Sayfalar

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Hedef: Özyönetimci Kamu İle İstihdam ve Üretim

Mustafa Sönmez

31.05.2010, Pazartesi
Özelleştirmeci, piyasacı, anti-kamucu AKP iktidarının, işsizlik zıvanadan çıkıp 9 yılda yüzde 6’lardan yüzde 14’lere, resmi sayı olarak 1,5 milyondan 3,5 milyona tırmanınca, paçası tutuştu. Nüfusu yıllık yüzde 1,5’a yakın artan bu ülkenin kamu eleman ihtiyacı azalmadığı halde, kadro azaltan, güvenceli kamu çalışanını sözleşmeli, 4/C’li yaparak güvencesizleştiren AKP iktidarı, hazırlattığı “Ulusal İstihdam Stratejisi” isimli taslakta kamu istihdamını artırmayı da öngörüyormuş. Bakalım, ne kadar, nereye kamu çalışanı istihdamına yer verecek.

Özünde, 72,5 milyonu aşan ve her yıl en az 1 milyon çoğalan nüfusumuza, 3 milyonun altında tutulan kamu çalışan sayısı çok yetersizdir. Türkiye’nin, eğitimde, sağlıkta, adalette, sosyal hizmette daha çok kamu çalışanı ile kamu hizmetine ihtiyacı varken, neoliberal AKP iktidarı, azgın bir biçimde IMF destekli politikalarla kamu çalışanlarını mutlak anlamda azalttı, kamu hizmet türlerinin iç bileşimi ile oynadı, reel gelirleri düşürdü ve çalışanları güvencesizleştirdi.

***

Neoliberal zihniyet, “küçültülmüş devlet” ister. Ona göre, özel sektörün emekten sömürdüğünden devlete vergi adı altında giden, en aza indirilmeli. Çünkü inanır ki, özel sektör o artığı daha iyi değerlendirir, devlet ise çarçur eder. Devlet, eğitim, sağlık da dahil olmak üzere bildik hizmetlerini azaltmalı, bu alanları ticarileştirip özelleştirmelidir.Özel okullar, özel-vakıf üniversiteleri ile bu alan ticarileştirilmeli, sağlık, özel hastaneler eliyle yerine getirilmeli, belediyeler küçültülmeli, kent hizmetlerini belediyeler ve halk piyasadan özel firmalardan almalıdır vs..

Özal ile başlayan neoliberalizm uygulaması, AKP’de arşa vardı. Son 3 yılda bile özelleştirme kapsamındaki KİT’lerden neredeyse 20 bin kişi , belediye şirketlerinden 10 bin, KİT’lerden yine 5 bin, il özel idarelerinden de 5 bin kişi işinden olmuş. Kentleşme hızlanıp belediye sayısı arttığı halde belediye çalışan sayısı 3 bin azaltılmış.



KİT’leri ve belediye işletmelerini tasfiyeye azimli AKP iktidarı, buralarda 4/C türü güvencesizleştirmelerle, sözleşmeli uygulamaları ile operasyonları devam ettirirken, ortaöğrenimde okullaşma eğilimlerinin hızlanmasına karşın yeterli eğitim kadrosu yaratmıyor. Genel hizmet kadrolarının yüzde 28’ini bulmayan eğitim-öğretim çalışanlarının öğrenci nüfusa göre sayısı, maaşları, donanımları yetersiz. İstanbul’da bile 60-70 kişilik sınıflarda eğitim yapılıyor. Askeri personel ve bütçeleri puslu olduğu için yorum da zor.Ama, vergimizi, daha az silaha, askere, daha çok eğitime harcamalıyız. Eğitimin akçalı yanı bir tarafa, kalitesini ayrıca tartışmak gerekir.

Yüzde 13-14 payı olan sağlık çalışanlarında, özellikle yardımcı sağlık personelinde durum, öğretmenlerden farklı değil. Buna karşılık polis kadroları, toplamın yüzde 10’una yaklaşıyor ve birim bütçeleri, eğitim ve sağlık kadrolarından daha yukarıda. Diyanet kadroları bile, toplamda yüzde 3,5 pay sahibi.

***

AKP iktidarının, işsizliğin alarm zillerini çaldığı günümüzde kamuya seçim öncesi, göstermelik bazı eleman alımları kimseyi yanıltmasın. AKP, zihniyet olarak sosyal devleti küçültme yanlısıdır. Devletin temel işlevlerini piyasaya verme, özellikle kendi yandaş İslamcı sermayedarlarına aktarmaya odaklıdır. Ne yapmalı? Kamunun toplumsal artıktan daha çoğunu vergi olarak alması, vergiyi de gücü olanlardan toplayarak daha fazla kaynakla donatılması gerekir,bir. Bu artan kamu kaynağının, daha çok kamu çalışanı istihdamıyla, demokratik yönetimli, kaliteli mal ve hizmet üretimine harcanması gerekir,iki. Özelleştirmelere, ticarileşmelere, piyasalaşmaya karşı çıkılmalı; katılımcı, özyönetimci KİT’lerle , belediyelerle , istihdam yaratıcı mal ve hizmet üretimi artırılmalıdır, üç.

29 Mayıs 2010 Cumartesi

TÜSİAD ve CHP

Mustafa Sönmez

29.05.2010, Cumartesi
Yeni CHP’nin alt-orta sınıfların iş-aş beklentilerine, Cumhuriyet rejimi değerlerinin korunmasına dönük beklentilerine cevap vererek iktidara yürümek istediği çokça yazılıp çiziliyor. Ancak, iktidara gelme ve iktidar etmede gerçek gücü ellerinde bulunduran mülk sahibi sınıflar, burjuvazi faktörü ne olacak ? AKP, iktidara gelirken 2001 krizi mağdurlarının oylarını almanın yanında arkasını , bugün MÜSİAD’ta,TUSKON’da temsil edilen irili-ufaklı İslami burjuvaziye dayamıştı (*). Keza, 2001 krizinden mağdur bazı büyük holdinglerin de desteği vardı arkasında. Ama, geleneksel büyük burjuvazinin örgütü olan TÜSİAD ile bir mutabakatı yoktu. Milli Görüş kökenli AKP’den emin olamayan TÜSİAD’ın 2002 seçimlerinde AKP’nin tırmanışını frenlemeye dönük Derviş-Özkan- İsmail Cem’den alternatif üretme girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

Bununla beraber, AKP’nin, birinci iktidar döneminde sergilediği neoliberal, IMF-AB çıpalarına sadık iktidar görüntüsü TÜSİAD’ı pek memnun etti. Küresel kriz öncesinin likidite bolluğuna denk gelen 2002-2007 lale devri, TÜSİAD için “AKP’den iyisi Şam’da kayısı” algısını hakim kılmış, kılmakla kalmayıp 2007 seçimlerinde AKP’ye, özellikle Doğan Medyası aracılığıyla örtük bir desteği de getirmişti. Ancak, ne olduysa 2007 sonrasında oldu.

***

AKP, ikinci iktidar döneminde gerçek gündemine yoğunlaştı. Çankaya’nın ardından üniversitelerde, medyada, bürokraside gerçekleşen kuşatmayı, yargının ele geçirilmesi hedefi izledi. Korku imparatorluğu ile sindirmeye çalıştıkları arasına TÜSİAD’ın en büyük üyelerinden Aydın Doğan grubunu alması, TÜSİAD’ı nihayet uyandırdı. AKP, başka bir yoldaydı ve hızla devlet rantları ile arkasındaki İslami burjuvaziyi palazlandırıyordu. AKP’yi artık merkezde bir parti olarak görmek mümkün değildi. Ama, AKP’ye bir alternatifi de yoktu TÜSİAD’ın. Merkez sağ ve soldaki tüm seçeneklerini 2002 öncesi birikim-kriz serüveninde bonkörce tüketmişti. Baykal CHP’sine ve Bahçeli MHP’sine ısınamıyordu ve onların AKP hegemonyasını kıracaklarına da pek güvenemiyor, inanamıyordu.

İşte bu ruh hali içinde Kemal Kılıçdaroğlu rüzgarı TÜSİAD’a da derin bir ohhh!.. çektirdi. AKP’nin “önlenemez yükselişi”ni nihayet durduracak, durduramasa da yavaşlatacak bir güç ortaya çıkmıştı. Nitekim TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, CHP’nin 33’ncü kongresi sonrası şu değerlendirmeyi yapıyordu:“ CHP’nin yeni Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarında yer alan, kuvvetler ayrılığı ilkesinin güçlendirilmesi; yargının sorunlarına çözüm üretilmesi; yüzde 10 seçim barajının indirilmesi; parti içi demokrasinin geliştirilmesi; çağdaş standartlarına uygun bir anayasa gerekliliği; siyasi ahlak yasası; TBMM’de Kesin Hesap Komisyonu kurulması; dokunulmazlıkların kaldırılması ve refah devletinin tabana yayılması gibi konulardaki görüşleri, çağdaş bir demokratikleşme ve kalkınma anlayışının tesis edilmesi sürecine katkı sağlama açısından umut vericidir.”

***

Kendisini AKP’ye mahkum hissetmenin dayanılmaz mutsuzluğundan kurtarma umudu bulmuş TÜSİAD’ın, bundan sonra da CHP seçeneğine dört elle sarılmasını beklemek yanlış olmayacaktır. Geleneksel büyük sermaye, CHP’yi, tek başına iktidar görmek içindeğil, AKP’yi “merkez sağa” çekmeye zorlayacak bir ağırlık olarak önemseyecektir. AKP’yi, CHP seçeneği ile tehdit edip onu yeniden IMF-AB çıpalarına sarılmış, neoliberal çizgide, esnekleşme-güvencesizleştirme operasyonlarının sadık icraatçısı görmek isteyecektir. Son zamanlardaki MÜSİAD ile buluşmalarını da anımsatmak yerinde olacaktır. TÜSİAD, CHP’yi ise “küreselleşme, özelleştirme, liberalleşme” kavramlarıyla barışık bir parti olarak yine “merkez”de görmek isteyecek, CHP içindeki Kemal Derviş ekolünden isimlerle daha yakın işbirliği içinde olacaktır.

***

CHP’nin Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, işsizlikten, yoksulluktan söz ederken bunların gerçek nedeninin neoliberal politikaların sahibi güçler olduğunu ifade etmedi. Üretimden, ihracattan dem vurdu ama Türkiye’yi üretimden ranta, Asyalaşma çarpıklığına sürükleyenlerin gerçek müsebbiplerinden söz etmedi, belki de etmeyecek. Fincancı katırlarını ürkütmemenin, köprüden geçinceye kadar ayıya dayı demenin doğru olacağını düşünecektir. Ancak, Ecevit iktidarları dönemlerinden artık anlamış olmalılar ki, hele ki küresel kriz koşullarında , hem İsa’ya hem Musa’ya yaranmanın fazla imkanı yok. CHP, ancak TÜSİAD’a yaranmak gibi bir yanlışa düşmez ve onun yerine kendi örgütünü güçlendirip, kof kurumlar haline geldikleri 26 Mayıs günü iyice tescillenen sendikaların, meslek kuruluşlarının yeniden örgütlenmelerine ve etkili kurumlar haline gelmelerine destek vermesi halinde; emeğe, sadece emeğe güvenmesi halinde iktidara gelme ve iktidar etme şansı bulabilir. Umalım bu gerçeğin farkındadırlar.

(*) Detayla ilgilenenlere, Friedrich Ebert Vakfı tarafından yayımlanan “Türkiye’de İş Dünyasının Örgütleri ve Yönelimleri” başlıklı yeni çalışmamı öneririm.
Kitap için 0212 3108491’den bilgi alınabilir.

28 Mayıs 2010 Cuma

Finans Kapitali Dizginlemek Mümkün mü?

Mustafa Sönmez

28.05.2010,Cuma
ABD’de Obama , Almanya’da da Merkel yönetiminin ve Avrupa Merkez Bankası’nın finans kapitali terbiye etmeye dönük çabaları, gündemin baş köşesine oturdu. Yatırım bankacılığı görünümündeki finansal sermayenin aşırı kar dürtüsünün dünyanın başına bu küresel kriz felaketini açtığı ve terbiye edilmezse yeni balonlar yaratarak yer kürede yeni kırılmalar yaratacağı endişesi hakim. Bu endişe, hem tek tek ülke hükümetlerinde hem de IMF,Dünya Bankası, ABD,AB Merkez Bankalarında var. Peki, finansal kapitali terbiye etmek mümkün mü? Nasıl?

Hükümetlerin, hükümet üstü kuruluşların zaten finans kapitalin güdümünde olduklarını, dolayısıyla her tür spekülatif finansal atağa engel olacak girişimleri, yasakları, yasa tasarılarını samimi bulmayanlar da var, bu çabaları destekleyenler de.

Olguları anlamada en yetkin kuram, bir “bilim” olduğunu bu kriz koşullarında da gösteren Marksizm, devleti, egemen sınıfların baskı aracı olarak tanımlar. Friedrich Engels’e ait bu tanım, Marks’ın, Lenin’in siyasi metinlerinde de geliştirilmiştir. Marks’ın 20’nci yüzyıl takipçileri, Gramsci, Sweezy, Baran, , Althusser, Poulantzas, Laclau, Miliband, Mandel gibi isimler, devlet-egemen sınıf ilişkilerine , devlet teorisine katkıda bulundular.

Marksist devlet kuramı, devleti, hakim sınıfların baskı aracı olarak görmekle beraber, “devletin görece özerkliği” gibi daha rafine ve somut durumları tahlilde işimize yarayan bir önermeyi de içerir. Devlet, özellikle kriz koşullarında, hakim sınıf fraksiyonlarının çatışmalarını uzun bir hat etrafında buluşturmak, sermaye-emek arasındaki çatışmaları sistem içinde tutmak için “görece özerk”, adeta sınıflar üstüymüş, hakemmiş gibi davranır.

***

Bugün olan biten de budur. Obaması,Merkeli ile dünyanın hegemonik gücü olan finans kapitalin, son tahlilde, güdümünde olan hükümetler, krizdeki sistemi ayakta tutmak için, tek tek finans kapitalin zarar verdiği, spekülasyonla talan ettiği ve çökmenin eşiğine gelen küresel kapitalizmi, onların “bencil” saldırılarından korumaya kararlılar. G-20, bunun için oluşturuldu, IMF’e bunun için yeni yetkiler verildi. Lehman Brothers’ın çöküşüne engel olamadılar ama sonraki çöküşleri önlemek için bütçe kaynaklarından-siz bunu halkın vergileri diye okuyun- 5 trilyon doları bunun için yangın söndürücü olarak kullandılar. Bu kadarı bile, finans kapitalin zehirlediği bankacılık sistemini dezenfekte etmeye yetmedi. Ayrıca, özellikle Avrupa’da bu devlet müdahalesi, bankacılık krizini bu kez devletin mali krizine dönüştürdü. Ortaya çıkan, ya da halının altından taşan bütçe açıkları, devasa kamu borç stokları ile, 2010, devletin mali krizi yılı. Şimdi banka sistemi, toksik devlet kağıtlarını bünyesine almamaya ya da bir birinden virüs kapmamak için, sakınmaya, içe kapanmaya başladı. Dahası, ABD’de konut kağıtlarını balonlaştırarak spekülatif karlar elde eden ama sonunda balonun patlamasıyla krize yol açmakla itham edilen bu spekülatif finans sermayesi, alıştığından vaz geçmiyor. Başka balon alanları, (petrol,altın, devlet kağıtları vs.) ürünleri peşinde. Bundan vaz geçemez. Çünkü tek tek finans kapitaller de kendilerini suyun üstünde tutma, bunun için de ne gerekirse ona saldırmak durumunda. Bu saldırıların, sistemi yeni krizlere sürüklemesi ise hiç umurlarında değil. Sistemi, tek tek sermayedarlar değil, kapitalist devlet, devlet-üstü kurumlar düşünsün!...Bu onların görevi.

***

Özellikle bu konjonktürde, şimdi “görece özerk” görüntü ve davranışla, sistemi ayakta tutmak için finans kapitalin dizginleri çekilmeye çalışılırken sistemin enkazı da, düşürülen ücretler, artan işsizlik, daha çok da bütçeler üstünden emek sınıflarına yükleniyor. Hemen her ülkede vergiler artırılıyor, istihdam azaltılıyor, maaşlar düşürülüyor, emeklilik hakları budanıyor, sosyal devlet hizmeti daraltılıyor, güvencesizleştirmelerle emeğin maliyeti düşürülmeye çalışılıyor. Bütün bunlar hem üst katta( sermayeler arası) hem alt katta (sermaye-emek arası) muazzam sınıf savaşları demek. Bu, sermayeler arası bilek güreşi, hem ülkeler arası hem bloklar arası yeni ittifaklar, el değiştirmeler, iflaslar, yeni ticari savaşlar anlamına da geliyor. Ticari savaşların, bölgesel ya da küresel bir askeri savaşa, yeni bir bölüşüm savaşına dönmemesini- insanlık adına- temenni etmekle beraber, kapitalizmin daha önce iki dünya savaşı çıkararak krizini aştığını unutmamak gerek.

Merkez kapitalist ülkelerde kopan bu fırtınaların, küreselleşme marifetiyle, Türkiye gibi çevre ülkelerin dışında kalmasının mümkün olmadığını yeterince gördük. Kaçış yok!…Emek sınıfları, kar ve sermaye birikimi üstüne kurulu ama sonuna gelinen bu çürümüş kapitalist döngüde, kainatın ve insanlığın daha fazla tahribatına izin vermemek ve geleceği kurtarmak için önce kendini savunmak, sonra da bu çürümüşlüğün yerine yepyeni bir dünya kurmak zorunda.

Bunun da tek yolu var: Örgütlenmek, örgütlenmek, örgütlenmek…

26 Mayıs 2010 Çarşamba

İşsizlik Nasıl Patladı, Nasıl Azaltılır…?

Mustafa Sönmez

26.05.2010, Çarşamba
En yakıcı sorun işsizliği, Başbakan, son günlerin “kaderci takılması” ile “Türkiye’nin meselesi” olarak gösteriyor. Sanki bir doğal afet...Sanki uygulanan bağımlı, çarpık ekonomi politikaların hiç suçu yok!...
Türkiye’nin işsizliği, çok değil, sadece son 9 yılda yüzde 6’lardan yüzde 14’lere çıktı. 2000’de 1,5 milyon işsiz sayısı, bugün 3,5 milyon. Böyle bir patlama, sanmam ki, başka bir ülkede olsun.



Son 9 yılda, işsizlik, yüzde 6’dan önce yüzde 10’lara, krizde de yüzde 14’e sıçradı. Bu kadar kısa sürede bu ölçüde sıçramanın nedenlerini satır başlarıyla özetleyelim:

1-Tarım-Hayvancılık sahipsiz bırakıldı. Üretici emeğinin karşılığını alamayınca kente göçtü. 2000’de 8 milyona yaklaşan tarım istihdamı 2009’da 5,2 milyona düştü. Tarımda her yıl yüzde 4 istihdam azaldı. Kırdan gelenler de, kentte iş bulamayınca işsizlik tırmandı.

2-İstihdamsız sanayi büyümesi:
2001 krizi sonrası sanayi yüzde 7-8 büyüse de yıllık yüzde 0,8 istihdamı ancak yaratabildi. 2000’de 3,8 milyon istihdam, 2009’da sadece 4 milyonun biraz üstündeydi. İhracatta rekabet gücü bulmak için en az istihdamı en düşük ücrete çalıştırma yarışı-dibe doğru- istihdama dost değil. Kur politikası, istihdama zarar veriyor.

3- Özelleştirmelerle istihdam azaldı. AKP iktidarında sonuçlandırılan özelleştirmelerle birçok işçi işini kaybetti. Neoliberal zihniyetin devleti küçültme,yatırımdan uzak tutma politikası ile kamunun istihdam yeteneği köreltildi. Tüm resmi kurumlarda çalışan işçi-memur sayısı yıllardır 3 milyonun altında.

4- Küresel kriz işsizliğe tüy dikti. Dış kaynağa ve AB pazarına bağımlı ekonomi, 2009 krizinde yüzde 5’e yakın küçülmekten kurutulamadı;tensikatlar arttı, geçim sorunu artınca, evdekiler işgücü pazarına çıktı ve işsiz sayısı 1 yılda 860 bin artarak işsizlik 1 yılda yüzde 11’den yüzde 14’e sıçradı.



İşsizliğin birkaç basamak indirilebilmesi için, her şeyden önce, 2000’den bu yana izlenen istihdamsız büyüme modelinden vazgeçilmeli. Bunun için de;

1- Tarım ve hayvancılığa yeniden destek sağlanarak kırlarda kalan yüzde 25 nüfusun göçü azaltılmalı, mümkünse toprağa dönüş sağlanmalı.

2- İstihdam yaratmayan Asyalı sanayileşme modelinden uzaklaşılmalı. Döviz kurunun girdi ithalatını cazip kılan,yerli üretim ve istihdamı olumsuz etkileyen özelliği nedeniyle, kurda daha gerçekçi bir çizgi izlenmeli.

3- Özellikle eğitimli işsizlere kamuda istihdam yolları açılmalı. 72,5 milyon nüfusa 3 milyon kamu çalışanı azdır. Eğitim,sağlık,adalet başta olmak üzere kamu hizmetlerinde hızlı bir istihdama gidilmeli. Azgelişmiş bölgelerde KİT yatırımları ile birlikte istihdam olanakları artırılmalı. Belediyelerin istihdam artırmalarına dönük sınırlamalar kaldırılmalı.

4- İstihdam yaratma yeteneği hizmetler sektöründe daha fazla (yıllık yüzde 2,4). Bunun bilincinde olarak bu sektörlerde istihdam artırıcı politikalar prim indirimleri ile teşvik edilmeli.

***

Görüldüğü gibi, işsizlik kader değil, azaltılması da tavşandan şapka çıkaracak sihirbazlıklar istemiyor. Bütün mesele sağlıklı yol haritalarına dönüşte. Bunu AKP’nin yapması pek mümkün değil; tercihleri ve sırtını dayadığı paragöz sermaye sınıfı açısından. CHP’nin ne yapması gerektiği de kendiliğinden ortaya çıkıyor.

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Dilin Çözülmesi, İklimin Değişmesi

Mustafa Sönmez

24.05.2010, Pazartesi
CHP’nin 33’ncü kurultayı öncesinde, kurultay günlerinde ve sonrasında yaşanan coşkuyu nasıl yorumlamalı? Bunu herkes bir birine soruyor. Fark ne? Fark Baykal ve çevresinin çekilmesi ve Kılıçdaroğlu ile arkadaşlarının gelmesinin ötesinde. Ben buna “dilin çözülmesi” diyorum. CHP’de tutuk, akmayan, tekleyen, kekeleyen dilin çözülmesi bu…Bu aynı zamanda CHP’ye güvenini, sempatisini, desteğini ifade edemeyen seçmenin,kitlenin dilinin çözülmesi…

Bir türlü bir biri ardına dizilemeyen, akmayan, bir birini tamamlamayan bir birini kovalamayan sözcüklerin birden bire coşmasına, çağlamasına tanık olduk…Buna neden ne olabilir? Her iki liderin dağarcığındaki sözcükler aslında farklı değil. Ama farklı olan sözcüklerin sıralanışı, ifadesi, hepsinden önce de samimiyet ve inandırıcılık tonu…

***

“Laiklik”, “rejimin tehlikede oluşu”, “AKP’nin büyük komplo imalatçılığı” türü Deniz Baykal’ın ağırlık verdiği temaları daha arka plana alan ama, etnik,dinsel kimliklere öncelik vermeden, Türk-Kürt, türbanlı-türbansız herkesin muzdarip olduğu, herkesin hassasiyet gösterdiği işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk gibi temaları öne çıkaran Kılıçdaroğlu’nun dili, daha akıcıydı, coşkuluydu ve çözülmüş bir dilin rahatlığıyla, her taş gediğine oturuyordu. Belagat ustası değildi belki, müthiş metaforları yoktu, vurgular belki eksikti ama sıralama doğruydu. Sesi güzel olmasa da, içten söylüyordu ve bu da türküsünü dinletmeye yetiyordu.

***

Belli oldu ki, halkın hislerine tercüman olan sözcüklerin sıralanışı böyle olmalıydı. Bu sıralama, aslında yeni bir programın da öncelikleri. CHP, iktidar yürüyüşünde, bu coşkuyu oya tahvil etme çabasında, bu sıralamayı korumak, coşkuyu yaratan bu gündemi dikkate almak durumunda. Dahası, sadece programa koymak değil, bu sorunları samimiyetle ele alıp çözmenin tüm hazırlığını yapma, bunun için müthiş bir örgütlenmeyi sağlamak durumunda.

Kemal Bey’in konuşmasında ihmal ettiği en önemli kesim kadınlar ve 15-24 yaş arası gençlerdi. Kadınlar ve gençler, ürpertici işsizliğin en büyük mağdurları. Kentlerde gençlerin yüzde 30’u “resmen” işsiz. Kentli genç kadınlarda işsizlik oranı yüzde 32!...Kentlerde tüm kadınlar arasında işsizlik oranı yüzde 21…Bu çarpık sürecin en büyük kurbanlarına siyasetin kapıları açılmalı. Çarpıklığı bizzat elleriyle düzeltmelerine fırsat tanınmalı.

Yükselen coşkuya yazık olmamalı. Bu coşku ete kemiğe bürünüp örgütsel bir yapılanmaya, dolayısıyla güce dönüşmeli. Bunu yapabilirse Kemal Bey ve ekibi, sadece dilde çözülme değil bir iklim değişimi başlar ki, esas gümbür gümbür bir toplumsal dönüşümü getirecek olan da bu olur.

***

Bundan sonra atılacak her doğru adım, genelde sosyal demokrasiye-sosyalizme karşı sarsılmış güvenin yeniden kazanılması, umudun yeniden canlanması anlamına gelecektir. Tam da sistemin sahiplerinin istediği gibi, umudunu yitiren, siyasete küsen, içine kapanan yığınlar, onların toprağa gömülmüş enerjileri, bütün bu dilin çözülüşü ile başlayan iklim değişimine, bu teknenin yelkenlerine müthiş bir rüzgar olabilir.

Kurultayın ilk günü, 22 Mayıs tarihli Milliyet’in 30’ncu sayfasında yer alan bir ilanın başlığı şöyleydi: Kemal Varsa Biz De Varız…İlan metninin ana kısmı ise şöyleydi: Son küresel krizden Türkiye güçlenerek çıkabilir. İçinde bulunduğumuz coğrafyaya her açıdan örnek olabilir.Bugün, güçlü ve demokrat bir Türkiye’ye dünyanın da ihtiyacı var. Ancak bir türlü kısır gündemlerden kurtulup önümüzü açamıyoruz. Şimdi yıllardır süren bu döngüden kurtulma şansı belirdi. Kemal’in cesareti bir kez daha ülkenin umudunu yeşertti….Aşağıda imzası olan biz ODTÜ’lü endüstri mühendisleri Kemal Kılıçdaroğlu’nu desteklemenin yanında, seçilmesi durumunda siyasete daha aktif katılacağımıza,Tribünlerden ineceğimize söz veriyoruz…”

Dili çözülmüş bu ilan sahibi ODTÜ’lü endüstri mühendislerinin sayısı 30 dolayında. Ama çok anlamlı bir deklarasyon. İklimin değişmesi ile nelerin değişeceğine çok önemli bir işaret. Bu, sendikalarda, meslek odalarında, yerel yönetimlerde, her tür dernek, vakıfta, inisyatifte şöyle ya da böyle örgütlenmeye çalışan ve çoğunlukla ücretli, mavi-beyaz yakalı çalışan sınıfın; Cumhuriyet değerlerinin yok edilmesinden endişe duyan her sınıftan yurttaşın; dili Kürtçeyi özgürce ifade edebilme, kültürünü yaşayabilme talebine karşılık bulamadığı için, içine kapanmış Güneydoğulunun, yüzünü siyasete, yeniden kardeşliğe dönmesinin , dönmekten öte bu yürüyüşe katılacağının işaret fişeği olabilir.

CHP’yi özellikle iktidar olması halinde iktidarda tutacak, öngördüğü emekten, kardeşlikten yana değişim programına uygulama gücü, cesareti verecek, karşılaşabileceği güçlüklere karşı direnme gücü verecek olan şey de bu: İnanmış, aktif katılıma yönelmiş, dahası örgütlenmiş yığınlar.
İklim değişimiyle kök tutan, dallanıp budaklanan örgütlü yığınların gücünün karşısında hiç kimse duramaz. İşte o zaman hedefler, iş-aş meselesinden öteye, kalıcı, zengin, doğrudan bir demokrasiye kadar büyütülebilir.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

CHP, Kamu Müdahalesini Savunmalıdır

Mustafa Sönmez

22.05.2010, Cumartesi
Türkiye’de sermaye birikimi sürecinin ilk evresi, iktidardaki tek parti CHP’nin inisyatifinde, özellikle 1930’lu yıllarda gerçekleşti. Devletçilik diye bilinen bu dönemi 18 Mayıs tarihli Milliyet’teki yazısında Taha Akyol, “1930’larda İsmet Paşa, işadamlarına soyguncu gibi bakar, onları “aferist” diye suçlardı, bu yüzden hantal bir devletçiliğe sürüklenmiş, Atatürk de ekonomiyi özel sektörcü Celal Bayar’a emanet etmişti” diye aktarıyor. O kadar yanlış bir yorum ki…Dönemle ilgili başyapıt, Korkut Boratav hocanın Türkiye’de Devletçilik tez çalışmasıdır. Korkut Hoca, devletçiliğin özel sektöre rağmen değil, özel sektörün önünü açan bir tarzda icra edildiğini belirtir çalışmasında. Koçlar, Sabancılar, bugünün dev müteahhitleri, devletçiliğin eteğinde palazlanmış ve 1950’lerden itibaren sermaye birikim süreçlerini yabancı sermaye ile bütünleşerek ilerletirken, o yıllarda da devlet sektörünün himayesinden hiç mahrum kalmamışlardır. Taha Akyol, doğru dürüst iktisat tarihi okusa görecektir ki, devletçilik, hiçbir iktidar döneminde özel sektöre karşı bir ekonomik seçim olmamış, özel sermaye birikimini tamamlayan, ona payanda bir faaliyet olmuştur. En büyük KİT yatırımları Dünya Bankası kredileri ve yönlendirmesi ile sağ iktidarlar döneminde Menderes ve Demirel’in başbakanlığı dönemlerinde gerçekleşmiştir. CHP’nin yüzde 33’ün üzerinde oy aldığı 1973 ve yüzde 41,4 oy alarak zirve yaptığı 1977 seçimlerinden sonra kurduğu hükümetler bile KİT’leri, özel sektörün ucuz girdi ihtiyacını, altyapı eksiğini gideren kuruluşlar olarak yönettiler, KİT’lerin , bundan dolayı uğradıkları zararlar da “görev zararı” adı altında merkezi bütçeden halka yüklendi.



***

1980 sonrasında geçerli kılınan küreselleşmeci neoliberal politikalar, 1980’e kadar yerli-yabancı sermayenin , etinden sütünden tüyünden her şeyinden faydalanılan KİT’lerin tasfiyesini istiyordu. Özelleştirmenin, kamu hizmetlerinin her türlüsünün ticarileştirilip metalaştırılıp devletin alanından çıkarılmasının, doludizgin uygulandığı bu dönem, anti-sendikal yapılanma ve uygulamalarla el ele gitti. Başta 12 Eylül diktatörlüğü olmak üzere Türkiye’ye yön veren iç ve dış egemenler, bu süreci Özal’ın ANAP’ı ile götürmeyi tercih ederek CHP ve CHP kökenli partilere hep engeller çıkardılar. CHP ve türevleri de, 1980’li ve 1990’lı yılların bu neoliberal rüzgarına karşı koyamadı, emeğe dayalı örgütlenmeler geliştiremedi, bölündü. Hizipçiliği aşamadı. 1999’da DSP ile yakaladığı yüzde 22’lik oy oranıyla kurulan Ecevit Başbakanlığındaki koalisyon hükümeti, neoliberalizmin dizayn ettiği kırılgan, bağımlı büyümenin 2000 krizini kucağında buldu ve krizi , IMF-Derviş koordinasyonunda, ancak çok ağır bir reçeteyi halka ödeterek savuşturabildi. Ama halk bunu unutmadı. DSP’nin oyunu 2002’de yüzde 1,2’ye indirerek cezayı keserken CHP oyu da yüzde 19,7’yi geçemedi. Seçmen, cezalandırmaların devamında da denenmemiş AKP’ye şans verdi. 2002-2007 döneminin likidite bolluğuna dayalı olumlu dış konjonktürü ile iktidarını koruyan AKP karşısında, 2007’de CHP oyları yüzde 21’’i geçemedi.

***

Bugün geldiğimiz yerde, neoliberalizm iflas halinde. ABD kaynaklı kriz, piyasa ideolojisini tuzla buz ederken, fiili olarak devlet, krizi yatıştıran, burjuvaları kurtaran olarak yeniden sahneye çekildi. Türkiye, yüzde 5 küçülen, gerçek işsizliği yüzde 20’lere vuran, bölgesel uçurumu, gelir uçurumu dehşetli boyutlara ulaşmış bir ülke olarak, neoliberal-muhafazakar AKP’nin yerini CHP’nin alması noktasına doğru hızla ilerlerken, kamunun da aktif bir aktör olarak ekonomide sahne almasını, istihdam yaratmasını talep etmektedir. Türkiye’de işsizliğin yatıştırılması, sosyal bir devlete dönüşün kapısının açılması, üretici dinamiklerinin yeniden harekete geçirilmesi etkin bir kamu müdahalesini zorunlu kılmaktadır. CHP, “devletçilik” yaftalamalarından tırsarak, büyük sermayeyi ürkütmemek adına, bundan uzak duramaz.

21 Mayıs 2010 Cuma

Yeni Program,Yeni Vizyon; İlle de Örgütlenme

Mustafa Sönmez

21.05.2010, Cuma
Paralarına kıyamadılar ama madencilere kıydılar. 28 madenci iş cinayetine kurban gitti. Vicdanlar öylesine nasır bağlamış ki, Başbakan, işçilerin ölümünü madencinin kaderi gibi görüyor. Pesss!...

Çürüyen kapitalizm doğayı ve insanı tahrip ederek ömrünü uzatmaya çalışırken, kar ve sermaye birikimini , insanın önüne koyan bu köhne düzene artık son verilmesi gerekiyor. Bu, uzun bir mücadeleyi gerektiriyor. Emeğin bu sömürüye son vermesi için, Gandi Kemal’in Türkiye yürüyüşünün bir başlangıç olmasına insan inanmak istiyor.

***

CHP’nin iktidar olup olmayacağı, iktidar olursa neyi yapıp neyi yapamayacağı üstüne şimdiden müthiş bir egzersiz başladı. AKP’nin, yandaş medya kalemşörlerinin ezberleri, moralleri bozuldu, panik başladı. Köşelerden,ekranlardan öyle saçma sapan kelamlar boşalıyor ki dışarıya..

Her yerde siyaset satrancının bilmem kaç hamle sonrası konuşulur halde. Oysa satranç tahtası gün be gün o kadar hızlı değişiyor ki…Kapitalizmin tarihinin en ağır krizinin tozu dumanı henüz yatışmadı, daha kim bilir kaç zaman yatışmayacak. Ayağımızın altındaki toprak, her an sürprizlere gebe bir coğrafyanın toprağı. Sınıfsal mevzilenmemiz o kadar olağandışı ki…Bütün bunların kulak arkası edilip Baykal-Kılıçdaroğlu ikilisinin devir-teslimini , 1970’lerin İnönü-Ecevit bilek güreşiyle kıyaslanmasına, sadece müstehzi bir gülümseme ile karşılık verelim...

***

Toplumsal beklentinin şimdiki adresi Yeni CHP…İşsiz iş, yoksul ekmek bekleyecek…AKP’nin İslamlaşma, muhafazakarlaştırma kuşatması ile illallah ettirdiği orta sınıf çağdaşlık bekleyecek… Kurulan korku imparatorluğunun mağdurları hesap sorulmasını bekleyecek. Kürt sorunu barış, kimliğe saygı bekleyecek. Bekleyen bekleyene...Haklılar da. Ama beklentiye cevap vermenin önkoşulu “güç”…Gücün önkoşulu ise “örgütlenme”…Örgüt yoksa, güç de olmaz.

Yeni CHP’nin, “nasıl bir dünya ve nasıl bir Türkiye” algısına önce kulak kabartılacak. Yeni CHP, terk ettiği Doğu ve Güneydoğu bölgelerini yeniden kucaklayabilecek mi? Bu anlamda yeniden bir “Türkiye partisi” olabilecek mi? Kürt-Türk kutuplaşmasının yerini barış ve yeniden kardeşleşmenin alması için nasıl bir dil, ne tür araç ve yöntemler kullanacak?

Kitlelerin iş-aş beklentilerine, sermayenin emeği esnekleştirme, güvencesizleştirme, kıdem tazminatı hakkını gasp niyetlerine karşı ne tür inandırıcı programlar üretilecek ? AKP’nin korku imparatorluğu ile muhafazakarlaştırdığı toplumsal dokuya nasıl bir restorasyon programı önerilecek?

***

Bütün bu beklentilere karşılık vermek, eskisinden çok farklı bir örgütlenmeye bağlı. Tabanın söz ve karar sahibi olduğu bir örgütlenmeye. Aşağıdan yukarıya güçlü bir akımın olduğu bir örgütlenmeye. Parti içi demokrasinin yeşereceği bir tüzük değişikliğine. Lider sultasına son verecek parti içi restorasyon, partinin yaslanacağı emek örgütlenmeleri için de söz konusu. Hem iktidara yürürken hem iktidar etme sürecinde, beklentileri karşılayabilmek için emek örgütlenmelerinin sıkı, diri, sahici örgütlenmeler olması şart.

Yeni CHP, seçim barajlarını indirmeyi taahhüt ederek halkın iradesinin meclise yansımasını sağlayarak, toplumun tüm kesimlerinin siyasi örgütlenmesinin engellerini kaldıracak mıdır ? Ekonomik-demokratik mücadelenin aracı olan sendikal örgütlenmelerin önündeki barajlar, engeller kaldırılacak mıdır?

Kendimizi kandırmayalım. 13 milyon ücretli nüfus var. Bu, toplam iş sahibi nüfusun üçte ikisinden fazla. İstanbul, İzmir gibi metropollerde ücretli sınıf yüzde 75-80’in üstünde. Gelin görün ki, bu emek nüfusu örgütsüz. Resmi sendikalı sayısı 3 milyonu ancak buluyor. Toplu sözleşme hakkını kullanabilen emekçi sayısı ise -sıkı durun- 700 binden ibaret. Ben, örgütlü emekçi diye, toplu pazarlık hakkını bilfiil kullanana derim. Bu sayı 13’te 1 bile değilse, ortada bir emek örgütlenmesi yoktur, zor zamanlarda sırtınızı dayayabileceğiniz bir sınıf yoktur!..Hele ki, bu sınıfın grev silahını kullananının 3 binde kaldığı bir toplumda, neye, ne kadar güveneceğinizin ve işe nereden başlamanız gerektiğinin çok farkında olmalısınız. Onun için, çok baştan almak, çok başa sarmak gibi olsa da, sabırla örgüt, örgüt, örgüt demelisiniz. Beklentisi olanlara, “çare sizsiniz, çare sizin örgütlenmeniz” demelisiniz.

***

Yeni CHP, bu rüzgarla tek başına ya da ana iktidar ortağı olarak iktidara gelebilir belki, ama önemli olan “değişim” iddiasıyla geldiği iktidarda değişimi icra edebilmesidir. Önemli olan, olası siyasi depremlere, darbelere karşı kendi örgüt yapılanması ile, yaslandığı emek örgütlenmeleri ile direnebilmesi, ayakta kalmasıdır. Düzeni değiştirmek için gelenlerin, siyasi darbelere ve depremlere karşı yapıları, örgütleri güçlendirilmemişse, sistemin hakim güçleri tarafından düzeni restorasyona memur edildiklerinin, zorlandıklarının, sadece bizim yakın tarihimizde, öyle çok örnekleri var ki…