Sayfalar

17 Aralık 2010 Cuma

Makyajsız İşsizlik

Mustafa Sönmez

İşgücü-istihdam-işsizlik data alanı, hinliklerle, hatta makyajlarla bezelidir. Bu yılın Eylül’ü ile geçen yılın Eylül’ü kıyaslanıp işsizliğin 2 puan gerilediğinden, geçen ayın da 0,2 puan altına düştüğünden filan söz edildi. Oysa, şeytan, özellikle bu bahiste ayrıntıda gizlidir. Bakın makyajlanmış neler var…

Eylül ayında, önceki aya göre işsiz sayısında 37 bin azalma varmış görünüyor. Sanırsınız ki, 37 bin kişi iş buldu. Hayır öyle değil, tersine bir ayda 222 bin kişi işini kaybetmiş. Ama bu 222 bin istihdam kaybı, işsiz sayısının artması şeklinde verilere yansımıyor. Neden mi? Çünkü, Eylül’de , Ağustos’a göre 259 bin kişi işgücü pazarından çekilmiş, dolayısıyla işgücü sayısı azalmış. Bu 259 binden istihdamdaki 222 bin azalma çıkarıldığında, işsiz sayısında artış değil, 37 bin azalma görülüyor.

İşgücünden neden çekilme yaşanmış? Cevabın önemli bir kısmı, işgücüne dahil olmayan nüfusa baktığımızda, ağırlıkla ev kadını sayısındaki 163 bin kişi artışta yatıyor. Muhtemelen, iş bulmaya çıkan kadınlar, pes edip evlerine döndüler. Dönmeselerdi, bir o sayıda işsiz sayısı fazla görünecekti. Zaten , umudunu kaybetmişler, mevsimlikler ve esnek işte çalışanlar alt alta yazılıp toplandığında 3 milyon 88 bin sayılmayan işsiz tesbit ediyoruz. Resmi işsizler ise 2 milyon 934 olarak açıklandı. Resmi işsizlik yüzde 11,3. Ama sayılmayanları eklediğinizde sayı 6 milyon 22 bine, gerçek işsizlik oranı da yüzde 21,6’ya kadar çıkıyor.

***
İkinci ve vahim bir sorun tarım sektörü ile ilgili. Bu sütunda defalarca yazıldı, başka yorumcular da parmak bastılar: Tarımda istikrarlı bir büyüme gözlenmezken istikrarlı bir istihdam artışının olması gibi bir saçmalık var. Sorunu, kriz öncesi istihdamı kriz sonrası ile kıyaslayarak analiz edelim.




Bu yılın Eylül ayı itibariyle istihdam 23 milyona yaklaşmış görünüyor. Bu 2009 Eylül’üne göre, neredeyse 1 milyon yeni istihdam gibi duruyor. Yani krizden çıkarken ekonomi krizde işini kaybedenlere işini geri kazandırmış. Gayet iyi. Bir de krize girilmeden istihdam ne kadardı ,ona bakalım. Yaklaşık 22 milyon kadar. Yani, krizde yaşanan iş kayıpları 2009 ortalarından itibaren ekonomi canlanırken telafi edilmiş hatta, üstüne istihdam yaratılmış. Acaba öyle mi? Bir de sektörlere bakalım. Ne görüyoruz? İstihdam artışlarında, tarım önemli bir yer tutuyor. . Kriz öncesine göre tarım istihdamı 550 bine yakın artmış, geçen Eylüle göre de 250 bin artmış. Peki ne oldu tarımda da bu istihdam yaşandı?



Geçen hafta açıklanan milli gelir verilerini hatırlayalım. 2008-2010 dönemin ilk 9 ayında üretilen katma değer, ya da hasıla ile tarım istihdamını analiz edelim. 2009’un ilk 9 ayının hasılası 2008’in ilk 9 ayının yüzde 4,1 üstünde iken istihdamdaki artışın yüzde 5,5 olduğunu görüyoruz. Yani, tarımda istihdamın hızı, üretimin üstünde. Bunun daha çarpıcı görüntüsü bu yıla ait. İlk 9 ayda tarım, 2009’un aynı döneminin yüzde 1 altında, yani üretim artmamış, ama her nasılsa tarım istihdamı yüzde 4’ün üstünde artmış. Üretmeyen tarım, 250 bin dolayında istihdamını artırmış. Böyle olunca, tarımda çalışan başına hasılanın da sürekli gerilediğini, bir anlamda sanki tarımdaki yoksulluğu paylaşmak için işgücünün tarıma döndüğü gibi absürt bir sonuçla karşılaşıyoruz. Yenileyelim, bu absürtlük, gerçek işsizliği maskelemenin bir başka yöntemine dönüştü.

15 Aralık 2010 Çarşamba

Sanayi Toparlanıyor, İşçiler Toparlanamıyor…

Mustafa Sönmez

Genelde büyüme, özel olarak da ana gövdeyi oluşturan sanayide büyüme, toparlanma, “piyasada”, ekonomi medyasında pek coşkuyla karşılanıyor. Ekonomi, 2009’da yüzde 5’e yakın küçüldükten sonra, 2010’da yüzde 7’ye yakın büyüdü, yani bir V yaparak çukurdan çıktı, tabi şimdilik... Omurga sanayi için de geçerli bu. Krize giriş öncesi 2008’in üçüncü çeyreğinden sonra sanayi hızla küçüldü. Daralmanın nedeni, ağırlıkla krize giren pazarlarının daralması, yine krizle birlikte iç talebin kasılması, kısa süreli de olsa, yaşanan kur şokuydu. 2008’in 3. çeyreğinden 2009’un ilk çeyreğine sanayi yüzde 22 oranında dramatik bir daralma yaşadı. Kapasiteler hızla rüştü, işçiler işlerinden çıkarıldı. AKP iktidarı, çeşitli vergi teşvikleri, destekler sağlayınca sanayi, 2009’un devamında toparlandı. Bu toparlanmada, geri dönen sıcak para en önemli etkendi. Derken, devamında sanayi, özellikle iç talebin, bankaların tüketici kredileri ve kredi kartlarıyla harekete geçirilmesiyle toparlandı. 2010’un 3. çeyreğine gelindiğinde sanayi üretimi krize girilen 2008’in üçüncü çeyreğini , burun farkı ile olsa da geçti…Geçti geçmesine de, bu nasıl oldu? Mesela, üretimi gerçekleştiren işçiler işlerini koruyabildiler mi, ücretlerini koruyabildiler mi?

TÜİK, sanayi işletmelerine her 3 ayda bir soruyor; “İstihdamınız, ücret ödemeleriniz ne oldu?”Sanayi üretimini, istihdam ve ücretlerdeki değişimle birlikte izlediğimizde, görünüyor ki, sanayi üretimi kriz öncesini yakalamış ama, işçi sayısını azaltarak ve ücretlerini azaltarak…




TÜİK verilerine göre, 2008’in 3. çeyreğine göre, 2010’un 3. çeyreğinde istihdam yüzde 4 azaltılmış. Yani, sanayi eski üretim düzeyini, işçi sayısını yüzde 4 azaltarak yakalamış. Bu ne demektir? Aynı üretim, 100 kişi ile yapılmak yerine 96 kişi ile yapılmış. Eksik 4 kişinin iş yükü diğerlerine yıkılmış. Ama, o kadar değil, bu iş yükü azaltılmış işçilere, eski ücretleri de ödenmemiş. Peki ne olmuş? İşten çıkarılmayan işçilerin satın alma güçleri yüzde 5 oranında azaltılmış. Yani işçilerin hem iş yükü ağırlaştırılmış , hem de reel ücretleri azaltılmış…


Kaynak:TÜİK veri tabanı

Belki de Türkiye sanayi tarihinde bir ilk yaşandı. 2009’da nominal ücretler bile geriledi. İşçiler, 2008 ücretleriyle çalışmak ya da işten çıkarılmakla tehdit edildiler. 2010’da nominal ücretler artıyor gibi olduysa da, enflasyonla baş edemediler. Görünen, yani nominal sanayi ücretleri, enflasyonun gerisinde kaldı. Böyle olunca da gerçek, yani reel ücretler, 2009’un ilk çeyreğinden yüzde 8, 2008’in üçüncü çeyreğinden yüzde 5 dolayında geride kaldı.

Demek ki neymiş ? Her toparlanmanın, her krizden çıkışın bir faturası varmış ve kapitalizm, “mutad hünerini” göstererek, yükü yine sanayi işçilerinin sırtına yıkarak belini doğrultmaya çalışıyor…Bilmem bunun bir anlamı var mı ?

13 Aralık 2010 Pazartesi

Büyüme Efsanesi Bitiyor…

Mustafa Sönmez

Türkiye’nin Çin ve Hindistan’dan sonra en hızlı büyüyen ekonomi olduğu efsanesi, AKP iktidarı, dalkavukları ve yandaş medya meddahlarınca üflenip duruyor. Keşke öyle olsaydı…Bu yılın yüzde 7-8 büyüme oranına aldanarak ve bu yalan rüzgarının süreceğini sanarak ballandırılan bu efsanenin sonuna gelindi. Bakın nasıl…

Resmi biraz büyütüp 2007-2010 dönemini alalım. Bu dönemde ne kadar büyümüş Türkiye ekonomisi? 2007’de yüzde 4,7, 2008’de yüzde 0,7 ve ardından 2009’da yüzde 4,7 küçülme. Diyelim ki 2010 büyümesi yüzde 8 olarak gerçekleşecek. Ne yapar bu dönemin büyüme ortalaması ? Yüzde 2…Oysa 2002-2006 döneminin büyüme ortalaması yüzde 7 idi…Yüzde 7 büyüme döneminden, yüzde 2 büyüme dönemine hızla vites düşürmüştür AKP iktidarı. Bu büyüme, Türkiye’ye yeter mi? Şimdiden 3 milyonda kemikleşen ve yılda 500 bin artacak işsizler ordusuna bu büyüme iş-aş yaratır mı? Yaratmaz.

***

2010’un büyümesinin zorlama bir iç talep kışkırtmasına dayandığı da, büyüme parlak şalının altındaki diğer gerçek. Ekonomi, ihracattan rüzgar alamaz hale gelince, varsa yoksa iç tüketime abanılmış durumda. Adeta dibi kazınarak iç taleple büyüme sağlanmaya çalışılıyor ama orada da bakın deniz nasıl tükeniyor…

İlk 9 ayı dikkate alarak kriz öncesi ve sonrasının hanehalkı harcamalarını analiz edelim. Kriz yılı 2009’da özel tüketim yüzde 4 gerilemişti. Krizden çıkış yılı 2010’da özel tüketimin yüzde 6,6 arttığını görüyoruz. Demek ki, krizden çıkışta özel tüketim başat bir rol oynamış. 2010’un ilk 9 ayının tüketimi, kirz öncesi yıl 2008’in 9 ayının tüketiminin yüzde 2,3 üstünde. Bu artışta yıllık yüzde 1,5 nüfus artışının rolü de unutulmamalı.

Kriz öncesini sollayan tüketim en çok hangi alanda diye baktığımızda, ailelerin giderinin dörtte birinden fazlasını oluşturan gıdanın, kriz öncesini yüzde 2,5 geçtiğini görüyoruz. Bu harcama artışında gıda enflasyonu da etkili elbette.




Harcamalarda ikinci sırayı alan ulaştırma-haberleşmede kriz öncesinin hala yüzde 1,4 gerisinde harcamalar. Son zamanlarda hızlanan otomobil satışlarına rağmen bu kalem kriz öncesine dönememiş görünüyor. Krizde, özellikle beyaz eşya, mobilya, elektronik gibi ürünlere yapılan harcamalar yüzde 5 gerilemişti. 2010’da bu kalemdeki satışların, kredi kartı kolaylıkları, taksitli satışlar ve hükümetin vergi teşvikleri ile hızla arttığını gördük. Böylece mobilya,ev eşyası vb. deki harcamalar kriz öncesinin yüzde 9,4 üstüne çıktı. Keza, konut ve konutla ilgili harcamalarda da kriz öncesinin yüzde 3 üstünde bir harcama var. Krizde yüzde 14’e varan oranda gerileyen giyim harcamalarının 2010’da freninden boşandığı ve kriz öncesini yüzde 2 geçtiğini görüyoruz. Kriz öncesine ulaşamayan en önemli kalem, eğlence-kültür harcamaları. Bu kalemde kriz öncesine göre yüzde 8,5 düşüş var.

Özel tüketimin, tüketici kredisi ve kredi kartı ile harekete geçirildiğini görüyoruz.



2008’de yüzde 24 oranında artan bu kredilerin 2009 artışı yüzde 11’e düşmüştü. 2010’un bitmesine 2 ay kala artışın yüzde 25’i bulduğu ve cari fiyatlarla 162 milyar TL’yi aştığı anlaşılıyor. Enflasyondan arındırıldığında bile kredilerde reel bir artış gözleniyor. Peki nereye kadar ? İşsizlik yüzde 12’de basamak yaparken, reel ücret ve maaşlar artmazken hanehalkı nasıl, neye güvenerek yeni borçlanmalar yapacak ve iç talep canlı tutulacak? Tabi ki tutulamayacak ve AB krizi nedeniyle ihracat düşük seyredeceği için, sıcak para girişi ile de ithalat canlı kalacağı için büyüme iyice hız kesecektir. Bu dandik büyüme evresinin de sonuna gelinmiştir…Bize yeni bir büyüme paradigması gerek.



12 Aralık 2010 Pazar

Medya Kültür Para ve İstanbul İktidarı – Mustafa Sönmez

Tarih: 10 Aralık 2010



Medya-kültür endüstrisi, 2010 Türkiye’sinde ne gibi niteliksel ve niceliksel boyutlara sahip ve bu endüstri, İstanbul için ne ifade ediyor? Bu sorulara cevap arayan çalışma, 9 bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, medya endüstrisinin Türkiye’de tanımlanışını, tarihsel gelişimini ve İstanbul’un bu alanın merkezi olmasının ekonomi politiğini konu alıyor. İkinci bölüm, yazılı medya alanını konu alıyor ve gazete-dergi yayıncılığının tarihsel gelişimi, bugün vardığı boyutlar, sahiplik durumu analiz ediyor. Üçüncü bölüm elektronik medyaya ait. Bu bölümde 1990′lara kadar devlet tekelinde olan bu alt sektörün bu tarihten sonra katettiği gelişme, bir reklam mecrası olarak büyüklüğü, yazılı medya ile entegrasyonu araştırılıyor. Dördüncü bölüm, yazılı ve elektronik medyaya hizmet veren tedarikçi “yan sanayi”ye ayrılırken haber ajansları, dizi film yapım faaliyetleri gibi alanları inceliyor.
Çalışmanın beşinci bölümü, medya sektörünün en önemli gelir kaynağına aracılık eden sektöre, reklamcılık endüstrisine ayrılırken, reklamın hızla, medya-kültür alanının ana gelir kaynağı haline gelmesine dikkat çekiyor ve bu alandaki “yeniden metalaşma” sürecinin ipuçlarına parmak basıyor. Altıncı bölümde “süresiz yayın” diye de adlandırılan kitap yayıncılığı var. Yedinci bölüm, basım sanayinin analizine ve İstanbul’un bu sanayideki yerine ayrıldı. Sekizinci bölümde, spor-eğlence bileşiminin popüler branşı futbolun endüstrileşmesi ve medya-kültür alanı ile ilişkileri konu edildi. Dokuzuncu ve son bölümde ise medyada sermaye birikim sürecine paralel değişen üretim ve yönetim ilişkileri, bu süreçte medya çalışanlarının sınıfsal farklılaşması, sonuçta da bir medya aristokrasinin ortaya çıkışı konu alınıyor. Bu aristokrasinin, giderek diktatoryal bir özellik kazanan medya yönetimlerindeki araçsal rolü ve bu trende karşı demokratikleşme adına yapılabilecek şeyler, yine bu final bölümünde tartışılıyor.

SayfaSayısı:160
YordamKitapları

11 Aralık 2010 Cumartesi

Kriz Öncesine Hangi Sektörler Dönebildi?

Mustafa Sönmez

2010’un üçüncü çeyreğinin büyüme oranının yüzde 5,5 olarak açıklanması, biraz hayal kırıklığı yarattı. Son 3 çeyrekte sırasıyla yüzde 6, 12,10 dolayında büyüyen ekonominin bu çeyrekte de yüzde 7-8 büyümesi beklenirken yüzde 5,5 şaşkınlık yarattı. Ekim-Aralık dönemini kapsayan dördüncü çeyrek ile birlikte, 2010’un tamamında yıllık büyümenin yüzde 7’ye ulaşabileceği tahmin ediliyor.




Kaynak:TÜİK veri tabanı

2010’un 9 ayı ile 2010’un ilk 9 ayı kıyaslandığında ortada yüzde 9’a yakın bir büyüme var. Bu, kriz yılından çıkışı ifade ediyor. Ama madalyonun iki yüzünü görmek istiyorsanız, kriz öncesindeki büyüme ile kriz sonrasını da kıyaslamak gerekir. Bunu yaptığımızda ne görüyoruz? Yani 2010’un ilk 9 ayında gerçekleşen mal ve hizmet üretimi, krize girilmeden önceki 9 ayda , yani 2008’in 9 ayında ne olmuştu? Bu sorunun cevabı arandığında, kriz öncesinden sadece binde 2 bir artış olduğunu görüyoruz.

Sektörel olarak baktığımızda kriz öncesi çizgiyi yakalayamamış bazı sektörler var. Bunlar, ulaştırma, ticaret,inşaat ve madencilik…Bu sektörler 2008’in 9 ay performansını yakalayamamış durumdalar. Formdaki sektörler ise finans ve turizm…

Tabi ki, kriz öncesinden bu yana nüfus artışını dikkate almak gerekir. Her yıl nüfusu en az 1 milyon, ya da yüzde 1,5’a yakın artan Türkiye’de, nüfus kriz öncesine göre en az 2 milyon artarken, milli gelirin artmadığı anımsanırsa, özünde, aynı milli gelir somununu, nüfusu 2 milyon artarak 73 milyonu bulmuş nüfusa paylaştırmak demek. Bu da, acı ama gerçek, hala yoksullaşma demek.

2010’un 9 ayındaki büyüme, kriz yılı 2009’un 9 ayındaki milli gelir ile karşılaştırıldığında, milli gelirdeki payı yüzde 25’e yaklaşan imalat sanayinin yüzde 15’e yakın büyüdüğünü görüyoruz. İmalat sanayinin, kriz öncesini ancak yakalayabildiği anlaşılıyor. Ekonominin ikinci önemli sektörü ulaştırma-haberleşme ise kriz öncesine dönebilmiş görünmüyor.



Ekonominin üçüncü önemli sektörü ticarette yüzde 14 büyüme görünse de kriz öncesine göre yüzde 5 gerileme var hala…Ekonomideki payı yüzde 12’ye yaklaşan finans, hem kriz yılına hem de kriz öncesine göre doludizgin büyümüş sektör. Finansın yanında negatife düşmeyen öteki sektör turizm…

Tarımda 2009’a göre küçülme var, ama 2008’e göre büyüme yaşanmış. İnşaat, 2009’a göre yüzde 19 büyüse de kriz öncesi performansının yüzde 4 dolayında gerisinde.

10 Aralık 2010 Cuma

Asya, G.Amerika Büyüyor, Doğu Avrupa Yerlerde…


Mustafa Sönmez

Türkiye, 2010’un ikinci çeyreğinde yüzde 11’in üstünde büyüme ile, “yükselen çevre ülkeleri ” içinde- hatta Çin’i de geçerek- en hızlı büyüyen ekonomi olarak dikkati çekmişti. Kimse, bu nemenem büyüme, filan diye sormuyor. Bu ülke hangi kaynakla büyümüş, büyürken dış ticaret açığı mı vermiş, açık cari açığını nereye çıkarmış, istihdam yaratmış mı, bölüşüm düzelmiş mi, gibi muzır sorular sorulmuyor.

Bu gün açıklanacak (açıklanan) üçüncü çeyrek verisi ile 2010’un büyüme verisi biraz daha netlik kazanacak. 2009’da yüzde 4,7 küçülen Türkiye ekonomisinin, 2009 son çeyreğinde başlayan toparlanmasını 2010’un ilk yarısındaki hamlesi izlemişti. Eğer bu gün açıklanacak 3. çeyrekte ekonomi yüzde 7 büyümüş görünürse-ki muhtemeldir- bunu son çeyreğin yüzde 3-5 arasındaki büyümesi izleyecek ve yıl, yüzde 7-8 arası bir büyüme oranı ile kapanacaktır.

***

Diyelim ki, 2010 büyümesi yüzde 8 dolayında gerçekleşti. Bu, “yükselen çevre ülkeleri” kategorisindeki ülkeler içinde Türkiye’yi nereye koyar ? IMF’in Ekim 2010 raporundaki öngörülere bakarsak, 2010’da büyüme liginde ilk sırayı yine yüzde 10,5-11 arasında büyümesi beklenen Çin, onu da yüzde 9-10 arası büyümesi beklenen Hindistan izleyecek.




IMF’e göre, “yükselen ülkeler ligi”nde üçüncü sırayı Peru alacak ve Türkiye yüzde 8’e yaklaşan büyümesi ile dördüncü olacak. Bir başka yükselen dev Brezilya ise yüzde 7,5 dolayında büyüyecek gibi.

Böylece yükselenler liginde ilk 5’i, 2 Asya, 2 G.Amerika ülkesi ile IMF tanımına göre bir Doğu Avrupa ülkesi olarak Türkiye paylaşmış olacak. Yine IMF öngörülerine göre, Asya’dan Filipinler, Malezya, Endonezya, Türk Cumhuriyetlerinden Kazakistan yüzde 5,5-yüzde 7 arasında büyüme gerçekleştirecekler. Güney Amerika’nın diğer ülkelerinden Şili, Meksika,Kolombiya yüzde 5’e yakın büyüme ile 2010’u kapatacaklar.

Böylece, Asya ve Güney Amerika ülkelerinin yükselen ülkelerinin en az yüzde 5 büyüme ile 2010’u kapatacakları anlaşılıyor.

***

Türkiye’nin yer aldığı Doğu Avrupa ülkeleri içinde Türkiye, yüzde 8 dolayında büyürse, bu bölgenin en hızlı büyümüş ve krizden en hızlı toparlanmış ülkesi olacak. Bu bölgenin ikincisi Rusya olacak. IMF’e göre Rusya yüzde 4 büyüme ile yılı kapatacak. Polonya da, Rusya kadar olmasa da büyüme ile yılı kapatacak ülkelerden. 2008 ve 2009’u daralarak geçiren ülkelerden Çek’lerin büyümesi yüzde 2’yi, Macarlarınki yüzde 1’i ancak bulacak. Bulgaristan sıfır büyüme ile yılı kapatırken Hırvatistan ve Romanya büyüme yerine yine küçülme ile yılı kapatacaklar. Doğu Avrupa’nın yükselen ülkeleri, özellikle AB’nin yaşamakta olduğu krizin ihracat pazarlarını olumsuz etkilemiş olmalarının etkisiyle toparlanmakta zorluk yaşadılar. Bunlardan Türkiye, pazar kaybını Orta Doğu ve Kuzey Afrika’dan telafi etmeye çalışırken Rusya’nın da enerji tedarikçisi olarak kuyruğu biraz toparlayabildiği, Polonya’nın iyi kötü doğrulduğu görülürken öteki Doğu Avrupa ülkelerinin toparlanmaları, AB’deki ağabeylerinin toparlanmasına bağlı görünüyor.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Devlet Bütçesinde Polis Sağlıktan Önde…

Mustafa Sönmez

Bağımlı kapitalizmin hüküm sürdüğü bu ülkede hiçbir dönem, Batılı anlamda bir demokrasi olmadı, bu gidişle de olmayacak. Bol soslu “ileri demokrasi” teranelerine karşın tamamen örgütsüzleştirilmiş, hakları kullandırılmayan bir toplumuz biz. 13 milyon ücretliye karşılık toplu sözleşme hakkını kullanabilen sayısı 300 bini geçmezken, grev hakkını kullanabilenlerin sayısı yılda bini bile bulmazken nasıl bir demokrasiden söz edebilirsiniz ?

Resmi işsiz sayısı 3 milyon ve bunların 1 milyonu 15 ila 24 yaş arası gençler. Çoğu çocuk, özellikle kız çocukları, ilkokuldan sonra eğitim alamıyor. Ortaöğrenimini tamamlayan üniversiteye gidemiyor. Üniversitede okuyan yarının işsizliğinden korkuyor, tedirgin. Üniversite bitiren iş bulamıyor. Böyle bir gençlik patlamaz da ne yapar? Böyle bir gençlik yarınını kaybetmemek için bugünden bir araya gelip tepki koymasın, bağırmasın, endişelerini dile getirmesin de ne yapsın?

***

Neoliberal bağımlı kapitalizmin yürütme organı AKP iktidarı bu azgelişmiş idare tarzını şimdilerde dinci bir otoriterliğe doğru büküyor. 12 Eylül’den kalan tüm yasakları muhkemleştiriyor. Olası tepkileri de cemaatçi bir polis devleti eliyle, kan ve gözyaşı akıtarak bastırıyor. Devletin bütçesi de bu yapıyı sürdürmeye dönük harcanıyor.

Üçte ikisi KDV,ÖTV gibi dolaylı vergiler olarak tüketici halktan ve yine doğrudan olanı da ağırlıkla bordro mahkumu işçi, memur,emekliden toplanan vergilerin nereye harcandığına göz attığımızda, nasıl bir ülke olduğumuz kendiliğinden ortaya çıkıyor zaten.
Bu yılın Ocak-Ekim döneminde bütçe harcamaları 230 milyar TL’yi bulmuş. Peki nereye, ne için harcanmış bütçe ? Bir kere yüzde 22’ si , işçi primlerinin üstüne yatarak SGK’ya devasa açıklar verdirenleri ödüllendirircesine, sosyal güvenlik açıklarını kapatmak için harcanmış. İkinci sırada ne var? Çoğu rantiyelere, dış kreditörlere ödenen faizlere harcanmış . Ne kadar? Bütçenin yüzde 18’i. Üçüncü sırada 16 milyon öğrenci için lütfedilip ayrılan eğitim bütçesi var ki toplamı 32 milyar TL, oranı da yüzde 14. Devletin yönetimine ayrılan yüzde 14’e yakın payı da geçtikten sonra ne geliyor? Polis-mahkeme,cezaevi harcamaları…Öyle böyle değil bütçeden yaklaşık 15 milyar TL harcanmış bu baskı mekanizması için.Yani bütçenin yüzde 6,5’u …




Kaynak;Muhasebat Genel Müdürlüğü veri tabanı

Devletin baskı mekanizmasına 15 milyar TL harcanırken halkın sağlığı için harcanan para, bundan 3 milyar TL eksik. Yani, sağlığın, polis-hapis harcamalarının gerisinden geldiği bir ülke burası…

***
Böyle olduğu için, RTE’nin söz ve eylemlerine karşı görüşlerini halka duyurmak için toplantı ve gösteri yürüyüşü yapmak isteyen gençler dövülüyor. “İleri demokrasi”mizde, grev ve toplu sözleşme hakkının olmadığı gibi, son olaylar, ‘toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı’nın (kısaca toplantı hakkı) olmadığını da gösterdi ve polisin yurttaşlara karşı ne kadar acımasız olduğunu da sergiledi.

Olayların televizyonlara yansıyan görüntüleri izlenirken İstanbul Emniyet Müdürü, bu görüntülerden hiç rahatsız olmuş mudur acaba? Polisi uzun coplarla saldıran, biber gazını olanca hızıyla yakınındaki gençlerin yüzüne boşaltmasından rahatsız olmayan biri, nasıl İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün başında tutulur ? Çocuklarına bu zulmün reva görüldüğü hangi aile, kim, kendini artık emniyette, huzurlu hisseder?

Bugün yürürlükteki, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası toplantı hakkını önleyen birçok madde içeriyor. Bu yasa 1983 yılında çıkarılmıştı, 7 kez değiştirildi ama yine , bugün de, herkes, önceden izin almadan, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahip değildir! Toplantı hakkının yazıldığı maddenin ikinci fıkrasında, bu hak, “Ancak…” larla iğdiş edilmiştir. Hak, bakın nasıl iğdiş edilmiş; (bu hak)… ‘millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla’ ve kanunla sınırlanabilecektir…

Yasa, , ‘Toplantı hakkı serbesttir’ anlayışıyla yeniden yazılmalıdır.