Sayfalar

11 Şubat 2011 Cuma

TÜSİAD Başkanı’nın Vergi Yanılgısı



Mustafa Sönmez

TÜSİAD’ın Görüş dergisinin Şubat 2010 sayısında yer alan makalesinde Başkan Ümit Boyner, kayıt dışılığın Türkiye’deki boyutları, yarattığı haksız rekabet ve devamında da vergi yükünün paylaşımındaki hakkaniyetsizlik konularına değiniyor. Makaleyi, yoğun iş trafiğinde kendisi mi hazırladı, danışmanları mı yardımcı oldu , bilinmez ama, Başkan Boyner’in yazısında kullanılan kayıt dışı veriler doğru yorumlanmamış, vergi ile ilgili dünyadaki durum iyi araştırılmamış, dolayısıyla yapılan analiz ve ulaşılan sonuçlarda büyük eksik ve yanlışlar var.

Birincisi, Türkiye’de kayıt dışı istihdam, kabaca yüzde 45’leri bulur ama bunun tarım-tarım dışı analizi yapılmalıdır. 10 milyon dolayındaki kayıt dışı istihdamın , yarısı tarım dışındadır. 5 milyon kayıt dışının tarımda olması ise tarımın yoksulluğu ile ilgilidir. Neredeyse tamamı aile işçisi, üreticisi olan kayıt dışı tarımın Türkiye milli gelirine katkısı yüzde 3-4’ü bulmaz. Dolayısıyla buradan derde derman bir vergi ve sigorta primi beklemek safdillik olur. Tarım dışındaki kayıt dışı 5 milyon istihdam ise, daha çok atölyelerde, ama ağırlıkla da küçük ticaret-turizm işyerlerindedir. Çoğu vasıfsız, ucuz emek kullanan bu işletmelerin yarattığı katma değer de dikkate değer büyüklükte değildir. Dolayısıyla, kayıt dışı ekonomiden büyük vergi ve prim kaybı olduğu tezi bir şehir efsanesidir. Ve bu klişe TÜSİAD Başkanı’nın makalesinde de tekrarlanmıştır.

Asıl atlanan ya da kamufle edilen gerçek nedir, biliyor musunuz? Kayıt dışılık ya da vergi -prim kaçağı, aslında, kayıtlı görünen sektörün içindedir. Herkes de bilir ki, kayıtlı görünen işletmelerde hem vergiden kaçınma, vergi kaçırma, hem de sigorta prim kaçağı vardır. İşyeri ve işçiler kayıtlı görünür ama Maliye’ye matrah düşük gösterilir, vergi kaçırılır; işçilerin primleri SGK’ya asgari ücretten yatırılarak saklanan ücretin hem vergisi hem sigorta primi ödenmez. Kayıtlı işyerlerinde yapılan sınırlı denetimler bile büyük kaçaklar saptıyor. Bu sınırlı denetimlerden sadece Hesap Uzmanları Kurulu tarafından yapılan 2004-2009 dönemine ait olanlardan ulaşılan sonucu, Kurul’un faaliyet raporundan aktaralım: “…son 5 yılda Hesap Uzmanları tarafından yapılan vergi incelemelerinde toplam 136,15 milyar TL tutarında matrah incelenmiş ve bu incelemeler neticesinde incelenen matrahın % 36’sı oranında (49,05 milyar TL tutarında) matrah farkı tespit edilmiştir (Hesap Uzmanları Kurulu, 2009 Faaliyet Raporu.s. 46) . Yüzde 36 kaçak, müthiş bir sonuçtur ve göstermektedir ki, esas kaçak, Boyner’in “sütten çıkmış ak kaşık” gibi gösterdiği kayıtlı gibi görünen kesimdedir.
***
Başkan Boyner, makalesinde şöyle diyor: “Hükümetler, .. AB ortalamalarına yakın bir reel vergi veya kişi başına vergi düzeyini yakalamak ve korumak durumundadır”. Güzel bir tavsiye, ama acaba şunun farkındalar mı: Türkiye, OECD ülkeleri içinde milli gelirine göre en az vergi ve prim toplayan ülkedir. OECD genelinde yüzde 42 olan kamu gelirlerinin milli gelire oranı ortalaması Türkiye’de yüzde 30’a kadar düştüğü gibi, verginin alındığı kaynak ve sınıflar açısından da Türkiye en adaletsiz ülkedir.




Kaynak:OECD, Kamu Geliri/GSYH verileri, 2008 yılına aittir ve OECD ortalaması yüzde 42’dir. Diğer veriler 2009 yılına aittir.

OECD verilerine göre, milli gelirin en çoğunu vergi ve sigorta primi olarak alan ve sonra bu geliri, çağdaş kamu hizmeti için harcayan, gelir adaletsizliğini azaltmada kullanan ülkeler Norveç,İsveç gibi İskandinav ülkeleridir. Boyner’in örnek aldığı diğer AB ülkelerinde de kamu gelirleri, milli gelirin yüzde 42-43’ünü bulmaktadır. Demek ki, örnek aldığımız ülkelerin düzeyine çıkmak için milli gelirin en az bugünkünün yarısı kadar daha fazla vergi ve prim toplanmalıdır. Bu, yeni vergiler salma ,vergi ve prim kaçaklarını önleme gerekliliği demektir.

AB ülkelerinden bizi ayıran asıl adaletsizlik, verginin kaynakları, dolayısıyla sosyal sınıfların vergi yükündeki büyük adaletsizliktir. Türkiye’de verginin üçte ikisinin dolaylı vergi olarak tüketiciden alındığı ve bu yapının AB’deki en adaletsiz yapı olduğu açık. Gelirden, servetten alınan vergilerin ağırlığı ise Türkiye’de diğer ülkelerden daha düşük. Kaldı ki, gelirden alınmış görünen vergilerin çoğu da sayıları 10 milyonu bulan kayıtlı ücretlilerin bordrosundan, kaynakta kesilir. Vergi, gelirin toplandığı kesimlerden alınmalıdır. Türkiye’de gelir, piramidin tepesinde toplanıyor. Vergi de piramidin tepesindeki TÜSİAD; MÜSİAD,TUSKON gibi örgütlerin üyesi sermayedarların gelir ve servetlerinden, büyük firma ve bankalarından alınmalıdır.

9 Şubat 2011 Çarşamba

Mutfak Yanıyor, AKP Tarımı Umursamıyor

Mustafa Sönmez

Gündem, kısır tartışmalarla işgal altında iken, sokak için geçim derdi bütün yakıcılığını koruyor, tabi görmek isteyene. Çarşı, pazara çıkanlar hallerinden hep şikayetçi. Şikayetçi olmaları da anlaşılır bir şey. Çünkü hem gelir yetersiz, hem de tüketim sepetine her geçen gün biraz daha az gıda malı girebiliyor.Gıda fiyatları düşmek bilmiyor. Tarımın ihmali ile, bütün ithalat önlemlerine rağmen gıda enflasyonu yakıcılığını koruyor. Tarıma AKP iktidarının tutumu pek değişmiyor, tarımın ihmali, hem üretici köylüyü hem de kentteki tüketicileri mağdur ediyor.
2011’in ilk ayının düşük enflasyonu ile yüzde 5’in altına düşen tüketici fiyatlarının pek reklamı yapıldı, ama alt-orta gelirli gruplar için enflasyon denince akla gelen gıda enflasyonunda yıllık artış yüzde 7’nin altına inmedi. Biraz geriye gidip, mesela AKP iktidarının 2006-2010 dönemini analiz edersek, bu 5 yılda tüketici fiyatlarındaki artışın yüzde 41’i bulmasına karşılık gıdadaki enflasyonun yüzde 51’i geçtiğini, yani, mutfaktaki enflasyonun genelin 10 puan üstünde seyrettiğini görürüz. Gıdadaki fiyat artışlarının genelin üstünde seyri artık “yapısal” bir özellik kazanmış durumda. 2006-2008 yıllarında yüzde 12’de direnen gıda enflasyonu son iki yıldır ancak yüzde 8’e indirilebildi. Ama yine de gelecek için umutlanmaya fazla neden yok. Çünkü tarımsal üretimde iç açıcı bir tablo yok. Tarım, özellikle 2007’de yüzde 7 küçülmeyi yaşadıktan sonra belini doğrultamadı. 2010 için beklenen tarımsal büyüme ancak yüzde 0,5. Özetle, 2006-2010 döneminde tarımdaki yıllık büyümenin yüzde 0,6’ da kaldığı görülüyor.
Tarımdaki bu çöküşün ortaya çıkardığı ürün arzını telafi için başvurulan ithalat ise hızla artıyor. Kendi kendine yetmekle övünülen Türkiye tarımı, giderek artan ölçüde ithalata muhtaç hale getirildi.



AKP iktidarında, yani 2003-2010 döneminde tarım ürünleri ve gıda sanayi ürünlerinin ithalatına ödenen döviz, 54 milyar doları geçti. AKP iktidarının ilk yıllarında 4-5 milyar dolar bandında olan yıllık tarım-gıda ithalatı, izleyen yıllarda yıllık 9-10 milyar dolar bandına sıçramış durumda.

AKP’nin yönettiği dönemin tümünde tarım-gıda ithalatının payının toplam ithalatın yüzde 5’inin üstüne çıktığı görülüyor. 2000’lerin başlarında yok sayılacak balık ithalatı, 2010 yılında 33 milyon dolara çıkmış durumda. Tarım ürünleri ithalatı, AKP iktidarının başında 2,5 milyar dolar iken 2010’da 6,5 milyar dolara çıktı ve mamul gıda ürünleri ile birlikte toplamı 10 milyar dolara yaklaştı.

***

Üretimi özendirmek yerine mutfaktaki yangını et, sebze-meyve, tahıl vb. ithalatı ile yatıştırma kolaycılığına kaçan AKP iktidarının, yıllık büyümesi yüzde yarıma düşmüş tarımı ihmali , merkezi bütçeden tarıma ayırdığı desteğin dandik boyutlarından da belli.



Çok değil, 2007 ve sonrasına baktığınızda bile, merkezi bütçeden tarıma destek olarak aktarılanların, hele ki faiz harcamaları ile kıyaslandığında, devede kulak kaldığı görülüyor. Bu dönemde tarımın bütçeden aldığı pay yüzde 2’lerde iken faizinki yüzde 22-23 dolayında.

İktidar, bu yıl yani 2011 için ise bütçeyi 312 milyar TL’ye çıkarırken tarıma transferleri 6 milyar TL’de tutuyor. Faiz farkı desteği gibi diğer desteklerle birlikte bile, bu toplamın, önceki yıllardan çok fark yaratmayacağı ve tarımda üretimi teşvik etmeyeceği açık. Bu da, mutfaklar için gıda enflasyonun kolay kolay düşmeyeceği anlamına geliyor.

7 Şubat 2011 Pazartesi

“Sağlığa Kaynak Sınırlı” Kuyruklu Bir Yalan…

Mustafa Sönmez

AKP İktidarı, bir süredir “Sağlıkta Dönüşüm” adı altında bir “reform” programı uyguluyor. Rehberi Dünya Bankası olan bu programın özü, neoliberalizmin kurallarını sağlığa taşımaktan başka bir şey değil. Bu amentünün de özü, sağlık hakkını metalaştırmak, ticarileştirmek, sağlığa ayrılmış kamu bütçesiyle, bir kuzudan birkaç post çıkarırcasına yurttaşın sağlık hakkını en ucuz harcamayla geçiştirmek.

“Sağlıkta Dönüşüm” adlı safsatanın bir ayağını, sağlıktan özel sermayenin birikim sağlamasının yollarını açmak, insan sağlığını, üstünden daha çok para kazanılır bir meta haline getirmek, bir insan hakkı olan sağlık hakkını paraya tahvil etmek oluşturuyor. Özel hastanecilik hızla teşvik ediliyor. Devlet, hizmet alıcı olarak özel hastane girişimlerini hızla teşvik ediyor.
Sağlıkta neoliberal “reform”un ikinci ayağını ise, kamusal bir hizmet olan sağlığa kamusal kaynaklardan en az dilimi ayırmak, harcamanın bir kısmını hastanın, hasta sahibinin cebinden çekip almak, kendi ifadeleriyle, “tahsiste verimlilik” sağlamak oluşturuyor. Bu anlayış, bütçeden sağlığa ve sosyal güvenliğe ayrılmış kaynaklardan, “azami verimliliği sağlamak” hedefi üstüne kurulu. Sağlıkta, tam gün, üniversite hastaneleri üstündeki tasarruflar, aile hekimliği vb. taşeron kullanımı operasyonlarının hepsi, sağlığa ayrılmış bütçelerin en verimli biçimde kullanılması, faturanın bir kısmını hastaya yıkma anlayışına dayanıyor. Bu da “performans değerlendirmesi” adı altında, hekimden, sağlık personelinden, aldığı ücretin karşılığında en uzun ve yoğun mesaiyi almak denklemine dayanıyor. Böylece, AKP’nin sağlık yöneticileri , her hasta vakasını en ucuza mal etmeyi ana hedef haline getiriyor. Sağlıkta kalite, özen, isabetli teşhis, doğru tedavi amaçları, Üniversitenin araştırma, uzman yetiştirme gibi görevleri , tüm bunlar, bu kilitlenmenin içinde öğütülüyor,yok olup gidiyor.

***
Bu özünde, kapitalizmin vahşileştirilmesi dönemine ait “Taylorizm”in sağlığa taşınmasından başka bir şey değil. Hasta başına ayrılan süreler, oda, yatak, ilaç, gereç vb. girdiler hesaplanıyor, "Verimlilik" güdüsüyle, birim zaman içinde “üretim bandındaki” hastaya ne kadar zaman, ne kadar ilaç-malzeme harcanacağı hesaplanıyor ve bunun birim hasta için en az zaman ve maliyetle yerine getirilmesinin hesapları yapılıyor. Hekimden, birim zaman içinde daha çok “ürüne (hastaya) bakması, bunu yaparken en az araç-gereç,ilaç harcaması ve vakayı en ucuz maliyetle banttan indirmesi isteniyor. Hekimler, böylece performansla tanışmış oluyorlar. Yani, ücretlerini artık kaç hasta baktıklarına, kaç reçete yazdıklarına, kaç operasyon yaptıklarına, kaç sevk yaptıklarına, vb göre alıyorlar. 19.yüzyılın başlarında fabrikalarda uygulanan “Bilimsel Yönetim”, yani Taylorizm, artık sağlık sektöründe….

***

İnsan sağlığını paraya teslim eden, “paran kadar sağlık” anlayışını besleyen, devletin sağlık hakkı yükümlülüğünü ise “kaynaklar kısıtlı, buna mecburuz” bahanesi arkasına saklayan bu anlayış, topluma büyük yalanlar söylüyor. Konu sağlık olunca, kaynaklar kısıtlı diyenler, gerçek savurganlıkları toplumdan arsızca saklıyorlar. Genel bütçeden sağlığa ayrılan kaynak, 2010’da polis harcamalarının 3 milyar TL altında kaldı ve 16 milyar TL olarak gerçekleşti.Yani bütçenin yüzde 6’sı bile değil.. Asli işi, gaz,su sıkmak olarak tariflenmiş polise , nasıl oluyor da sağlık hizmetlerine harcanandan 3 milyar daha fazla kaynak bulunabiliyor ?

Sosyal Güvenlik Kurumu’na açıklarını kapaması için çoğunu halkın ödediği vergilerden yapılan aktarmalar, 2009’da 29 milyar TL, 2010’da 30 milyar TL’yi geçti. Peki bu kaynaklarla geliri 2010’da 95 milyar TL’nin üstüne ulaşan SGK, sağlığa bu bütçenin ne kadarını harcayabiliyor? Sıkı durun: sadece üçte birini. Hem de sağlık tedarikinde özel hastanelerin payını hızla artırıp kamu ve üniversite hastanelerinin payını azaltarak…

SGK, açıklarını yıllık 30 milyar TL’ye çıkarıp bütçeden bu açığın finansmanını karşılarken, özel firmalardan, AKP’li belediyelerden tahsil edemediği prim gelirleri ne kadar dersiniz? 30 milyar TL. Yani, primini tahsil etse, bütçeden kaynak çekmeyecek. Bu batık 30 milyar TL’lik kaynak bile kendi başına, sağlığa para yok, varolanı ekonomik kullanmalıyız argümanını öylesine çöpe atmaya yeterli ki. Kaynak mı soruyorsunuz sağlığa: SGK bütçesini doğru dürüst kullanın, primlerini tahsil edin. Kaynak mı soruyorsunuz: Polis harcamalarını azaltıp sağlığa ayırın. Ödemeleri gereken verginin yüzde 82’sini kaçıran patronların üstüne düşün artacak vergi ile sağlığa kaynak çıkar. Sağlığa kaynak mı soruyorsunuz: Kaçak çalıştırılan 4 milyon işçinin patronunu bulup kayıt altına alın bakın SGK primleri nereden nereye çıkar. Sadece patronlara yıllık verilen sigorta prim teşvikiniz bile 3,5 milyar TL. Bu kaynağı sağlık bütçesinde kullansanız, bu abuk subuk reformlara gerek kalır mı?.

5 Şubat 2011 Cumartesi

Polis Devletinin Neresindeyiz?




Mustafa Sönmez

Türkiye, AKP iktidarı ile birlikte hızla polis devleti haline geliyor. Polisteki “cemaat vesayeti” artık sır değil. Halkın can ve mal emniyetini karşılaması beklenen polisi, daha çok işçilerin,öğrencilerin toplumsal tepkilerini bastırırken, gaz, su sıkarken, Ergenekon, Balyoz operasyonlarında görüyoruz. Polis bütçesinin, merkezi harcamalardan aslan payı alan temel bütçelerden biri olması gözden kaçmıyor. Devletin genel kolluk kuvveti, 241 bin kişilik Emniyet Genel Müdürlüğü, 5 bin kişilik Jandarma ve 1500 kişilik Sahil Güvenlik kadrolarından oluşuyor. Merkezi bütçeden “Kamu Düzeni ve Güvenlik” adlı hizmete 2010 yılında yapılan harcamanın 19 milyar TL ile genel bütçe harcamalarının yüzde 6’sını bulduğu görülüyor. Aynı bütçede askerin “savunma harcamalarının” 15 milyar TL ile polis harcamasından 3 milyar geride kaldığı görülürken sağlığa yapılan harcamanın da polis harcamasından 3 milyar TL geride olduğu görülüyor. Bu sayılar, polis devletinin neresinde olduğumuza dair bir gösterge sayılabilir ama polis devletinin gerçek boyutlarını anlamak için “özelleştirilmiş emniyet” i de dikkate almak gerekir.

***

1980 sonrası başlatılan ve son yıllarda hızlandırılan “Özel Güvenlik Hizmeti” ile polisin “güvenlik” işlevleri özelleştirilirken “asayiş” adı altındaki işlevi devletin polisine bırakıldı ve “özel güvenlik” büyütüldükçe gazcı-coplu polisin gücü artıyor. Peki, emniyette özelleşme nasıl gelişiyor?

12 Eylül diktatörlüğünün ilk icraatlarından biri olan bankaların özel güvenlikçilerce korunması, bankalarla sınırlı kalmadı; bir dizi işyeri, kamusal alan, derken özel alanlara, korunaklı sitelere kadar genişledi. Özel güvenlik sektörü, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün kontrolünde gelişiyor. Özel güvenlikçi yetiştiren eğitim kurumları, özel güvenlik hizmeti satan firmalar da Emniyet’in kontrolünde.




AKP iktidarı ile birlikte hızlanan özel güvenlikçilik önemli boyutlarda. Özel güvenlik hizmeti alan yer sayısı 2010’da 47 bini geçiyor. Özel Güvenlik uygulamasının yapılabilmesi için kişi, kurum ve kuruluşların, Valiliklerden “Özel Güvenlik İzni” alması zorunlu.

Çoğu emekli polis şefleri ve askerlerce kurulan özel eğitim hizmeti veren şirket sayısı 2010 sonunda 1294’ü bulmuş durumda. Özel güvenlikçi olmak özel eğitim almaktan geçiyor. Bu eğitimi veren şirket sayısı da 717’ye ulaşmış. Özel güvenlikçi sertifikası almak isteyen TC vatandaşının ; “Kamu Haklarından Yasaklı olmayan, 10/d kapsamındaki suçları işlememiş, Temel Eğitim Sertifikası sahibi, Silahsızlar için 18 yaşını ikmal etmiş ilköğretim mezunu, Silahlılar için 21 yaşını ikmal etmiş lise mezunu, Yeterli sağlık şartlarına haiz olması” gerekiyor. Bunca işsizin bulunduğu ülkede, özel güvenlikçi olmak için birçok genç , eğitim veren şirketlerden parasıyla ders alıyor ve sertifika ediniyor. Böyle sertifika sahibi gençlerin sayısı şimdiden 690 binin üstünde. Ama her sertifika sahibi iş bulamıyor. Önce kimlik edinmek gerekiyor. ÖGG kimliği olan eleman sayısı 428 binden fazla. Özel güvenlik izni bulunan kuruluşlara tahsis edilen kadro 298 bin olmasına karşılık istihdam edilmiş özel güvenlikçi sayısı 171 bin dolayında. Yani, sertifikası olan her 4 özel güvenlikçiden sadece 1’i istihdam ediliyor, diğerleri de iş bekliyor..


Devletin 246 bini bulan kolluk kuvveti 19 milyar TL’lik bütçe harcarken polisin yanında istihdam edilen 171 bin özel güvenlikçinin harcaması da 13-14 milyar TL’den az olmamalı. Bir kamusal hizmet olarak “emniyet”in özelleştirilmesinin öbür yüzü, bu faturanın vatandaşa ödetilmesi. Çünkü, özel güvenlik hizmeti alan firmalar, bunun faturasını herhalde sineye çekmiyorlar; tersine ürettikleri mal ve hizmete yansıtarak tüketiciye ödetiyorlar.

4 Şubat 2011 Cuma

Ucuzcu ve Aciz Burjuvazi

Mustafa Sönmez

Türkiye kapitalizmi, emeği olabildiğince ucuzlatarak buradan, küresel arenada rekabet gücü bulma acizliğinden vazgeçemiyor. Meclisteki “Torba Yasa” yı, emek blokunun muhalefetini göğüsleyerek militanca sahiplenmesi de bu acizliğinden. Emeği bugün olduğundan daha çok ucuzlatarak ancak rekabet gücü bulabileceğini varsayıyor. Asya’daki emsalleri ile “dibe doğru yarışta”, ancak böyle güç kazanacağını sanıyor.

Oysa OECD’deki çoğu Batılı diğer ülkeler, emeği ucuzlatmak gibi demode yollar yerine, eğitim, ileri teknoloji, iyi iş örgütlenmeleri ile birim emekten en yüksek verimi( gerçekte sömürüyü) sağlama derdindeler. Bu yolla küresel pazarda yer edinip sermaye biriktirme derdindeler. OECD verilerine göz atalım. Norveç’i bir yana bırakırsak, ABD, krizdeki gerilemesine rağmen 2009’da mal ve hizmet üretiminde, çalışılan saat başına en yüksek değeri üreten ülke durumunda. ABD, bu haliyle G7 ülkelerinden emek üretkenliğinde 12, AB’den 15, Japonya’dan 33 , Türkiye’den ise 56 puan ileride. Türkiye, kişi başına gelir ve emek üretkenliğinde, OECD’nin 30 ülke sıralamasında, Polonya, Rusya ve Meksika ile son dörtte.



Üretkenlikte bu kadar farklılık olunca, haliyle ABD, kişi başına gelirde (Satın alma gücü paritesine göre), OECD ortalamasından neredeyse 30 puan ileride ve Türkiye’nin kişi başına geliri de OECD ortalamasının ancak yüzde 40’ı. Türkiye kapitalizmi şunu göremedi, ya da görmek işine gelmedi: 1980 sonrasının küresel kapitalizm koşullarında , uluslararası piyasalarda uzmanlaşma ve teknoloji geliştirme yetkinliği rekabet gücünün önemli unsurları haline geldi. Hızla gelişen ve değişen bilgi ve iletişim teknolojileri, iş yapma biçimlerinde köklü değişiklikler yarattı. Bilgi yoğun ve yüksek katma değerli mal ve hizmet üretimi ön plana çıktı. İşgücünün ucuzluğu değil, işgücünün eğitim seviyesi ve gerekli yeteneklere sahip olması önem kazandı. Akıllı kapitalistler, akıllı işçiye yatırım yaptılar. Bizimkiler gibi çapaçul kapitalistler ise varsa yoksa ucuz emekten ve kamu malı yağmasından nasiplenmeye baktılar.

Sonra bir de dönüp baktılar ki, Çin ve Hindistan gibi, ibadullah ucuz emeği olan ülkelerle tekstil, giyim, deri gibi geleneksel sektörlerde rekabet mümkün olmaktan çıkmış… Otomotiv, makine, beyaz eşya, ana metal ve petrol ürünlerinde ihracata odaklanmayı deneseler de, çoğu çakma ihracatçı kaldı. Net ihracat, birkaç sektörden öteye geçemedi. Çoğu sektörde net ithalatçılığı aşamadılar. Sıcak para morfinmanlığı, onun ithalatı kışkırtması karşısında, birçok sektör, iyice havlu atar hale geldi ve bir kısmı dışarı ile rekabeti bırakıp içeride konut, plaza, AVM sektörlerinden; devletin terke zorlandığı sektörlerden para kazanma yolunu seçti. Ama, bunun da bir sonu var tabi ki.
***
Torba yasaları ile ucuz ve güvencesiz emeğe ihtiyaç duyan aciz burjuvazi, teknoloji üretiminde yetersiz, modern teknoloji kullanımını yaygınlaştıramıyor, işgücüne nitelik kazandırmaya niyeti ve sabrı yok, yüksek katma değerli ürünlerde üretim yeteneği çok sınırlı, tesislerin üretim ve yönetim yapılarında modernizasyon ihtiyacına cevap veremiyor. Bu acizlik içinde saplantı halinde, hep işgücünü ucuzlatmanın, onu, ihbar-kıdem tazminatı engeline takılmadan şekillendirmenin derdinde. Devleti de ucuz hizmete, bunun için de ucuz ve güvencesiz memur istihdamına yönlendiriyor.


Bu kafa, istediği kadar emeği ucuzlatsın, yine krizden krize sürüklenir, toplumu da perişan eder.Bu kafa, gelişme yetisini kaybetmiştir, ehliyeti elinden alınmalı, kamusal yarara dayalı, planlı atılım devri başlatılmalıdır.
.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Aç Gözlü Sermaye, İstiyor da İstiyor…

Mustafa Sönmez

AKP iktidarı, 12 Eylül referandum “torba”sında yaptıklarını pek başarılı bulmuş olmalı ki, aynısını tekrarlıyor. Torbanın içinde vergi affı, öğrenci affı, emekli maaşlarının iyileştirilmesi gibi “şeker”ler var ama aynı torbada daha fazla sömürü anlamına gelen esneklik, gençlere güvencesizlik, stajyer ve çırakların ücretlerinde düşüş, taşeronlaştırma, kadrolu çalışanları öğütme hinliği de var.

Geriye çekilip genel tabloya bakıldığında, emek zaten bu kadar örgütsüzken ve her geçen yıl elindeki, avucundaki budanırken hala daha ne isteniyor sorusunu sormadan edemiyor birçok kimse. Gerçekten de, 14 milyon ücretlinin 1 milyonu bile toplu sözleşme hakkını kullanamaz durumda, yılda 1000 kişi bile greve çıkamayacak durumda. 3 milyonu resmi, 3 milyonu gayriresmi 6 milyon işsiz, asgari ücretle çalışmaya razı, krizde reel ücretler geriletildi… Daha ne isteniyor? Dahası, devlet kuruluşu TÜİK bile ücretlilerin yaklaşık 4 milyonunun kayıtsız yani kaçak çalıştırıldığını açıklıyor. Üstelik, bu kaçak işçinin yüzde 85’i, tarım dışında yani kentlerde. Kaçak çalıştırma suç. Hem vergi kaçırmak hem sosyal güvenlik yükümlülüklerinden kaçmak demek. Ama buna yıllardır göz yumuluyor. Kaçak istihdam, çünkü işverenlere bir tür teşvik demek.



Her 4 işçiden birinin kaçak istihdamına göz yuman devlet, bununla yetinmiyor, ücretleri daha da geri çekecek, işverenlerin kıdem tazminatından çekinerek işten çıkaramama engelini aşmalarına imkan verecek, genç ve kadın işsizliğinden tepe tepe yararlanacakları düzenlemeleri “ Torba yasa” ile geçirmeye çalışıyor. TÜSİAD’ın, TİSK’in bazı üniversitelerdeki sermaye yalakası hocalardan, medya meddahlarından destek alarak AKP iktidarının programına yerleştirdiği “mikro reform”ların başında gelen “İstihdam Strateji Belgesi” , temelde hak gasplarını, işsizlik fonunun yağmalanmasını ve sayıları 4 milyona yaklaşan kaçak istihdama yeni kaçakların eklenmesini, kamu çalışanlarını da güvencesizleştirmeyi hedefliyor.

***

Peki neden bu bitmez saldırganlık, emek düşmanlığı ? Neden açık: Türkiye kapitalizminin AKP eliyle icra edilen neoliberal versiyonu, bunca sömürüye karşın, ayakta kalamıyor. Sadece 2010 yılına bakın. Yüzde 7 büyüyebilmek için 184 milyar dolar ithalata karşılık 114 milyar dolar ihracat yapabilmiş. Yani, açık 70 milyar dolar. Böyle bir açıkla çarkı döndürmek kolay değil. Peki ne gerek? Daha fazla ihracat için; yıkıcı Asya ithalatı ile rekabet için daha düşük maliyetli emek… Neoliberalizmin , bildiği tek yol var: Daha çok ucuz, örgütsüz işçilik, daha ucuz devlet hizmeti… Bunun için, kendi kullandığı işgücünün daha ucuz, daha atılır tutulur(esnek), daha düşük maliyetli olmasını istiyor. O nedenle, “staj-eğitim” bahanesiyle genç emeği tepe tepe kullanmaya yöneliyor. Genç işçi ve kadın işçi çalıştırmaya devlet teşviki sağlıyor. İhbar tazminatı, kıdem tazminatı yüklerini en az indirecek kolaylıklar sağlıyor, 46 milyar TL’lik işsizlik fonunun kendisi için yağmalanmasını istiyor. İstiyor da istiyor. Ama bununla bitmiyor. Sermaye, devletin de verdiği her tür hizmeti daha ucuza mal edip küçülmüş devlet olmasını istiyor. Sağlık, ucuza servis edilsin, bunun için gerekiyorsa sağlık çalışanları daha uzun, daha ucuza çalıştırılsın istiyor. Devlet memurunun işten atılamaz olmasına tahammülü yok, onun bu “ayrıcalık”ına son verilmesini, bunun için de statüsünün değiştirilmesini, istenildiği gibi esnetilir hale gelmesini istiyor. İnsanları evden çalıştırayım, ofisten , ekipmandan tasarruf edeyim ama buna karşılık bir sigorta yüküm olmasın istiyor. Aç gözlü, istiyor da istiyor…Dur denilmezse, daha da isteyecek, daha da…