Sayfalar

8 Ocak 2011 Cumartesi

İnternetleşmenin Neresindeyiz?

Mustafa Sönmez

Dünya genelindeki bilgisayar ağlarını ve kurumsal bilgisayar sistemlerini birbirine bağlayan elektronik iletişim ağı internet , doludizgin hayatımızda. Binlerce akademik, ticari, devlet, ve serbest bilgisayar ağlarının birbirine bağlanmasıyla oluşan bu teknolojik yeniliğin sivil yaşama girişi çok yeni ve radyo,TV ile karşılaştırıldığında çok erken. Düşünün, radyo,tv ve İnternet'in bulunuşundan 50 milyon kullanıcıya ulaşmak için geçen süre incelendiğinde; radyo için 38 yıl, televizyon için 13 yıl iken, İnternet için sadece 5 yıl beklendi.
İnternet’in bize ilk gelişi 1994 ve sivil kullanıma açılışı 2000’lerin başları. Şimdi de ulaşılan abone sayısına bakalım: 2003 yılında sadece 18 bin 604 geniş bant internet abonesi bulunmaktayken, bu sayı 2005’te 1 milyon 590 bini, 2010 yılı üçüncü çeyreği itibariyle de 8 milyonu aşmış bulunuyor.



Kaynak:Bilgi ve Teknoloji Kurulu

En sonuncusu, 2010 yılı Nisan ayı içerisinde gerçekleştirilen TÜİK’in Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması sonuçlarına göre hanelerin yüzde 41,6’sı internet erişim imkânına sahip. Bu oran 2009 yılının aynı ayında yüzde 30’du. Aynı oranın AB’deki ortalaması yüzde 50’ye yaklaşıyor. Bu, Türkiye’nin AB ortalamasından uzak olmadığı anlamına geliyor. ADSL yüzde 73,3 ile hanelerde kullanılan en yaygın İnternet bağlantı türü.

***
Bilgisayar ve internet kullanımında da erkek-egemen bir görünüm var. Araştırma sonuçlarına göre 16-74 yaş grubundaki bireylerde bilgisayar ve İnternet kullanım oranları sırasıyla erkeklerde yüzde 53,4 ve yüzde 51,8, kadınlarda yüzde 33,2 ve yüzde 31,7.

Peki, Türkiye’de İnterneti ne sıklıkta kullanıyoruz ? Ankete göre, her beş bireyden üçü her gün İnternet kullanıyor. İnterneti halkımız yüzde 63 ağırlıkta evinden kullanıyor. İşyerleri yüzde 31,6, İnternet kafe yüzde 20 paya sahip. Bilgisayar ve İnternet kullanım oranlarının en yüksek olduğu yaş grubu, bekleneceği gibi, gençler, yani 16-24 yaş grubu. Doğal olarak en yüksek bilgisayar ve İnternet kullanım oranı yüksekokul, fakülte ve üstü mezunlar arasında.

Sınıfsal olarak internet kullanımına bakıldığında patronlara yakın oranda ücretli sınıfın da internet kullandığı görülüyor. Patronlar arasında bilgisayar ve İnternet kullanım oranları sırasıyla yüzde 69,2 ve yüzde 67,8 iken, ücretli ve maaşlı çalışanlarda yüzde 62,6 ve yüzde 60,5. Aynı oranlar işsizlerde ise sırasıyla yüzde 50 ve yüzde 48,2 olarak belirlenmiş.

Soru: İnternet en çok ne için kullanılıyor ? Cevap: e-posta için kullanılıyor
İnternet kullanan bireylerin yüzde 72,8’i e-posta göndermek-almak, yüzde 64,2’i sohbet odalarına, haber gruplarına veya çevrimiçi tartışma forumlarına mesaj göndermek, anlık ileti göndermek, yüzde 58,8’i haber, gazete ya da dergi okumak, haber indirmek, yüzde 55,7’si mal ve hizmetler hakkında bilgi aramak, yüzde 51,2’si oyun, müzik, film, görüntü indirmek ya da oynatmak için İnterneti kullanıyorlar.

İnternet, alışverişte de kullanılıyor. Bu kolaylığı kullananlar henüz yüzde 15 ama artacak. İnternet üzerinden mal veya hizmet siparişi veren ya da satın alan bireyler yüzde 24,3 oranı ile en fazla giyim ve spor malzemeleri almış görünüyorlar. Bunu yüzde 23,8 ile elektronik araçlar, yüzde 19,3 ile ev eşyası, yüzde 15,2 ile seyahat bileti alma, araç kiralama, yüzde 13,3 ile gıda maddeleri ile günlük gereksinimler izliyor.

İletişim devriminin çok önemli bir buluşu olan interneti istersek demokratikleşme, kendi kaderimizle ilgili karar süreçlerine katılma, bunun için etkin bir biçimde örgütlenme yolunda kullanabiliriz. Teknoloji bize bunun potansiyel imkanını sunuyor. Ama aynı teknoloji, internet üstünden kitleleri kontrol altında tutma, yanlış enforme etme, pasifize etme, yozlaştırma, uysallaştırmanın imkanını da muktedirlere, hakim güçlere veriyor.

Her teknoloji gibi hayatımıza iyice giren interneti nasıl kullanacağımız kendi elimizde.


7 Ocak 2011 Cuma

Bütçeden 1 Adalet’e, 5 Polise…


Mustafa Sönmez

Adalet Bakanlığı yakınıyor: Mahkeme artı Yargıtay, bir ceza davası ortalama 1600 günde sonuçlanıyor. Bu, 4,5 yıl demek… Üstelik bu ortalama rakam...Misal; Hizbullah, davası hükümlülerinin dosyaları toplam 10 yılda bile karara bağlanamadı. O yüzden salıverildiler...Demek ki mahkemeleri hızlandırmak gerekiyor… Bu çerçevede; hakim, savcı ve adalet hizmetleri personeli sayısının artırılması, teknolojik donanımı artırmak gerekmiyor mu? Gerekiyor ve bu da bütçe işi. Peki, AKP iktidarı Adalet’e toplam bütçenin ne kadarını ayırıyor ? Adalet, AKP hükümetinin öncelikleri arasında nerede duruyor

Sıkı durun , bütçenin sadece yüzde 1’i adalete ayrılıyor. 2010’yılı 11 ay bütçe harcamalarına göz atınca görüyoruz ki, yapılmış görünen 256 milyar TL’lik bütçe harcamasında polise yaklaşık 12 milyar TL’lik harcama yapılırken adalete verilen bütçe 3 milyar TL bile değil. Yani, 1 adalete, 5 polise…


BÜTÇE HARCAMALARI İÇİNDE

POLİS-ADALET-DİYANET VE KARAYOLLARI,2010/11 AY,Milyon TL,%



Kaynak: Maliye Bakanlığı veri tabanı

Adaletin AKP gözündeki kıymeti harbiyesini anlamak için, ayrılan bütçeyi başka bütçelerle karşılaştırmak da yararlı olabilir. Adalet’in bütçesi Diyanet’in bütçesi kadar…Daha fazla yorum gerekir mi? Başka bir kıyaslama: AKP’nin medarı iftiharı karayolları inşaatına ayırdığı bütçe 8 milyar TL ve adalet hizmetleri için ayrılan kaynakların neredeyse 3 katı…Karayolları, Adaletten 3 kat önemli olabilir mi? AKP’liler için oluyor işte…

***
Türkiye’de 2010 yılı Eylül ayı itibarıyla hakim ve cumhuriyet savcısı sayısı 11.698, diğer adalet personeli sayısı ise 32.345. Özellikle hakim sayısı olmak üzere bu sayılar genel olarak AB üyesi ülkelerdeki ortalamanın altında. Avrupa Etkin Yargı Komisyonu(CEPEJ)’in verilerine göre, 100 bin kişiye düşen hakim sayısı Portekiz’de 18, Hollanda’da 13 iken Türkiye’de 10. Aynı kaynağa göre, ilk derece mahkemelerde açılan ceza davası sayısı Portekiz’de 1364, Hollanda’da 1345 iken Türkiye’deki 2400. Açık olan şu: İş yükü ağır, personel yetersiz.

***

RTE, ancak inşa ettirdikleri “Adalet Sarayları”ndandan sözedip onlarla kasınıyor. 2003 yılı başından 2010 yılı Eylül ayına kadar olan dönemde toplam 79 adalet hizmet binası tamamlanarak hizmete açılmış, ayrıca, 50 adalet hizmet binası tamamlanmış ve açılışa hazır hale getirilmiş ve 24’ünün inşaatı ise devam etmekteymiş. Bina gereklidir elbette ama ya adalet personeli? Çağdaş donanım ? Hakim,savcı adalet personeli..?

Yargılama süreci etkin ve hızlı işleyemiyor, yargıya ulaşabilirlikteki sorunlar var. Özellikle alt-orta gelir grubu açısından. Adalet hizmetlerine erişim kapsamında; gelir düzeyi düşük olan kişilerin adli yardımdan yararlanmasının kolaylaştırılması gerek. Bu amaçla, adli yardıma ilişkin usuller sadeleştirilmeli ve yararlanıcıların kolayca ulaşabilecekleri yol gösterici belgeler ve yardım merkezleri oluşturulmalı. Ama nerede?...

Adil yargılanma hakkı tam olarak yaşama geçirilemiyor, hukuk kurallarının oluşturulmasında çağdaş gelişmeler yeterince takip edilemiyor, hukuk eğitiminde çağdaş standartlara ulaşılamıyor, yargının insan kaynaklarına ilişkin nicelik ve nitelik sorunları ile fiziki ve teknik altyapı eksiklikleri giderilebilmiş değil. Sadullah Ergin türü kafalarla da giderilemeyecek. Adalete, bütçesinde ancak yüzde 1 pay ayıran zihniyetin bu sorunları çözmesi beklenebilir mi?

5 Ocak 2011 Çarşamba

4 Milyon İşsiz, Atıl Gencin Geleceği Ne Olacak ?

Mustafa Sönmez

Yüksek büyüme hızı, düşük enflasyonla hava basanlar dönüp gençler ne durumda diye bakıyorlar mı acaba? Geleceğimiz, dediğimiz gençlerin hali pürmelali ne durumda acaba? Resmi sınıflama, 15-24 yaş arası nüfusu “Genç” olarak tanımlıyor. TÜİK, silah altında ve cezaevinde olmayan bu “sivil genç nüfus”u 2010 Eylül ayında 11,5 milyon olarak belirlemiş. Bu, aynı yılın sivil nüfusunun yaklaşık yüzde 16’sı demek. 15-24 yaş grubu, normalde lise ve üniversite sıralarında olması gereken gençlik demek. Peki öyle mi? Bizde bu 11,5 milyon nüfusun ne kadar okul sıralarında, ne kadarı fabrikada, tarlada, büroda çalışıyor ve ne kadarı iş arayıp bulamıyor, hatta umudunu kesip kahvede, evde, AVM köşelerinde hayatının en güzel günlerini harcıyor ?

***

İşgücü verileri, ortada, görünenden daha vahim bir tablo olduğunu ortaya koyuyor. Geleceğimiz dediğimiz 11,5 milyon genç nüfusumuzun ne yazık ki sadece üçte biri okulda. Yani lise, meslek okulu, üniversite, yüksek okulda. Okullaşma, lise ve sonrasında hala düşük. 2008 yılı itibarıyla ortaöğretim ve daha üst seviyede eğitim alanların oranı Türkiye’de yüzde 30 iken, bu oran OECD ve AB-19 ülke ortalamalarında yüzde 72…Uçurumu görebiliyor musunuz? Çocuklar, özellikle Doğu ve G.Doğu’da kız çocukları, 8 yıllık mecburi eğitimi 14 yaş dolayında bitirdikten sonra, liseye devam etmekte zorlanıyorlar. Bunda ailelerinin din motifli kısıtlamaları kadar, kırsalda lise eğitimine ulaşmanın zorluğu, yoksulluk en önemli etkenler. Liseyi bitirenlerin üniversite okumalarının nasıl bir kahırlı maraton olduğu gözler önünde. Hoş, lise, hatta üniversite diplomasını cebine koyan kendini kurtarıyor mu? Gençlerin , eğıtimdeki üçte birlik nüfusundan geri kalan üçte ikilik kısmı, bakalım nerede ?

***
Genç yaşta, eğitimlerini doğru dürüst tamamlayamadan çalışalak zorunda kalanların, genç nüfusun yüzde 31’ini oluşturduğunu görüyoruz. Bunların yedeği olarak bekleyen genç işsiz nüfusun sayısı ise 1 milyona yaklaşıyor. Yani Türkiye’deki 3 milyon resmi işsiz nüfusun üçte biri gençlerden oluşuyor.



Genelde resmi işsizlik oranı yüzde 12’ye yaklaşıyor ama gençler arasında bu oran yüzde 21’i aşıyor. Hele ki tarım dışı kesimde, kentlerde genç işsizliği yüzde 26’yı buluyor.

Daha vahim olanı, ne okulda, ne işte, ne işgücü pazarında olan , yani atıl genç nüfusun ürkütücü kalabalığı. Gençlerin yüzde 34’ten fazlasını oluşturan 3 milyon 55 bin genç, kahvede, evde, sokakta, AVM köşelerinde, yani hem işgücü dışında, hem eğitim dışında. Bu “atıl genç nüfusun” kız-erkek oranının eşite yakın olduğunu tahmin ediyoruz. Yani 1,5 milyon genç kız belki “ev kızı”, belki sokakta; 1,5 milyon genç erkeğin de ne işi var, ne iş arıyor, ne de okulda. Peki nerede? Herhalde kahvelerde, sokaklarda…Bu, gerçekten de çok vahim bir durum. Yani 1 milyon iş arayan işsiz genç ile 3 milyon iş bile aramayan atıl, aylak bırakılmış toplam 4 milyon genç nüfus, hayatlarının en güzel yıllarında bu kadar geleceksiz, sahipsiz bırakılmış …Böyle bir bir genç nüfusa sahip olmak, bir fırsat, bir avantaj olacakken, bu haliyle iç burkucu, ürkütücü.

Araştırmalar doğruysa, sigara, alkol ve uyuşturucu gibi zararlı alışkanlıklara bağlanma, 11 yaş altına kadar düşmüş durumda. Bu, gençleri büyük bir yok oluşa terk etmek demek.

Eğitim, işsizlik, sosyal güvenlik, sosyal katılım, karar alma süreçlerine katılım, yabancılaşma, toplumsal duyarlılık, bireysel gelişim ve özgüven gibi gençleri yakından ilgilendiren konularda gençlere destek yok. Devletin, AKP iktidarının gençlerin geleceği ile ilgili iler tutar bir politikası yok. Gençler, neoliberal rüzgarlara terk edilmiş, körpe işgücü olarak görülüyorlar, sahipsiz, kimsesiz bir geleceğin kurbanları durumundalar. Onların okulda, sokakta dile, haykırışa, bazen yumurtalı eylemlere vuran tepkileri ise haksız değil, az bile.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Enerji Darboğazına Karşı Kamuya Dönüş

Kaynak Nerede mi? Alın Size Kaynak…

Mustafa Sönmez

Zamanın muktedirlerinin sinirlerini oynatan her sosyal önermeye verdikleri karşılık, son günlerde iyice dillere pelesenk oldu: “Kaynağınız ne kardeşim, kaynak nereden bulacaksınız?” AKP hükümetinin medya meddahları da aynı lafı dillerine dolamışlar:Kaynak nereden, onu söyle…

Öyle bir şartlanmışlık ki bu, Pavlov’un köpekleri halt etmiş…Kaynak dediğiniz nedir? Nüfusu 75 milyona merdiven dayamış ve onca münbit toprağı, Asya’yı Avrupa’ya bağlayan jeopolitiği, emsalsiz tarih ve kültür varlıkları, yedi iklimi, üç tarafı denizle kaplı, Nazım’ın ifadesiyle, “Bir kısrak başı gibi Uzak Asya’dan Akdeniz’e uzanan bu memleket”te kaynaktan bol ne var? Ama görene, anlayana…En büyük kaynak, işgücü. 15 yaşın üstündeki nüfus 48 küsur milyon. Ama bunun ancak yüzde 46’sı “işgücü”…Yani 22 milyonu. Fiilen çalışan ise 20 milyon…Yani 20 milyon kişi çalışıyor ve 72,5 milyonu geçiniyor. Bundan büyük kaynak israfı olur mu? El alemin memleketinde işgücüne katılma yüzde 60’larda, bizde yüzde 40’larda. En büyük kaynak ısrafı, çalışabilecek insanları aylak bırakmak, onlara istihdam yaratacak bir büyüme, bir yatırım ortamı yaratamamak.

20 milyon nüfusla, 700 milyar dolarlık milli gelir yaratıyorsunuz. Bu insan kaynağını çok değil, 1-2 milyon artırmak bile ortaya devasa kaynak çıkarır. Daha çok milli gelir ve milli gelirden daha çok vergi, o vergiyle daha çok sosyal yardım,eğitim,sağlık…Kaynak mı soruyorsunuz? Kaynağı kurutan, tutturduğunuz dışa bağımlı, istihdamsız kof büyüme modelleri.

***
Devleti ekonomiden uzaklaştırıp inşa ettiğiniz neoliberal iktisadın, vergi olabilecek kaynağı, özel sermayeye bırakmasıyla, devletin harcama yapabildiği bütçe kaynağı, milli gelirin yüzde 25’i bile değil. Oysa, bakın sosyal devleti uygulayan İskandinav ülkelerine, bu oran yüzde 40…Devlet, Robin Hood gibi, doğru dürüst vergi alıyor ve geliri yeniden paylaştırıyor. Bizde, verginin üçte ikisini zaten halk sınıflarından oluşan tüketici ödüyor. Gelir vergisinin yükünü bordro mahkumları çekiyor. Sıra harcamaya gelince bakın ne oluyor: Size 11 aylık bütçe harcamalarının bileşimini hatırlatalım:



Bütçenin dörtte birinden fazlası, devletin memur, ücretlisinin maaşlarına, sigorta primlerine harcanıyor. İç ve dış rantiyelere ödenen faiz, yıllık 50 milyar TL’ye yaklaşıyor ve bütçenin yüzde 18’den biraz fazlasını tutuyor. Devletin, çoğu özel sektörden aldığı mal,hizmet, yaptırdığı binalar vs. için harcamaları bütçenin yüzde 15’ini buluyor. En önemli kalem ise bütçeden aktarılan kaynaklar. Peki nereye, bu cari transferler? En önemli kalem SGK’ya, açık kapatmaya. Bütçenin yüzde 20’den fazlası SGK’ya aktarılıyor. Belediyelere aktarılan, yüzde 7,5 dolayında. Zarar yazan KİT’lere de bütçenin yüzde 5’inden fazlası aktarılıyor. Peki hane halkına yani, tarıma, öğrencilere, özürlülere, yoksullara, halkın diğer gereksinmelerine ? İşte burada bütçenin sınıfsal yüzü ortaya çıkıyor. Anlıyoruz ki, bütçenin ancak yüzde 3,5’u hane halkına ayrılıyor. Bunun da üçte ikisinden fazlası tarıma. O zaman, kentteki halka, eğitim, sağlık,barınma,kültür vb için aktarılan kaynaklar bütçenin ancak yüzde 1,5’u dolayında.

Faiz giderleri 46,5 milyardan 43 milyar TL’ye indirilse, ortaya şu anda kentteki hanelere harcanan bütçenin yüzde 100 fazlası sağlanacak. Düşünün, yoksul her anneye, ayda 600 TL, yılda 7.200 TL bütçeden aktarılsa, 1 milyon yoksul anne için bu 7,2 milyar TL yapıyor. Ya da bütçenin yüzde 3’ünü, başka kaynaklardan kesip yoksullara aktarmak anlamına geliyor. Ya da isterseniz-ve daha iyisi- varlıklı kesimden alınan vergileri bütçenin yüzde 3’ü oranında artırır onu da yoksullara aktarırsınız. Kaynak mı diyordunuz, alın size kaynak…

2 Ocak 2011 Pazar

2010’un Ardından Medya

Mustafa Sönmez

Bir yanıyla ekonomik bir sektör öte yanıyla sistemin ideolojik-politik yeniden üretim alanlarından biri olan medya, Türkiye’de 2010’u nasıl yaşadı, 2011’e neler taşıdı? Önce bir ekonomik sektör olarak bakılırsa, Türkiye medya endüstrisinin ana gelir kaynağı olan reklam gelirlerine göz atmak gerekir. Reklam harcamaları, küresel krizden etkilenerek 2009’da, önceki yıla göre yüzde 23 azalmış ve 2,7 milyar TL dolayına düşmüştü. Bu daralma, medya sektörünü de etkilemedi değil. 2010’da ise ekonomi, iç talebe dönük yeniden büyüme süreci yaşayınca, ertelenmiş dayanıklı-dayanıksız tüketim malı, konut, otomobil satışlarına paralel olarak reklam harcamaları da hızlandı ve yılın tamamında, önceki yıla göre yüzde 30 arttığı ve 3,6 milyar TL’ye ulaştığı tahmin ediliyor.




Reklamlardaki toparlanma ile birlikte TV’lere akan reklam, yazılı basının ve diğer mecraların aleyhine gelişti. TV’lerin reklam payı, yazılı basının aleyhine 3 puan arttı ve böylece payı yüzde 55,6’ya çıktı. Gazeteler ve dergilerin reklamlardan aldıkları pay ise her yıl biraz daha azalırken 2008-2010 arasında puan kaybı 6’yı buldu.

***
TV sektörünün biraz daha yıldızını parlatmasında, toplumun haber ve eğlence ihtiyacını TV’den karşılama eğilimlerinin pekişmesi etkili oldu denebilir. Özellikle dizi filmlerin belirleyiciliğinde yapılanan büyük TV kanalları, dizi ratinglerine bağlı olarak reklam çekmede ve ilgi odağı olmada 2010’da da kıyasıya yarıştılar.

Reklam gelirlerinin artış eğilimi içinde olmasına karşın, bu reklam havuzu, Türkiye’deki medya niceliğini ayakta tutmaya, tabi ki yetmiyor. Pazarın yarısını kontrol eden Doğan Yayın Holding, 2009’un ilk 9 ayında 147 milyon TL olan net zararını 2010’un 9 ayında ancak 68 milyon TL zarara indirebildi. Grupta başvurulan, Radikal-Referans birleşme operasyonu umulanı vermezken 50 dolayında gazeteciyi de işsiz bıraktı. Aydın Doğan, 2011 mesajında küçülerek yeniden yapılanacaklarını bildirdi. Doğan Grubu’nun bilançosundaki zarar diğer medya gruplarının pek çoğu için geçerli. Yani, medya, önceki yıllarda olduğu gibi, reklam gelirleri ile kavrulamadığı ölçüde zarar yazıyor ve bu açık, medyadan sağladıkları dışsal faydalar uğruna, zararı sineye çeken medya sahiplerinin diğer şirketlerinden karşılanıyor.

***
Medya, toplumdaki ayrışmanın, kutuplaşmanın ana yansıma alanı. 2010’da 12 Eylül referandumu ekseninde medyada ayrışma biraz daha derinleşti. AKP iktidarının yasamanın, yürütmenin yanında yargıyı da kontrolüne alma yönündeki otoriter eğilimlerine, AKP yandaşı, Fethullah Cemaati patronajındaki medyanın yanında, Doğan ve diğer “üçüncü medya” gruplarındaki AKP destekçisi yorumcuların verdiği destekle ayrışma , kutuplaşma hızlandı. 2010, kamu yayıncısı TRT ve Anadolu Ajansı’nın AKP iktidarının tamamen kontrolüne geçtiği bir yıl olarak tarihteki yerini aldı.

AKP’nin Doğan Grubu’nu, vergi cezaları ile sindirme çabaları şimdilik sonuç verirken medyada otokontrolün daha da boyutlandığı gözlerden kaçmıyor. Öte yandan, gazeteciler üzerindeki baskılar daha da arttı. TGS’nin belirlemelerine göre, tutuklu gazeteci sayısı 50’ye ulaşırken toplamda 100’den fazla gazeteci, hapis cezası tehdidi altında 2011’e girdi.

AKP iktidarı, 2010’da Anayasa referandumu ekseninde medyanın bir kısmını doğrudan araçsallaştırarak, bir kısmını da kuşatıp korkutarak, güdümünde tuttu. Genel seçim yılı 2011’de bu eğilimin pekişmesi beklenebilir ve yükselecek toplumsal çatışmanın en büyük mücadele arenalarından birinin yine medya alanı olacağı söylenebilir.