04.01.2010-pzt.
Hürriyet’te Ertuğrul Özkök’ün koltuğunu bırakması, Aydın Doğan’ın köşesine çekildiğini ilan etmesi, Türkiye medya tarihi açısından bir kilometre taşı sayılmalı. Bu istifalar, çevresi bir süredir T.Erdoğan tarafından vergi toplarıyla kuşatılan Doğan Medya’da bir biat hazırlığıdır. Oysa çok kısa süre önce Aydın Doğan, “Bizim kültürümüzde biat yok!” diyordu.
Son 30 yılda , yani 24 Ocak+12 Eylül darbesiyle başlayan süreçte, medya, icraata geçen neo-liberal faşizmi kamufle eden ipek şal, kitleleri apolitikleştiren yalan değirmeni oldu. Medya hızla ticarileştirilip üstünden para kazanıldı. Ama daha çok da medyayı iktidarlara, gereğinde rakip sermayedarlara karşı silah olarak kullanıp üstünden rant sağlama ve politika dikte etme çabaları arttı . Otuz uzun yılı bu köşede özetleyemem. Merak edenler, 2003’te İletişim Yayınları’ndan çıkan Filler ve Çimenler: Medya ve Finans Sektöründe Doğan/Anti-Doğan Savaşı kitabımı okuyabilirler. Yine de belli satırbaşları vermeye çalışayım.
***
Medyanın yükselme devri, sermaye birikimini dışa açılarak sürdürme derdindeki burjuvazinin, 12 Eylül’e medya üstünden de destek verdiği, devamında Özal’ı yücelttiği dönemdir. Dış kaynakla başlayan büyüme, reklam pastasını da, medya kazancını da büyüttü. Özal’ın, iktidar edebilmek için medyaya uzattığı teşvik, kredi, arsa tahsisi biçimindeki havuçlara tenezzül ile yozlaşma arttı. Aydın Doğan ve Dinç Bilgin, medya endüstrisinin iki önemli patronu olarak sivrilirken Ertuğrul Özkök ile Zafer Mutlu, reislerin sağ kolları olarak sahne aldılar. Sonradan bir sürü küçük Özkökler ve küçük Mutlular da türedi elbette..
***
1990’ların başında özel televizyonculuğa geçişle birlikte, medyanın gelişme devri de başladı. Medya endüstrisi, finans-sanayi ile bütünleşmiş komplekslere dönüştü. Özellikle zayıf koalisyon hükümetlerini desteklemenin karşılığı, bir dizi rant olarak Ankara’dan kapıldı. Doğan’ın hissesine Dışbank, Petrol Ofisi, Hilton Oteli, devlet bankalarından ucuz krediler vb. düşerken Dinç Bilgin pek becerikli çıkamadı.Özelleştirmeden aldığı Etibank’ı hortumladığı için hapislere düştü. Başta, sağ kolu Zafer Mutlu olmak üzere, dost bildikleri de, Doğan’ın desteğiyle Vatan’ı kurarak, Bilgin’i terk ettiler.
Merkez medya gelişip büyürken , çürüme ve çürütme süreçleri de iç içe geçti. Bu dönemde Ertuğrul Özkök’ün dinlemeye takılan ANAP’lı bakan Güneş Taner ile teşvik pazarlığı, medya tetikçiliğinin en önemli belgelerindendir. Uzanların, Asil Nadirlerin parlayıp söndükleri bu dönem, medya etiği adına, haber alma hakkı adına, gazeteci hakları adına ne varsa, her şeyin de ırzına geçildiği bir dönem oldu. Medyanın bu kadar ticarileştiği, silah-şantaj aracı olarak kullanıldığı, sendika düşmanı kesildiği; editörlerin, köşe yazarlarının bu kadar silahşörleş(tiril)diği; bu oyunun bir parçası olmak istemeyenlerin de bu kadar itilip kakılıp dışlandığı bir dönem olmadı.
Doğan ile Bilgin, egemenlik için itişirken, züccaciye dükkanını girmiş filler misali, hem kendilerine hem topluma büyük zarar verdiler. Dinç Bilgin’i iyice saf dışı bırakıp medyanın tek hakimi olma ihtirasındaki Doğan’ın bu hevesi, arkadan gelen neoliberal-muhafazakar AKP iktidarının taş koyması ile, kursağında kaldı.
***
Şimdi, AKP iktidarı ile birlikte, “Merkez medyada” gerileme devrindeyiz artık... Bilgin sahneden silindi ama Sabah-ATV, ne Doğan’a ne de kenardan yanaşan Ciner’e kaldı. T.Erdoğan,onu, damadının yönettiği Çalık Holding’in patronajına sokarak kontrolüne aldı. Dahası; yeni medyalarla ,TRT, AA kontrolü ile yandaş medyasını inşa etti, şimdi de Doğan’ı, daha da küçülmeye zorluyor. Ertuğrul Özkök’ü istifa ettiren , Aydın Doğan’ı köşesine çekilmeye iten baskı, diğer medya yatırımı olanlara, Ciner, Doğuş, Karamehmet’e ve oradaki küçük Özköklere de gözdağı aynı zamanda.
Açık olan bir şey var; Bu kadar ticarileşip, araçsallaşmış medya, kitleler nezdinde ciddi güven kaybına uğramış durumda. Aynı güven kaybı, neoliberal-gerici kesimin TV kanalları, kapılara bırakılan gazeteleri için de geçerli. Kendi iktidarları uğruna, toplumun tarafsız haber alma, farklı yorumlara ulaşma hakkını gasp edenlere, daha da ileri giderek ellerindeki sermaye ve teknolojiyle toplumu gütme, yanlış yönlendirme çabasında olanlara, öteden beri duyulan inançsızlık ve öfke daha da büyüyor. Bu tepki, yavaş da olsa, dipten geliyor, sokağa yansıyor. Nerede mi? Gözü olan görür, kulağı olan duyar…
4 Ocak 2010 Pazartesi
2 Ocak 2010 Cumartesi
“Devletin Mali Krizi” Ve Sokağın Yılı 2010
02.01.2010
Küresel krizin 2010’da dünyada ve Türkiye’de nereye doğru seyredeceği, krizden büyümeye geçişin mümkün olup olamayacağı sorusu, yeni yılın en beylik sorularından. Hemen belirtelim ki, Türkiye ekonomisini 2010’da ne bekliyor diye soranların öncelikle dünyayı içeren büyük fotoğraftan giderek Türkiye’nin yerini anlamaları gerekiyor.
Hemen hatırlayalım ki, derin bir küresel çöküşün ardından, geniş kapsamlı devlet müdahaleleriyle talebin desteklenmesi ve finans piyasalarındaki belirsizliğin ve sistemik riskin düşürülmesi çabası, daha önemli bir çöküş riskini şimdilik önledi. Ama bu devlet müdahalelerinin , büyük bütçe açıkları ve beraberinde önemli büyük kamu borç stoklarına yol açtığı da madalyonun diğer yüzünde yatan gerçek. 2009’un son çeyreği ile, kriz “devletin mali krizi”ne de dönüşmeye başladı. Merkez ülkelerdeki finansal kurumların krizin zehirli unsurlarından, toksik kağıtlarından ne kadar arındıkları, yapılarını ne kadar sterilize edip bünyelerini güçlendirdikleri tam anlaşılamazken, bu belirsizliğe Dubai, arkasından Güney Avrupa, şimdi de Japonya’nın kamu bütçe-borç krizleri eklenmeye başladı. 2010, Türkiye de dahil birçok ülkede bütçe açığı ve kamu borç yükünün konuşulacağı ve bu sorunlara da çözüm aranacağı bir yıl olacağa benzer.
***
Hatırlayın, Ekim 2009’da IMF, İstanbul’daki toplantısında kamuoyu ile paylaştığı “Dünya Ekonomik Görünümü, Ekim 2009 (World Economic Outlook, Oct.2009” başlıklı raporunda, 2010 için, krizden büyümeye geçiş yılı iddiasını taşıyordu. IMF, krizin yarattığı daralmanın tüm dünya için 2009’da yüzde 1,1’de kalacağını ama 2010’da bunun yerini yüzde 3,1 büyümenin alacağını öngörüyordu. Devamında, Merkez ülkelerde 2009 küçülmesinin yüzde 3,4, Avro alanı için de yüzde 4,2 olacağı öngörülmüştü. Aynı IMF, 2010 için Merkez ülkelerde büyümenin yüzde 1,3’e çıkacağını, ama Avro alanında büyümenin yüzde 0,3’te kalacağını öngörmüştü. IMF raporu, Türkiye’nin de yer aldığı “yükselen ülkeler”in Çin, Hindistan, Brezilya gibi kuyruğu dik tutan ülkeler sayesinde 2009 büyümelerinin yüzde 1,7 olacağını, ama 2010’da yüzde 5’in üstünde büyüyeceklerini öngörmüştü. Bunlar IMF’nin son “evdeki hesapları”…
***
IMF’nin 2009 öngörüsünün ve 2010 hedeflerinin ne kadar isabetli olduğu , herhalde Mart ayında yayımlanacak yeni bir “Outlook” ile test edilecek. Yine hatırlayın; IMF’nin son raporunda hep, ama hep , kamu müdahalelerinin kaçınılmazlığına ve iyileşme belirtileri ortaya çıkıncaya kadar kesilmemesi gerektiğine vurgu yapılırken bunun kamuya, neye mal olacağına, ortaya çıkacak devasa bütçe açıkları ve borç yüklerinin yaratacağı komplikasyonların ne olacağına, zinhar, değinilmiyordu.
Raporun “Yönetici Özeti(Executive Summary)” kısmına bakarsanız şöyle deniyor; “ Pek çok ülkede açıkların ve kamu borcunun halihazırda yüksek düzeylere ulaşmış olmasına rağmen, düzelme iyice belirgin hale gelene kadar canlandırıcı mali önlemlere devam edilmesi gerekiyor. Büyümeyi olumsuz etkileyebilecek risklerin gerçekleşmesi halinde, bu önlemlerin daha da yoğunlaştırılması ve mevcut planlarda öngörülenin ötesine geçmesi gerekebilir. Dolayısıyla hükümetlerin gerektiğinde yeni paketler uygulamaya hazır olması gerekiyor.” Yani, IMF, açıklara, borçlara aldırmayın, hasta yataktan kalkana kadar gerekirse yeni yardım paketleri uygulayın diyor, ama bu sırada oluşacak bütçe açığı yükü, borçların yenilenmesi için girilecek sıkıntılar , hele ki, bu operasyonların toplumsal maliyetinin kitlelere vergi, harcama kısıntısı vb. şeklinde yansımaları hiç mi hiç dert edilmiyor. IMF etmiyor, ama bunlar ülke iktidarları için büyük dert…
***
Devletin mali krizi, Türkiye için de geçerli. Türkiye’de bütçe açıkları 2009’da 60 milyar TL’yi bulduktan sonra, 2010’da, hedeflenen yüzde 3,5 büyümenin olması halinde bile 50 milyar TL’nin altına düşmeyecek. Kamunun borç stoku şimdiden 450 milyar TL’yi aşmış, 500 milyar TL’ye doğru koşuyor. Borçları çevirmek için ödenen faizin bugünkü seviyelerde seyri kolay değil. AKP iktidarının teknesi, Kürt açılımı fiyaskosu, Ordu ile, emek cephesi ile yaşadığı sürtüşmelerden dolayı hızla su alıyor. Bu dibe doğru iniş, iktidarı, sonunda IMF kapısına gitmeye de zorluyor. Bütçe-borç krizinin IMF parasıyla aşılmaya çalışılması, yükü, emeğe, alt-orta sınıfa yıkma anlamını taşıyan “bütçe mali disiplini”nin IMF komutunda sıkılaştırılması demek. Bu da 2010’u, “sokağın yılı” yapmaya yetecek bir gerekçe…
Küresel krizin 2010’da dünyada ve Türkiye’de nereye doğru seyredeceği, krizden büyümeye geçişin mümkün olup olamayacağı sorusu, yeni yılın en beylik sorularından. Hemen belirtelim ki, Türkiye ekonomisini 2010’da ne bekliyor diye soranların öncelikle dünyayı içeren büyük fotoğraftan giderek Türkiye’nin yerini anlamaları gerekiyor.
Hemen hatırlayalım ki, derin bir küresel çöküşün ardından, geniş kapsamlı devlet müdahaleleriyle talebin desteklenmesi ve finans piyasalarındaki belirsizliğin ve sistemik riskin düşürülmesi çabası, daha önemli bir çöküş riskini şimdilik önledi. Ama bu devlet müdahalelerinin , büyük bütçe açıkları ve beraberinde önemli büyük kamu borç stoklarına yol açtığı da madalyonun diğer yüzünde yatan gerçek. 2009’un son çeyreği ile, kriz “devletin mali krizi”ne de dönüşmeye başladı. Merkez ülkelerdeki finansal kurumların krizin zehirli unsurlarından, toksik kağıtlarından ne kadar arındıkları, yapılarını ne kadar sterilize edip bünyelerini güçlendirdikleri tam anlaşılamazken, bu belirsizliğe Dubai, arkasından Güney Avrupa, şimdi de Japonya’nın kamu bütçe-borç krizleri eklenmeye başladı. 2010, Türkiye de dahil birçok ülkede bütçe açığı ve kamu borç yükünün konuşulacağı ve bu sorunlara da çözüm aranacağı bir yıl olacağa benzer.
***
Hatırlayın, Ekim 2009’da IMF, İstanbul’daki toplantısında kamuoyu ile paylaştığı “Dünya Ekonomik Görünümü, Ekim 2009 (World Economic Outlook, Oct.2009” başlıklı raporunda, 2010 için, krizden büyümeye geçiş yılı iddiasını taşıyordu. IMF, krizin yarattığı daralmanın tüm dünya için 2009’da yüzde 1,1’de kalacağını ama 2010’da bunun yerini yüzde 3,1 büyümenin alacağını öngörüyordu. Devamında, Merkez ülkelerde 2009 küçülmesinin yüzde 3,4, Avro alanı için de yüzde 4,2 olacağı öngörülmüştü. Aynı IMF, 2010 için Merkez ülkelerde büyümenin yüzde 1,3’e çıkacağını, ama Avro alanında büyümenin yüzde 0,3’te kalacağını öngörmüştü. IMF raporu, Türkiye’nin de yer aldığı “yükselen ülkeler”in Çin, Hindistan, Brezilya gibi kuyruğu dik tutan ülkeler sayesinde 2009 büyümelerinin yüzde 1,7 olacağını, ama 2010’da yüzde 5’in üstünde büyüyeceklerini öngörmüştü. Bunlar IMF’nin son “evdeki hesapları”…
***
IMF’nin 2009 öngörüsünün ve 2010 hedeflerinin ne kadar isabetli olduğu , herhalde Mart ayında yayımlanacak yeni bir “Outlook” ile test edilecek. Yine hatırlayın; IMF’nin son raporunda hep, ama hep , kamu müdahalelerinin kaçınılmazlığına ve iyileşme belirtileri ortaya çıkıncaya kadar kesilmemesi gerektiğine vurgu yapılırken bunun kamuya, neye mal olacağına, ortaya çıkacak devasa bütçe açıkları ve borç yüklerinin yaratacağı komplikasyonların ne olacağına, zinhar, değinilmiyordu.
Raporun “Yönetici Özeti(Executive Summary)” kısmına bakarsanız şöyle deniyor; “ Pek çok ülkede açıkların ve kamu borcunun halihazırda yüksek düzeylere ulaşmış olmasına rağmen, düzelme iyice belirgin hale gelene kadar canlandırıcı mali önlemlere devam edilmesi gerekiyor. Büyümeyi olumsuz etkileyebilecek risklerin gerçekleşmesi halinde, bu önlemlerin daha da yoğunlaştırılması ve mevcut planlarda öngörülenin ötesine geçmesi gerekebilir. Dolayısıyla hükümetlerin gerektiğinde yeni paketler uygulamaya hazır olması gerekiyor.” Yani, IMF, açıklara, borçlara aldırmayın, hasta yataktan kalkana kadar gerekirse yeni yardım paketleri uygulayın diyor, ama bu sırada oluşacak bütçe açığı yükü, borçların yenilenmesi için girilecek sıkıntılar , hele ki, bu operasyonların toplumsal maliyetinin kitlelere vergi, harcama kısıntısı vb. şeklinde yansımaları hiç mi hiç dert edilmiyor. IMF etmiyor, ama bunlar ülke iktidarları için büyük dert…
***
Devletin mali krizi, Türkiye için de geçerli. Türkiye’de bütçe açıkları 2009’da 60 milyar TL’yi bulduktan sonra, 2010’da, hedeflenen yüzde 3,5 büyümenin olması halinde bile 50 milyar TL’nin altına düşmeyecek. Kamunun borç stoku şimdiden 450 milyar TL’yi aşmış, 500 milyar TL’ye doğru koşuyor. Borçları çevirmek için ödenen faizin bugünkü seviyelerde seyri kolay değil. AKP iktidarının teknesi, Kürt açılımı fiyaskosu, Ordu ile, emek cephesi ile yaşadığı sürtüşmelerden dolayı hızla su alıyor. Bu dibe doğru iniş, iktidarı, sonunda IMF kapısına gitmeye de zorluyor. Bütçe-borç krizinin IMF parasıyla aşılmaya çalışılması, yükü, emeğe, alt-orta sınıfa yıkma anlamını taşıyan “bütçe mali disiplini”nin IMF komutunda sıkılaştırılması demek. Bu da 2010’u, “sokağın yılı” yapmaya yetecek bir gerekçe…
1 Ocak 2010 Cuma
“Yeni Sol”un Nesi Yeni, Nesi Sol?
01.01.2010
Parti kurma hazırlığı içinde olduğu söylenen “Yeni Sol” hareketi, “Çerçeve metin” isimli bir dökümanı kamuoyuna duyurdu. Bu metni oluşturan 1915 sözcük üstünden bir “içerik analizi” denemesi ile bu siyasi girişimi anlamaya çalışalım.
Yeni Sol’un çerçeve metninde hiç olmayan sözcükler: Sosyalizm, işçi sınıfı, sınıf mücadelesi, devrim, emek iktidarı, kamulaştırma…Dolayısıyla, aralarında Ufuk Uras, Ahmet İnsel, Burhan Şenatalar, Ahmet Asena gibi, çoğu sosyalist gelenekten gelen bu hareket temsilcilerinin sosyalist bir parti kurma niyetinde olmadığı açık. O zaman, geriye bu partinin nasıl bir sol parti olacağını anlamak kalıyor. İçerik analizinde, geleneksel merkez solda, mesela CHP sözlüğünde yer alan şu tür kavramlara da yer vermedikleri görülüyor; Devletçilik, halkçılık, kamu müdahalesi, KİT, planlama, özelleştirme karşıtlığı...Hatta devletçi sözcüğü 2 yerde, negatif, itici anlamda kullanılmış. Demek ki, Yeni Sol, CHP türü bir merkez sol parti de olmak istemiyor.
***
Devam edelim; Yeni Sol, sınıf kavramını pek sevmiyor. Sadece iki yerde “sınıfsal eşitsizlik” ifadesi kullanılmış, ama hiçbir yerde emekçi sınıflar, sermaye sınıfı vb ifadeleri yer almıyor. Oysa, sol, sosyal demokrat partiler, burjuvazinin varlığına itiraz etmemekle beraber, yerlerini emekçi sınıfın yanı olarak tarif ederler. Yeni Sol’da bu yok. Buna karşılık Yeni Sol’u tanımlayan temel kavram “Yurttaş”. Çerçeve metinde 11 yerde yurttaş sözcüğü kullanılıyor. Eşit yurttaşlık, Anayasal yurttaşlık,Yurttaş katılımı,Yurttaş inisyatifi, Yeni Sol’un, sınıftan çok önem verdiği kategoriler. Bu, emek-sermaye karşıtlığı yerine “sivil toplum-devlet” karşıtlığını önemsemek aslında. Ama bunun sol bir partinin alameti farikası olmadığı , sağ liberallerin de benimsediği bir ayrıştırma olduğu açık.
Yeni Sol’un küreselleşme ile ilgili fikri ne? İki yerde sermayenin küreselleşmesinden söz ediliyor. Birincisinde sermayenin küreselleşmesinin muazzam zenginlik yarattığından söz ediliyor. İkinci yerde de bu küreselleşmenin yarattığı sosyal tahribat ve adaletsizlikten söz ediliyor. Anlaşılan şu ki, Yeni Sol, küreselleşmeye karşı çıkmanın yersiz olduğuna, ama bazı savunma mekanizmaları geliştirerek küreselleşmenin ortaya çıkardığı adaletsizliklerin azaltılabileceğine inanıyor.
Yeni Sol’un, AB’nin liberal ve elitist yanına itirazı var ama AB sürecinin Türkiye’nin demokratikleşmesine destek verdiğine inanıyor; AB’de, sosyal bir Avrupa isteyenlerle dayanışmak gerektiği ifade ediliyor.
***
Çerçeve metinde yer alan şu paragraf, birçok soruyu sordurtuyor ama cevap vermiyor: “Bugün toplum, insani ve toplumsal ihtiyaçların karşılanması için ya devlete ya da piyasaya muhtaç bırakılıyor. Kapitalizmin liberal ve devletçi seçenekleri insanlığın kaderi olarak kabul edilemez. Bu çaresizlik ikileminden, katılıma, ortaklığa ve gönüllülüğe dayalı yeni bir seçenekle çıkılabilir”. Devlete ve piyasaya muhtaçlık derken, devleti anladık da, piyasa kim? Özel sektör mü? Kapitalizmin liberal ve devletçi seçeneğinin dışındaki üçüncü seçenek ne? Yeni sol, bunların yerine seçenek olarak neyi savunuyor? Katılım, ortaklık ve gönüllülükten oluşan kapitalizm nasıl bir şey ? Bu soruların yanıtı yok. Yeni Sol, devlet sözcüğünden irite oluyor, piyasayı da sevmiyor. Planlama sözcüğü çerçeve metinde bir kez olsun yer almıyor. Devlet ya da kamu müdahalesi olmadan, piyasanın yarattığı eşitsizlik ve melanetlerin nasıl önüne geçilecek, bunun araçları neler olacak ? Bu soruların da cevabı yok.
Yeni Sol, metnin 8 yerinde eşitsizlikten söz ederken, bunların iki tanesinde “sınıfsal eşitsizlik” ifadesini kullanıyor. Eşitsizlik sınıfsal ise, çözümün de sınıfsal olması gerekmez mi? Gerekir ama, Yeni Sol, herhangi bir sınıfsal duruş ve çözüm önermiyor.
***
Özetle, Yeni Sol, sermayenin küreselleşmesine karşı değil, onu bir realite olarak kabul ediyor. Eşitsizlikten şikayetçi ama bunun kaynağı olan emek-sermaye karşıtlığı ile ilgili bir sorunu var görünmüyor. Hem devletçi, hem piyasacı yaklaşımlara karşı olduğunu ifade ediyor ama üçüncü yol olarak ne önerdiği belli değil. Bol katılım, bol adalet sözcükleri var ama eşitsizlikleri yaratan sınıfsal farklılıkların reddiyle, onun yerine, gri bir yurttaşlık vurgusuyla solcu olunur mu?
Dikkat çeken bir husus da, Yeni Sol’un bildirgesinde, küresel krizin piyasacılık, küreselleşme, AB gibi süreç ve olguları, bunun Türkiye’ye etkilerini hiç dikkate almaması, eski ezberle yola devam etmesi…
“Yeni Sol”, çerçeve metninde yer alan takdimiyle bana, ne “yeni”, ne de sosyal demokrat anlamda bile, “sol” gibi geldi.
Parti kurma hazırlığı içinde olduğu söylenen “Yeni Sol” hareketi, “Çerçeve metin” isimli bir dökümanı kamuoyuna duyurdu. Bu metni oluşturan 1915 sözcük üstünden bir “içerik analizi” denemesi ile bu siyasi girişimi anlamaya çalışalım.
Yeni Sol’un çerçeve metninde hiç olmayan sözcükler: Sosyalizm, işçi sınıfı, sınıf mücadelesi, devrim, emek iktidarı, kamulaştırma…Dolayısıyla, aralarında Ufuk Uras, Ahmet İnsel, Burhan Şenatalar, Ahmet Asena gibi, çoğu sosyalist gelenekten gelen bu hareket temsilcilerinin sosyalist bir parti kurma niyetinde olmadığı açık. O zaman, geriye bu partinin nasıl bir sol parti olacağını anlamak kalıyor. İçerik analizinde, geleneksel merkez solda, mesela CHP sözlüğünde yer alan şu tür kavramlara da yer vermedikleri görülüyor; Devletçilik, halkçılık, kamu müdahalesi, KİT, planlama, özelleştirme karşıtlığı...Hatta devletçi sözcüğü 2 yerde, negatif, itici anlamda kullanılmış. Demek ki, Yeni Sol, CHP türü bir merkez sol parti de olmak istemiyor.
***
Devam edelim; Yeni Sol, sınıf kavramını pek sevmiyor. Sadece iki yerde “sınıfsal eşitsizlik” ifadesi kullanılmış, ama hiçbir yerde emekçi sınıflar, sermaye sınıfı vb ifadeleri yer almıyor. Oysa, sol, sosyal demokrat partiler, burjuvazinin varlığına itiraz etmemekle beraber, yerlerini emekçi sınıfın yanı olarak tarif ederler. Yeni Sol’da bu yok. Buna karşılık Yeni Sol’u tanımlayan temel kavram “Yurttaş”. Çerçeve metinde 11 yerde yurttaş sözcüğü kullanılıyor. Eşit yurttaşlık, Anayasal yurttaşlık,Yurttaş katılımı,Yurttaş inisyatifi, Yeni Sol’un, sınıftan çok önem verdiği kategoriler. Bu, emek-sermaye karşıtlığı yerine “sivil toplum-devlet” karşıtlığını önemsemek aslında. Ama bunun sol bir partinin alameti farikası olmadığı , sağ liberallerin de benimsediği bir ayrıştırma olduğu açık.
Yeni Sol’un küreselleşme ile ilgili fikri ne? İki yerde sermayenin küreselleşmesinden söz ediliyor. Birincisinde sermayenin küreselleşmesinin muazzam zenginlik yarattığından söz ediliyor. İkinci yerde de bu küreselleşmenin yarattığı sosyal tahribat ve adaletsizlikten söz ediliyor. Anlaşılan şu ki, Yeni Sol, küreselleşmeye karşı çıkmanın yersiz olduğuna, ama bazı savunma mekanizmaları geliştirerek küreselleşmenin ortaya çıkardığı adaletsizliklerin azaltılabileceğine inanıyor.
Yeni Sol’un, AB’nin liberal ve elitist yanına itirazı var ama AB sürecinin Türkiye’nin demokratikleşmesine destek verdiğine inanıyor; AB’de, sosyal bir Avrupa isteyenlerle dayanışmak gerektiği ifade ediliyor.
***
Çerçeve metinde yer alan şu paragraf, birçok soruyu sordurtuyor ama cevap vermiyor: “Bugün toplum, insani ve toplumsal ihtiyaçların karşılanması için ya devlete ya da piyasaya muhtaç bırakılıyor. Kapitalizmin liberal ve devletçi seçenekleri insanlığın kaderi olarak kabul edilemez. Bu çaresizlik ikileminden, katılıma, ortaklığa ve gönüllülüğe dayalı yeni bir seçenekle çıkılabilir”. Devlete ve piyasaya muhtaçlık derken, devleti anladık da, piyasa kim? Özel sektör mü? Kapitalizmin liberal ve devletçi seçeneğinin dışındaki üçüncü seçenek ne? Yeni sol, bunların yerine seçenek olarak neyi savunuyor? Katılım, ortaklık ve gönüllülükten oluşan kapitalizm nasıl bir şey ? Bu soruların yanıtı yok. Yeni Sol, devlet sözcüğünden irite oluyor, piyasayı da sevmiyor. Planlama sözcüğü çerçeve metinde bir kez olsun yer almıyor. Devlet ya da kamu müdahalesi olmadan, piyasanın yarattığı eşitsizlik ve melanetlerin nasıl önüne geçilecek, bunun araçları neler olacak ? Bu soruların da cevabı yok.
Yeni Sol, metnin 8 yerinde eşitsizlikten söz ederken, bunların iki tanesinde “sınıfsal eşitsizlik” ifadesini kullanıyor. Eşitsizlik sınıfsal ise, çözümün de sınıfsal olması gerekmez mi? Gerekir ama, Yeni Sol, herhangi bir sınıfsal duruş ve çözüm önermiyor.
***
Özetle, Yeni Sol, sermayenin küreselleşmesine karşı değil, onu bir realite olarak kabul ediyor. Eşitsizlikten şikayetçi ama bunun kaynağı olan emek-sermaye karşıtlığı ile ilgili bir sorunu var görünmüyor. Hem devletçi, hem piyasacı yaklaşımlara karşı olduğunu ifade ediyor ama üçüncü yol olarak ne önerdiği belli değil. Bol katılım, bol adalet sözcükleri var ama eşitsizlikleri yaratan sınıfsal farklılıkların reddiyle, onun yerine, gri bir yurttaşlık vurgusuyla solcu olunur mu?
Dikkat çeken bir husus da, Yeni Sol’un bildirgesinde, küresel krizin piyasacılık, küreselleşme, AB gibi süreç ve olguları, bunun Türkiye’ye etkilerini hiç dikkate almaması, eski ezberle yola devam etmesi…
“Yeni Sol”, çerçeve metninde yer alan takdimiyle bana, ne “yeni”, ne de sosyal demokrat anlamda bile, “sol” gibi geldi.
30 Aralık 2009 Çarşamba
Cambaza Bak,Cambaza !…
30.12.2009
Yaşlı dünyamız çetin bir yılı geride bıraktı. Merkez üssü ABD olan küresel ekonomik deprem, tüm coğrafyaları öyle sarstı ki, herkesin ezberi şaştı. Finansal balonların ardı ardına patlamasıyla kilitlenen, kilitlenme ne demek, yerle yeksan olan piyasalar, piyasacılık, her ülke burjuvazisini devlete yöneltti. Kurtarma, 2009’un moda operasyonu oldu. Bankalar kurtarıldı, şirketler kurtarıldı. Bütçe kaynakları boca edildi yangına, merkez bankası muslukları, sıfırlanmış faizler hep küresel kapitalizmin alevlerini yatıştırmak için kullanıldı, yine de ateş küllenmiş değil.
***
Merkez kapitalizmin finansında patlayan kriz, 1980, daha çok da 1990 sonrası “sanayi atölyeleri”ne dönüştürülüp, “tedarikçi” rolü verilmiş Asya, Latin Amerika, “yükselen Avrupa” (Türkiye dahil), coğrafyalarını finanstan çok, sanayiden vurdu. Merkez ABD,Batı Avrupa,Japonya vb. nın finansındaki yangın, orta sınıflarda da gelir kayıplarına yol açtı. Bu sınıfların “çevre ülkelerden” satın aldıkları sanayi ürünlerine talep düştükçe, bu ülkelerde de sanayiler daraldı, işçi çıkarmaları hızlandı, işsizlik tırmandı.
Bu “kader”i Türkiye de 2009’da yaşadı. Dış talep daralmasına iç talep küçülmesi eşlik etti. Sanayide kapasiteler yüzde 70’lere geriledi. Ekonomi 4 çeyrek üst üste küçülünce işsizlik ve yoksullaşma hızla tırmandı, vergiler azaldı, bütçe açıkları büyüdü, kamu borçları tırmandı. Toplumdaki büyük eşitsizlikler, krizle daha da derinleşti.
2010’a girerken bu sorunları konuşup, bunlara çözüm üretmek yerine, gündem hergün başka yerlere taşınıyor.
***
Fiyasko ile sonuçlanmış Kürt açılımının bayatlamış versiyonları arada bir menüye konurken gözler özellikle Gladyo diye bilinen eski Kontrgerilla, ya da yenilenmiş adıyla Özel Güvenlik Komutanlığı karargahına yapılan baskında. Yeni cambazlık burada. Duvarın çökmesiyle tüm dünyada artık işlevi kalmadığı için tasfiye edilen NATO ürünü Gladyo, Türkiye’de Kürt meselesi bahane edilerek ömrünü uzatmıştı. “Derin devleti” kendi önünde engel olarak gören AKP iktidarı, köstebekleri aracılığıyla, bu örgütlenmeden “sır çalıyor”, koz biriktiriyor. Gladyo’nun tasfiye çabası cambazlığını alkışlayanlar, Gladyo’nun 1950’lerden bu yana bütün eylemlerinin TBMM’de kurulacak bir komisyonca incelenmesine, aynı zamanda polis, MİT, Telekomünikasyon İdaresi ve yargının şeffaflaştırılmasına yanaşırlar mı? Emin olun, AKP iktidarı yanaşmaz. Çünkü o zaman AKP içindeki eski MHP ve ANAP’lıların Gladyo ile ilişkileri, inşa etmekte oldukları kendi derin devletleri, hepsi gün yüzüne çıkar. O zaman nedir bu cambazlık ? Dedik ya, neoliberal-gericiliğin “derin devlet”ini oluştururken ayak bağı, eski “derin devlet”i tasfiye etme çabası…
***
2010, minderin üstündeki yalancı demokrasi pehlivanlarının maskelerini indirme, gerçek demokrasi, emek mücadelesinin yükseliş yılı olsun… 2010, akıl, güç, sabır ve kararlılık getirsin.
28 Aralık 2009 Pazartesi
AKP Teknesinde Kürt,Ordu, İşçi Çatlakları
28.12.2009-pzt.
Neoliberal-muhafazakar AKP iktidarının teknesi, giderek büyüyen üç çatlaktan su almaya başladı: 1-Kürt çatlağı, 2-Ordu çatlağı, 3-İşçi çatlağı…
ABD siparişi Kürt açılımını -ne olduğunu bile bilmeden- büyük bir iştahla başlatan hükümet, içinde PKK’yı tasfiyeyi de içeren bu operasyonun öyle kolay bir şey olmayacağını, kafasına Habur şovunun Batıdaki tepkileri inince anladı. PKK-DTP, ilan ettiler ki, “Tapulu arsamıza gecekondu diktirmeyiz”. AKP, bunu hiç hesaba katmamıştı. Hele ki, Habur şovun Batıdaki tepkilerini hiç öngörmemişti. Kürt realitesinin içinde bir PKK realitesinin olduğunu da geç anladı AKP hükümeti ve hemen çark ederek DTP’nin kapatılmasından KCK operasyonu ile belediye başkanlarını, Kürt aktivistleri tutuklamaya varan şahinleşmeye doğru doludizgin yol aldı. Kürtlerle yaşanan yarılma, çatlak büyüdü ve ve tekne şimdi oradan hızla su alıyor.
***
AKP iktidarının ikinci büyük çatlağı Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)-TÜSİAD-laik yargı kesimi ile. TÜSİAD ile, birinci iktidar döneminde, sadece “neoliberal” yüzünü göstererek balayı yaşayan AKP, ikinci iktidar döneminde “dinci-muhafazakar” yüzünü, büyük sermayeye sevdiremedi. Bu kez bazen havuç, bazen sopa yöntemleri denenmeye başlandı burjuvazi üstünde. Doğan Grubu, medyadaki etkinliğinden dolayı, şamar oğlanı seçildi ve hem enerji hem medya şirketlerine, vergi sopası ile meydan dayağı çekildi. Bu sopalamaya karşı, TÜSİAD’ın sessiz kalışı , pasifliği, klan içinde de ciddi mahcubiyetler doğurdu. Doğan Grubu özelinde TÜSİAD’ı vergi- özelleştirme sopaları ile sindiren AKP, yandaş medyasını tahkim ederek Doğan’ı yeniden mülksüzleştirip kendi cephesini güçlendirerek de ilerleme peşinde. TÜSİAD’a karşı, MÜSİAD,TUSKON gibi cemaat örgütlenmeleri, organik bir burjuvazi yaratma yolunda, devlet imkanları ile hızla etkinleştiriliyorlar.
AKP’nin laik cumhuriyeti koruma-kollamakla kendini görevli gören TSK ile yargıya karşı da hazırlıksız olmadığı anlaşıldı. TSK’ya karşı yürütülen “asimetrik psikolojik harekat”ın gözü kara hamleleri, Ankara’da tozu dumana katıyor. Telekulak dinlemeleri eşliğinde büyütülen Ergenekon çuvalı, sindirmenin “kurumlaşmış” ayağı. TSK’nın silahlı gücüne karşı poliste cemaatçi örgütlenmeye gidildiği artık sır değil. Erzincan örneğinde olduğu gibi, birçok yerde jandarma ile MİT’in, polisle çatışması an meselesi. Yargının telekulak operasyonlarıyla ne hale getirildiği ortada.
Asimetrik psikolojik yıpratmaya karşı , köstebek avına çıktığını ifade eden TSK’yı , AKP iktidarı, “Arınç’a suikast peşindeler! ” diye püskürtmeye kalktı. TSK çevrelerine göre, “Yavuz hırsızın ev sahibini bastırması misali ” hükümet, TSK’ya güvensizliğini ilan ederek Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda arama yapmayı göze aldı. Herkesin gece uyumadan nefesini tutarak izlediği, ellerin tetikte olduğu karargahtaki büyük karşılaşma, AKP-TSK çatlağının, içinde büyük çatışmaları barındıran boyutta olduğunu iyice gözler önüne sermeye yetti.
***
AKP’nin üçüncü ve en sahici çatlağı ise işçi sınıfı, sendikalar, meslek kuruluşları, emek yanlısı demokratik kamuoyu ile… Küresel krizle birlikte yoksulluk ve işsizlik arttı. AKP’nin özelleştirmeci neoliberal uygulamalarının yarattığı mağduriyetle birleşen bu zor şartlara tepki, “nöbetleşe eylemlerle” etkinlik kazanmaya çalışırken şu günlerde tütün işçilerinin, itfaiye işçilerinin sokağa inmesiyle zirve yaptı. Gerçekte 6 milyonu aşan işsiz sayısı, yüzde 20’lerin üstünde seyreden işsizlik, AKP’yi gelecekte zorlayacak en büyük sorun. Sayıları 1 milyonu aşan genç işsizler, sistemin gelecek kabusu. Büyük bütçe açıkları, açığı finanse etmek için şişirilen borç stokları ile manevra alanı daralan AKP hükümeti, bu alanda bunalmamak için eczacılardan memurlara, işçilerden itfaiyecilere varan bir dizi emekçi kesimi karşısına alıyor. Küçük tarım üreticisinden yeşil kartlı yoksula, öğrenciden emekliye tüm kesimlere, bütçe üstünden yükler getiren AKP iktidarı, ardı ardına gelecek zamlarla bunalacak hanehalklarının , siftahsız dükkan kapatan, bir türlü tünelden çıkamayan irili ufaklı sermaye kesiminin öfkesi ile burun buruna.
Gecikmeli de olsa sokağa inen emekçi muhalefeti, kaçak güreşen sendika ağalarını da sokağa çekiyor. Hak mücadelelerini bastırmak için polisin biber gazlı, tazyikli sulu saldırıları, sokaktaki muhalefeti daha da yükseltmekten başka bir işe yaramıyor ve gerçek çatlak git gide büyüyor.
Başta sıcak para olmak üzere, büyüyen çatlaklarla birlikte büyüyen ülke riskini gözleyen kesimlerin hızla geri çekilmesi ise geminin dibe inişini hızlandıracak gibi.
Neoliberal-muhafazakar AKP iktidarının teknesi, giderek büyüyen üç çatlaktan su almaya başladı: 1-Kürt çatlağı, 2-Ordu çatlağı, 3-İşçi çatlağı…
ABD siparişi Kürt açılımını -ne olduğunu bile bilmeden- büyük bir iştahla başlatan hükümet, içinde PKK’yı tasfiyeyi de içeren bu operasyonun öyle kolay bir şey olmayacağını, kafasına Habur şovunun Batıdaki tepkileri inince anladı. PKK-DTP, ilan ettiler ki, “Tapulu arsamıza gecekondu diktirmeyiz”. AKP, bunu hiç hesaba katmamıştı. Hele ki, Habur şovun Batıdaki tepkilerini hiç öngörmemişti. Kürt realitesinin içinde bir PKK realitesinin olduğunu da geç anladı AKP hükümeti ve hemen çark ederek DTP’nin kapatılmasından KCK operasyonu ile belediye başkanlarını, Kürt aktivistleri tutuklamaya varan şahinleşmeye doğru doludizgin yol aldı. Kürtlerle yaşanan yarılma, çatlak büyüdü ve ve tekne şimdi oradan hızla su alıyor.
***
AKP iktidarının ikinci büyük çatlağı Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)-TÜSİAD-laik yargı kesimi ile. TÜSİAD ile, birinci iktidar döneminde, sadece “neoliberal” yüzünü göstererek balayı yaşayan AKP, ikinci iktidar döneminde “dinci-muhafazakar” yüzünü, büyük sermayeye sevdiremedi. Bu kez bazen havuç, bazen sopa yöntemleri denenmeye başlandı burjuvazi üstünde. Doğan Grubu, medyadaki etkinliğinden dolayı, şamar oğlanı seçildi ve hem enerji hem medya şirketlerine, vergi sopası ile meydan dayağı çekildi. Bu sopalamaya karşı, TÜSİAD’ın sessiz kalışı , pasifliği, klan içinde de ciddi mahcubiyetler doğurdu. Doğan Grubu özelinde TÜSİAD’ı vergi- özelleştirme sopaları ile sindiren AKP, yandaş medyasını tahkim ederek Doğan’ı yeniden mülksüzleştirip kendi cephesini güçlendirerek de ilerleme peşinde. TÜSİAD’a karşı, MÜSİAD,TUSKON gibi cemaat örgütlenmeleri, organik bir burjuvazi yaratma yolunda, devlet imkanları ile hızla etkinleştiriliyorlar.
AKP’nin laik cumhuriyeti koruma-kollamakla kendini görevli gören TSK ile yargıya karşı da hazırlıksız olmadığı anlaşıldı. TSK’ya karşı yürütülen “asimetrik psikolojik harekat”ın gözü kara hamleleri, Ankara’da tozu dumana katıyor. Telekulak dinlemeleri eşliğinde büyütülen Ergenekon çuvalı, sindirmenin “kurumlaşmış” ayağı. TSK’nın silahlı gücüne karşı poliste cemaatçi örgütlenmeye gidildiği artık sır değil. Erzincan örneğinde olduğu gibi, birçok yerde jandarma ile MİT’in, polisle çatışması an meselesi. Yargının telekulak operasyonlarıyla ne hale getirildiği ortada.
Asimetrik psikolojik yıpratmaya karşı , köstebek avına çıktığını ifade eden TSK’yı , AKP iktidarı, “Arınç’a suikast peşindeler! ” diye püskürtmeye kalktı. TSK çevrelerine göre, “Yavuz hırsızın ev sahibini bastırması misali ” hükümet, TSK’ya güvensizliğini ilan ederek Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda arama yapmayı göze aldı. Herkesin gece uyumadan nefesini tutarak izlediği, ellerin tetikte olduğu karargahtaki büyük karşılaşma, AKP-TSK çatlağının, içinde büyük çatışmaları barındıran boyutta olduğunu iyice gözler önüne sermeye yetti.
***
AKP’nin üçüncü ve en sahici çatlağı ise işçi sınıfı, sendikalar, meslek kuruluşları, emek yanlısı demokratik kamuoyu ile… Küresel krizle birlikte yoksulluk ve işsizlik arttı. AKP’nin özelleştirmeci neoliberal uygulamalarının yarattığı mağduriyetle birleşen bu zor şartlara tepki, “nöbetleşe eylemlerle” etkinlik kazanmaya çalışırken şu günlerde tütün işçilerinin, itfaiye işçilerinin sokağa inmesiyle zirve yaptı. Gerçekte 6 milyonu aşan işsiz sayısı, yüzde 20’lerin üstünde seyreden işsizlik, AKP’yi gelecekte zorlayacak en büyük sorun. Sayıları 1 milyonu aşan genç işsizler, sistemin gelecek kabusu. Büyük bütçe açıkları, açığı finanse etmek için şişirilen borç stokları ile manevra alanı daralan AKP hükümeti, bu alanda bunalmamak için eczacılardan memurlara, işçilerden itfaiyecilere varan bir dizi emekçi kesimi karşısına alıyor. Küçük tarım üreticisinden yeşil kartlı yoksula, öğrenciden emekliye tüm kesimlere, bütçe üstünden yükler getiren AKP iktidarı, ardı ardına gelecek zamlarla bunalacak hanehalklarının , siftahsız dükkan kapatan, bir türlü tünelden çıkamayan irili ufaklı sermaye kesiminin öfkesi ile burun buruna.
Gecikmeli de olsa sokağa inen emekçi muhalefeti, kaçak güreşen sendika ağalarını da sokağa çekiyor. Hak mücadelelerini bastırmak için polisin biber gazlı, tazyikli sulu saldırıları, sokaktaki muhalefeti daha da yükseltmekten başka bir işe yaramıyor ve gerçek çatlak git gide büyüyor.
Başta sıcak para olmak üzere, büyüyen çatlaklarla birlikte büyüyen ülke riskini gözleyen kesimlerin hızla geri çekilmesi ise geminin dibe inişini hızlandıracak gibi.
26 Aralık 2009 Cumartesi
Köylülüğü ve Tütün İşçilerini Tasfiye…
*Kaynak:TÜİK ve DPT, 2009 verisi tahminidir.
26.12.2009
1980 sonrası, özellikle de 1990 sonrası neoliberal politikalar, tarımı, köylülüğü hızla tasfiye etti. Merkez ülkelerin, özellikle AB’nin endüstriyel tarımı karşısında, geleneksel Türkiye tarımını korumasız bırakan, birçok ürünün ekimini caydıran, devlet desteklerini azaltan neoliberal uygulamalar, köylülükte hızlı bir tasfiyeyi de beraberinde getirdi. Tarımdaki hızlı erozyon, kırlardan kentlere göçü hızlandırdı ve kentlerde, göçen nüfusu emecek bir sanayi-hizmet faaliyetinin yaratılamaması nedeniyle de köy kökenli ve vasıfsız işsizler, kentlerin “varoşlar”ında tutunmaya, tutunabilmek için de çoğu, AKP’nin, cemaatlerin müridi olmaya mecbur kaldılar.
Çok değil, bundan 20 yıl önce, 1990’da toplam Türkiye istihdamında tarımın payı yüzde 47’ye yakın iken, 2009’da yüzde 25’e kadar geriledi. 1990’da tarımdan geçinen, tarımda istihdam 8,4 milyon iken 2009’da 5,1 milyona indi. Bu, yaklaşık 20 yılda 3,3 milyon işgücünün tarımdan tarım dışına itilmesidir ve olağandışı bir püskürtmedir.
Tarımdaki hızlı erozyon, ulusal gelir içinde tarımın payını da 20 yılda yüzde 17,5’tan yüzde 9-10’a kadar geriletti. Bu gerilemede, birçok faktörün yanı sıra, bütçeden tarıma aktarılan desteklerin azalması kadar, tarımla ilgili KİT’lerin özelleştirilmesi, tasfiyesi de etkili oldu.
Tarım alanındaki KİT’lerin özelleştirilmesine, 1992’de başlandı. 1990’lardan başlanarak, özellikle Doğu ve Güneydoğu’nun temel direkleri olan et kombinaları, süt fabrikaları, yem fabrikaları satıp savıldı.
Tarım alanındaki KİT’lerin özelleştirilmesine, 1992’de başlandı. 1990’lardan başlanarak, özellikle Doğu ve Güneydoğu’nun temel direkleri olan et kombinaları, süt fabrikaları, yem fabrikaları satıp savıldı.
***
Gelelim TEKEL’e… IMF’ ye verilen niyet mektuplarında TEKEL’ in önce 3′e bölüneceği sonra da içki, tuz ve tütün ürünleri üreten tesisleri özelleştirilecekti. TEKEL’ i yok etmek için IMF’nin talimatı ile hazırlanan Tütün Yasa tasarısı, 20 Haziran 2001′de Meclis’ten geçti. Ancak, dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, bu yasanın sorunlara yol açacağını belirtti ve yasayı veto etti. Ne var ki, IMF direktifleri, Sezer’ in uyarısına baskın geldi, yasa geçti. Tütün üretimine büyük darbe vuran bu yasa sonrası, üretici tütün ekmekten caydırıldı. Bu uygulamalarla tütün üreticisi köylü tasfiye edilip göçe zorlanırken, TEKEL’in alkollü içkiler bölümü 2003’te, 290 milyon dolara Limak-Nurol-Özaltın-Tütsab Girişim Grubu’na satıldı. Bu grup da 3 yıl sonra şirketi yaklaşık 1 milyar dolara Amerikan Texas Pacific Group’a sattı. Kamusal varlıklardan nasıl büyük rantlar kazanıldığının ibret verici bir öyküsüdür bu. TEKEL’in sigara fabrikaları ve markaları ise 2008’de 1 milyar 720 milyon dolara British American Tobacco(BTA)’ya satıldı. Bu satış yapılırken tütün işçilerine Yaprak Tütün İşletmelerinin satılmayacağı sözü verildi. Ancak, söz çabuk unutuldu işletmeler de kapatıldı ve işçilere, büyük hak kayıplarına uğrayacakları bir köle statüsü dayatıldı.
***
Bugün bu dayatmalara, hak ihlallerine karşı, binlerce tütün işçisi biber gazına, soğuğa, tehditlere karşı direniyor. Türk-İş’in, üyeleri olan tütün işçileri ile dayanışması elbette görevi. Ama, koca Türk -İş’ten, haftada bir 1 saatlik işe geç başlama eyleminden daha etkili bir eylem önerisi çıkamaz mıydı? Önümüzdeki günlerde, tütün işçilerine reva görülen zulmün beş beteri gelecek çalışanların başına ve dolayısıyla Türk- İş kapılarına. Gürleyen ama yağmayan bu Türk- İş yönetimi ile, işçi sınıfının üstüne üstüne gelecek bu azgın dalgaları göğüslemek nasıl mümkün olacak ?
25 Aralık 2009 Cuma
Kuzeydoğulu İşsiz Göçüyor, Güneydoğulu İşsiz Göçemiyor…
25.12.2009
İşsizliğin coğrafi görünümü, birçok ezberci yorumcuyu şaşkına uğratırken, öteden beri dikkat çektiğim “Güneydoğulu içe kapatılıyor” tezimi, bir kez daha desteklemiş bulunuyor. Ezber bozan olgu şuydu: 2008’in Türkiye ortalama işsizlik oranı yüzde 11idi. Peki, nasıl oluyordu da, işsizlikten kavrulduğu bilinen Güneydoğu, yüzde 20’lere yaklaşan işsizlikle bunalırken, hemen kuzeyindeki Doğu illerinde işsizlik yüzde 5-6’larda seyrediyordu ? Sonuçta, iki coğrafya da tarım-hayvancılığı çökmüş, gelişmenin nimetlerinden mahrum bırakılmış bölgelerdi…
TÜİK bu… Adı çıkmış 9’a, inmez 8’e…Hemen bir hata aranmaya başlandı… Ama, hayır yöntem hatası vs yoktu... Gerçek ise, başka olgularla birleştirilince anlaşılabilirdi: Kuzeyi ile güneyi ile bölge işsizlik üretiyordu üretmesine, ama kuzeydoğu, işsizini batıya ihraç ediyor, dolayısıyla işsizlik oranı düşük görünüyor, buna karşılık güneydoğu illeri bunu yapamıyordu. Detaya girelim…
***
2008 Adrese Dayalı Nüfus Sayımı sonuçlarına bakıldığında, en çok göç veren illerde işsizliğin de en düşük çıktığı görülüyor. Yani, işsizler, göçebildikleri illerden göçmüşler !...Ama her ilde değil. Kuzeyde, Kürtler kadar Türk, Gürcü, Azeri, Lazların iç içe yaşadığı Ardahan, Kars, Iğdır, Erzurum, Erzincan’dan nüfusun durmaksızın göçtügünü görüyoruz. Göçen, tabi ki işsizler…Öyle ki, bugün yüzde 3,7 işsizlik oranı olan Ardahan’da, il doğumluların yüzde 78’i Ardahan dışında yaşıyor. Erzincanlıların yüzde 71’i, Karslıların yüzde 66’sı Kars dışında. İşsiz kalan göçtükçe, işsizlik oranı da bu bölgelerde düşük çıkıyor. Çünkü geride kalanlar kırlarda ve tarım-hayvancılıkla uğraşıyorlar. Bu illerde kentleşme oranı da yüzde 75 olan Türkiye ortalamasının çok altında, yüzde 35-40’larda. Öyle olunca haliyle, Kuzeydoğu Anadolu illerinde işsizlik oranı da yüzde 5-6 gibi düşük görünüyor.
Gelelim Güneydoğu’ya…Bu bölgenin illerinde, kırlar, “düşük yoğunluklu savaş” sonucu boşaldı, boşaltıldı. Geçim kaynağı tarım-hayvancılık çöktü, nüfus can havliyle il merkezlerine göçtü. Öyle ki, Diyarbakır,Van, Batman gibi illerin merkez ilçelerinde, toplam il nüfuslarının yüzde 55-60’ı barınıyor. Ama işsizlik,açlıkla pençeleşerek…Peki bölgedeki işsizlerin göçü ? Burada kuzeydoğudan farklı olarak işsiz nüfusun, bölgeyi kolay kolay terk etmediğini görüyoruz. Örneğin Hakkari’de yüzde 18’in üstünde işsizlik var ama Hakkarililer en az göçenler. Her 100 Hakkariliden ancak yüzde 18’i il dışında. Van’da yüzde 13 işsizlik var ama, 1,2 milyona yaklaşan Van doğumlulardan göçmüş olanlar yüzde 25’ten ibaret. Hele Şırnak…İşsizlik yüzde 22 ama göçmüş Şırnaklı yüzde 27’den ibaret…Diyarbakır’da işsizlik yüzde 16 ama 1,7 milyon Diyarbakır doğumlu nüfustan, göçmüş Diyarbakırlı yüzde 29’dan ibaret…Keza, işsizlik Batman’da diz boyu ama göçmüş Batmanlılar yüzde 36…
***
Güneydoğu insanı, işsizlikten kavrulduğu halde, bölgesini terk edip göç etmiyor. En fazla geleneksel olarak Çukurova illerine göçüyorlar…Oradan da her an ricat edebiliyorlar..Peki neden? Neden ekmeğinin peşinden gidemiyor Güneydoğulu Kürtler? Hem iş anlamında hem de barınma, hayat kurma anlamında. Güneydoğu’nun Kürtleri, Batı illerinde linç eylemlerine varan hoşgörüsüzlükten, şiddetten yıldıkları için, aç da kalsalar,sefil de olsalar Diyarbakır’ın,Van’ın, Batman’ın varoşlarına tutunmayı, Batı’ya tercih eder, duruma gelmişler.
Lafa gelince , bin yıllık kardeşlikten, etten tırnaktan sözediyoruz, ama bakın ne duruma getirdik, nasıl içe kapattık insanlarımızı…
Bu sayıların dilinden de bir uyarı alınmaz, ders çıkarılmaz ise, sözün bittiği yere gelmişiz demektir…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)