Sayfalar

23 Şubat 2011 Çarşamba

Özelleştirme ile Al-Sat Vurgunu

Mustafa Sönmez

2003’te özelleştirilen ve kısa sürede iki kez el değiştirerek, özelleştirme fiyatının 10 katına varan değere ulaşan kamunun ,Tekel’in içki fabrikasının serüveni, özelleştirme soygununu bir kez daha gözler önüne seriyor. Kamudan 292 milyon dolara satın alınan Tekel İçki, Mey İçki adını aldı, bir miktar yatırımla allayıp pullandı ve 2006’da ABD'li Teksas Pacific Group'a (TPG) 810 milyon dolara satıldı ve 5 yıl geçkmeden bu kez İngiliz içki şirketi Diageo’ya 3.3 milyar liraya yeniden satıldı. Kamunun rakı kuruluşu, kamuya verilen paranın nereyse 10 katına ABD'lilerden İngilizlerin mülkiyetine geçmiş oldu.

Sadece Mey İçki’den mi ibaret, “özelleştir, zenginleştir” furyası? İş Bankası ile birlikte Doğan Grubu’nun özelleştirmeden satın aldığı Petrol Ofisi de şimdi Avusturya kökenli OVM’nin portföyünde. Bundan 10 yıl önce 2001 krizinde devletin kucağına bırakılan Sümerbank , 2001’de Oyak’a satılmış ve 2002 de Oyak Bank A.Ş. ile birleştirilmişti. Peki sonra ne oldu? "Yeni" Oyak Bank A.Ş. yurt sathına yayılmış 359 şubesiyle 2008'de Hollanda'nın ING bankasına 2 milyar 600 bin dolara yaklaşan bir fiyatla satıldı.

Karayolları’nın Zincirlikuyu’daki arsası Vestel’in sahibi Zorlu’ya 800 milyon dolara satıldı. Şimdi yolunuz düştüğünde birinci köprü yakınından, kafanızı çevirip bakın orada kaç 800 milyon dolarlık gökdelen yükseliyor…

2001 krizinde IMF-Dünya Bankası telkiniyle Kemal Derviş’e hazırlatılan, icraatı ise AKP iktidarınca gerçekleştirilen özelleştirme yağması ile kamu malları bir avuç yerli-yabancı firmaya peşkeş çekildi. Tabi ki bunlarla kalmayacak bu serüven, bekleyin bakın kamu malları elden ele kimlere neler kazandıracak… Bazı yorumcu dostlar ise, köşelerinden bütün bunlara “başarı öyküsü” deyip, şapka çıkarıyorlar. Canları sağolsun!...


----------------------------------------------------------

Hovarda Beşiktaş, Mirasyedi Cimbom

Belalımız Beşiktaş , hepimizi hasta ediyor. İnönü Stadı’nın başına getirilen Fi’ye mi yanalım, Kulübü onca borca soktuktan sonra hem ligde hem Avrupa’da atılan havlulara, Fener’e altın tepside sunulan galibiyete mi yanalım. Hangisine ? Alman kökenli transfermarkt.de, futbol endüstrisini sayılarla izlemek isteyenler için çok iyi bir kaynak. Türkiye’deki kulüplerin futbol kadrolarının piyasa değerlerini alt alta yazıp, bu yatırımla ligde 34 maç oyananacağını varsaysanız, şimdiye kadar 22 maça yapılan yatırım çıkıyor. Bunu, her takımın aldığı puana bölseniz, her puan için harcanmış yatırıma ulaşırsınız. Ve bakın 1 puan için en ekonomik yatırım harcamasını kim yapmış? Karabük. İkinci Manisa ve üçüncü Bucaspor.





Karabük, 1 puan için 100 birim yatırım yaparken Beşiktaş ancak 511 yatırım ile 1 puan alabilmiş, Galatasaray da yaklaşık 500 birim yatırıma 1 puan alabilmiş. Fener de başarılı sayılmaz, yaklaşık 400 birim yatırıma 1 puan ve Trabzon 226 birim yatırıma 1 puan. Alkışı ve ıslığı kimler hak ediyor dersiniz ?

21 Şubat 2011 Pazartesi

Halep Oradaysa, Notlar Burada…

Mustafa Sönmez

Hükümetin ekonomi bakanları, onların medyadaki yağdanlıkları, işlerin hep yolunda gittiğinden dem vuruyorlar. Onların borazanı durumuna gelen Anadolu Ajansı, TRT ve yandaş medyada da aynı çarpıtmalar boy boy... TÜİK’in 14 Şubat’ta açıkladığı işsizlik verileri, işin arka planı gösterilmeden “ Yükselen büyümeyle işsizlik düştü” biçiminde verilirken Bakanlardan Nihat Ergün da işsizliği yakında yüzde 10’a indireceğiz diye buyuruyor. Önümüzdeki ay açıklanacak yüzde 8’lik büyümenin arkasında bıraktığı 48,5 milyar dolarlık cari açığın his esamesi okunmuyor ama bütün bu “parlak tablo”ya, hem IMF’den hem de kredi derecelendirme kuruluşları cephesinden farklı notlar var.

***

Hafta içinde IMF İcra Direktörleri Kurulu, “Program sonrası izleme görüşmeleri”nin ikincisini bir notla kamuoyuna açıkladı.. Açıklama metninin orijinali eleştirel tonda ve bir dizi uyarı içeriyor. Gelin görün ki, Anadolu Ajansı, açıklamayı bir dizi çeviri hatası ile ve cımbızlanmış cümlelerle servis etti. Medyadaki sazanlar da alıp kullandılar; “IMF, Türkiye’nin performansından memnun!” gibi başlıklarla…

Oysa gerçekte IMF, 2010’daki toparlanma ve işsizlikteki iyileşmeyle kriz öncesi üretim seviyesinin üzerine çıkılmasını olumluyordu ama sıcak para girişi ile rekabetçiliğin zayıflattığı ortamda, hızla büyüyen cari açığa hemen dikkat çekiyordu. IMF direktörleri, sıcak para girişlerinin devam edebileceğini ama ani sermaye çıkışları karşısında da kaygılı olduklarını belirtiyorlardı. Bu yüzden de Türkiye’nin, aşırı iç talep ve oynak kısa vadeli sermaye akımları karşısında ‘doğru politika bileşimini’ belirlemesi gerektiği uyarısını yapıyorlardı.

***

IMF ile birlikte kredi derecelendirme kuruluşları da benzer değerlendirmeler içinde oldukları için, Türkiye’nin kredi notunu yükseltmekte acele etmiyorlar.
Türkiye, alarm verici cari açık kamburuna bakmadan kredi notunun yükseltilmesi ve bu cari açıkla yaşayabilecek dış kaynak beklentisi içinde. AKP Bakanları ve yağdanlıkları, kredi dereceleme kuruluşlarının BB, Ba2 gibi mütevazi kredi notunu düşük buluyorlar, Türkiye’nin ‘yatırım yapılabilir’ sınıfında gösterilmemesinden pek şikâyetçiler.

Derecelendirme yapanlar, madalyonun tek yüzüne bakmıyor, öteki yüzünü de okuyorlar. Baz etkili yüksek büyüme ve sürdürülürlüğü şüphe götüren istihdam artışında acele etmiyorlar, öbür yüzde yatan dehşetli cari açığı hiç mi hiç göz ardı etmiyorlar.
Nitekim, 3 büyük derecelendirme kuruluşunun ikisinde Türkiye 7’nci, birinde de 6’ncı basamakta.




Türkiye ile aynı küme içinde yer alan ülkeler, Türkiye’nin birlikte anılmaktan pek hoşlanacağı ülkeler değil. Kimler yok ki…Güney Amerika’dan Guatemala, Kolombiya, Kosta Rika, Surinam…Orta Doğu’dan Mısır, Ürdün; Doğu Avrupa’dan Romanya, Makedonya, Belarus, Letonya ve hatta müflis diye horladığımız komşu Yunanistan!...

***

Peki, yüzde 6,5 cari açık/milli gelir kamburu ortada dururken ve bunun daraltılmasını getirecek ciddi önlemler henüz yetersizken , derecelendirme kuruluşları, Türkiye’nin notunu yükseltirler mi? Bu kolay değil. Hele ki, küresel krizin patladığı 2007 sonrasında derecelendirme kuruluşlarına spotların tutulmasından sonra, hiç değil. Finansal balonlaşmanın küresel bir krizi patlatacağına ilişkin bu kuruluşların gerekli uyarıları yapmadığından çok şikayet edildi ve geçen yaz ABD’deki yeni finansal düzenlemelerle, dereceleme kuruluşlarına da önemli yükümlülükler getirildi.. Artık, Moodys, S&P,Fitch gibi kuruluşların verdiği nota dayanarak adım atan bir şirket, sonuçta iflas eder ya da borç ödeyememe gibi durumla karşılaşırsa, bu kuruluşları dava edebilecek ve onlar hakkında tazminat davası açabilecek. Yani, pabuç, hoşlanmayanların “sıfırcı hoca” diye eleştirdikleri bu kuruluşlar için de pahalandı. Yüzde 8 gibi göz kamaştırıcı bir büyümeyi ancak 48,5 milyar dolar tutarında döviz açığı vererek gerçekleştirmiş bir ülkenin, bu haliyle notunu yükseltmeye kimse kolay kolay yanaşmaz. Hele ki IMF’nin eleştiri ve uyarıları ile dolu, “Program sonrası izleme görüşmeleri” notları açıklandıktan sonra…

Evet, Halep oradaysa, notlar burada…Çakma Tarzanların dış dünyadaki gerçek itibarlarını notlarıyla birlikte izleyin, yanılmayın…

20 Şubat 2011 Pazar

CHP’nin Aile Sigortası: “Yetmez, Ama Evet!”…

Mustafa Sönmez

Çarşamba günü Yeşilköy’de Polat Otel’de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve kurmaylarından Aile Sigortası Projesini dinledik. "Yoksulluğu yönetmek değil, bitirmekte kararlıyız" diyor CHP Başkanı. Çok iddialı bir laf. Kapitalizmi bitirmedikçe, yoksulluk da bitmez. Ama, herkesin bir yoksulluk tanımı var, Dünya Bankası’nın bile…

CHP’nin, toplumun en ezilenlerinden başlayan bir projeye öncelik vermesi önemli. Proje, zaten 1971 ‘de Uluslararası Çalışma Örgütü ile imzalanan ama uygulanmayan, tozlu raflarda unutulan bir anlaşmaya dayanıyor. Özeti şu; Takribi yoksul 3 milyon haneye, bütçeden ayda 600 ile 1.200TL arasında gelir sağlanacak. Yardım, doğrudan ailenin annesinin hesabına yatırılacak. Peki kaynak? Kılıçdaroğlu, sosyal devlete doğru Aile Sigortası için 8.7 milyar lira gerektiğini söylüyor. Mevcut 14 kurumun kullandığı yardımların yıllık 4.1 milyarlık maliyet ile birleştiğinde yoksul kesime yılda 12.8 milyar lira aktarılmış olacak. Bu da toplam kamu harcamalarının yüzde 1.7'si demek. Kılıçdaroğlu bunun bir kaynak değil, tercih sorunu olduğunun altını çiziyor.

Aile sigortası, yoksullara “balık dağıtmak” için doğru ve CHP’nin ruhuna uygun bir proje. Ama, hedef, hep balık dağıtmak değil, insanların balık tutmasını sağlamak, yani istihdama katmak olmalı. Bu, proje onu da hedefliyor. Yoksula kamuda iş buldukça, projeden çıkarmayı öngörüyor. Bu da iyi bir yaklaşım.

***
CHP’nin, bu projesinin, AKP’nin, “sadaka-hayırseverlik” yaklaşımından önemli bir farkı var: AKP, yardımları, bütçe üstünden en az; vakıf, cemaat, dernek vb üstünden en çok yapan, dolayısıyla yardımın karşılığı insanlarda minnet-biat duygusu yaratıp onu istismar eden, hatta oya tahvil eden bir parti. Olması, gereken, muhtaçlara bu yardımların bir “yurttaşlık hakkı” olarak, merkezi bütçeden aktarılması. Bunun bir iane değil, bir yurttaşlık hakkı olarak verilmesi. Dolayısıyla, AKP iktidarının militanca uyguladığı neoliberal politikaların omurgası olan sosyal harcamaları budama yaklaşımından uzaklaşarak, yeniden “sosyal devlet”i inşa etmek, CHP’nin birinci hedefi olmalı.

AKP’liler, CHP’nin bu projesine dudak büktüler. Bakan Babacan, bütçeden yoksullara 14 milyar TL çıkmakta olduğunu belirtti. AKP’lilerin bu hesabının içinde, 5,5 milyon tarım üreticisine tarımı desteklemek üzere aktarılan 6 milyar TL’ye yakın transfer harcaması da var. Bu bir “yardım” değil, tarımsal üretimi artırmak için yapılması gereken bir teşviktir. O zaman, sanayicilere verilen teşvikleri de “sosyal yardım” görmek gerekirdi.




Kaynak: Maliye Bakanlığı, 2010 Bütçe verileri

AKP’nin, sayıları 9,3 milyon olan yeşil kartlı yoksullara, bütçeden sağlık gideri olarak ayırdığı bütçe 2010’da 4,6 milyar TL’ye düştü. Önceki yıllarda daha yüksekti. AKP yönetimi, yeşil kartlı başına yılda 50 TL’yi bulmayan bu sağlık harcamasını bile çok görüp daraltmaya çalışıyor. Yeşil kartlıların ödeneği, bütçe harcamalarının yüzde 1,5’undan ibaret. Ama daha önemlisi, AKP iktidarındaki “mali disiplinler” ile Türkiye’de sosyal devletin nasıl içinin boşaltıldığı. Bütçeden, sayıları 20 milyonu bulan öğrencilere burs olarak aktarılanlar 1 milyar TL’yi bile bulmuyor. SGK üstünden, yaşlı ve özürlü 1,4 milyona yakın nüfusa ödenen aylıklar 2,5 milyar TL’yi bile bulmuyor . Bu garibanlara aylık 100-200 TL dolayında bir aylık verilmekle, “sosyal yardım” yapıldığı sanılıyor.

CHP, sosyal devletin yeniden inşasına aile sigortası ile başlayabilir ama “yetmez!”…AKP’nin sağlıkta, eğitimde, barınmada, beslenmede budadığı bütün sosyal kalemlerde iyileştirme yapmalı, bir tür Robin Hood’luğa soyunmalıdır CHP. Herkesten gücüne göre vergi alma ilkesi hayata geçirilirse, bütün bunlar için kat be kat kaynak ortaya çıkar zaten.

18 Şubat 2011 Cuma

İşgücünde Varlık İçinde Yokluk..

Mustafa Sönmez

Ülkelerin kapitalist gelişme farklılıklarına, toplumların insan gücünü kullanma optiğinden bakınca, daha ufuk açıcı, ama bir o kadar hayıflandıran kareler yakalayabilirsiniz. Nüfus, bir ülke için iyi kullanıldığında önemli bir varlıktır. Ama, kullanmayı bilene…

Türkiye, 73 milyonu bulan nüfusuyla önemli bir varlığa sahiptir. Jeopolitiği, tarihsel, kültürel varlıkları ve diğer potansiyelleri ile gelişmenin ununa, şekerine, yağına sahip bir ülkedir ama ne yazık ki helvası yetersizdir, üretileni de en adaletsiz paylaşan, (daha doğrusu paylaşmayan) bir ülkedir. Türkiye, azgelişmiş burjuvazisi ve güdümündeki iktidarların basiretsizliği yüzünden, elindeki onca varlığa karşın, gelişmesine kendisi yön verebilen bir ülke olamamakta, tersine, gelişimi, başka merkezlerin kontrolüne, insiyatifine geçtiği için, ancak onların yaptığı işbölümünün tanıdığı gelişmenin sınırlarında at oynatabilmektedir.

Mesela nüfus ve işgücümüzü alalım. 73 milyon nüfusumuz var diyoruz ama bunun ancak 23 milyonu iş-güç sahibi. Yani yüzde 32’si. Bu 23 milyon çalışıyor kendisini, ayrıca 50 milyonu geçindiriyor. Tabi geçinmek denirse…





Tutturulan bağımlı ekonomik yol, 23 milyondan daha fazlasına istihdam imkanı vermiyor. İşgücü piyasasına çıkabilenler 26 milyonu ancak buluyor. Şimdi, bunların 3 milyonu resmi işsiz. Aslında 3 milyon nüfus daha var işsiz , ama onlar işgücü pazarına çıkmadıkları için “resmen işsiz” sayılmıyorlar. Onlara, “kahvehane işsizleri” de diyebilirsiniz. Böylece 6 milyon gerçek işsizi var Türkiye’nin. Ama işgücü olabilecek önemli bir nüfus evlerde, “ev kadını” olarak kodlanmış. Onların sayısı 12 milyon. Dehşetli bir sayı. Zaman zaman özellikle kriz dönemlerinde evlerinden çıkıp iş bakınıyorlar ama kolay olmuyor iş bulmaları, işsiz erkeklerden dirsek yiyip eve geri dönüyorlar.

15 yaşın üstünde olan nüfusun işgücü olarak ortaya çıkıp işe talip olmasına, “işgücüne katılım oranı” deniliyor. Bizde kahvehane ve evdeki nüfus işgücünden sayılmadığı için, 26 milyon işgücü, 53 milyonluk 15 yaş üstü nüfusa oranlandığında yüzde 49 gibi bir sayı çıkıyor. Yani çalışabilecek her 100 kişiden ancak 49’u işgücü piyasasında. Bu sayıyı bu kadar aşağı çeken, hem umudunu kaybetmiş 3 milyon işsiz, hem de 12 milyon “ev kadını”. 15 yaşın üstündeki diğer nüfus ise emekliler, öğrenciler, özürlüler ve çalışamaz yaşlılardan oluşuyor. Bizde yüzde 49 olan bu oranın OECD ortalaması ise yüzde 67 !..



İşte azgelişmişlik farkımız burada ortaya çıkıyor. OECD ortalamasında erkeklerin işgücüne katılımı yüzde 76, bizimki yüzde 67. Ama esas fark, kadınlarda. OECD ortalaması yüzde 58, bizde yüzde 23!...

Model aldığımız AB ülkelerinin, diğer Meksika, Rusya, Brezilya, Polonya, G.Kore gibi “yükselen ülkeler”in hiçbirinde, bizdeki kadar kadınları eve tıkmış bir ülke yok. 1960’larda Türkiye ile aynı yerde olan G.Kore, bugün dünya devi ve işgücüne kattığı nüfus hem genelde hem kadın işgücünde Türkiye’den 20 puan fazla.

Kadını, 3 çocuk doğurmakla mükellef, “tacize davet çıkaran” gözüyle gören AKP zihniyeti, bu kafayla, bu toplumun insan gücünü ne kadar aktif kılabilir, ne kadar geliştirebilir? Hiç…Hiç umut yok, hiç…

16 Şubat 2011 Çarşamba

İçe Kapanma Arttıkça İşsizlik Düşmüş Görünüyor

Mustafa Sönmez

Kasım ayı işgücü göstergeleri açıklanınca, o alışıldık sığ yorum yine tekrarlandı: “İşsiz sayısı 1 yıl önceye göre 459 bin azaldı, işsizlik oranı da yüzde 13’ten yüzde 11’e geriledi.Geçtiğimiz Ekim’den Kasım’a da işsiz sayısı 90 bin azaldı, işsizlik oranı da 0,2 puan düştü”. Öncelikle belirtelim ki, işsiz sayısına ve işsizlik oranına bakarak yapılan bu “resmi yorum”, gerçeği yeterince anlatmıyor. Gerçek nedir?

Öncelikle, işgücüne, yani iş bulmak için iş pazarına çıkmışların sayısındaki değişime bakmak gerekir. Ne görüyoruz? 2010’da Kasım’dan Ekim’e işgücünde 208 bin çekilme var, bu bir. İkinci olarak istihdama bakılmalı. İşi olan nüfus artmış mı, azalmış mı? Kasım’dan Ekim’e istihdamın artmadığını, tersine 118 bin azaldığını görüyoruz. Yani hem işgücü göstergesinde geri çekilme var, hem işi olanlarda . Bu ne demektir ? İşini kaybedenlerin sayısına ek olarak, 90 bin kişi işgücü pazarından çekilmiş. Nereye gitmişler? Birincisi, “Umutsuz işsizler” grubuna katılmışlardır. Bunların Ekim’de 1 milyon 974 bin olan sayıları, pes edip iş aramaktan vazgeçen 84 bin kişi ile daha kalabalıklaşmış ve 2 milyon 58 bine çıkmıştır. Pes edip içe kapanan, işgücü piyasasından çekilenlerin ikinci adresi “ev”dir ve eve, pes etmiş kadınlar içe kapanmaktadır. Nitekim, Ekim’den kasıma evde, “ev işiyle iştigal eden” ve tamamını kadınların oluşturduğu 15 yaş üstü nüfus , bir ayda 151 bin kişi artarak 12 milyon 50 bine ulaşmıştır. Umudunu kaybedip iş aramaktan vazgeçen, mekanı kahvehaneler olanlarla, pes edip eve çekilen kadınlar, böylece, işgücü pazarını tenhalaştırırken işsiz sayısını da düşmüş gösteriyor, olan budur.



Kaynak:TÜİK,Hanehalkı İşgücü Anketi veri tabanı

İşte bu içe kapanmayı, geri çekilmeyi görmeyince, sahnenin önünde kalan işsiz sayısı ve sahnede kalan işgücü ve istihdam ile gerçek işsizliği göremezsiniz. Bu sahne arkası ile birlikte değerlendirildiğinde, kasım 2010 itibariyle işsizliğin azalmadığını tersine, kış mevsiminin de etkisiyle arttığını görüyoruz. Bir kere tarımda bir ayda 223 bin kişinin istihdamdan çekildiğini, turizmden 18 bin, ticaretten 55 bin, hatta finanstan 22 bin kişinin işini kaybettiği görülüyor. Buna karşılık imalat sanayisinin 146 bin, eğitimin, okulların açılmasının etkisiyle 38 bin kişiyi istihdam ettiği görülüyor.

Ama sonuçta, sahne arkasına geçen, umutsuz işsizlerin kahvehanesine ve eve kapanan kadınlarla birlikte düşünüldüğünde, işsizlerin sayısının düşmediğini, tersine arttığını görüyoruz. Bu umutsuz işsizlerle birlikte gerçek işsizliğin yüzde 11 değil, yüzde 17,6 yı bulduğu , sayı olarak da 4,9 milyona yaklaştığını görebiliyoruz.

***

İçe kapanmaları, işgücü pazarından çekilmeleri akıldan çıkarmadan, sahnede kalanlar üstünden konuşursak, genç işsizliği bütün yakıcılığıyla sürüyor. 15-24 yaş grubunun, özellikle tarım dışında olanlarının, kentte yaşayanların işsizliğinin yüzde 24,4 olarak önemini koruduğunu görebiliyoruz. Diplomalı işsizlik de öyle. Resmi işsizlerin yüzde 42’sini lise, mesleki lise ve üniversite mezunları oluşturuyor. Evet, kasım 2010 itibariyle 407 bin lise mezunu, 289 bin meslek lisesi mezunu ve 479 bin üniversite mezunu olmak üzere 1 milyon 175 bin diplomalı işsiz, iş bekliyor.

Bu arada, detaylara bakmadan, “Yüksek büyüme işsizliği düşürdü” başlığı ile ortaya çıkan Bahçeşehir Üniversitesi’nin Betam’ına, işgücü dışı nüfus alanını analize katmadan yorum yapmamasını salık verirken, istihdamda sektörel durumu da tahlil etmesini öneririm. Tarımdaki büyüme 2010’da yüzde 0,5’i bulmazken tarımda istihdam nasıl oluyor da yüzde 7 artabiliyor? O tarım, 2009 kasımından bu kasıma nasıl 354 bin yeni istihdam yaratmış oluyor acaba ? 2010’un istihdam artışının yüzde 31’inin tarımda gerçekleşmiş görünmesini sorgulamadan, bilim adına nasıl böyle başlıklarla ortaya çıkıyorlar, anlamak zor.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Bu Cari Açıkla, Nereye ?

Mustafa Sönmez

Beklenenden da ürkütücü bir sonuç geldi ve cari açık, yani Türkiye’nin döviz açığı, 2010’da 48,5 milyar dolara çıktı. 2010’un milli gelirinin 730 milyar dolar olarak gerçekleştigi varsayılırsa, cari açığın milli gelire oranı yüzde 6,7’ye çıkmış bulunuyor ki, Türkiye tarihinde bu ölçüde bir açık yok!...En son 2006’da bu oran yüzde 6,1 olarak gerçekleşmişti.



Kaynak;TCMB Ödemeler Dengesi, TÜİK büyüme verileri

Peki şimdi ne oluyor, ne olacak? AKP iktidarı, Orta Vadeli Plan(OVP)’da 2010’un cari açığının 39 milyar dolar olacağını umuyordu. Umduğunun neredeyse 10 milyar dolar üstünde bir açık gerçekleşti. Yani, büyük bir şamata ile dillendirilen yüzde 7’ye yakın bir büyüme, sonuçta 48,5 milyar dolarlık bir döviz açığı bahasına gerçekleşmiş oluyor. OVP, 2010 için cari açık/milli gelir oranını yüzde 5,4 olarak öngörmüştü. Gerçekleşme, en az yüzde 6,5…

AKP iktidarı, OVP’de, 2011 için de yüzde 4,5 büyüme öngörüyor ve cari açığın bu kez 41,5 milyar dolara çıkacağını, yine milli gelirin yüzde 5,4’ü oranında olacağını öngörüyor. Ama, 2010’da ortaya çıkan bu durumla, “evdeki hesabın çarşıya uyması” pek mümkün görünmüyor.

Sonunda, Merkez Bankası’nın uyarılarıyla, iktidar fark etti ki, bu gidiş gidiş değil, cari açıkta kantarın topuzu kaçtı. Bu kez ne yaptılar? Güya, açığı frenleyecek bazı önlemler geliştirdiler. MB, faizleri biraz indirdi, bankaların kredi musluklarını kısmaları için “munzam karşılık oranları”nı artırdı. Tekstil ithalatını biraz zorlaştırıyorlar vs,vs…Amaç, ithalatı kamçılayan sıcak para girişini yavaşlatmak, sıcak paranın iştahını azaltmak. 2011 için bir yandan yüzde 5’e yakın büyüme umuyorlar, ama bunun rüzgarı olan sıcak parayı da bu tempoda istemiyorlar. Çünkü, 2010 temposu değişmezse, ortaya çıkan döviz açığını finanse etmek gibi bir sorunla burun buruna gelinecek, finansman zorlaşınca kur şoku yaşanabilecek. Eğer, küresel kriz olmasaydı, yani AB’de hava günlük güneşlik olsaydı, değil bu ölçüde cari açık, bunun bir gömlek hafifi bile Türkiye’de ciddi bir kriz yaratırdı. Ama şimdi olmuyor, en azından şimdilik olmuyor.Neden? Çünkü, Türkiye’nin yer aldığı cari açık veren ülkeler kümesi, yani Güney Avrupa, Doğu Avrupa ülkeleri, öyle berbat durumda ki, Türkiye’nin bu derbeder hali bile, onlardan ehven görünüyor sıcak para sahiplerine.




Kaynak: IMF, World Economic Output,Update, Jan. 25, 2011, p. 9

Türkiye bu derbeder haliyle bile kredi notunun yükseltilmesi ve bu cari açıkla yaşayabilecek dış kaynak beklentisi içinde. Bu haline bakmadan, kredi dereceleme kuruluşlarının BB, Ba2 gibi mütevazi kredi notunu düşük bulan, Türkiye’nin ‘yatırım yapılabilir’ sınıfında gösterilmemesinden şikâyetçi olan çok. Peki, yüzde 6,5 cari açık/milli gelir göstergesiyle, derecelendirme kuruluşları, Türkiye’nin notunu yükseltirler mi? Zor. Bu kuruluşların artık sırtlarında yumurta küfesi var. Geçen yaz ABD’deki yeni finansal düzenlemelerle, dereceleme kuruluşlarına da önemli yükümlülükler getirildi.. Artık, Moodys, S&P,Fitch gibi kuruluşların verdiği nota dayanarak adım atan, bir iflas ya da borç ödeyememe hali ile karşılaşırsa, bu kuruluşlar hakkında tazminat davası açabilecek. Yani, pabuç pahalandı. Tarihi döviz açığı vermiş bir ülkenin, bu haliyle notunu yükseltmeye yanaşan olur mu, bilinmez. Ama, görünen o ki, bu kadar açıkla, 2011’de değil hedeflenen yüzde 5 büyüme, yüzde 2 büyüme bile güç.

Çakma Tarzan, daldan dala atlıyor, Balyoz ile, KCK ile, KKTC ile, ucube ile vakit kazanma peşinde. Ama dallar çürük…Silkelemeyi bilen olsa, tepetaklak olması işten değil…Ama nerede?

12 Şubat 2011 Cumartesi

Meslek Lisesi, 300 Bin İşsizin Meselesi…

Mustafa Sönmez

“Gençlerimiz iş arıyor.İşverenlerse iyi yetişmiş çalışan bulmakta zorlanıyor”. İkide bir duyduğumuz bu klişe cümle, pek de Türkiye gerçeğine uymuyor. Neden mi? İyi yetişmiş, meslek lisesi mezunu 300 bin kişi işsiz ve iş arıyor da ondan. Meslek liselilerden 100 bin fazla, yani 400 bin de lise mezunu işsiz var. Böylece cebinde lise ve meslek lisesi diploması olan 700 bin işsiz gençten söz ediyoruz. Gelelim, liseden sonra nice sınav barajlarını aşıp üniversiteye kapak atan, en az 4-5 yıl dirsek çürütüp üniversite-yüksek okul bitirip mezun olan ama iş bulamayanlara. Bunların sayısı da 2010 Ekim itibariyle 500 bin. Böylece, diplomalı işsiz olarak tanımlayabileceğimiz eğitimli, diplomalı işsiz sayısı 1 milyon 200 bine ulaşıyor.Yani, toplam resmi işsizlerin yüzde 40’ından fazla bir diplomalı işsiz kitlesinden söz ediyoruz!...

Onca yıl okul okuyan genç iş bekliyor, onca yıl, bin bir fedakarlıkla çocuğunu okutan, lise, meslek lisesi, hatta üniversite mezunu yapan aile, çocuğuna iş bekliyor…Bekliyor da bekliyor.






Düz liselerin eğitim kalitesi malum. Çocuklara işe girmelerine yarayacak pek bir formasyon kazandırılamıyor. Çeşitli üniversitelerin fakültelerinden, yüksekokullarından mezun olanların da bu kalitesiz eğitimle ne kadar beceri kazandığı sorgulanmaya değer. İyi de, sanayiye, bilişim sektörüne, hatta turizme mesleki bilgilerle donatılmış eleman yetiştiren meslek liselerinden mezunlar, yani mesleği olanlar, eskilerin deyimiyle “altın bileziği olanlar”, nasıl iş bulamıyor? Nasıl meslek lisesi mezunu olup da iş arayanların sayısı 300 bin kişiyi buluyor?
***
Bu 300 bin kişiye iş imkanı sunulamazken bir de meslek liseliliği özendiren çabalar var. Ortaöğretimde dokuzuncu sınıftan sonra mesleki teknik liseler ile genel liseler arasında geçişlere imkan veren esnek bir yapıya geçildi. Amaç, düz liselilerin, isteyen olursa, meslek lisesine geçiş imkanı vermek. Ne kadar yönelim var bilinmez, ama ortada 300 bin meslek liseli işsiz mezun dururken, bu okula yöneliş nasıl cazip hale gelsin ? Liseli bir genç, liseli olarak da mezun olsa, meslek lisesini bitirerek de işgücü pazarına çıksa, iş bulamıyor. Bunlardan tam 700 bin işsiz var işgücü pazarında.
Bütün bu diplomalı işsizlik gerçeği ortada duruyorken, hele ki, meslek lisesi mezunu, dolayısıyla meslek sahibi 300 bin genç ortada iş beklerken , İş yaratmak yerine, “Mesleksizlik” sorununu gidermek iddiasıyla adeta proje üstüne proje yaratılıyor. Bunlardan biri Çalışma Bakanlığı koordinasyonunda hazırlanan “İstihdam ve Mesleki Eğitim İlişkisinin Güçlendirilmesi Eylem Planı” …15 Temmuz 2010 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe konuldu. Konuldu da, ne işe yaradı? Bir de Milli Eğitim Bakanlığı, Çalışma Bakanlığı, İŞKUR ve TOBB işbirliğinde uygulanan “Uzmanlaşmış Meslek Edindirme Merkezleri” projesi kapsamında 81 ilde faaliyet gösteren 111 adet endüstri ve meslek lisesinin makine ve teçhizat altyapısının güçlendirilmesi ve öğretmenlerinin hizmet içi eğitimden geçirilmesini öngören bir proje var. Amacı, hem örgün eğitimin kalitesinin artırılması hem de meslek edindirme kurslarının düzenlenmesi… Projeler tamam da, ne oluyor? Ortadaki 300 bin meslek lisesi mezununa iş bulunamazken yenilerini piyasaya süreceksiniz de ne olacak?


300 bin meslek liseli işsiz piyasada iş beklerken, devlet büyükleri, mevcut meslek liselilere, hatta üniversitelilere neden iş bulamıyoruz sorusu ile yüzleşmek yerine, sanki aranan kan bulunamıyormuş gibi işgüzarca, beyhude işlere koşuşturuyorlar.


Sıcak para morfinmanı sanayinin neden istihdam yaratmadığı, çalışmaya hazır hem de meslek sahibi olan onca genç, diplomalı onca liseli ve üniversiteli varken, onları görmezden gelip, “mesleksizlik” gibi abartılı sorunlara yönelmek, gerçeklerle yüzleşmekten kaçmak değilse, nedir?

400 bin liseli, 300 bin meslek liseli, 500 bin üniversiteli iş bekliyor, iş…