öder. Tekrarı halinde ceza ağırlaşıyor, para cezasının yanında başka cezalar da geliyor. Ama esaslı bir denetim olduğu sanılmasın.

***

Türkiye de uzun süredir işgücü ihraç eden bir ülke. Halen sadece Avrupa’da 3 milyonun üstünde bir nüfus iş-aş gailesinde. Kaçak barınan, çalışan da az değil. Yıllarca, “Acı vatan”da tutunmak isteyen yurttaşlarımızın iç burkan hikayelerini dinlerken Batılılarca itilip kakılmalarından, hor görülmelerinden yakındık, yabancı düşmanlıklarını lanetledik… Bugün bile, krizdeki Avrupa’da topun ağzında yine göçmen işçiler, aileleri var. Avrupa’nın yükselen faşist hareketleri yabancı düşmanlığı, İslamofobi üstünden tırmanıyorlar. Ya bizdeki, “içimizdeki yabancı düşmanlığı ?”. Son zamanlarda, bizde de yabancı düşmanlığına çanak tutacak, kraldan çok kralcı mihraklar boy gösteriyor. Çalışma Bakanı’na destek sevdasıyla 21 Ekim tarihli Sabah’ta, kaçak yabancı işçi sayısının 500 bini aştığı, bunlar olmasa işsizliğin yüzde 10.6’dan yüzde 8,7’ye düşeceğine dair bir haber yer aldı. Haberde, kaçak yabancı istihdamından dolayı devletin vergi ve prim kaybının 6 milyar TL’yi bulduğu ifade ediliyordu. 500 bin yabancı kaçak işçi rakamına nereden varılıyordu? Böyle bir istatistik yok. Sadece “olsa olsa..” diye yapılan tahminler var. Kaçak yabancı istihdamında resmi veriler yok ama resmi ve “gerçek” işsizler konusunda verilerimiz var. TÜİK’e göre resmi işsiz sayımız 2,7 milyon. Buna umudunu yitirdiği için iş aramayan, mevsimlik çalışan,iğreti çalışan nüfusu eklediğinizde 6 milyona yakın işsiz ve yüzde 20’5’u bulan gerçek işsizlik oranına ulaşıyorsunuz. Bu kadar işsiz nüfustan ne kadar iş çalmış olabilir yabancı işgücü? Sabah gazetesi 500 bin diyor, ama “kafadan” ve onlar olmasa bu işler “bizim” olur diyerek yabancı düşmanlığına, bilerek bilmeyerek, işaret fişeği çakıyor.

İşsizliğin nedeni olarak yabancıları göstermek, çok eski ama eskimeyen bir burjuva hilesidir. Emeği emeğe düşürmek…Kar ve sermaye hırsı ile tıkanan ve işsizliği tırmandıran kapitalizmin gerçek sorumlu olduğunu saklamak…Sabah’ın haberindeki gibi, 500 bin yabancıyı kapı dışarı edip o işleri kendi işsizlerimize verseniz bile, geride 5,5 milyon işsiz kalıyor…Onları ne yapacaksınız ?

İşsizlik, iş-aş gailesinin gerçek sebebi kapitalizmdir, kar ve sermaye birikimi hırsıdır. Oysa dünya, hepimize yetecek kadar münbit bir topraktır, tıpkı Nazım’ın Taranta Babu’ya Mektuplarında yazdığı gibi:

Düşün TARANTA - BABU! /İnsanoğlunun yüreği/ kafası/ kolu/yedi kat yerin altından /çekip çıkarıp/ öyle ateş gözlü çelik allahlar yaratmış ki/ kara toprağı bir yumrukta yere serebilir,/ yılda bir veren nar /bin verebilir./ Ve dünya öyle büyük,/ öyle güzel/ öyle sonsuz ki deniz kıyıları/ her gece hepimiz /yan yana uzanıp yaldızlı kumlara/ yıldızlı suların /türküsünü dinleyebiliriz...

22 Ekim 2010 Cuma

CHP: Taban mı, Fincancı Katırları mı?

Mustafa Sönmez

2008 küresel krizinin ardından dünya önemli bir alt üst oluş yaşadı, yaşamaya devam edecek. Olağanüstü koşullar, olağanüstü duruşlar, çıkış formülleri ister, radikalleşme ister. Ana muhalefet partisi CHP’nin 8 yıllık AKP hegemonyasını aşması ve kriz koşullarında iktidara talip olması da , ancak radikal bir söylemle ortaya çıkmasına bağlıydı. CHP’nin yeni Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun başarı şansı buradaydı. Bugün türban, Kürt meselesi, dış politika, özgürlükler konusunda, özellikle ekonomide, CHP’nin, yeni bir çıkış, kitleleri heyecanlandıran, ümitlendiren yaklaşımlar ürettiği söylenebilir mi? Kitlelerin iş-aş meselesi gündemden hiç düşmezken, CHP’den işsizlik, gelir dağılımı, bölgesel denge, ekonomiyi bağımsızlaştırma, kamu kaynaklarının yağmasını önleme konusunda üretilmiş yaklaşımlar çok yetersiz. CHP, bir sosyal demokrat parti olmanın gereği, sırtını sendikalara, kitle örgütlerine, örgütlü-örgütsüz tüm yoksullara dayayan bir parti olma yönünde eksen değiştirmeliydi. Bu yöndeki çabalar çok yetersiz.

***

CHP’de ekonomik program üretenlerin bugüne kadar kamuya yansımış yaklaşımları, hiç de farklı şeyler söylemiyor. “Sosyal piyasa” gibi, ne idüğü belirsiz, Tony Blair ile birlikte iflas etmiş, Dervişçi bir çizgiden öteye giden ne var? Tabanın taleplerini örgütleyen, üretime, istihdama öncelik veren, kamu müdahaleciği ile AKP’den ayrışan bir söylemden çok, kendini TÜSİAD’cılara beğendirme, fincancı katırlarını ürkütmeme kaygısında bir CHP var görünürde. Açıkça konuşmak gerekirse, Kılıçdaroğlu’nun etrafını kuşatan liberal kadronun ekonomiye yaklaşımları, suya tirit önerilerden ibaret. Bu zevattan akıl alan Kılıçdaroğlu’nun 14 Ekim tarihli Cumhuriyet’te, Utku Çakırözer’e verdiği mülakatta özelleştirme ile ilgili hissiyatı, tek başına, CHP’nin nerede durduğunu gösteriyor. CHP Başkanı’nın ifadesi aynen şöyle: Özelleştirmeye karşı katı, ideolojik tutumumuz yok. Ama kamu açısından stratejik alanların özelleştirilmesine karşıyız. Aslında zaten özelleştirilecek bir şey kalmadı. Karşı çıksak ne olacak, çıkmasak ne olacak?”

Vakit varken, Başkan’a hatırlatmak gerekir; Özeleştirmecilerin hedefi, sadece KİT’ler değildir. Onlar, her tür kamusal üretimi, kamusal varlığı hedefine koyan; her tür kamusal mal ve hizmet üretimini metalaştırıp ticarileştirmeyi, bunların üstünden kar ve sermaye birikimi sağlamayı amaçlayan bir zihniyete sahiptirler. Özelleştirme, KİT’lerle sınırlı kalmamıştır, kalmaz; eğitimden sağlığa, belediye hizmetlerinden köprü, yol, tarih, kültür varlıklarının, kent topraklarının talanına kadar uzar özelleştirmenin hedefi. AKP, Boğaziçi köprülerinden, otoyollara, Galataport, Haydarpaşaportlara, okul binalarından 2B arsalarına, mayınlı tarlalara kadar bulabileceği her şeyi satmanın, özelleştirmenin peşindedir. Müzeleri, ören yerlerini, belediye hizmetlerinin her türlüsünü özelleştirmenin peşindedir. Bunlar ortada iken, CHP Başkanı’nın “Özelleştirilecek bir şey kalmadı” ifadesi, gerçek tehlikenin yeterince anlaşılmaması mı, yoksa CHP’yi, özelleştirme karşıtı bir parti gibi göstermeme çabası mıdır, siz karar verin. Peki kimin için bu çaba? Kimleri ürkütmemek için? Bu tavırla “yeni” olunabilir mi? Farklılık yaratılabilir mi?

***

İşsiz sayısının 6 milyona yaklaştığı, sözde büyümenin istihdam yaratmadığı, bölgesel uçurumun, gelir uçurumunun büyüdüğü koşullarda CHP, kamu yatırımlarını artıracağını şimdiden ilan etmeyip de ne zaman edecektir? Türkiye’nin iş-aş sorunlarının çözümü için KİT yatırımları, sadece Doğu/G.Doğu’ya mı gereklidir? Ya Karadeniz, ya Orta Anadolu, Ege işsizlerinin durumu ne olacaktır? Üretimi, istihdamı ön plana alan, bunun için de kamuyu yeniden yatırımcı yapacak bir yaklaşımdan yanayız dememekle, hangi fincancı katırlarından çekinmektedir CHP?

Sıcak para ipine sıkı sıkı sarılarak yalancı bir bahar havası yaratan AKP’nin bu tutumu karşısında, CHP, sadece “sıcak paraya karşıyız” demekle mi kalmalı? Sıcak para ile büyüme, AKP’nin temel stratejisidir. Bu afyonla, üretimi, istihdamı köreltme pahasına, bütçe açığını azaltıyor, merkez güçlerle iyi geçiniyor, içerideki ithalatçı işbirlikçilerle uyum içinde yaşıyor, yandaş sermayeyi hızla palazlandırıyor. CHP, tam da bunun tersini savunmalıdır ki, AKP’den farkı anlaşılsın. CHP, neden çıkıp, biz sıcak paraya Brezilya’nın, Çin’in, diğer Asya ülkelerinin yaptığı gibi “Tobin vergisi” uygulayacağız, TL’nin aşırı değerlenmesini önleyeceğiz, ithalatı değil, yerli üretimi, ihracatı teşvik edeceğiz, diyemiyor? Neden, dış kaynağa bağımlılığı azaltmak için, iç tasarrufları artıracağız , bunun için de kapsamlı, adil bir vergi reformuna gidip herkesten gücüne göre vergi alacağız, diyemiyor ?

Taban mı, varlıklı sınıflar, fincancı katırları mı? CHP, alternatif olmak istiyorsa, vakit varken, hızla netleşmeli, teslimiyetçi liberal çizgiden uzaklaşmalı, kitlelerin, tabandakilerin iş-aş beklentisine, inandırıcı, onları sürece katan çözümler üreterek umut vermelidir.