Sayfalar

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Büyük Sanayi, Krizi İşçinin Sırtında Yıktı

Mustafa Sönmez

31.07.2010, Cumartesi
Bu sütunda 19 Temmuz’da TÜİK verilerinden hareketle, sanayinin 2009’da istihdamı azaltarak üretimi artırdığı, böylece kişi başına üretim artışı-verimlilik- sağladığı belirtilmişti. Aynı kaynağın ücret verileri de kullanılarak 2009’da sanayide reel ücretlerin yüzde 17 gerilediği, dolayısıyla 4 milyon dolayında kişinin istihdam edildiği sanayide krizin yükünün işsizlik ve düşük ücret olarak işçilere yıkıldığı ifade edilmişti.

Kısa adı İSO olan İstanbul Sanayi Odası’nın geleneksel ilk 500 sanayi firması sıralaması da, küresel kriz şartlarında büyük sanayinin krizin yıkıcılığını, işçinin sırtına basarak hafiflettiğini firma firma gösteriyor. İSO sıralamasının en çarpıcı yanı şu: İlk 500 sanayi firması katma değerini kriz şartlarında artırırken bunu işçi sayısını azaltarak gerçekleştirmiş, dolayısıyla işçi başına katma değer ya da verimlilik artmış, karlar da bu sayede yükselmiş.

Üretici fiyatlar üstünden ilk 500’ün ürettiği katma değer 2009’da, önceki yıla göre yüzde 15,4 artmış görünüyor. Bu katma değer, 2008’de 520 bin dolayında ücretli ile gerçekleştirilirken 2009’da ücretli sayısı 467 bine inmiş görünüyor. Yani krizde büyük sanayide yüzde 10 istihdam azalması yaşandı. Başka bir ifadeyle, ilk 500 firma 54 bine yakın işçi çıkardı ama katma değerleri düşmediği gibi arttı. Yani, çıkarılmayan işçilere daha fazla üretim yaptırıldı. Bu sayede de işçi başına katma değer yüzde 15’in üstünde arttı. Buna bağlı olarak da karlarda yükselme yaşandı.


Kaynak: 2006 -2009 dönemi İSO veri tabanı

İSO’nun ilk 500 sanayi firması sıralamasında, Türkiye’nin en büyük sanayi firması olan ve 2005’te kamudan Koç’a satılan Tüpraş’ın 2009’da 215 işçi eksilttiği, buna karşılık kişi başına katma değerini 2008’e göre yüzde 12 artırdığı anlaşılıyor. Tüpraş’ta kişi başına katma değer, 500 firma ortalamasının olaüğanüstü üstünde.


*Üretici Fiyatlarıyla, 2008 ve 2009 İSO veri tabanı

Kişi başına katma değerin en yüksek olduğu bir diğer firma yine Koç’a ait Aygaz. Bu firmada da kişi başına katma değer, 2009 yılında 500 büyük tarafından yaratılan katma değerin, kat be kat üstünde.

İlk 500 firma sıralamasında anlaşılıyor ki, en tepedeki 10 firma arasında, en çok tensikata otomotiv sektörü gitmiş. Ford, 2009’da 1.531, Tofaş, 1.594 kişiyi kadrosundan çıkarmış. Sektörün bir diğer önemli firması Oyak-Renault’nun 6 bine yakın istihdamını 2009’da 870 kişi azalttığı anlaşılmakta. Oyak’a satılan Erdemir’de ise istihdam azalışı 561 işçi olarak görünüyor. Kamunun ilk 10 firma arasına giren tek firması EUAŞ Elektrik ise 2009’da 2 bin 526 kişi artırarak istihdamını 12 binin üstüne çıkardı.

İstihdamı azalan ücretlilerin, 2009’da yaratılan net katma değerden aldığı pay, İSO’ya göre yüzde 55,6. 2008’de ücretin payı yüzde 57 idi. Finans sektörüne , sanayi katma değerinin yüzde 12’si faiz olarak gitmiş görünüyor. 2008’de sermayeye giden faizin payı yüzde 16 idi. Sanayicinin kârının net katma değerdeki payı ise 2009’da yüzde 32,4 olarak ifade ediliyor. 2008 de kârın payı yüzde 27,1 idi. Böylece, sanayicinin hem ücret ve faizin payını, sanayi karı lehine azalttığı; bu sayede krizin yükünü hafiflettiği anlaşılıyor.

30 Temmuz 2010 Cuma

Linç Kültürüne Karşı Demokratik Bilinç

Mustafa Sönmez


Bursa İnegöl'de başlayan Hatay Dörtyol'da süren provokasyon ve linç girişimleri, yeni bir döneme sürüklendiğimizi gösteriyor. Yaşananlar karşısında hükümetin, asker ve polisin gösterdiği tutum ise, karşı karşıya bulunduğumuz durumun ne denli vahim olduğunu ortaya koyuyor ve uyarıyor. İnegöl'de yıllardır birlikte yaşayan Türk ve Kürt halkı, bir iki kişinin ticari meselesi bahane edilerek karşı karşıya getirilmiş, kent, ırkçı gruplar tarafından adeta teslim alınmıştır. Can ve mal güvenliğini sağlamakla görevli hükümet ve güvenlik güçleri ise görevlerini yeterince yapmış görünmüyorlar. Meseleye basit bir “amigo” şamatası teşhisi koymak, gerçekle yüzleşememenin yeni bir örneği.

Dörtyol'da iki gün boyunca yaşananlar, AKP hükümetinin yangına körükle gittiğini bir kez daha ortaya koydu. Polis otosuna yapılan saldırıda 4 polisin hayatını kaybetmesinden sonra Kürt mahalleleri hedef gösterilerek, çeteler eliyle adeta organize bir intikam hareketi başlatılmış görünüyor. Dörtyol'da polis karakolu önünde toplanan, sloganlar atarak burada saldırı hazırlıkları yapan gruplar emniyet güçleri tarafından adeta kollanmış ve desteklenmiştir. Söylenenlere bakılırsa, dışarıdan getirilip olayların fitilini ateşleme görevi verilen grup, daha sonra arkasına yüzlerce kişiyi katarak ilçeyi adeta teslim almış, Kürt yurttaşlarımıza ve demokratik güçlere karşı saldırıya geçmiştir.

AKP hükümetinin, polisin ve askerin linç girişimcilerini “anlayışla” karşılayan tutumları, şehri teslim alan ırkçı gruplar karşısındaki davranışları, Sivas katliamını hatırlatıyor. Sivas'ta da saatlerce süren toplanma, heykel parçalama, Kültür Merkezine saldırı olayları yaşanmış ve ardından Madımak Oteli ateşe verilerek 35 aydın ve emekçi katledilmişti.

Dörtyol'da, güvenlik güçleri; parti binalarını basıp, kırıp döken, tabelaları söküp, Türk bayrağı asan, işyerlerinin camlarını kıran, talan eden ve ateşe veren güruh karşısında seyirci kalarak provokasyona güç vermiştir. Bu olaylarda ilk gün BDP bürosu saldırıya uğramış, ikinci gün ise EMEP ve ÖDP ilçe büroları tahrip edilmiştir.

Tüm bunlar olurken, açılım fiyaskosunun mimarı İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın, polis ve askere bu tür gelişmelerin vahametine dikkat çekip, polis ve askerin hiçbir vatandaşın canına ve malına zarar gelmeyecek her türlü tedbiri alması talimatını vermesi beklenirdi. Oysa durum nedir? Bakan Atalay, İnegöl’deki linç girişimlerini basit bir asayiş vakası olarak geçiştirme telaşında. Bakan, Dörtyol’da da Hatay Valisi ile birlikte kışkırtıcı açıklamalarda bulunmuş, linç girişimlerine neredeyse destek ve güç vermiştir. AKP hükümeti, gerilimden beslenmek, referanduma ve seçimlere bu tehlikeli politika üzerinden gitmek istemektedir.

***

Linç kültürü topraklarımızda yıllardır ilmek ilmek örülmektedir. Özellikle ülkenin batı illerinde, şehit cenaze törenleri ile asker sevkiyatları sırasında, “PKK terörünü lanetleme” adı altında bir Kürt düşmanlığı bilinçaltına zerk edilmektedir. İzlenen neoliberal politikalarla her geçen gün mülksüzleşen, kronik işsizlik yaşayan kitleler, şiddet iklimine sürüklenmekteler, yaşadıkları sorunların nedeni olarak, yer yer ekmeklerini kazanmak için Batı illerine göçmüş Kürtler hedef gösterilmektedir. Yakın zamana kadar Kürt kimliğini bile reddeden zihniyet, demokratik mücadeleler karşısında bu inkardan vazgeçmiş görünmesine rağmen, toplumda bir demokratik bilincin yerleşmesi için çaba göstermemiştir. Topraklarımızdaki etnik farklılıklar, bir zaaf değil, bir zenginliktir. Etnik farklılıklara saygı bilinci, toplumda sistemli bir çaba ile bir norm haline getirilmelidir. Oysa olan nedir? Sorun, açık ya da örtülü olarak “Kürtlerle yaşamanın zorluğu” noktasına taşınmıştır. Beyaz Türkleri temsilen Ertuğrul Özkök’ün diline doladığı, “had bildirme” densizliği, kahve esnafında “ya sev ya terket” şeklinde ifadesini buluyor.

Türk milliyetçiliği cephesinde bunlar olurken Kürt siyasetçiler de halkların yeniden kardeşleşmesi yerine kutuplaşmaya adeta seyirci kalmaktalar. Silahların susturulması konusunda hayırhah bir tutum sürdürürlerken “bölgesel demokratik özerklik” türü temelsiz, afaki önerileriyle, ayrılıkçı iddialarına malzeme vermekteler.

***

Tüm demokratik kitle örgütlerinin, meslek örgütlerinin, sendikaların, siyasi parti ve örgütlerin Türkiye’de etnik farklılıklara saygıyı, Kürt ve diğer tüm etnik kimliklerin haklarına saygıyı özümsemiş, demokratik bir kültürü egemen kılması gerekiyor. Bu söylemin, toplumun en alt kesimlerine kadar tüm kitle örgütlerinde, okullarda, camilerde, medya organlarında yaygınlaştırılması boynumuzun borcu olmalıdır. Burnumuzun dibinde, Yugoslavya’da olanları yeniden ve yeniden hatırlamalı, linç kültürüne, anti-demokratik milliyetçi, ırkçı politikalara karşı kardeşliği, yalnız kardeşliği esas alan demokratik bilinci savunmalı ve yaymalıyız. Bağdat harap olmadan…

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Krizden Çıkışa Engel:Gelir Uçurumu…

Mustafa Sönmez

28.07.2010,Çarşamba
Düne kadar yere-göğe sığdırılamayan küreselleşme, dünyada hem bloklar, ülkeler, hem de ülke içi sınıflar arasında gelir bölüşümünü daha da bozdu. Yıkıcı rekabet, devletin ekonomiden uzaklaştırılması, sosyal devletin budanması, anti-sendikal düzen, artan işsizlik, bölüşümde emek, alt-orta sınıflar aleyhine sonuçlar yarattı. Bunu, OECD’nin verilerinden de görebiliyoruz. Bölüşümde adaletsizliğin göstergesi olan gini oranının gelişmiş-gelişmekte olan tüm ülkelerde (birkaçı hariç) bozulduğu-0’dan 1’e doğru- hemen görülüyor.Gelir adaletsizliği liginde şampiyon Meksika’yı, maalesef Türkiye izliyor. Aslında, Türkiye’deki gelir eşitsizliği, OECD’ye bildirilenden daha fazladır. Gelir adaletsizliğinin ölçümünde ne tür sağlıksız yöntemler izlendiğini bu sütunda bir çok kez yazdım. Onca makyajlamalara rağmen, mızrak çuvala sığmıyor, bu haliyle bile utanç verici bir bölüşüm tablomuz var.

Küresel krizin merkezi ABD’de de bölüşüm alarm verici. Keza Avrupa ülkelerinin çoğunda da küreselleşme bölüşümü iyileştirmedi, tersine bozdu.




Kaynak:OECD.Stat.Extracts

Bölüşümün daha da adaletsizleşmesi sonucu, dünya ekonomisi eksik-tüketim illetine yakalandı. Bu hastalık, bugün krizden çıkışın da önünü tıkıyor. Çünkü dünya ekonomisinin kalıcı bir büyüme ivmesi yakalaması bu bölüşüm ilişkilerinin değişmesini, alt-orta sınıfların, harcanabilir gelirlere kavuşmasını , ücretlerin, talebin artırılmasını gerektiriyor.

IMF’nin ön ayak olduğu krizden çıkış için politika önerileri, tüketime gark olan, bunun için de dünyanın tasarruflarını tepe tepe kullanan ABD’nin, artık tüketimini kısıp ihracata yönelmesini; diğer ülkelerin de pazarlarını ABD’ye açmasını içeriyor. Bunun için de cari fazlası olan Çin’e yükleniyorlar. Çin’in parasını değerli hale getirerek ihracatçılıktan ithalatçılığa dönmesi öneriliyor. Unutulan şu: Çin’de, ABD’nin,Avrupa’nın mallarını tüketecek bir kitle var mı? Çin, halkının gelir düzeyini artırıcı bir politikadan ziyade, ucuz emeğini kullanan bir sermaye birikimi modeli ile bugünkü yere geldi. Bunu bozmaya da hiç niyeti yok. Çin’in, tasarruf yerine tüketime yönelerek, iç pazarını derinleştirerek, ithalatçı duruma gelerek Batı’yı kuyudan çıkarma beklentisi, boş bir hayal.

ABD’nin yeniden ihracatçı olması, dolayısıyla çarklarını çevirebilmesi, ancak Almanya, Japonya gibi , satın alma, tüketme gücüne sahip kitlesi olan ülkelerle mümkün olur. Ama onlar da, özellikle Almanya, kuyudaki ABD’ye ip sarkıtmaya pek niyetli değil. Tersine, mali disiplin ile maliyesini düzenleme, ihracat kapasitesini genişletme derdinde. Mesele de burada düğümleniyor işte.

***

Türkiye’nin de krizi daha küçük maliyetlerle geçiştirmesinde iç pazarı önemli rol oynayabilirdi. Özellikle 2000’li yıllardaki üretim kapasitesini “AB’ye dönük ihracat” üstüne bina eden Türkiye, AB’deki daralma ile birlikte alternatif dış pazarlar bulmakta güçlük çekiyor. Ya iç pazar ? İşte orada da dünyanın en eşitsiz gelir bölüşümü ayıbı ayağa dolanıyor. Türkiye gelirinin yarısını, yüzde 20’lik nüfus kullanırken, diğer yarısı yüzde 80’e kalıyor. Bu, 72,5 milyon nüfusun dörtte üçünden fazlasının, mutfak-barınma ihtiyaçları dışında harcayacak pek gelirinin olmaması demek. Ev, otomobil, beyaz eşya vb. nüfusun çoğunluğu için ya alınamaz ya da kolayca yenilenemez harcamalar.

Bölüşümde adaletsizlik, sistemin ayağındaki pranga. Dünya ve Türkiye, krizden başını kaldırabilmek için geliri yeniden daha adil bölüştürmeye mahkum. Ama, bu kolay değil. Gelir piramidinin tepesini işgal eden, benden sonrası tufan, diyen oligarşiye rağmen , mücadele etmeden bölüşümü iyileştirmek mümkün değil. Mutlu azınlık, kendi sistemlerinin uzun vadede ömrünü uzatacak böyle reformlara bile tahammülsüz. Sınıf körlükleri, onlarla beraber tüm sistemi aşağı çekiyor…

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Eğitim Panayırı…

Mustafa Sönmez

26.07.2010, Pazartesi
Vakıf üniversiteleri, dershaneleri, özel ilköğrenimi, liseleri ile, eğitim panayırı yaz sıcağında pek hareketli. Koca koca rektör profesörler, TV ekranlarında öğrenci çekmek için çığırtkanlık yapıyor. Bize gel, bizde fırsatlar şöyle, böyle diye…Özü ise şu: Bize kaydol, paranı bize getir. Dershaneler, üstünden para kazandıkları çocukların sınav başarısını reklam vesilesi yapıyor. Kolejler kesiminde ayrı bir çığırtkanlık…Bu kadar mı yerlerde sürünmeliydi bu eğitim işi. Bu kadar mı para-pula tahvil olup pespayeleşmeliydi ?

Deveye sormuşlar, neren eğri diye, yanıt malum: Nerem doğru ki ... Neremiz doğru ki, eğitimimiz düzgün olsun. Gün geçtikçe içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Çocuklar, gençler kobay, veliler sağımlık inekler gibi. Herkes gelecek endişesinde. İşsizlik yüzde 14’te kemikleşmeye yüz tuttukça, eğitimli işsiz sayısı bile 1,5 milyona yaklaştıkça, aileler, çocukları için daha da endişeleniyor ve umutlu-umutsuz eğitime sarılıyorlar. Tabi ki gücü yetenler, ya da yetirmeye çabalayanlar... Olmayanlar, çaresiz, umutsuz. Birçok aile, elindeki avucundakinden fedakarlık yapıp eğitime harcama yapıyor, çocukları dershaneye gönderiyor, özel üniversitelerde okutuyorlar, bir diploma için.

Ailenin çocuğunun geleceği ile ilgili telaş, iyi bir eğitim için çırpınışa yöneldikçe, yükselen talep, beraberinde ticari eğitim arzını, metalaşmayı, o da eğitimde kepazeliği beraberinde getiriyor. Devlet, eğitim görevini atabildikçe sırtından atmaya, olmadı, bütçesini daraltıp kalitesizleştirmeye meyilli. Devlet okullarında, üniversitelerinde 17 milyon dolayında öğrenci var. Bunun 12,5 milyonu ilköğrenim öğrencisi, 4 milyona yakını ortaöğrenim öğrencisi. 1,5 milyon da üniversite, yükseköğrenim öğrencisi. Aşağıdan yukarıya sistem eliyor. Okullaşma, ilköğrenimden itibaren düşüyor ve üniversite kapısında iyice daralıyor.

Devlet okullarında, üniversitelerinde 17 milyon dolayında öğrenci var. Bunun 12 milyonu ilköğrenim öğrencisi, 3,5 milyona yakını ortaöğrenim öğrencisi. 1,5 milyon da üniversite, yükseköğrenim öğrencisi.



Kaynak: Muhasebat Genel Md. Veri tabanı

2009’daki Merkezi bütçenin yüzde 13,4’ünün sadece eğitime harcanması önemliymiş gibi görünse de öğrenci başına 2 bin TL’yi ancak bulan bir harcama bu. Devlet, bir asgari ücretliden bile vergi ve prim olarak yılda 4 bin TL’ye yakın bir kesinti yapıyorsa, öğrenci başına 2 bin TL harcama yapmış, çok mu ? Eğitime harcanan, bütçeden faize ödenenden 17 milyar TL eksik...

Devlet eğitiminin kalitesi belli. Okullar yetersiz, derslik açığı var. İstanbul’da bile, sınıflar 50-60 kişilik. Bütçeden eğitime yapılan harcamanın yüzde 61’i “personel gideri”…Yani öğretmen-hoca maaşına ancak yetiyor bütçe. Varın düşünün; geriye kalanı ile hangi sağlıklı binaya, donanıma, laboratuara vs.ye yetişilir ki. Böyle olunca, orta ve üst sınıfın eğilimi, orta öğrenimde sınavla girilen Anadolu liselerine, sınavla girilen kolejlere, üniversiteye giriş için dershanelere, -parası olan için- vakıf üniversitelerine, yurt dışı üniversitelerine…2009 milli gelir serilerinde, özel harcamalarda eğitime 10 milyar TL’ye yakın para harcandığı verisi var. O zaman, 35 milyar TL’lik devletin eğitim harcamasının yanında, 10 milyar TL’lik özel harcama yapılmış bile. Eğitim pazarı büyük ve büyütülmeye aday.

***

Neoliberal iktidarın, eğitimi özelleştirme, ticarileştirme emelleri, bunun için devlet okulu eğitiminin kalitesini iyileştirmek için çaba göstermemesi, halkın gelecek endişesi ve iyi bir eğitim için tasarruflarını gözden çıkarması ile birleşince, eğitim tacirlerine gün doğuyor. Dershaneler, özel okullar, özel-vakıf üniversite yatırımcıları, ellerini ovuşturuyorlar. Devletin esirgediği doğru dürüst eğitimi, başka alanda aramaya dönük talep oluştukça, sermaye, eğitim-sınav endüstrisine yatırım yapıyor. El kadar çocuklar 3 yıllık SBS sınav maratonunda perişan edilirken, dershane sektörünü elinde tutan Fethullah Cemaatine, eski bakan Hüseyin Çelik’in çektiği kıyak nasıl unutulur!.. Neden sonra, vazgeçtiler ama, bu saçmalığın çocukların ruh sağlığına, ailelerin bütçelerine verdiği zarar da Çelik’in yanına kâr kaldı. Hüseyin Çelik efendiden bir özür, bir özeleştiri duydunuz mu?

Eğitim, kanayan bir yara. Büyük istismar konusu. Her geçen gün de içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Ticarileşmiş, metalaşmış eğitimle hesaplaşmak, belki her şeyden daha çok önem kazanıyor.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

KİT Tasfiyesinde 25 Yıl ve CHP

Mustafa Sönmez

24.07.2010, Cumartesi
Neoliberalizmin beylik uygulamalarından olan KİT’lerin, özelleştirmeler, kapatmalar, küçültmelerle, tasfiyesi serüveninde Türkiye 25 yılı geride bırakmış bulunuyor. IMF-Dünya Bankası direktifleriyle başlatılan KİT’lerin tasfiyesine Turgut Özal ilk hamleyi yaparken izleyen hükümetler uzunca süre yasal altyapıyı hazırlamakla vakit geçirdi. Esas tasfiye ise 2001 krizi sırasında Kemal Derviş yönetimindeki IMF programları ile gerçekleşti, hasat ise AKP iktidarına nasip oldu ve meyveler bu iktidar döneminde toplandı.

Dile kolay; bundan 25 yıl önce KİT’lerde 653 bin kişi çalışıyordu. Bugün ise sayı 184 bin ve bunların 60 bini de özelleştirme tezgahında, görücüye çıkarılmış 7 KİT’de çalışıyor. Demek ki, onların da tasfiyesi ile KİT çalışan sayısı 120 binlere inecek. Son 25 yılda KİT istihdamındaki azalıştan anlayın ki, ortada yüzde 75’e yakın tasfiye var!...KİT’lerin dörtte üçü tasfiye edilmiş.


Kaynak:Hazine Müsteşarlığı veri tabanı

Operasyonlar başladığında 653 bin kişinin çalıştığı 48 KİT vardı. Bugün 184 bin kişinin çalıştığı 29 KİT var. Bunların da 7’si özelleştirme tünelinde ve 60 bin kişi daha “özelleşecek”…1985’te KİT’lerin yarattığı katma değer, Türkiye milli gelirinin yüzde 6,3’ü idi. Bugün ise bu pay, yüzde 2’nin altında.

***

Kim ne derse desin, Türkiye’de KİT tasfiye sürecinde ekonomik rasyonellerden çok, ideolojik-politik saikler, neoliberal düsturlar etkili oldu. Körü körüne IMF-Dünya Bankası buyruklarına teslimiyet yaşandı. KİT’lerin düzeltilecek yanları yok muydu ? Elbette vardı. Nasıl olmasın; on yıllarca özel sermayeye ucuz girdi, kalifiye eleman sağlamakla işlevlendirilmiş, iktidardaki sağ partilerce arpalık olarak tepe tepe kullanılmış KİT’lerin tabi ki operasyona ihtiyacı vardı. Ama bu operasyonun ille de özelleştirme, tasfiye, kapama olması gerekmiyordu. Bugün o kuruluşlarda 500 bin daha az insan çalışıyor. Özelleştirmeler işsiz bıraktı, güvencesizleştirdi, sendikasızlaştırdı. KİT’lerde örgütlü Türk-İş’in şimdiki haline baksanıza..Neresinden tutsanız, elinizde kalıyor.

***

Türkiye şartlarında devlet müdahalesi, KİT yatırımcılığı, bir ihtiyaçtan doğdu 1930’larda . Kesinlikle bir ideolojik seçim değildi. Yeterli sermaye birikiminin olmadığı bir ülkede devlet kapitalizmine duyulan ihtiyaçla ilgiliydi. 1950’lerden 1980’lere gelinceye kadar da KİT’ler ihtiyaçtan varoldular. Kırda, Et Balık, SEK ile, yüksek teknolojide Erdemir, Pektim ile hep özel sektörün yetmediği alanlarda oldular, özel sermaye birikiminin kaldıraçları olarak kullanıldılar. Öte tarafta ise, bölgesel uçurumların açılmasını önlediler, işsizliğin patlamasına karşı sübap oldular, sendikal iklimin iyileşmesine katkıda bulundular. Daha birçok şey sayılabilir.

Tasfiye yerine, KİT’lerin birçoğu iyileştirilebilir, miyadı dolanlar kapatılır, ama günün ihtiyaçlarına göre çağdaş, teknolojik donanımlı, Türkiye’ye rekabet gücü sağlayacak, istihdam dostu yenileri açılabilirdi, ama yapılmadı. Özellikle 2000 sonrasının Derviş ve onu izleyen Erdoğan icraatlarında , IMF borçlarının da zorlamasıyla, büyük tasfiyeler gerçekleşti: Telekom, Tüpraş, PO, Petkim, Erdemir,Tekel… ardı ardına satıldı. Özellikle neoliberalizmde şampiyonluğu kimseye kaptırmayan AKP iktidarı, sağlanmış hukuki altyapının rüzgarıyla özelleştirmeleri şaha kaldırdı. 2002 sonunda 384 bin olan KİT istihdamı AKP’nin iktidarında 184 bine indi. Yani AKP, sadece kendi döneminde 200 bin KİT çalışanını tasfiye etti, 42 olan KİT sayısını 29’a indirdi. Bugün onların 7’si daha özelleştirme tezgahında 60 bin çalışanı ile…

***

Bu büyük tasfiyenin ardından CHP’nin KİT politikası tabi ki önemli. CHP, ne yapacak KİT’lerle ? Doğu-G.Doğu azgelişmişliğinde KİT’leri kullanacağını söylüyor, ama o kadar mı? Mali kural tartışmaları sırasında, bu neoliberal yaklaşıma sıcaklık, CHP’de bazı “Dervişgil eğilimler”in varlığının ilk işaretlerini verdi. Pek hayırlı bir yaklaşım olarak görünmedi bana. CHP, “devletçilik” ilkesine ne kadar bağlı olduğunu yüksek sesle ifade edip KİT’lerle ilgili politikasına açıklık getirmeli, sadece özelleştirmeler konusunda değil, yatırımcılıkta devletin yeri konusunda ne düşündüğünü kamuoyu ile paylaşmalıdır.

23 Temmuz 2010 Cuma

Yabancı Yatırım ve Dış Kredide Düşüş …

Mustafa Sönmez

23.07.2010, Cuma
Türkiye ekonomisi, dış kaynak girdikçe büyüyen, girmedikçe duraklayan bir yapıda. İthalata bağımlı büyüyen ekonominin yarattığı cari açığı, yani döviz açığını finanse etmede 3 kaynak var: Doğrudan yabancı sermaye girişi, dış kredi ve sıcak para dediğimiz borsaya,devlet kağıtlarına gelen kısa vadeli sermaye hareketleri. Bunlar içinde en az zararlısı doğrudan yabancı sermaye girişidir. Borç yaratmaz, taşın altında eli vardır, iyi kötü istihdam yaratır, teknoloji getirir, reel üretime katkısı vardır.

Dış kredi ile finansman, ikinci tercihtir. Ağırlıkla orta-uzun vadelidir. Vadesi bellidir, yüksek riskli, sürprizli değildir, kırılganlık pek yaratmaz. Dış kaynaklar içinde en riskli ,kırılganlık ve kriz yaratıcı olanı ise sıcak para diye bilinen portföy yatırımları, ya da kısa vadeli sermaye hareketleridir. Borsaya girer çıkarlar, devlet kağıtlarına yatırım yaparlar. Spekülasyon, doğalarında vardır. Dış kaynağa muhtaç ülkeler, bunlardan en çok doğrudan yabancı sermayeyi tercih ederler. Çin, mesela böyle bir ülkedir.

***

Türkiye, söz konusu 3 finansman kanalını da kullanır. Kriz öncesinin likidite bolluğu koşullarında hem doğrudan yabancı yatırımlar hem de dış kredi kullanımı, sıcak para girişi kadar önemliydi. Ancak, kriz sonrası durum değişti. Şu dönem doğrudan yabancı sermaye yatırımlarında da dış borç bulmada da azalışlar gözleniyor.Bu durum, spekülatif sıcak para girişine bağımlılığı artırıyor ve bu kanaldan giren yabancı sermaye girişinin olumsuzluklarını artırıyor.

Doğrudan yabancı yatırımları, özellikle 2005 sonrası hızlanmıştı. Özelleştirme projeleri, Türk bankalarını yabancılara satma niyetleri, yabancı girişini kamçılamıştı. 2006 ve 2007’de yılda 20 milyar doları bulan yabancı sermaye girişleri 2008’de bile 16 milyar dolara yaklaşmıştı.


Kaynak: Hazine Müsteşarlığı veri tabanı

Küresel kriz ile birlikte yabancı yatırımlar azaldı ve 2009’un tamamında 6 milyar dolara kadar düştü. Düşüş eğilimi 2010’da da sürüyor. İlk 4 aylar itibariyle analiz edildiğinde 2008’den 2009’a yarı yarıya azalan yabancı sermaye girişi, 2010’da da aynı vitesle düşüyor. 2008’in ilk 4 ayında 4,4 milyar dolar olan yabancı yatırımlar bu yılın ilk 4 ayında 1,2 milyar dolara kadar gerilemiş.Yabancı yatırımcılarda gerileme, özellikle AB’den kaynaklanıyor. AB’den yabancı yatırım bir yılda yüzde 50 azalmış görünüyor. 2008’deki Körfez yatırımı akını da sonraki iki yıl bıçak gibi kesildi. Yabancı yatırım iştahsızlığı bütün coğrafyalara mahsus, Türkiye’deki iklim bozukluğu, ek bir etken.

***

Yabancı yatırım azalmasına, dış kredi temininde düşüş de eşlik ediyor. Özellikle de özel sektör kredileri azalıyor.Bunda, uluslararası piyasalarda yaşanan likidite ve kredi sıkışıklığı nedeniyle bu kesimin krediye erişiminin zorlaşması etkili oldu.


Kaynak: Kaynak: Hazine Müsteşarlığı veri tabanı

Gerek kamu gerekse özel kesimin net borç ödeyicisi pozisyonunda olduğu gözlemleniyor. 2008’in 3’ncü çeyreğinde 197 milyar dolara kadar çıkan özel sektör borçlanması, 2010’un ilk çeyreğinde 169 milyar dolara kadar inmiş görünüyor. Alınan borçlar döndürülemiyor, net borç ödeyicisi durumu geçerli.

Cari açık, krizin etkilerinin azalması ile birlikte iç talepte görülen canlanmanın getirdiği ithalat artışı dolayısıyla 2009 yılının son çeyreğinden itibaren tekrar genişlemeye başladı. Ayrıca, Türkiye’nin en önemli dış pazarı konumunda olan Avrupa ülkelerinde büyümenin halen ivme kazanamamış olması da ihracat performansını olumsuz etkileyerek cari açık üzerinde genişletici bir etki yarattı. Bu açığın finansmanında doğrudan yabancı yatırım ve dış kredinin rolü azalırken yıkıcı etkileri daha fazla olan sıcak paraya bağımlılık artıyor. Döviz kurunun aşırı değerlenmesi karşısında teslimiyet de bununla ilgili…

21 Temmuz 2010 Çarşamba

İnşaatta Reel Ücretler Yüzde 30 Geriletildi…

Mustafa Sönmez

21.07.2010, Çarşamba
Milli gelirde yaklaşık yüzde 5 , tarım dışı istihdamda 1-1,2 milyon ücretli ile yaklaşık yüzde 10 payı olan inşaat sektörü, diğer sektörlere göre krize daha erken girdi. Özellikle bina inşaatı alt dalında yaşandı bu. Bir yandan AKP iktidarının “çiftliği” TOKİ’nin doludizgin konut yatırımları, bir yandan bankaların konut kredileri ile hızlandırılan konut sitesi yatırımları, İstanbul’da AVM, plaza türü yatırımlar, kısa sürede bir arz fazlası oluşturdu. Talebin üstünde konut ve işyeri arzı yaşandı. Bu da sektörün 2008’in başından itibaren küçülmesini getirdi. 2008’de yüzde 8 küçülen inşaat sektörü, 2009’da yüzde 16,3 ile en çok küçülen sektörler arasında yer aldı. Sekiz çeyrek üst üste daralan inşaat sektörü ilk kez 2010 ilk çeyreğinde yüzde 8 büyüme gösterdi. Tabi ki bu büyüme de baz etkili…

Bina dışı inşaat bir yana bırakılıp bina inşaatının kriz öncesi ve sonrası durumu analiz edildiğinde, sektörün krizden çıkışta, inşaat işçilerinin olabildiğince omuzlarına basarak çıkmaya çalıştığı anlaşılıyor. TÜİK’in inşaat üretim endeksi verilerine göre, küresel krizin etkisi altına girilen 2008 son çeyreğinde daha da daralmaya başlayan bina inşaatı sektörünün 2009 ilk çeyreğinde , önceki yılın ilk çeyreğine göre yüzde 25 küçüldüğü görüldü. 2009’un ikinci ve üçüncü çeyreklerinde görece toparlansa da 2009’un son çeyreğinde bina üretimi 2008’in son çeyreğinin yüzde 7 gerisindeydi. Sektör 2010’un ilk çeyreğinde , 2009’dan görece iyi ama 2008’den yüzde 12 gerideydi.

Bina inşaatında istihdam ise 2009’da çok ciddi daralma gösterdi ve bir yılda istihdamda yüzde 20’ye yakın azalma görüldü. Ancak, üretim ile istihdamdaki değişimler göz önüne alındığında, sürdürülen inşaatlarda daha az işgücü kullanıldığı, dolayısıyla işçi başına inşaat üretiminin arttığı, “üretkenliğin hızlandığı” görülüyor.



Kriz sonrası üretimi, azaltılmış işçi ile sürdürmek, tabi ki, eldeki işçiyi daha çok sömürmekle mümkündü ve müteahhitler bunu yapmış görünüyorlar. Sayıları azaltılmış işçiye, kriz öncesi ücretleri de ödenmemiş. Yani işçiler, 2009’da zam almadan 2008 ücretlerinin bile altında ücretlere çalıştırılmışlar. Görünen o ki, işçilerin hem iş yükleri ağırlaştırılmış hem de reel ücretleri geriletilmiş.



TÜİK, yine her 3 ayda bir inşaat firmalarının nominal ücret bütçelerini açıklıyor. Bu ücret bütçesini, işçi başına üretime böldüğümüzde, nominal birim ücreti buluyoruz. Bu krizin tarihi özelliği nominal ücretlerin bile geriletilmiş olması. 2009 son çeyreğinde birim nominal ücretler, 2008 son çeyreğine göre yüzde 26 geriledi. Burada daha enflasyonun götürdüklerini konuşmuyoruz. 2008 sonunda diyelim, aylık 1000 TL ücret alan bir inşaat işçisine, 2009 da 740 TL ödendi. Ama bir de enflasyonun götürdükleri var. 2008 sonundan 2009 son çeyreğine işçi başına reel ücret yüzde 30 gerilemiş. İnşaat işçisinin 2010 ilk çeyreğinde sektördeki göreli toparlanmaya rağmen, reel ücreti yine gerilemiş ve 2009 ilk çeyreğinin yüzde 25 altına düşmüş.

Görünen o ki, inşaat piyasası krizden toparlanmak için başlattığı yeni yatırımlarda hem daha az işçi kullanıyor, işçinin yükünü ağırlaştırıyor, hem de daha düşük ücretlere çalıştırıyor. Kriz, inşaatta da, tıpkı sanayide olduğu gibi, işçinin sırtına basılarak atlatılmaya çalışılıyor.