Sayfalar

30 Nisan 2010 Cuma

Asyalaşma Her Şeyi Çarpıtıyor

Mustafa Sönmez

30.04.2010, Cuma
AKP iktidarına denk gelen ve bu parti tarafından militanca desteklenen 2002 sonrası Türkiyesinin ekonomik rotası, uluslar arası literatürde Asyalaşma olarak adlandırılır. Nedir bu rotanın özellikleri ? Ekonomide büyüme, sıcak para, yabancı sermaye ve dış kredi yoluyla gelen dış kaynakla büyür, büyümede lokomotif imalat sanayidir. İmalat sanayii ürünleri önemli ölçüde ihraç edilir. Bu ihracata dönük büyüme çarkı, 2002-2007 döneminde tıkır tıkır işledi ve ortalama yüzde 7 gibi önemli bir büyüme yaşandı. AKP, bu “lale devri” ni kendi başarısı gibi gösterdi.Oysa aynı dönemde birçok Türkiye benzeri ülkede bu büyüme yaşandı.

Bu sonuca ulaşmada ise üç önemli etken rol oynadı. Birincisi, dış kaynağı çekmek için döviz kuru aşağı bastırıldı ve yüksek faiz verildi sıcak paraya. Düşük kur, ülke özel sektörünün dışarıdan borçlanmasını özendirdi. Düşük seyreden kur ile , üretim için gerekli girdi yüzde 60’ları aşan oranda ithal edildi, içeride ucuz emekle son ürün haline getirildi ve Avro üstünden AB pazarına satıldı. İşte Asyalaşma, dış kaynakla beslenen, düşük kur ile çarkı dönen ve esas olarak da ucuz emek sömürüsüne dayanan modelin adı. Düşük kurla yapılan ithalat, içeride fiyatları terbiye ederken yerli üretimi ucuz ithalatla ezdi, istihdamı azalttı.

Bu modele eşlik eden ikinci temel yaklaşım da, devletin ekonomiden uzaklaştırılması ve özel sektörün tüm sektörlerde başat duruma getirilmesi, sosyal devletten uzaklaşma oldu.

Modelin üçüncü ayağı, emeğin ucuzlatılması, en az istihdamı en ucuza mal ederek diğer Asyalı ülkelerle dibe doğru yarışta rekabet gücü bulabilmek. Bunun için de emeği daha çok güvencesizleştirmek, demokratik haklarını iyice budamak olmazsa olmaz koşuldu ve bu yapıldı.

***

İşte bu Asyalaşma modelinde 2002’de yüzde 24 olan kamu yatırımlarının payının hızla azaltıldığını ve 2002-2009 dönemi ortalaması olarak yüzde 16’ya gerilediğini görüyoruz. Peki, meydanın terkedildiği özel sektör hangi alanlara yönelmiş? Tabi ki kendisine en çok karı getiren alanlara… Yatırımların bileşimine baktığımızda görüyoruz ki, özel sektör için yüzde 42 payla imalat sanayi ilk sırada. İkinci sırada ulaştırma var, yüzde 18 ile…Ama bunun da daha çok karlı hale gelen sivil havacılık yatırımları olduğunu anımsamak gerekli. Üçüncü sırada da konut yatırımları var. Tüketici kredisi ile beslenen konut yapımına ilgi gösterilmiş. Bunlara bir de turizmi eklemek gerek. Peki diğer alanlar? Özel sektör tarıma, enerjiye, madenciliğe pek yüz vermezken ticarileştirip metalaştırılan eğitim-sağlık sektörlerinden de sağlığa özel hastaneler kurarak biraz ilgi göstermiş.



Toplam yatırımlarda payı yüzde 16’ya kadar inen kamunun ise yatırımlarının üçte biri ulaştırmaya, özellikle karayollarına ve kent içi yatırımlara yönlendirilmiştir. Kamu, enerjide varlık göstermeye gayret etmiş, eğitimde yine gücü yettiğince yatırımcı olmuş, tarımda da sulama ile yatırımlarını sürdürmüş.

Kamuyu ekonomi ve yatırımdan uzaklaştıran ve inisyatifi özel sektöre bırakan bu sürecin sonuçları vahimdir: İhracata dönük sanayide odaklanan Asyalaşma, kendisine bırakılmış enerji alanına henüz ilgi göstermemiş, kamu da bu alandan çekilince, enerji sektörü boşlukta kalmış ve yerli kaynak yerine ithal doğal gaz ile ihtiyaçlara yetişmeye çalışılmış, enerjinin toplam ithalattaki payı yüzde 20’leri aşmış, 2002-2009 döneminde toplam enerji ithalatı 250 milyar dolara yaklaşmıştır, enerjide arz güvenliği tehlikeye girmiştir.

Kamunun yatırımcılıktan çekilmesi tarım ve hayvancılığı, dolayısıyla gıda güvenliğini riske sokmuş, besin fiyatları hızla artmıştır. Kamunun sağlık ve eğitim alanlarına dönük yatırımları gerilemiş, sosyal devlet işlevini yerine getirmekten uzaklaştırılmıştır. Kamu, imalat sanayiden ise neredeyse kazınmıştır. Madenciliğe, özel sektör de yüz vermemiş , kamu da yatırım yapmayınca sektör iyice ıssızlaşmıştır.

***

Dış kaynak, dış pazar bağımlısı, ucuz emek sömürüsüne bağımlı Asyalaşma süreci, enerjiden tarıma, sağlıktan eğitime birçok sektörün gelişme süreçlerini kendine tabi kılıp çarpıtmakla kalmıyor, ülkenin politik-kültürel yapılanmasını da belirliyor. Böyle bir bağımlılığın idamesi, AKP’nin bütün demokratikleşme makyajına rağmen, ancak despotik bir yönetim tarzıyla mümkün olmaktadır. Buna ister, örtülü faşizm, isterse Asya tipi demokrasi dersiniz. Ama, yaşanan krizin ardından, devrildiği yerden doğrultulup yürütülmek istenen sermaye birikim modeli, yine Asyalaşma modelidir ve devamı, bugüne kadar yarattığı çarpıklıkları, olumsuzlukları daha da artırmasına bağlıdır.

Buna daha ne kadar izin verilebilir?

28 Nisan 2010 Çarşamba

Fiyatı Fahiş Artan Sadece Et mi?

Mustafa Sönmez

28.04.2010, Çarşamba
Et fiyatlarındaki artışı “fahiş” bulup fiyatları ithalatla terbiye etmeyi çözüm yolu gören AKP iktidarının beyhude çabaları, hayvancılığa yeni bir darbe vurmaktan başka bir sonuç doğurmayacak. Daha şimdiden, fiyat düşer, zarar ederiz kaygusuyla besici, henüz kesim zamanı gelmeyen hayvanları kesime gönderdi., Bu erken kesim, hayvan varlığını azaltmaktan başka bir şeye yaramayacak. Ama unutulan şu: Fiyatı fahiş biçimde artan sadece et değil. Daha birçok, sofraya gelen ya da gelemeyen, üründe fiyatlar son 4 yıldır fahiş biçimde artmış ve artmaya devam ediyor.

***

Nüfusun üçte ikisini oluşturan alt ve orta sınıf açısından gelirin yüzde 35-40’ını oluşturan gıda-içki- tütün maddeleri, her yıl tüketici fiyatlarından daha çok artıyor. 2010’un Mart’ını 12 ay geri götürüp yıllık bakınca TÜFE’nin yüzde 9,5 artmasına karşılık gıda-içecekte artış yüzde 11,6, içki-tütünde artış yüzde 43 oldu. Yine 2009 Martından 12 ay geriye gidildiğinde TÜFE’de artışın yüzde 6,1 olmasına karşılık gıda-içecekte artışın yüzde 8,1 olduğu görülüyor. Böylece son 4 yılın toplamında TÜFE’deki artışın yüzde 33’ü bulmasına karşılık gıda-içecekteki artışın yüzde 44,3’ü; içki-tütündeki artışın da yüzde 67’yi bulduğu görülüyor.



Gelelim madde bazında fiyatı fahiş artanlara…TÜİK’in verileri, dana eti fiyatlarının son 4 yılda ortalama yüzde 15,6, koyun etinin de yüzde 13,8 arttığını gösteriyor. Yani yüzde 9,3’lük TÜFE’nin 5-6 puan üstünde bir fahiş fiyat artışı…Peki sadece et mi, fiyatı TÜFE’nin çok üstünde artan ? TÜİK verileri öyle demiyor. Mesela yıllık yüzde 9,3’lük TÜFE artışına karşılık bebek maması her yıl yüzde 48 artmış… Yani ortalama fiyat artışının 5 kat üstünde. Peki neden annelerin sesi çıkmıyor? Yine et ürünü sucukta yıllık artış yüzde 25, salamda yüzde 21, sosiste yüzde 20…Çocuklar, çikolatının 4 yıldır yılda yüzde 25 artmasına harçlık yetiştiremiyor. Ya akşamcılar? Son 4 yılda rakı fiyatlarındaki yıllık artış yüzde 22 yi bulmuş durumda.

Neoliberal-gerici AKP iktidarının rakı fiyatına alıştıra alıştıra 4 yılda yaptığı zamların toplamı yüzde 88’i bulmuş durumda. Şaraptaki artış da yüzde 55…



Bitmedi,..Son 4 yıldır TÜFE ortalama yüzde 9,3 artarken bal fiyatları yılda yüzde 18 artmış. Peynirde de fiyatlar durmadan artıyor. Kaşarın yıllık artışı yüzde 15’e, beyaz peynirinki yüzde 10’a yakın artmış. Kahvaltı sofrasındaki tereyağı yılda yüzde 14, çay yüzde 10 artıyor. Zeytinyağı fiyatları da TÜFE’nin üstünde ve yılda yüzde 10,5 artıyor…

Et fiyatını ithalatla terbiye edeceğini sanıp efelenen AKP’liler, et dışındaki fahiş fiyatlı maddeler için bir şey yapacaklar mı?

Tabi ki hayır…

26 Nisan 2010 Pazartesi

Avrupa Kriz Kurbanları: Macaristan ve Türkiye

Mustafa Sönmez

26.04.2010, Pazartesi
IMF’in 2009 büyüme sonuçlarını açıkladığı ve 2010’a ilişkin öngörülerini içeren Dünya Ekonomik Görünüm Raporu (Nisan 2010), dünya ekonomisinin 2009’da yüzde 0,6 küçüldüğünü kesinleştirdi. 2008’de büyüme yüzde 3 olmuştu. IMF, küresel krizin 2009 kısmında varlıklı Merkez ülkelerin yüzde 3,2 küçüldüğünü ortaya koyuyor. Krizin merkezi ABD yüzde 2,4 , Avro alanı yüzde 4,1 ve Japonya yüzde 5,2 küçülmüş görünüyor.

IMF, 2009’da çevre-bağımlı (kimine göre yükselen) ülkelerde ise 2009’da büyümenin tempo kaybederek yüzde 2,4’e düştüğünü belirlemiş bulunuyor. Ama bunlarda da 2009’un küçülerek geçiren var, büyüyen alt bölgeler var. Çevre Avrupa’da yüzde 3,7 küçülme, yine Rusya ve çevresinde yüzde 6,6 küçülme ,Güney Amerika’da yüzde 1,8 küçülme yaşanırken Doğu Asya (Çin+Hindistan) yüzde 6,6, Orta Doğu yüzde 2,2, Sahra altı Afrika yüzde 2 büyüme yaşamışlar.

***

Bu panoramik turdan sonra , Türkiye’nin yer aldığı Avrupa’ya dönersek, durum şu: Türkiye’nin en önemli dış partneri olan, ihracatının yarısından çoğunu gerçekleştirdiği Merkez Avrupa ülkeleri 2009’u yüzde 4,1 daralma ile kapadılar.



Bunlar arasında , özellikle Almanya’nın yüzde 5 daralması Türkiye için çok önemliydi. İngiltere ve İtalya da benzer oranda daralmalar yaşadılar. Akdeniz çanağındaki ülkelerden Yunanistan yüzde 2, İspanya yüzde 3,6 küçüldü.
2008-2009 ortalamasını alıp sıraladığımızda ise en ciddi daralmaların İtalya, İsveç ve İngiltere’de olduğu; Almanya’nın da ortalama yüzde 2 küçüldüğü anlaşılıyor.

Türkiye’nin dahil olduğu Çevre Avrupa’da ise küçülme 2009’da yüzde 3,8 olarak gerçekleşti. Küçük Baltık ülkeleri iki rakamlı küçülürken Macaristan’da daralma yüzde 6,3’ü buldu. Romanya, Hırvatistan, Bulgaristan da önemli daralmalar gösterdiler. Türkiye’nin, bunlarınkine yakın bir küçülme yılı geçirdiği anlaşılıyor. Krizi en ucuz atlatan ise Polonya.

2008-2009 ortalaması alındığında ise küçük Baltık ülkeleri bir yana bırakıldığında, en dramatik daralanların Macaristan ve Türkiye olduğu anlaşılıyor. Bu iki yılda Macaristan yıllık ortalama yüzde 3, Türkiye yüzde 2 daralmış görünüyor.
***
Gelelim, IMF’in 2010 öngörülerine. IMF, 2009’daki yüzde 0,6’nın üstüne 2010’da dünya ekonomisinin yüzde 4,2 büyümesini öngörüyor. Büyüme merkez ülkelerde yüzde 2,3’ü bulacak, çevre ülkelerde ise yüzde 6,3’e varacak, diyor IMF…Çevre Avrupa’nın 2010 büyümesini yüzde 2,8 olarak öngören IMF, Rusya ve çevresinde yüzde 4 büyüme öngörüyor ama esas büyümeyi yine Çin ve Hindistan’ın yer aldığı Doğu Asya’dan bekliyor:Yüzde 8,7…IMF, Güney Amerika için de yüzde 4 büyüme öngörüsünde bulunuyor.

Tekrar Çevre Avrupa’ya ve Türkiye’ye dönersek, IMF’in 2010 için Çevre Avrupa’daki büyüme öngörüsü yüzde 3’e yakın. Bu coğrafyada büyümenin öncülüğü de Türkiye ve Polonya’ya verilmiş görünüyor.

Türkiye için tahmin edilen yüzde 5,2 büyüme, ilk elde kulağa hoş geliyor ama, 2009’da yüzde 4,7 küçülmüş pastanın, 2010’da yüzde 5 dolayında büyümesi, sonuçta 2008 pastasına kavuşmaktan başka bir anlam ifade etmiyor ve yılda nüfusu yüzde 1,5 büyüyen bir ülkenin uğradığı yoksullaşmayı telafi etmeye yetmeyeceği gibi, yüzde 14’e yerleşen işsizlik için de müjdeli bir haber değil.
Ne yazık ki, gerçek böyle…

24 Nisan 2010 Cumartesi

İşsizlerin Gazabı

Mustafa Sönmez

24.04.2010, Cumartesi
Hükümetten IMF’ye iş çevrelerine, genel beklenti olan 2010’da ekonominin yüzde 5 dolayında büyüme ihtimali gerçekleşse bile işsizlik azalacak mı? 2009’da bir yandan işi olanlar işini kaybetti, bir yandan yeni mezunlar, askerden dönenler, evini geçindiremeyen ev kadınları, emekliler…iş pazarına çıktılar. Böylece toplamda iş pazarında iş arayan nüfusta 1 yılda artış, 943 bin oldu. Aynı yıl, tarımda istihdam artmış göründü ama tarım dışında 142 bin istihdam azaldı. Sonuçta işsizlik oranı 3 puan artışla yüzde 14’e yerleşti. Bunlar, yüzde 4,7 ekonomik küçülme yaşanan koşullarda oldu. Peki, bu küçülmenin üstüne bina edilecek yüzde 5 büyüme ne derde derman olacak?

***

Ulusal gelir pastasında payı yüzde 7-8’lere düşen tarımı ve tarımın iş yaratma kapasitesini bir tarafa bırakarak, tarım-dışı sektörlere odaklandığımızda görüyoruz ki, 2000’li yıllarda büyüme , beklenen istihdamı yaratmamış.


Kaynak:TÜİK veri tabanı

2002-2009 döneminde tarım dışında büyüme yıllık yüzde 5, istihdam artışı ise yüzde 2,3…İki büyümeye bir istihdam… Bu çarpıklığın, tarım dışı sektörlerin omurgası olan sanayinin, istihdam yaratmayan, ithal girdiye aşırı bağımlı ve ucuz döviz kurunun istihdamı ikame eden makine yoğun bir yapılaşmaya gitmesi ile doğrudan ilgisi var. Ve, ne bu Asyalaşma yapısında, ne de onu tamamlayan ucuz kur politikasında bir değişim ufukta görünüyor. Dolayısıyla bu hastalıkla devam edilecekse, yeni istihdam da mümkün görünmüyor.

***

İşletmeler açısından önemli olan, kişi başına katma değeri düşürmemek, belli bir hasılayı yaratan işçiden fazlasını taşımamaktır. O nedenle, 2009’da kapasiteler düşüp üretim azalınca, ilk işleri işçi çıkarmak oldu. Azalan istihdamla da, sabit fiyatlarla 2008’de 5 bin 605 TL olan işçi başına hasıla, 142 bin işçi azalması olduğu için 2009’da 5 bin 417 TL’de kaldı. Daha fazla işçi çıkarmaları gerekirdi, önceki verimliliği koruyabilmek için ama çıkaramadılar, çünkü kıdem tazminatı yükünü göze alamadılar. O nedenle şimdi gözleri “esnek çalışma, kıdem tazminatını kaldırma” gibi hedeflerde.

Tarım dışı sektörler 2010’da yüzde 5 büyüse bile, üretilen tarım dışı hasıla, 2008’deki düzeyi dolayında olacak ancak. Oysa bu iki yılda nüfus yılda yüzde 1,5 arttı. Yüzde 5 büyümeye rağmen yoksullaşma sürecek..



Hedeflenen büyüme , işletmeler kişi başına hasılayı korumak isteyecekleri için, dişe dokunur bir istihdam da yaratmayacak ve tarım dışı istihdamda ancak 150 bin dolayında bir artış yaşanabilecek. Oysa, bu yıl da iş pazarına yeni nüfus girecek.Yeni mezunlar, yeni ev kadınları, askerden dönenler vs…

İstihdamın artması, istihdam dostu büyüme modellerine geçişte. Kişi başına hasıla, kar, verimlilik esaslı bakışlarla istihdam artmaz. Bu bakışlar işsizliği sosyal bir mesele olarak görmez, göremez. Onlar için, karlılığın optimum olduğu yerdeki istihdamdan fazlası zarardır, hemen işten çıkarırlar, çıkarıyorlar da.

İşsizlik, hep artarak gündemde kalacak ve işsizlerin gazabı, onun yaratıcısı kapitalizmin ve AKP gibi koruyucusu kollayıcıların sonunu getirecektir.

23 Nisan 2010 Cuma

Çocuklara Kıyarak Yaklaşıyor Barbarlık…

Mustafa Sönmez

23.04.2010, Cuma
Çocuklar geleceğimizdir. Çocukların hakları vardır. Bu haklara saygı göstermeyen, bu hakları kollamayan toplumlar geleceklerini köreltirler.
20 Kasım 1989 tarihinde Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen ve 193 ülke tarafından onaylanan Çocuk Haklarına Dair Sözleşme , çocuk haklarının başında sağlık ve eğitim hakkını sayar. Bunların yanında, nüfusa kayıt hakkı, şikayet edecek merci bulma hakkı, çalıştırılarak sömürülmekten korunma hakkı, suça yönlendirmeye karşı korunma hakkı sayılabilir.

Küresel kapitalizm, barbarlığa doğru doludizgin yol alırken çocuklara kıya kıya ömrünü uzatmaya çabalıyor. Çocukların en temel hakkı olan sağlığı, eğitimi, yaşama güvenle hazırlanma hakkını, sosyal korumayı onlardan esirgiyor. Özellikle bağımlı ülkelerde, sosyal devleti daraltan, yoksul , işsiz aile sayısının günbegün artmasına yol açan krizler, daha çok çocukları mağdur ediyor.

***

Alın Türkiye’yi… Türkiye, çocuklarına, yani geleceğine sahip çıkamayan bir ülke. 18 yaşın altı çocuk nüfus toplam nüfusumuzun yüzde 32’sini oluşturur. Bu neredeyse her 3 vatandaşımızdan biri demektir.

Bütün gelişme nutuklarına rağmen bebek, çocuk ölümleri yüksek. Özellikle yoksul Doğu ve Güneydoğu’da…. 2008 yılında bin canlı doğumda bebek ölümü 18, beş yaş altı ölüm oranı binde 24… Çocukların dörtte biri, tam aşıya ulaşamıyor. Kızamık ve BCG aşılarını bile olamayan çocuklar var..

Alın eğitimi. Çocuklar ilköğretim okullarına gidiyorlar ama derslik yok,üst üste sınıflar, kalabalık, öğretmenler yoksul-motivasyonsuz. İlköğretimden sonra okumaya devam edemiyor çocuklar. Ortaokullaşma oranı düşük. Kimi el kadarken çırak veriliyor izbe atölyelere, kimi okuyamıyor, kaçıyor evinden mafya çetelerinin elinde hırsızlığa, gaspa, hatta cinayete azmettiriliyor, zorlanıyor. Ortaöğrenimine devam eden kız çocukları daha az. Özellikle Doğu ve Güneydoğu’da.. Devam etmek istiyorlar okumaya ama evlerine yakın okul yok; okul olan yerde barınacak pansiyon yok…
Çocuklar, kaliteli bir eğitim için SBS sınavlarının insafsız yarışına koşuluyor, hafta sonlarını dersanelerde geçiriyorlar; Biliyorlar mı ki, büyüdüklerinde, en az lise diploması olan 1,5 milyon işsiz büyükleri var önlerinde…
Onların ardından girecekler işsiz kuyruklarına…

***

Çocuklar, çocuk yaşta karakolları, cezaevlerini öğreniyorlar. Diyarbakır'da, Batman'da, Hakkari'de “taş attıkları iddiasıyla” liselerden, ilkokullardan delil gösteremeden alınıp cezaevine konmuş 23 yıl ile yargılanan çocukları var Türkiye’nin… Sadece 2008 yılında 133 bin çocuk karakol kapısından içeri girmiş. Bunların 63 bini suça sürüklenmekten, yani hırsızlığa, gasba teşebbüs başta olmak üzere suç iddiasıyla karakol yüzü görmüşler. 44 bini “mağdur” olarak geçmiş karakol kayıtlarına. 2008’de 430 çocuk cezaevine konulmuş. Çocuklar en çok hırsızlık ve gasptan hüküm giymişler…

***

Çocukların körpecik emeği istismar konusu. 2006’da gerçekleştirilen bir TÜİK anketi, yaklaşık 1 milyon çocuğun bir işte çalıştırıldığını saptamış. Bu kadar mı? Böyle bile olsa, yeterince ürkütücü…Eğitim yıllarında, okulda olmak, çocukluğunu yaşamak yerine, izbe atölyelerde, sokakta, ağır ve tehlikeli işlerde, çiftte çubukta insafsızca çalıştırılan sömürülen 1 milyon çocuk…

Çocuklar, özellikle koyu taasubun hakim olduğu bölgelerde yıllarca cinsel istismara uğruyor. Daha dün Siirt’te ortaya çıkan, nice sırdan sadece biri…Dördü kardeş, 7 kız çocuğu, her yaştan onlarca erkeğin aylarca tecavüzüne uğramışlar. Devletin okulunun müdür yardımcısı başlamış, sonra esnaf duymuş. Üşüşmüşler. “Hayır” diyecek gücü kalmayan 7 kıza tecavüz için sıraya girmişler. Çocuklar, bazen 3-5 liraya, bazen çikolata, şekere vermişler bedenlerini...Baba, üç-beş kuruşu görünce , körleşmiş görmezden gelmiş. Devlet kontrolünde fuhuş zamanla rutinleşmiş. “Şehir, göz yumarak körleşmiş” diyor Can Dündar yazısında..Körleşme değil, bu barbarlaşma…

Çocuklarına sahip çıkamayan bir devletimiz var. Çocuk Esirgeme Kurumu’nun çocuk yuvası,yetiştirme yurdu, sevgi evi-çocuk evi adı altındaki çatıları, kaç muhtaç çocuğa kol kanat geriyor dersiniz? 17 bin çocuğa..Peki ne kadar bütçe ile? 170 milyon TL ile . 951 milyar TL milli geliri olmakla övünen Türkiye’yi yönetenler, sosyal kurumlara 2 milyar harcatmışlar sadece…Çocuklara harcanan ise bu kırıntının yüzde 8’i bile değil …

Çocuklarına sahip çıkamayan, çocuklarına hunharca kıyan bir Türkiye’de 23 Nisan Çocuk Bayramımız kutlu olsun…

21 Nisan 2010 Çarşamba

Emek Sömürüsünün Daniskası AKP İktidarında…

Mustafa Sönmez

21.04.2010, Çarşamba
Anlaşılan, iletişim/imaj ekibi, Başbakan’ın Nisan menüsüne “işsizlik ve emek sömürüsü”nü koymuş. Demişler ki, “İşsizlik sanal de. Her müteşebbis bir işçi alsa bu mesele çözülür de. Emeği sömürüyorsunuz diye çak!..” O da gürlüyor, parlıyor, rolünü oynuyor Nisan vodvilinde. 1 Mayıs’a doğru emeğe oynuyor…

Dönüp demezler mi adama, bizzat sizin devlet verileriniz en büyük emek sömürüsünün sizin döneminizde yaşandığını ortaya koyuyor. Bizzat siz hükümet olarak maaş ve ücretlerini belirlediğiniz yaklaşık 3 milyon kamu işçisinin tarihi sömürüsüne karar veren iktidarsınız, diye…

***

Özel sanayideki sömürüden başlayalım. Toplam sanayide birim ücretler enflasyondan arındırıldığında 2009’da reel ücretlerin yüzde 7,7 gerilediği görülüyor.Önceki yıllarda da sanayi işçilerinin ücretleri, pek de enflasyonun üstüne çıkamamış ve 2006-2009 döneminde reel ücretler yıllık ortalama yüzde 1,5 gerilemiş.


Kaynak:DPT ve TÜİK

Peki sanayi katma değeri ne olmuş bu 4 yılda ? 2006’da sanayi pastası yüzde 8 büyümüş, sonraki yıl yüzde 6’ ya yakın büyümüş ve 2008’de düşüş başlamış, 2009 krizinde de yüzde 7 küçülmüş. Ama 2006-2009 döneminde ortalama yüzde 2 büyümüş sanayi katma değeri ya da pastası. İşte açık emek sömürüsü ortaya çıkmış bulunuyor. AKP iktidarının son 4 yılında sanayide büyüme, sanayi pastası yüzde 2 artmış, bu büyümeyi sağlayan işçilere bırakın pastadan dilim vermek, reel ücretleri yılda 1,5 azaltılmış. Böylece büyüme yıllarında sömürü azalmazken, 2009 krizinde de reel ücret, ekonomideki daralmadan daha çok geriletilmiş ve krizin yükü iyice, insafsızca çalışan sınıfın sırtına yıkılmıştır.

***

İşverenlere, “emeği sömürüyorsunuz” demagojisiyle çakan Başbakan’a, ücret-maaş artışlarına bizzat karar verdiğiniz s 3 milyon kamu işçileri ve memurlara siz ne yapıyorsunuz, diye sormak lazım. AKP iktidarı, kamu emekçilerinin de arsızca istismar edildiği bir dönem oldu. Harcamalara göre milli gelir tablolarına bakın;



Kaynak:TÜİK


Sayıları 3 milyona yaklaşan kamu işçileri ve memurlara ödenen reel ücret ve maaşlar, AKP iktadarında geçen 2002-2009 döneminde yılda ortalama yüzde 0,9 artmış. Buna karşılık ekonomi aynı dönemde yılda ortalama yüzde 5,2 büyümüş. Yani kamu çalışanları, büyüyen milli gelir pastasından nasiplenememişler. Milli gelir pastasından kamu çalışanlarına 2002’de yüzde 6,8 pay düşerken 2008’de bu pay, yüzde 4,9’a kadar gerilemiş. 2009’da ise, ekonomi yüzde 5 e yakın daraldığı için maaş ve ücretlerin payı yüzde 5,3 olarak gerçekleşmiş. Ama ,AKP iktidarının ilk yılı olan 2003’teki yüzde 6,6’lık düzey, bir türlü yakalanamamış. Kamu çalışanlarının AKP döneminde yaşadığı bu emek sömürüsünde 2008’e kadar IMF’ile AKP iktidarının icra ettiği politikaların omurgasını oluşturan “mali disiplin” prensibi, esas rolü oynadı. IMF’nin , “faiz dışı fazla” hedeflerini gerçekleştirmeye çabalayan iktidar, kamu harcamalarını kısarken maaşları da reel anlamda düşürdü . IMF’siz 2008 ve 2009’da ise hiçbir şey değişmedi; maaş ve ücretler için ayrılan bütçe kaynakları yerinde saydı. 4/C gibi uygulamalarla emek sömürüsü, güvencesizleştirme doludizgin sürdü.

Emek sömürüsü mü demiştiniz? Alın size AKP iktidarı himayesinde, hatta bizzat AKP eliyle icra edilmiş sömürünün daniskası…

19 Nisan 2010 Pazartesi

Medya Ne Kadar Zararda?

Mustafa Sönmez

19.04.2010, Pazartesi
Türkiye’de iki şey net olarak bilinmez, sisler altındadır. Bunlardan birincisi askeri harcamalardır. Askeri harcamalara ilişkin genel bütçede bir rakam vardır ama kimse harcamaların o rakamdan ibaret olduğuna inanmaz. Özellikle uluslar arası denetimlerden, yaptırımlardan ve stratejik kaygılarla bu konuda şeffaflıktan uzak bir tutum , bir gelenektir. Askeri harcamaların bir kısmı da, bir takım fonlar, vakıflar, müsteşarlık bütçeleri içinde kamufle edilir.Dolayısıyla silah-külaha ne kadar para harcadığımız pek bilinmez.

İkinci kapalılık medyadadır. Askeri harcamalara benzeyen medya harcamalarında da hangi grubun, medya yatırımlarına ne para ayırdığı pek bilinmez. Orada da sis perdesi arkasında yürütülür işler. Mesela çıktığından bu yana tiraj lideri geçinen Zaman gazetesinin 700-800 bin satışının tezgah satışı olmadığı, cemaat üyelerine bedava dağıtıldığı iddia edilir,Onlar da aksini iddia ederler. Medya sahipliği sisler arkasındadır. Özellikle AKP yandaşı medya için bu böyledir. Taraf gazetesinin finansmanı ve para kaynakları kocaman bir soru işaretidir filan…Ama bilenen bir gerçek şudur; Medya bir endüstri gibi durmakla birlikte, ekonominin diğer sektörlerinde geçerli arz-talep, kar-zarar yasaları medyada işlemez. Medyanın daha çok, harcama bütçesi vardır ve bütçeyi idareli kullanmak, giderleri mümkün olduğu kadar reklam geliri ve satış geliri ile daraltmaktır hedef. Ama, -birkaç istisna dışında- medyadan para kazanılmaz, para harcanır medyada. O harcamanın getirisi, medya dışından devşirilir. Nasıl? Diğer şirketlere dışsal ekonomi, sahip gruba güç birikimi, gruba ve angaje olduğu partiye politik ve ideolojik üstünlük sağlama biçiminde. Peki bunlar için yine de ne kadar harcama yapılır? Bu da bilinmez. Farkındaysanız, ne kamu ne özel sektörde “medya” diye bir sektör tanımı ve ona ilişkin bir “sektör analiz raporu” yoktur. Çünkü, bilinmezliklerle dolu, şaibeli, karanlık bir alandır medya sektörü. Yine de medya silahlanmasının kime , neye mal olduğunu biraz anlayabilmek amacıyla, İMKB’ye kote olduğu için datalar açıklayan Doğan Grubu verilerini kullanarak bir deneme yapmaya çalışalım.




Bilindiği gibi, DYH, yani Doğan Yayın Holding, hem yazılı hem görsel-işitsel medyanın hakimi. Her ne kadar Erdoğan’ın hışmına uğrayıp hırpalansa da Doğan, bu sektörün en büyüğü. Medyaya sonradan giren, ama medyanın dışsal ekonomisinden ziyadesiyle faydalanıp bunu büyümesine tahvil eden Aydın Doğan’ın grubunda, esas gelir enerjiden yani Petrol Ofisi’nden geliyor (yüzde 74).

Grup satışlarında, medya, yüzde 23-24 paya sahip. Anlıyoruz ki, 2009 krizinde grup, yüzde 17 satış kaybına uğramış. Bu, yüzde 7 reel küçülme demektir ki az değil. Medya kısmında yüzde 15 satış düşüşü olmuş ve grup, geçen yıl 324 milyon TL zarar etmişken bu yıl da 343 milyon TL zarar etmiş. Yani zararlar yüzde 6 artmış. Ekonominin genelinde yüzde 5’e yakın daralma yaşandığı, TL bazında reklam harcamalarının yüzde 14 (dolar bazında yüzde 30) azaldığı hatırlanırsa, Doğan’ın bu yılın medya zararlarının bu boyutlarda olması anlaşılır bir şey.

Doğan Grubu, Türkiye’nin toplam reklam gelirlerinin yüzde 43’ünü topladığı, ve yazılı medya, yani satılan gazete –dergi satışlarından yüzde 35 pay sahibi olduğu iddiasında. Bu kadar sektöre hakim ve etkin çalışan bir grubun iki yıldır 670 milyon TL’ye yakın zarar ettiğini anlıyoruz. Doğan’ın zararları böyle ise, varın diğer grupların halini siz düşünün…

***

Mesela, acaba Fethullah cemaati gazetesi Zaman, Samanyolu, Mehtap TV, ve grup bünyesindeki medyalar ne kadar zarar yazıyordur ve açık nereden kapatılıyordur? Mesela, Ahmet Çalık’ın, Sabah-ATV’si ne kadar zarar yazıyordur ve Erdoğan’ın damadının yönettiği bu holding, milyonlarca liralık açığı, acaba kayınpederden mi tahsil ediyordur?

Mesela, Yeni Şafak ve kanalı TVNET’in zararı nedir ? Telefon dinlemelerinden anlaşıldığına göre, sahip Albayrak, Halk Bankası ilanları ve Basın İlan Kurumu’nu sıkıştırarak aldığı resmi ilan gelirleri ile açıkların ne kadarını kapatmış olabilir? Mesela Koza-İpek’in altın madenleri Kanaltürk-Bugün gazete, TV zararlarına yetiyor mudur? Star-24 grubunun açıklarını hangi parayla kapatıyor Ethem Sancak? Yoksa Hoca Efendi çıkma mı yapıyordur ? Taraf gazetesi, bu yoklukta nasıl 25 kuruşa düşürdü fiyatları? Zararlar nasıl kapatılıyordur acaba ?

Sisler altında olan sadece TSK bütçesi değildir; yandaş medya kuvvetlerinin bütçesi de sır doludur…