Sayfalar

31 Mart 2010 Çarşamba

İki Krizin Çizgileri

Mustafa Sönmez

31.03.2010, Çarşamba
Bu satırları, bugün saat 10’dan sonra okuduğunuzda, TÜİK’ten aktarılan haber bültenlerinden, aşağıda yer alan grafikteki 2009’un son çeyreğinin yüzde 3,7’lik büyüme tahmini verisinin gerçeğini öğrenmiş olacaksınız. 2009’un ilk çeyreğinde yaşanan yüzde 15’e yakın tarihi çöküşün ardından yüzde 8’e yaklaşan ikinci çeyrek küçülmesini yüzde 3,3’lük küçülme izlemişti. Bugün açıklanan dördüncü çeyrek, eğer tahmin ettiğimiz gibi yüzde 3,7’lik büyüme ile sonuçlanmışsa, 2009’un toplam küçülmesi yüzde 5,5 olarak gerçekleşti demektir. Eğer bu tahmin doğrulanırsa, 2009’un son “toparlanma” çeyreğinde, 2008’in 2. çeyreği kadar ulusal gelir üretildi demektir. Yani, 1998 fiyatlarıyla 25,2 milyar TL’lik…



Güncel soru ise şu: Bugün tamamlanan 2010’un ilk çeyreğinde büyüme ne oldu? Maliye Bakanı’nın iddiasına göre iki haneli büyüme yaşanmış olabilir. İki haneli de, ne kadar? Bunu ancak 30 Haziran’da öğrenebileceğiz.

İlk çeyrek büyümesi 2 haneli olabilir, çünkü, kıyaslanan 2009’un ilk çeyreğinde ulusal gelir üretimi sabit fiyatlarla 21 milyar TL’nin altına düşmüş ve 2008 ilk çeyreğine göre yüzde 15’e yakın gerilemişti. Şimdi kıyaslanacak olan bu çöküş, dibe vuruş noktasıdır. Buna baz etkisi denir. Bu kadar diple kıyaslandığında iki hane ile ifade edilebilir 2010 çeyreği. Burada önemli olan sabit fiyatlarla oransal büyüme kadar, mutlak fiyatları da dikkate almak gerekir. 2010 ilk çeyreğinde yüzde 10 kadar bir büyüme olduğunu varsaysak bile ulaşılmış ulusal gelir, ilk çeyrek için 23 milyar TL’ye yakın olacaktır. Bu ne demektir? Bu, yüzde 10 büyümeye rağmen, krize girilen 2008 son çeyreği kadar bile bir büyüme sağlanamaması demektir. Krizden çıkmak demek, en az 2008 üçüncü çeyreği kadar ulusal gelir yaratmak olmalı. O da 28 milyar TL’lik ulusal gelire , ya da yüzde 34 büyümeye ulaşmak demektir ki, imkansız !...

Kriz öncesini yakalamanın ne kadar zaman alacağını anlamak için 2001 krizini anımsamak yerinde olur.Bakın ne olmuştu 2001’de ?



2001 krizinin en kötü çeyreği dördüncüsüydü ve 17 milyar TL’lik ulusal gelire düşülmüştü. 2002’nin ilk çeyreğinde 15 milyar TL’lik ulusal gelire düşülmekle beraber, bu 2001’in ilk çeyreğine göre yüzde 0,3 büyüme demekti. Toparlanma diğer çeyreklerde gelen ulusal gelir artışlarıyla ancak mümkün oldu ve 2002 üçüncü çeyreğine gelindiğinde ancak, 2000’in aynı tarihindeki ulusal gelir yakalanmıştı. Ama unutulmasın, bu iki yılda nüfus, ortalama yılda yaklaşık yüzde 1,7 dolayında artmıştı ve ulusal gelir pastası, artan nüfusa bölündüğünde, dilimler ister istemez azalmıştı. Bir de unutulmasın ki, Türkiye 2001 krizini yaşadığında dünyada hava günlük güneşlikti. 2001 krizi, sıkı IMF reçeteleri ile istikrar sağlanır sağlanmaz sıcak para akışı ve onunla yapılan üretimin ihraç edilmesiyle aşıldı. Bugün ise dünyada, özellikle Türkiye’nin ihraç pazarı AB’de hava bir türlü açmıyor.

Akılda tutulması gereken iki şey daha var; Krizden çıkış hesapları yaparken, oransal artış, azalışların yanında sabit fiyatlarla ulusal geliri dikkate almalı bir; geçen zaman içinde nüfustaki artışı da dikkate almalı, iki…

29 Mart 2010 Pazartesi

Medyada, Borsada Kimin Eli Temiz ki?

Mustafa Sönmez

29.03.2010, Pazartesi
Sermaye Piyasası Kurulu Başkanı Vedat Akgiray, portföyü olan, borsada yatırımcı şapkası bulunan gazetecileri “tesbit ettiklerini!” belirtmiş ve bunu pek etik bulmamış. Akgiray’ın bu teşhisini pek yerinde bulan ve “hodri meydan” çeken bir dizi de “kanaat önderi” çıktı ortayaMedyayı istismar eden, medyadaki konumundan dolayı çıkar sağlayan sadece portföy sahibi gazeteciler, köşe yazarları mı? Peki medyayı, medya dışı bankaları, şirketleri için tepe tepe kullanan bizzat medyanın patronları ne oluyor? Ya , yandaş medya oluşturarak baskıcı islami toplum modellerini inşa etmeye çalışan AKP, tarikat-cemaat liderleri ? Reklamveren güçlerini kullanarak medyada istedikleri haberleri istedikleri biçimde dikte eden şirketler ?...Bunlara ne diyeceksiniz ? Bunların medya sahipliği, medya hakimiyeti üstünden sağladıkları çıkarlara, borsayı manipüle etmelerine nasıl engel olacaksınız?

***

Ortada gayri ahlaki bir durum varsa, bu borsa yatırımcısı şapkası da olan gazeteciden, köşe yazarından kaynaklanmıyor sadece; balık baştan kokuyor. Bizzat medyanın patronları, borsa yatırımcısı. Öncelikle onların şirketlerinin kağıtları borsada alınıp satılıyor ve o hisseler kendi medyalarında allanıp pullanıyor. Hangi medya grubunu alsanız, borsada medya ve medya dışı şirketleri var. Sırayla gidelim;

AKP iktidarının hışmına uğrayıp sarsılsa da medyanın en büyüğü Doğan Grubu’nun önce Holding firması, amiral şirketi Petrol Ofisi, medya kuruluşları Doğan Yayın Holding, Doğan Gazetecilik, Hürriyet, Doğan Burda, sonra, turizm şirketi Milpa, sigorta şirketi Ray Sigorta’nın kağıtları borsada alınıp satılıyor…
Medyanın bir diğer büyüğü Çukurova’nın amiral şirketi Turkcell, borsanın en gözde kağıtlarından birinin sahibi. Kıran kırana bir rekabetin yaşandığı iletişim sektöründe Çukurova Grubu TV kanalları Show Tv, Lig TV ve diğerleri, yazılı basını, Turkcell ile kader ortaklığı yapıyorlar. Medya sektöründeki açıklar Turkcell’den kazanılan paralarla kapatılıyor…

NTV,Cnbc-e gibi haber kanallarının sahibi Doğuş Grubu’nun amiral firması da Garanti Bankası ve diğer finans yatırımları..Yanı sıra Doğuş Otomotiv, İstinye Park gibi yatırımlar var…Doğuş medyası da , Garanti’nin ve diğer grup şirketlerinin borsadaki performansını çok yakından izlerler ve duyarlıdırlar.

Ana faaliyeti enerji ve madencilik olan Habertürk Grubu’nun patronu Turgay Ciner’in borsaya kote şirketi Park Elektrik…Ciner’in, medya dışı şirketlerinin performansı önemli ve medya grubunu, bu performans yakından ilgilendirir.

***

Gelelim, AKP yandaşı , tarikat-cemaat medyasının durumuna…Kanaltürk, Bugün TV kanallarının, Bugün gazetesinin sahibi İpek Ailesinin borsada İpek Matbaacılık, Koza Madencilik, Koza Altın şirketlerin hisse senetleri alınıp satılıyor.

TGRT televizyon ve gazetesinin sahibi Enver Ören'inİhlas Holding’i, İhlas Ev Aletleri , Kristal Kola şirketleri borsada kayıtlı.

Başbakanın damadı Berat Albayrak’ın CEO’su olduğu Çalık Grubu’nun yatırımları ağırlıkla enerji, tekstil sektörlerinde. Sabah-ATV grubunu, kamu bankalarından finanse ettirerek Çalık Grubu’na TMSF’den aktaran Başbakan Erdoğan, ihalesine –nedense-hiçbir iş adamının girmeye cesaret edemediği bu medya grubunu şimdi tepe tepe kullanabiliyor. Sabah-ATV, faaliyet zararlarının finansmanı için Çalık’ın işlerinin rast gitmesine duacı; her sayfası, her ekranı Çalık şirketlerinin promosyonuna feda…

Yeni Şafak gazetesinin, Tv net kanalının sahibi Albayrak; Fethullah Cemaatinin Zaman’ı, Samanyolu, Meltem TV’si hangi kaynakla çevriliyorlar sizce ? Gazete satışı ve reklam gelirleri ile mi? Güldürmeyin kargaları…

Bir daha tekrarlayalım; Medya yatırımından para kazanılmaz; medyaya harcanan para, ekonomik olarak medya dışı şirketlerin – borsayı da manipüle ederek- para kazanması için bir “yatırım”dır. Siyasi olarak da medyaya yatırım, politik hedefler için bir tür “askeri harcama”dır.Bu yatırımın maliyetini en aza indirmek için de borsayı manipüle eder medya sahipleri. Bunu yapanların elini kolunu tutmayı nasıl başaracak SPK başkanı, merak ediyorum…Yapı çürük, yapı!...

***

Tehdit ve şantaj, bu iktidarın karakteri. Başbakan önüne geleni tehdit ediyor. Hoşuna gitmeyen yazılar yazan köşe yazarlarını (tezgahtarları), dükkan sahibi medya patronlarına şikayet ediyor ve “atın onları işten” diye aba altından sopa gösteriyor. Ekonominin gidişatı ile ilgili nahoş şeyler yazan ekonomi köşe yazarı mı oldu, ben izleyemedim, belli ki, portföy sahibi olduğu, gazetelerden TV kanallarından iyi kazandığı da belli olan birilerine gelmiş tımar sırası…Buna da Bakan Babacan efendiden başlayarak SPK Başkanı memur edilmiş. Sanırsınız ki, medya ve borsa gül bahçesi de orayı pisleten sadece birkaç fırsatçı gazeteci-yazar…

Tut kelin perçeminden…

27 Mart 2010 Cumartesi

Daha Az İşçi, Daha Düşük Ücret de Krizden Çıkarmıyor…

Mustafa Sönmez

27.03.2010, Cumartesi
Alavere,dalavere, Kürt Memet Nöbete!...Kapitalizmin bu değişmez krizden çıkma oyunu, yine tekrarlanıyor. İşverenler, bir yandan çalışan sayısını azaltarak ,bir yandan da ücretleri azaltarak maliyetleri düşürüyorlar; bu avantajla rekabet gücü edinip kaybettikleri pazarları, ciroları, dolayısıyla karları yeniden yakalama peşindeler. Ama,bu vahşi sömürüye rağmen, hala kapasite kullanımı yüzde 68’in üstüne çıkamıyor. Toparlanma patinaj yapıyor.

TÜİK, 2005 yılı baz(=100) alındığında, üretimin 2008’e kadar tırmanarak yüzde 13 arttığını saptamıştı. Aynı dönemde imalat sanayinde çalışan sayısı , aynı oranda olmasa da, yüzde 6 artmıştı. 2009 krizinde, sanayi üretimi 2008’e göre yüzde 13’e yakın azaldı. Yani 2006’daki düzeyine geriledi. Sanayici işverenler, vakit kaybetmeden, iç ve dış talepte yaşanan daralmayı hemen istihdama, çalışanlara yansıttılar. Birincisi, çalışan sayısını azalttılar. İşten çıkarmalarla, imalat sanayiinin istihdam seviyesi, 2008’e göre yüzde 10 azaltıldı. 2009’da istihdam, 2005’teki düzeyinin yüzde 5 altına düştü.



Kriz öncesi 2008 ve kriz yılı 2009 , mevsimler ya da çeyrekler itibariyle analiz edildiğinde, sanayi üretiminin 2008’in son çeyreğinde düşmeye başladığı ve 2009 ilk çeyreğinde dibe vurduğu görülüyor. Bu sırada sanayici işverenlerin istihdamı da hızla azalttıkları gözleniyor.

2009’un ikinci çeyreğinden itibaren ise üretim görece toparlanmaya başladı ama bu, istihdam artırılarak, işten çıkarılanları yeniden işe alarak değil, tersine elde kalan işçilerle yapıldı. 2009 son çeyreğinin görüntüsü şöyledir: İmalat sanayi üretimi, kriz öncesi düzeyi yeniden yakaladı, ancak bu üretimi, kriz öncesinin istihdamını yüzde 10 azaltarak yaptı. Yani kriz öncesinde 100 kişi ile yapılan üretimi, krizi fırsat bilerek 90 kişiyle yaptılar. Bu, teknoloji yatırımı kadar, elde kalan işçilerin daha uzun çalıştırılmaları, iş yüklerini artırmaları ile yapılır ve adına kapitalist işletmecilikte “verimlilik” denir. Yani, çalışan başına üretimi artırma… Nitekim işçi dışarı, üretim yukarı operasyonu ile “verimlilik”, yani çalışan başına üretim, 2009’un ilk çeyreğinde yerlerde sürünürken ( 90) 2009 son çeyreğinde tarihi zirveye çıktı ve 2005’teki düzeyinin yüzde 18 (2005 bazına göre 118) üstüne çıktı. 2005’ten bu yana verimliliğin en çok arttığı çeyrek, yüzde 12 artış ile 2007’nin son çeyreği olmuştu.

***

Sanayici sermayedarları, krizden çıkma konusunda ümitlendiren bir unsur, daha az istihdam ile üretim artışına geçmek ise, diğeri de reel ücretlerin yerlerde sürünmesi, 3,5 milyon resmi işsiz ordusunun da çalışan sınıfı açlıkla terbiye etmesidir.

Hazine Müsteşarlığı verileri, 2009’da sanayide reel ücretlerin yüzde 9 gerilediğine işaret ediyor. Çalışanlar, belki de tarihlerinin en derin tehdidine maruz kaldılar; bir kısmı işten çıkarıldı, işini kaybetmeyenlere de ya zam yapılmadı ve yüzde 7’lik enflasyon zammı bile söz konusu olmadı. Daha da ileri gidip, “Kriz var, işinizi kaybetmek istemiyorsanız, ücretlerden fedakarlık yapacak, indirim operasyonlarımıza ses çıkarmayacaksınız” tehditi çok sık ve çok cüretkar bir biçimde kullanıldı.
Sanayi patronları, 2010’a, keyfi tensikatlarla çalışan sayısını azaltmış, reel ücretleri geriletmiş olmanın avantajıyla girdiler. 2009’un son çeyreğini bu rüzgarla tamamlayanlar, şimdi 2010’da bu avantajlarla yeniden iç ve dış piyasada rekabet gücü bulmayı umuyorlar. Bazı bakanların, ağzının suyu akıtan, bu tablodur. Daha yüksek sesle, 2009 küçülmesinin yüzde 6’nın altında gerçekleşeceğini iddia etmeleri ve 2010’da yüzde 5’i bulacak bir büyüme öngörüleri, bu vahşi operasyonun gerçekleştirilmiş olmasındandır…

Alavere, dalavere ile krizin yükü yeniden çalışan ve –işsiz- sınıfın sırtına vurulmuş ve onların sırtına basılarak çıkış aranmaktadır. Ama bu vahşi sömürü, bu kez, 2001 krizinde olduğu gibi henüz işe yaramış görünmüyor. Kapasitelerin üçte biri atıl. Dışarıda, özellikle AB’de yangın yatışmadıkça da, işe yarayacak görünmüyor.

mustafasnmz@cumhuriyet.com.tr
http://mustafasnmz.blogspot.com

26 Mart 2010 Cuma

Vahşi Sömürüye Rağmen Sanayi Toparlanamıyor

Mustafa Sönmez

26.03.2010, Cuma
AKP Anayasa taslağı, her nedense 12 Eylül Anayasasının işveren kesiminin istekleri doğrultusunda ters yüz ettiği çalışma yaşamı ile ilgili alana dokunmuyor. Varsa yoksa, yüksek yargı…AKP’nin hık deyicileri, taslak tartışması yaparken 12 Eylül’ün budadığı sendika, toplu sözleşme, grev hakkı ile ilgili tadilata hiç değinmiyorlar. Memurların ağzına bir parmak “toplu sözleşme balı”…O kadar…Niye uğrasınlar anti-sendikal, anti-demokratik çalışma yaşamı alanına ? 12 Eylül’den miras, öyle bir dikensiz gül bahçesi var ki, yeniden dikenleştirmenin alemi var mı? Tabii yok. Ama, anti-sendikal düzen, her zaman olduğu gibi 2009 krizinin de bütün yükünü çalışan sınıfa yıktı ve reel ücretler tarihi biçimde geriledi, 300 binden fazla insan işini kaybetti.. Tarihi bir yoksullaşma !...

Reel ücretleri geriletme, tensikatla işçi azaltıp, aynı işi daha az çalışana yaptırma ilkelliği, 2001 krizinde olduğu gibi, bu krizde de uygulanıyor. Ama, bugün ve yarın değineceğim bu vahşete rağmen, sanayi toparlanamıyor. Son Merkez Bankası raporu, düşürülen ücretlere ve istihdama rağmen kapasite kullanımının yüzde 68’e ulaşamadığını gösteriyor. Küresel krizin etkisi altına girilen 2008 Ekim’inde yüzde 74,3’lük kapasite kullanımı, izleyen aylarda düştü ve 2009 Mart’ında yüzde 59,2 ile dibe vurdu. Sonraki aylarda kapasite kullanımı arttı ve 2009 Kasım’ında yüzde 69,2’ye kadar çıktı ama süremedi, 2010’un ilk çeyreğinde yüzde 68’in altına düştü: Toparlanma patinajda…

***

Şimdi dönüp reel ücretlerde kriz öncesinin fotoğrafına bakalım. TÜİK, yani Türkiye İstatistik Kurumu, 2008 için, 10’dan fazla çalışanı olan işyerlerini temsilen 20 bin kadar işyerine ücret anketi uygulamış ve ücretlilerin eline ayda geçen brüt parayı sormuştu. TÜİK anketine göre; 2008’de ücretliler ayda ortalama yaklaşık 1 500 TL brüt ücret almışlardı. Bunun yüzde 20’si vergiye gitse, elde 1 200 TL net aylık ücret kalıyordu..

Ortalama 1 500 TL brüt ücret, toplu iş sözleşmesi olan azınlık işyerlerinde 2 700 TL, ama sendikasız yerlerde 1300 TL’ye düşüyordu. Toplu sözleşme, 12 Eylül Anayasası cenderesi sayesinde, toplamı 13 milyonu bulmuş işçi ve memurların ancak yarım milyonunun yararlandığı bir lüks. Çalışma Bakanlığı verilerine göre, 2005-2009 döneminde, adına toplu sözleşme akdedilen işçi sayısının yıllık ortalaması sadece 416 bin kişi !...

Peki bu ücret perişanlığının başına kriz yılı 2009’da ne geldi ?

***

İşi olan sigortalı çalışanların eline 2008’de ayda ortalama 900-1200 TL dolayında para geçiyordu. Bu, asgari ücret 2 ise, ortalama ücretin 3 etmesi demekti. Bunlar 2008’in ortalama ücreti ve sanmayın ki, 2009’da zam gördüler… TÜİK’e göre, 2009’da yüzde 6,5 oranında tüketici enflasyonu yaşandı. Ama, ücretler, TÜFE enflasyonu kadar zam da alamadı.

2005 yılı baz(=100) alındığında, sanayide reel ücretlerin 2008’e kadar yüzde 10 arttığı, kriz yılı 2009’da ise yüzde 9’un üstünde gerilediği görülüyor. Sayıları 4 milyonun üstünde olan sanayi işçilerinin reel gelirinin yüzde 9 daralmasında, sanayide yaşanan küçülme önemli bir rol oynadı.


Kaynak;TÜİK ,Hazine Müsteşarlığı.

Yoğun tensikatların yaşandığı sanayide, işverenler krizi de fırsat bilerek nominal ücretleri bile geri çektiler. Çalışanlar, “ya tenzilat-ya tensikat” cenderesine sıkıştırıldılar. Sonuçta, 2009 reel ücretleri, 2008’e göre tarihi bir gerileme yaşadı ve yüzde 9,2 oranında düştü. Sanayi işçisi, 2005-2008 döneminde sağlamış göründüğü reel gelir artışını bir yılda, krizde kaybetti.

Önemli bir daralma yaşayan inşaat sektöründe de TÜİK verilerine göre, 2009’da reel ücretler yüzde 12,9 geriledi. İnşaat sektöründe ücretler, sektörün patlama yaptığı 2005 sonrası yıllarda toplam yüzde 18 dolayında artmıştı. Ancak krizle birlikte yaklaşık 1,3 milyon ücretliyi istihdam eden inşaat sektöründe iş hacmi düştü, projeler askıya alındı. Bu durum, ücretlere de yansıtıldı ve reel ücretler yüzde 13’e yakın kayba uğradı.

Ticaret, bankacılık, ulaştırma-haberleşme, turizm gibi alt sektörleri içeren hizmetler sektörü, (kamu dışında) 4 milyon dolayında ücretli istihdam ediyor. Hizmetler sektörünün tamamında 2005’ten 2008’e kadar reel ücretler yüzde 20 artmıştı. Ama 2009’da ulaşılan reel ücret, ticaret-hizmet sektöründe de artmadı, tersine yüzde 1’e yakın azaldı.

Yeniden büyüme ivmesi yakalamak için başvurulan reel ücretleri geriletmeye, istihdamı düşürme operasyonu eşlik ediyor. Yarın da bu önleme ve sonuçlarına değineceğim.

mustafasnmz@cumhuriyet.com.tr
http://mustafasnmz.blogspot.com

24 Mart 2010 Çarşamba

Bursaspor, Piyasada 6’ncı Sahada Birinci…

Mustafa Sönmez

24.03.2010, Çarşamaba
Her geçen yıl biraz daha endüstrileşip, ticarileşen futbolda, bekleneceği gibi genel eğilim, paranın topa hükmedeceği. Endüstrinin ana yatırımı, işgücüne, yani futbolcuya yapılıyor. Ne kadar nitelikli, usta futbolcuya yatırım yapılır, istihdam edilip oynatılırsa, şirket(kulüp) o kadar başarılı oluyor. Bu, bir genel kural ve özellikle Avrupa’da büyük reklam geliri, naklen yayın geliri, maç hasılatı, lisanslı ürün satışları, futbolcu satışları ile dev gelirler sağlayan kulüpler, kendi liglerinin ve hem şampiyon kulüpler hem UEFA gibi kulvarların en başarılı takımları oluyorlar.

Futbol takımlarının değeri, bünyelerindeki futbolcuların bonservis değerleri ile ölçülüyor. Transfermarkt.de isimli sitenin verilerine göre, ülke liglerinin toplam değerleri, ülkelerin futbol endüstrileri arasındaki farkı da ortaya koyuyor. Bekleneceği gibi, futbolun beşiği İngiltere birinci ligi, 2,8 milyar Avro piyasa değeri ile ilk sırada. İkinci sıradaki İspanya birinci liginin piyasa değeri 2,3 milyar Avro, üçüncü İtalya’nınki 2,2 milyar Avro, ördüncü Almanya’nınki 1,9 milyar Avro. Beşinci sıradaki Fransız birinci liginin piyasa değeri 1,3 milyar Avro. Bu ilk 5’i küçük farklarla Rusya ve Türkiye ligleri izliyor. Rusya’nınkinin piyasa değeri 635 milyon Avro, Türkiye’nin Türkcell Süper Ligi’nin 18 takımının piyasa değeri 630 milyon Avro…

Böyle bakılınca, Türkiye’nin Avrupa’nın ilk 7’si arasında olması , futbol endüstrisine az-buz para yatırılmadığını ortaya koyuyor. Ama yine de İngiltere, İspanya, İtalya takımlarının yatırımlarıyla, yıldız futbolcuları ile boy ölçüşmek mümkün değil. Örneğin süper star Barselona’lı Messi’nin tek başına piyasa değeri 80 milyon Avro ve bu tek başına Beşiktaş kulübünün 27 futbolcusunun değerinin yüzde 90’ı demek. İniesta (60), Xavi (65), Real Madritli Ronaldo (75), Kaka (60), Türkiye birinci liginin birçok takımının değerinin 2 katı üstünde değere sahip futbolcular…

Türkiye’nin 18 takımının piyasa değeri 630 milyon Avro, ama tek başına bir Barselona’nın değeri 514 milyon Avro…Özellikle Avrupa’da, bu dev takımlarla eşleşirken, terazinin kefelerindeki futbolcu değerlerini de unutmamak gerekiyor…

***

Bunlar, genel doğrular. Avrupa liglerine bakıldığında, futbolcu değeri yüksek kulüplerin liglerdeki sıralamaları arasında bir tutarlılık var. İspanya’da, İngiltere’de. İtalya’da, kulüplerin puan sıralaması kulüp değerleri ile genellikle tutarlı. Bu genel kurguyu Türkiye’de Bursaspor bozuyor ve tarih yazıyor… 26. hafta geride kalırken Turkcell Süper Ligin ilk sırasında yer alan ve şampiyonluk olasılığını yüzde 60’lara taşıyan Bursaspor, İstanbul’un 3 büyüğünün futbolcu stok değerinin üçte biri kadar değerde, piyasa değeri olarak 6’ncı sırada, ama bu futbolcu varlığı ile şampiyonluğa koşuyor.



Bursaspor’un kulüp toplam piyasa değeri yaklaşık 35 milyon Avro, (neredeyse bir Anelka fiyatı!..) ; ortalama futbolcu değeri ise 1,3 milyon Avro. Bu mütevazi kadrosu ile Bursaspor, ortalama futbolcu değeri 4,6 milyon Avro olan Galatasaray’ı sollamış durumda. Ortalama futbolcu değeri 4,2 milyon Avro olan Fenerbahçe, Ziraat Türkiye kupasını alırsa şükredecek. Her biri 3,3 milyon Avroluk futbolcuları ile Beşiktaş, şampiyonluğu, eski futbolcusu ve teknik direktörü Ertuğrul Sağlam’ın yeşil-beyazlı takımına altın tepsi içinde sunmaktan kurtulamadı, önümüzdeki yıl Avrupa kupalarına katılması çok zor…

Bursaspor, son haftalarda olağan dışı bir gelişme olmaz, büyük hatalar yapmaz ise, böylece, Türkiye futbol tarihinde, Trabzonspor’dan sonra ilk kez –piyasa değeri mütevazi- bir Anadolu takımının şampiyon olabileceğini dosta düşmana göstermiş olacak. Bursaspor, önemli olanın, piyasa değeri yüksek futbolcuları takımlara doluşturup taraftarın gözünü boyamak olmadığını, sınırlı bütçelerle de genç ve yıldız adaylarından oluşan etkili bir takım yaratıp başa güreşmenin mümkün olduğunu öğretmiş olacak...

22 Mart 2010 Pazartesi

Avrupa Kültür Başkenti de Cemaat Kapitalizmine…

Mustafa Sönmez

22.03.2010, Pazartesi
13 Kasım 2006’da Avrupa Birliği Konseyi’nin, İstanbul'un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olmasını onaylaması, Türkiye için, İstanbul için önemli bir fırsattı. Hem kültürel etkinlikleri çoğaltma, yayma hem de İstanbul’u dünyaya daha çok tanıtma anlamında bir fırsat… Ne var ki, AKP’nin cemaatçi kapitalizm zihniyeti, bu fırsatı büyük bir hovardalıkla kendine yontuyor. Bu fırsat, yabancı ziyaretçi girişine rüzgar olamamış durumda ve bu etkinlik için ayrılmış kaynaklar, çoğu yerde görüldüğü üzere cemaat kapitalizmince yontulmakta…

Önce bu fırsatın nasıl yabancı girişini hızlandıramadığına ilişkin sayısal verileri sunalım; 2010’un ilk 2 ayının verileri, İstanbul’a gelen yabancı sayısında artış yerine bir azalma olduğunu gösteriyor. İstanbul Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün verilerine bakılırsa bu yılın ilk 2 ayında yabancı girişi 667 bine düşmüş. Yani geçen yılın ilk 2 ayına göre yüzde 11’e yakın bir azalma…81 bin daha az yabancı giriş yapmış. Durum, 2008 ile karşılaştırınca daha tatsız. 2008’in ilk 2 ayına göre azalma 123 bin ya da yüzde 15,4…



İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı güya bazı fuarlara katılarak turist girişinin artması için girişimlerde bulunuyor. Ajans, en son, 04-07 Mart 2010 tarihleri arasında düzenlenen Budapeşte Turizm Fuarı’na katılmış ve Türkiye Ulusal Standı’nda yer İstanbul 2010 ve etkinlikleri turizm profesyonellerine, ziyaretçilere ve basın mensuplarına tanıtılmış…2006’da kesinleşen bir etkinliğin tanıtımı 2010’un mart ayına mı kalırmış ?

Burada açık ve kesin olan - hiç şaşırtıcı değil- 2010 Avrupa Kültür başkenti projesi, cemaat kapitalizmine yeni bir “Yağma Hasan Böreği” olarak tahsis edilmiş durumda.

***

Ajans’ın yönetimi, iyi niyetli girişim grubunun bıktırılması, enterne edilmesi, kısaca bin bir entrika ile yalıtılmasıyla, tamamen AKP’li kadroların eline geçti ve kaynak musluğunun başını da , midesi iştahından büyük kadrolar tuttu. 2010 Ajansı’nın “finansal tabloları”na inanmak gerekirse, 2008’den 2010 yılı Şubat sonuna kadar Ajans gelirleri 341,5 milyon TL olarak gerçekleşmiş. Gelirlerin yüzde 95’i bütçeden, yani vergilerden. Yani beklendiği gibi sponsor, reklam vb. katkısı sağlanamamış projeye.

Giderler ise yine bu Şubat sonuna kadar 157,5 milyonu bulmuş. En önemli harcamaların üçte biri “proje uygulama gideri” kalemine yapılırken Topkapı Sarayı Güvenlik ve Temizliğine 13 milyon TL harcanmış. Kimler yaptı, bu “temizliği”, kimler kaptı paraları acaba?

Çoğu cemaatten oluşan Ajans yönetim kadrolarına ise 23 milyon TL harcanmış. Yönetim Kurulu’ndan bir süre önce, bezerek istifa eden Türkiye’nin kültür turizmi duayeni Faruk Pekin’in şu ifadeleri, Ajans’ın nasıl bir çiftliğe dönüştürüldüğünü yeterince anlatıyor; “Ajans, personel politikası ve iş verimliliği açısından felaket durumdadır; sorumluluklar, yetkiler, cezalar ve ödüllendirmeler belli değildir. Ajansa uğramadan para alanlar, geç gelenler, erken çıkanlar, verilen işi yapamayanlar, yaratıcı çalışmada bulunmayanlar, iç kavgalar, bürokratik engellemeler...”…

Peki tanıtım ? Tanıtıma da 38 milyon TL harcanmış…Nereye, kime yapılmış bu tanıtım? Türkün Türk’e propogandası için mi, dış tanıtım için mi? Dış tanıtım için ise turist nerede? Yabancı girişi artmak yerine yüzde 11 azalmış, 81 bin azalma olmuş, geçen yıla göre…

***
Kentlilerin ulusal ve uluslararası kültüre erişimi, kamusal alanların dönüşümü
( Hasanpaşa Gazhanesi, tersaneler ... gibi ), kültürel mirasın sahiplenilmesi, geçmişe sahip çıkarken güncele, çağdaş sanatlara olanak tanıma konuları, hepsi “satın almacılar” için teferruata dönüşmüştür…

2010 projesi, , kentlilerin yaşam kalitesinin kültür-sanat yoluyla yükseltilmesine ve kentlilik bilincinin oluşmasına katkıda bulunmak, kültürel çeşitliliği desteklemek ve kültürler arası diyalogu geliştirmek için iyi bir fırsattı.
Şimdiden anlaşılıyor ki, yazık edildi, hovardaca harcandı, bu kaynak bile cemaat kapitalizmine sermaye yapıldı…

20 Mart 2010 Cumartesi

AKP - IMF ve Cemaat Kapitalizmi (2)

Mustafa Sönmez

20.03.2010, Cumartesi
AKP Hükümetinin, IMF ile yeni bir stand-by anlaşması için sürdürdüğü girişimlerdeki tutumu, cemaat kapitalizmini nasıl önemsediğini ve her politikada cemaat kapitalizminin önceliklerinin esas olduğunu da sergiledi. Nedir bu cemaat kapitalizmi ?

Kapitalizmin muhtelif dönemlerinde muhtelif ülkelerde “eş-dost kapitalizmi”nin geçerli olduğu evreler olmuştur. İngilizcesi “crony capitalism” veya kısaca “crapitalism” olan bu tarzda, iş dünyası-siyaset-bürokrasi ilişkileri giriftleşir ve sermayedarların bazıları daha çok kayırılır.

Eş-dost kapitalizminin örnekleri, özellikle 1980 sonrası Türkiyesinde sıkça yaşandı. AKP iktidarında da bu kişisel kayırılmanın örnekleri var. Maliye eski bakanı Unakıtan’ın oğlunun, Başbakan’ın damadının şirketlerine sağlanan avantajlar, kayırmalar birkaç örnek. Daha kurumsal olanı ise AKP ve Fethullah Gülen cemaatini oluşturan koalisyonun dayandığı muhafazakar sermayedarları toptan kollayan bir kayırmacılık... Bu kesimin örgütleri olan MÜSİAD ve TUSKON’un, İslamcıların yönetiminde söz sahibi olduğu TOBB odaları ve T.İhracatçılar Meclisi’nin yaklaşımları, hükümetin makro politikalarını doğrudan belirliyor.

Bu örgütlerde politika üreten “cemaat kapitalistlerinin profili” şöyle özetlenebilir;

• Çoğu, İstanbul ve Anadolu’da dayanıklı-dayanıksız tüketim malı üreten KOBİ sanayicileri ve üretimlerinin bir kısmı ihracata dönük. Bir kısmı küresel firmalarla birebir ilişki içinde ve tedarikçi durumdalar. Çoğunlukla sendikasız, güvencesiz işçi çalıştırıp bu ucuz emeğin sağladığı avantajla dış rekabet gücü sağlamaya çalışıyorlar.
• Çoğu, “Faizsiz banka” diye bilenen katılım bankacılığı kesimi ile iş yapıyor ve bu finans kurumlarının etkinleştirilmesini , güçlendirilmesini; büyük bankaların ise kuşatılmasını istiyorlar.
• Çoğu, AKP yönetimindeki belediyelerin, yatırım tutarı 35 milyar TL’yi bulan, her tür kamusal denetimden uzak tutulmuş, Başbakan’a bağlı TOKİ’nin projelerinden şöyle veya böyle pay alıyorlar. Toplamda 500 bini bulan bu konut-sosyal donatı projelerinde, kimi müteahhit, kimi girdi tedarikçisi , taşeron olarak rol aldı, alıyor.
• Özelleştirilen irili-ufaklı kuruluşlarda , enerji özelleştirmeleri ve lisans alımlarında avantajlılar. Kamunun sağlıktan eğitime çeşitli harcamalarında mal tedarikçisi, taşeron olarak pay alıyorlar. Kamu hizmetlerinin ticarileşmesi, özelleşmesinde öncelikle kayırılıyorlar.

***

Cemaat kapitalizmi de, haliyle, küresel krizden etkilendi. Yüzde 30 azalan ihracattaki gerileme onları da vurdu. Daralan iç talep, özellikle gıda dışı tüm sektörlerde, onları da zora soktu. Hükümetin ÖTV-KDV indirimleri ile kısmi desteklerden onlar da yararlansa, esas desteği, sürdürülen kamu harcamalarında aradılar. Tam da burada, IMF’nin yapılacak bir stand-by anlaşmasında kamu harcamalarının denetlenmesi ve kısılması önlemi, cemaat kapitalizminin kurgusuyla çatıştı. Yine bu kesime de yarayacak vergi ve SGK prim afları niyetlerine IMF’nin soğuk duruşu, vergi denetiminin bir sopa olarak kullanılmasını engelleyecek vergi denetiminin özerkleştirilmesi isteği, AKP iktidarının ve ardındaki cemaat kapitalizminin IMF ile mesafeli durmasında etkili oldu.

Cemaat kapitalizmi, küresel kriz öncesinin hormonal büyümesini özlüyor ve filmin koptuğu yerden devamını diliyor. Büyüme için ihtiyaç duyulan dış kaynağı temin edecek IMF’nin, kredisi karşılığı istediği önlemleri, kendi birikim kurgusunu bozacağı için dışladı, IMF ile anlaşmayı öteletti. Umudu, sıcak paranın Türkiye’ye yönelmesi, bir şok yaşamadan kurun istikrar kazanması ve AB pazarlarının yeniden açılması ve/veya Afrika, Orta Doğu pazarlarından telafi imkanları bulunması. Umudu, TOKİ, belediye, merkezi kamu yatırımlarının sürmesi ve öncelikli olarak bundan nasiplenmek.

***

AKP Hükümeti, hem cemaat kapitalizminin beklentilerini karşılamak hem de erken ya da zamanında bir seçimde elini rahat tutmak üzere, IMF anlaşmasını öteledi ve alternatif kaynak olan sıcak para girişinden medet umar halde. Fitch, S&P gibi derecelendirme kuruluşlarının not yükseltmesi de IMF’den uzaklaşıp sıcak paraya yaklaşmasında etkili oldu.

Gerçekte ise, bütçe açığı büyük, borç stoku yükseldi ve yükselmeye devam ediyor. Büyüme için gerekli iç ve dış talepte fazla bir umut yok. Dışarıda-özellikle de AB’de- kriz yatışmış değil, faizler yeniden yükselme eğiliminde. Bu göstergelerin daha da kötüye gitmesi, dış kaynak girişini aksatabilir.

Cemaat kapitalizmini kayırma, AKP’nin tercihi. Ancak, hem paylaştıracağı kamu kaynakları azaldı hem de cemaat içi bölüşüm kavgaları artıyor. Yine de ya bu beklentilere cevap verecek ya da altında kalacak. Başarmak için de tüm karşıtlarına, sermayedar olsun, emek olsun, ağır bedeller ödetmek isteyecek.