Sayfalar

11 Aralık 2010 Cumartesi

Kriz Öncesine Hangi Sektörler Dönebildi?

Mustafa Sönmez

2010’un üçüncü çeyreğinin büyüme oranının yüzde 5,5 olarak açıklanması, biraz hayal kırıklığı yarattı. Son 3 çeyrekte sırasıyla yüzde 6, 12,10 dolayında büyüyen ekonominin bu çeyrekte de yüzde 7-8 büyümesi beklenirken yüzde 5,5 şaşkınlık yarattı. Ekim-Aralık dönemini kapsayan dördüncü çeyrek ile birlikte, 2010’un tamamında yıllık büyümenin yüzde 7’ye ulaşabileceği tahmin ediliyor.




Kaynak:TÜİK veri tabanı

2010’un 9 ayı ile 2010’un ilk 9 ayı kıyaslandığında ortada yüzde 9’a yakın bir büyüme var. Bu, kriz yılından çıkışı ifade ediyor. Ama madalyonun iki yüzünü görmek istiyorsanız, kriz öncesindeki büyüme ile kriz sonrasını da kıyaslamak gerekir. Bunu yaptığımızda ne görüyoruz? Yani 2010’un ilk 9 ayında gerçekleşen mal ve hizmet üretimi, krize girilmeden önceki 9 ayda , yani 2008’in 9 ayında ne olmuştu? Bu sorunun cevabı arandığında, kriz öncesinden sadece binde 2 bir artış olduğunu görüyoruz.

Sektörel olarak baktığımızda kriz öncesi çizgiyi yakalayamamış bazı sektörler var. Bunlar, ulaştırma, ticaret,inşaat ve madencilik…Bu sektörler 2008’in 9 ay performansını yakalayamamış durumdalar. Formdaki sektörler ise finans ve turizm…

Tabi ki, kriz öncesinden bu yana nüfus artışını dikkate almak gerekir. Her yıl nüfusu en az 1 milyon, ya da yüzde 1,5’a yakın artan Türkiye’de, nüfus kriz öncesine göre en az 2 milyon artarken, milli gelirin artmadığı anımsanırsa, özünde, aynı milli gelir somununu, nüfusu 2 milyon artarak 73 milyonu bulmuş nüfusa paylaştırmak demek. Bu da, acı ama gerçek, hala yoksullaşma demek.

2010’un 9 ayındaki büyüme, kriz yılı 2009’un 9 ayındaki milli gelir ile karşılaştırıldığında, milli gelirdeki payı yüzde 25’e yaklaşan imalat sanayinin yüzde 15’e yakın büyüdüğünü görüyoruz. İmalat sanayinin, kriz öncesini ancak yakalayabildiği anlaşılıyor. Ekonominin ikinci önemli sektörü ulaştırma-haberleşme ise kriz öncesine dönebilmiş görünmüyor.



Ekonominin üçüncü önemli sektörü ticarette yüzde 14 büyüme görünse de kriz öncesine göre yüzde 5 gerileme var hala…Ekonomideki payı yüzde 12’ye yaklaşan finans, hem kriz yılına hem de kriz öncesine göre doludizgin büyümüş sektör. Finansın yanında negatife düşmeyen öteki sektör turizm…

Tarımda 2009’a göre küçülme var, ama 2008’e göre büyüme yaşanmış. İnşaat, 2009’a göre yüzde 19 büyüse de kriz öncesi performansının yüzde 4 dolayında gerisinde.

10 Aralık 2010 Cuma

Asya, G.Amerika Büyüyor, Doğu Avrupa Yerlerde…


Mustafa Sönmez

Türkiye, 2010’un ikinci çeyreğinde yüzde 11’in üstünde büyüme ile, “yükselen çevre ülkeleri ” içinde- hatta Çin’i de geçerek- en hızlı büyüyen ekonomi olarak dikkati çekmişti. Kimse, bu nemenem büyüme, filan diye sormuyor. Bu ülke hangi kaynakla büyümüş, büyürken dış ticaret açığı mı vermiş, açık cari açığını nereye çıkarmış, istihdam yaratmış mı, bölüşüm düzelmiş mi, gibi muzır sorular sorulmuyor.

Bu gün açıklanacak (açıklanan) üçüncü çeyrek verisi ile 2010’un büyüme verisi biraz daha netlik kazanacak. 2009’da yüzde 4,7 küçülen Türkiye ekonomisinin, 2009 son çeyreğinde başlayan toparlanmasını 2010’un ilk yarısındaki hamlesi izlemişti. Eğer bu gün açıklanacak 3. çeyrekte ekonomi yüzde 7 büyümüş görünürse-ki muhtemeldir- bunu son çeyreğin yüzde 3-5 arasındaki büyümesi izleyecek ve yıl, yüzde 7-8 arası bir büyüme oranı ile kapanacaktır.

***

Diyelim ki, 2010 büyümesi yüzde 8 dolayında gerçekleşti. Bu, “yükselen çevre ülkeleri” kategorisindeki ülkeler içinde Türkiye’yi nereye koyar ? IMF’in Ekim 2010 raporundaki öngörülere bakarsak, 2010’da büyüme liginde ilk sırayı yine yüzde 10,5-11 arasında büyümesi beklenen Çin, onu da yüzde 9-10 arası büyümesi beklenen Hindistan izleyecek.




IMF’e göre, “yükselen ülkeler ligi”nde üçüncü sırayı Peru alacak ve Türkiye yüzde 8’e yaklaşan büyümesi ile dördüncü olacak. Bir başka yükselen dev Brezilya ise yüzde 7,5 dolayında büyüyecek gibi.

Böylece yükselenler liginde ilk 5’i, 2 Asya, 2 G.Amerika ülkesi ile IMF tanımına göre bir Doğu Avrupa ülkesi olarak Türkiye paylaşmış olacak. Yine IMF öngörülerine göre, Asya’dan Filipinler, Malezya, Endonezya, Türk Cumhuriyetlerinden Kazakistan yüzde 5,5-yüzde 7 arasında büyüme gerçekleştirecekler. Güney Amerika’nın diğer ülkelerinden Şili, Meksika,Kolombiya yüzde 5’e yakın büyüme ile 2010’u kapatacaklar.

Böylece, Asya ve Güney Amerika ülkelerinin yükselen ülkelerinin en az yüzde 5 büyüme ile 2010’u kapatacakları anlaşılıyor.

***

Türkiye’nin yer aldığı Doğu Avrupa ülkeleri içinde Türkiye, yüzde 8 dolayında büyürse, bu bölgenin en hızlı büyümüş ve krizden en hızlı toparlanmış ülkesi olacak. Bu bölgenin ikincisi Rusya olacak. IMF’e göre Rusya yüzde 4 büyüme ile yılı kapatacak. Polonya da, Rusya kadar olmasa da büyüme ile yılı kapatacak ülkelerden. 2008 ve 2009’u daralarak geçiren ülkelerden Çek’lerin büyümesi yüzde 2’yi, Macarlarınki yüzde 1’i ancak bulacak. Bulgaristan sıfır büyüme ile yılı kapatırken Hırvatistan ve Romanya büyüme yerine yine küçülme ile yılı kapatacaklar. Doğu Avrupa’nın yükselen ülkeleri, özellikle AB’nin yaşamakta olduğu krizin ihracat pazarlarını olumsuz etkilemiş olmalarının etkisiyle toparlanmakta zorluk yaşadılar. Bunlardan Türkiye, pazar kaybını Orta Doğu ve Kuzey Afrika’dan telafi etmeye çalışırken Rusya’nın da enerji tedarikçisi olarak kuyruğu biraz toparlayabildiği, Polonya’nın iyi kötü doğrulduğu görülürken öteki Doğu Avrupa ülkelerinin toparlanmaları, AB’deki ağabeylerinin toparlanmasına bağlı görünüyor.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Devlet Bütçesinde Polis Sağlıktan Önde…

Mustafa Sönmez

Bağımlı kapitalizmin hüküm sürdüğü bu ülkede hiçbir dönem, Batılı anlamda bir demokrasi olmadı, bu gidişle de olmayacak. Bol soslu “ileri demokrasi” teranelerine karşın tamamen örgütsüzleştirilmiş, hakları kullandırılmayan bir toplumuz biz. 13 milyon ücretliye karşılık toplu sözleşme hakkını kullanabilen sayısı 300 bini geçmezken, grev hakkını kullanabilenlerin sayısı yılda bini bile bulmazken nasıl bir demokrasiden söz edebilirsiniz ?

Resmi işsiz sayısı 3 milyon ve bunların 1 milyonu 15 ila 24 yaş arası gençler. Çoğu çocuk, özellikle kız çocukları, ilkokuldan sonra eğitim alamıyor. Ortaöğrenimini tamamlayan üniversiteye gidemiyor. Üniversitede okuyan yarının işsizliğinden korkuyor, tedirgin. Üniversite bitiren iş bulamıyor. Böyle bir gençlik patlamaz da ne yapar? Böyle bir gençlik yarınını kaybetmemek için bugünden bir araya gelip tepki koymasın, bağırmasın, endişelerini dile getirmesin de ne yapsın?

***

Neoliberal bağımlı kapitalizmin yürütme organı AKP iktidarı bu azgelişmiş idare tarzını şimdilerde dinci bir otoriterliğe doğru büküyor. 12 Eylül’den kalan tüm yasakları muhkemleştiriyor. Olası tepkileri de cemaatçi bir polis devleti eliyle, kan ve gözyaşı akıtarak bastırıyor. Devletin bütçesi de bu yapıyı sürdürmeye dönük harcanıyor.

Üçte ikisi KDV,ÖTV gibi dolaylı vergiler olarak tüketici halktan ve yine doğrudan olanı da ağırlıkla bordro mahkumu işçi, memur,emekliden toplanan vergilerin nereye harcandığına göz attığımızda, nasıl bir ülke olduğumuz kendiliğinden ortaya çıkıyor zaten.
Bu yılın Ocak-Ekim döneminde bütçe harcamaları 230 milyar TL’yi bulmuş. Peki nereye, ne için harcanmış bütçe ? Bir kere yüzde 22’ si , işçi primlerinin üstüne yatarak SGK’ya devasa açıklar verdirenleri ödüllendirircesine, sosyal güvenlik açıklarını kapatmak için harcanmış. İkinci sırada ne var? Çoğu rantiyelere, dış kreditörlere ödenen faizlere harcanmış . Ne kadar? Bütçenin yüzde 18’i. Üçüncü sırada 16 milyon öğrenci için lütfedilip ayrılan eğitim bütçesi var ki toplamı 32 milyar TL, oranı da yüzde 14. Devletin yönetimine ayrılan yüzde 14’e yakın payı da geçtikten sonra ne geliyor? Polis-mahkeme,cezaevi harcamaları…Öyle böyle değil bütçeden yaklaşık 15 milyar TL harcanmış bu baskı mekanizması için.Yani bütçenin yüzde 6,5’u …




Kaynak;Muhasebat Genel Müdürlüğü veri tabanı

Devletin baskı mekanizmasına 15 milyar TL harcanırken halkın sağlığı için harcanan para, bundan 3 milyar TL eksik. Yani, sağlığın, polis-hapis harcamalarının gerisinden geldiği bir ülke burası…

***
Böyle olduğu için, RTE’nin söz ve eylemlerine karşı görüşlerini halka duyurmak için toplantı ve gösteri yürüyüşü yapmak isteyen gençler dövülüyor. “İleri demokrasi”mizde, grev ve toplu sözleşme hakkının olmadığı gibi, son olaylar, ‘toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı’nın (kısaca toplantı hakkı) olmadığını da gösterdi ve polisin yurttaşlara karşı ne kadar acımasız olduğunu da sergiledi.

Olayların televizyonlara yansıyan görüntüleri izlenirken İstanbul Emniyet Müdürü, bu görüntülerden hiç rahatsız olmuş mudur acaba? Polisi uzun coplarla saldıran, biber gazını olanca hızıyla yakınındaki gençlerin yüzüne boşaltmasından rahatsız olmayan biri, nasıl İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün başında tutulur ? Çocuklarına bu zulmün reva görüldüğü hangi aile, kim, kendini artık emniyette, huzurlu hisseder?

Bugün yürürlükteki, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası toplantı hakkını önleyen birçok madde içeriyor. Bu yasa 1983 yılında çıkarılmıştı, 7 kez değiştirildi ama yine , bugün de, herkes, önceden izin almadan, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahip değildir! Toplantı hakkının yazıldığı maddenin ikinci fıkrasında, bu hak, “Ancak…” larla iğdiş edilmiştir. Hak, bakın nasıl iğdiş edilmiş; (bu hak)… ‘millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla’ ve kanunla sınırlanabilecektir…

Yasa, , ‘Toplantı hakkı serbesttir’ anlayışıyla yeniden yazılmalıdır.


6 Aralık 2010 Pazartesi

Krizde En Hızlı Düşen de Kalkan da İstanbul’muş!...

Mustafa Sönmez

Ülkelerin “büyük-küresel(?) kent”leri küresel krizden önce nasıl bir büyüme temposuna sahipti, krizden nasıl etkilendiler? En önemlisi kriz sonrası ne kadar toparlanabildiler? İşte bu sorular, London School of Economics ve Başkan Yardımcılığını Kemal Derviş’in yaptığı Brookings Enstitüsü’nün hazırladığı Küresel Metropol İzleme Raporu (Global MetroMonitor)nda araştırıldı ve sonuçlar yayımlandı.

Rapora göre İstanbul, 53 ülkedeki 150 anakent (metropol) içinde büyümede birinci sırayı aldı. Buraya kadar olan parlak performansı, raporu haberleştiren Anadolu Ajansı (AA) böyle vermişti ama madalyonun öbür yüzündeki gerçeği ise her nedense es geçmişti: Aynı rapora göre, aynı İstanbul , kriz sırasında da en çok küçülen 10 kentten biri idi! 150 kent arasında İstanbul 143.sıraya kadar gerilemişti. Kriz öncesinde, yani 1993-2007 döneminde ise sırası 44 olarak belirlenmişti.

Söz konusu raporu, AKP iktidarının takdirini alacak biçimde cımbızlayan AA’ya, medya mutfaklarımızın hep ihtiyatla yaklaşmaları gerektiğini öteden beri söylerim. Ne yazık ki yine haklı çıktım. Bizim gazete de dahil, herkes AA’nın haberini olduğu gibi kullandı. (*).

***

Küresel Metropol İzleme Raporu (Global MetroMonitor), incelemeye aldığı 150 metropolün nüfusunun toplam ülke nüfuslarının yüzde 12’sini oluşturmalarına karşılık, ülke milli gelirlerindeki payının yüzde 46’ya ulaştığını belirtiyor. Bu da, sermayenin mekana yayılımında ne kadar büyük bir yoğunlaşma olduğunu, birçok ülkede bölgesel dengesizliğin parmak ısırtan boyuta ulaştığını göstermeye yetiyor. Rapor, kentlerde gelir ve istihdamdaki değişimi ölçüt alıyor.

Toparlanma dönemi olan 2009-2010 döneminde, İstanbul birinci sırayı alırken, bugün AB’deki krizin merkezinde yer alan, Atina, Madrid, Valensiya, Selanik, Barselona, Dublin, 150 kentlik listede son 10’dalar. Rapora göre krizin ardından en iyi toparlanan ilk 10 kent şöyle: 1-İstanbul, 2-Şenzen, 3-Lima, 4-Singapur, 5-Santiago, 6-Şangay, 7-Guangzhou, 8-Pekin, 9-Manila, 10-Rio de Janeiro. Sıralamada finans kenti New York 77., Washington ise 37. sırada yer aldı

Rapor, küresel kriz öncesi uzun dönemde (1997-2007) 150 anakent içinde İstanbul’u, 44. sırada gösteriyor. Küresel krizin küçülme ve durgunluk dönemine ait (2007-2010) yılların sıralamasında ise İstanbul, 143. sırada yer alarak en çok küçülen 10 metropolden biri olmuş. Yani krizde en fena etkilenen 7 metropolden biri olmuş.




Buraya kadar tamam da, insanın aklını kurcalayan, birkaç şey var. Bilinir ki, , Türkiye’de, İstanbul’da dahil olmak üzere, gelirin ve istihdamın illere, bölgelere göre dağılımı hep gecikmeli yayınlanır. Bu iki veriyi de TÜİK hazırlar. Milli gelirin illere ve bölgelere göre dağılımı ile ilgili son bilgi 2004-2006 yılına aittir. 2001 ve öncesi var ama 2002 ve 2003 bilgileri yok.

İşgücü-istihdamın ise illere, bölgelere göre dağılımında elimizde 2004 - 2009 dönemi verileri var. Dolayısıyla 2010 yok. Demek ki, 2006’dan bu yana İstanbul’un ülke milli gelirindeki payını ve değişim oranlarını bilmiyoruz. 2009 sonrasında da istihdam verileri yok. Bizde bu veriler yoksa raporu hazırlayan London School of Economics ve Derviş’in yönettiği Brookings Enstitüsü’nde nasıl olacak ? O zaman, araştırmanın en azından İstanbul ile ilgili kısmı , daha çok ülkenin genelinde yaşanan büyüme ve istihdam eğilimlerinin İstanbul’a uyarlanması ile “üretilmiş”. Ama eğer böyleyse-başka türlü olması mümkün değil- bunun da, böyle ciddi bilim kurumlarınca metot kısmında ifade edilmesi gerekmez miydi?

(*) Raporun tamamı için link: http://www.brookings.edu/~/media/Files/rc/reports/2010/1130_global_metro_monitor/1130_global_metro_mon

4 Aralık 2010 Cumartesi

Fiyatlar Kasım’da Hız Kesse de , Mutfak Alev, Alev…

Mustafa Sönmez

Kasım ayı tüketici fiyatlarında artış 0,03’te kaldı. Eylül’ün yüzde 1,2, Ekim’in yüzde 1,8’lik fiyat artışları hatırlandığında Kasım ayının enflasyonda soluklanma ayı olduğunu söylemek mümkün. Alt sektörler itibariyle baktığımızda, TÜFE’nin çok düşük artışında gıda maddelerinin en önemli rolü oynadığı anlaşılıyor. Gıda-içecekte önceki aylarda hızla artan fiyatların Kasım’da artışı kesip yüzde 2 ye yakın gerilediği anlaşılıyor. Sebze-meyvede sera üretiminin arzı, ette hem ithalat hem de Kurban Bayramı nedeniyle artan arzın, fiyat düşüşlerini getirdiği görülüyor.
Gıdadan sonra, yine Bayram nedeniyle turizmde paket turların ucuzlatıldığı görülüyor. Eğitim, eğlence-kültür maddelerinde de fiyat artışı değil, düşüş yaşanmış.
***
Alt ve orta gelirli ailelerin bütçelerinde yüzde 35’e yakın yer tutan gıda-içeceğin Kasım’da fiyat düşüşü yaşamış görünse de yıllık bazda artışın yüzde 13’e yaklaştığı ve yüzde 7’lik ortalama enflasyondan çok yukarıda seyrettiği gerçeği değişmedi.




Bu yılın Temmuz ayında TÜFE’nin 2 puan altında olan gıda enflasyonunun Ağustos’tan sonra TÜFE’yi sollayıp 2 puan öne geçtiğini görmüştük. Bu fark, Eylül’de 6 puana kadar çıkarken soluklandığı Kasım ayında bile TÜFE’den yine 5 puan önde.

Kasım ayında gıda fiyatlarındaki artışın durması hatta birçok üründe gerilemesi, yıllık bazda gıdanın enflasyon şampiyonu olduğu gerçeğini değiştirmedi. Mesela, domateste Kasım’da sera üretiminin arzı ile fiyatlar yüzde 22 düşmüş görünüyor ama yıllık bazda domates fiyatlarındaki artış yüzde 180 gibi fahiş bir yerde. Yıllık gıda şampiyonasının ikincisi sarımsak Kasım’da da yüzde 5’e yakın artmış yıllık artışını yüzde 96’ya çıkarmış. Marul yüzde 5 gibi ucuzlamış Kasım’da ama yıllık artışı yüzde 73…Domatese bağlı olarak, salça, kasım’da da yüzde 13 fiyat artışı yaşamış ve yıllık artışı yüzde 60’a yaklaşmış. Fasulye yüzde 6 ucuzlamış geçen ay ama yıllık artışı yine yüzde 31 ile yüzde 7 dolayındaki TÜFE’nin 4 kat üstünde. Pırasa, ıspanak,salatalık, yeşil soğan gibi sebzelerde de fiyat düşüşü var Kasımda ama yıllık artışlar yüzde 45-50 dolayında..



Kurban Bayramı nedeniyle et arzının artması ve et ithalatı, fiyatları Kasım’da düşürmüş görünüyor. Koyun eti pek artmazken dana etinde yüzde 3,5 düşüş görünmüş.Ama yıllık olarak kırmızı et fiyatının yüzde 27’nin üstünde arttığını görüyoruz. Balıkta yüzde 10 fiyat düşüşü olsa da yıllık artış yüzde 13’e yakın hala…Ette durumu tavuk eti kurtarıyor. Kasım’dada yüzde 11 ucuzlayan tavuk etinin yıllık bazda yüzde 12 ucuzladığı görülüyor.

***

Kasım ayı itibariyle yıllık TÜFE yüzde 7,3’e düşse de birçok üründe farklı. Mesela içki ve tütünde yıllık artış yüzde 28’i bulmuş. Hükümetin alkollü içkilerden aldığı vergiyi artırmasıyla rakı fiyatının Kasım’da yüzde 20’ye yakın arttığı görülüyor. 30 TL’lik büyük rakı şimdi 36 TL…Gıdanın yıllık artışının yüzde 13 olduğunu tekrarlayalım. Gıdadaki fiyat artışlarına bağlı olarak lokantalarda da fiyatlar yıllık bazda yüzde 11 artmış görünüyor. Arabası olanların masrafları yüzde 10’un üstünde artarken sağlık faturaları da yüzde 10’a yakın zam görmüş.

Özetle, Kasım’da mutfak zam sağnağı yaşamamış olabilir ama gelirleri enflasyon kadar bile artmayan aileler için mutfak giderleri hala çok yüksek ve hayat hep pahalı…

3 Aralık 2010 Cuma

Para-Sinema-Para…

Mustafa Sönmez

Kriz, işsizlik, Wikileaks depremi…Bütün bunlardan bunaldıysanız kendinizi bir sinemadan içeri atın. Bu gün vizyona giren Yavuz Tuğrul-Şener Şen- Cem Yılmaz üçlüsünün Av Mevsimi filmini seyredin mesela. Çağan Irmak’ın Prensesin Uykusu da iyi bir film. Çoğunluk, ancak Beyoğlu’nda 30 koltuklu bir sinemada yer bulmuş kendisine, ama gidin, izleyin. Salonları, kifayetsiz muhteris Mahsun Kırmızıgül’ün Newyork’ta Beş Minaresi kapatmış. O gazla bir de Çanakkale filmi çekecekmiş Kırmızıgül…Vizyona yeni yılın ilk ayında girecekler arasında Fethullahçıların yapımı Saidi Nursi de var. Bir de Kurtlar Vadisi Filistin…

***

Türk sineması hızlı bir metalaşma ve endüstrileşme yolunda. Öyle böyle değil, en büyük hasılatı Türk filmleri ezici bir biçimde yapıyor. Son 20 yılın en çok seyredilen filmlerinden sadece ikisi, Titanik ve Avatar, yabancı yapım. Geri kalanlar hep Türk filmi. Her film, 4,5 milyon ila 2,5 milyon arasında seyirci toplamış. Bu, her film için ortalama 25 milyon TL’lik hasılat demek.



Türk sinemasında 1990 sonrası endüstrileşmeye yol açan bir dizi etken var. Birincisi dış kaynakla büyüyen ekonomiden, Türk sinema sektörü de yararlandı. 73 milyonluk nüfusun dörtte üçü kentlere taşınırken artan iç tüketim AVM’leri, plazaları, onların içinde de sinema salonlarını yarattı. Sayıları 226’yı bulan AVM’lerin yüzde 40’ı İstanbul’da toplanırken diğerleri irili ufaklı birçok kentte ve hemen hepsinde sinema salonları açıldı. Eğlencenin endüstrileştiği İstanbul’da hızla yeni sinema salonları inşa edildi. Yine 1990 sonrası onlarca televizyon kanalının yerli film talebinde patlama yaşandı. Eski Türk filmlerine bile “nur yağdı”...En çok da TV’lerin dizi modası, sinema endüstrisinin altyapısına, ekipmanı ve kadrosuna ivme kazandırdı. Birçok sinemacı, dizi de çekmeye başladı ama diziden kazandıkları ile özellikle ölü sezonlarda sinema filmi yapmayı sürdürdüler. TV’de yıldızlaşan starlar ( Recep İvedik,Cem Yılmaz,Yılmaz Erdoğan) bu popülaritelerini sinema filmine tahvil etmekte gecikmediler. Giderek, geniş anlamda medyada çok hızlı bir entegrasyon yaşandı. Yazılı medya-TV bütünleşmesini, dizi yapımcılığı-sinema filmi üreticiliğinin entegrasyonu izlerken, sinema, özellikle de diziler, reklamların ana taşıyıcısı oldular. Sinema salonları, kendi başlarına reklamlarda yüzde 5’e yakın pay almaya başladılar. Sinemaya, bira, iletişim firmaları başta olmak üzere birçok firmanın sponsor olarak katılmasıyla, getiri arttı (*).

Sinemada yerli yapımların bu kadar ezici üstünlük sağlamasında, sinemacıların , esas olarak kültür gıdasını TV’den alan seyircinin yerleşik beklentisini iyi “okumaları” ana etken. Popüler kültürün kahkaha, gözyaşı, şiddet, cinsellik, korku vb. ögelerini, dizilerden sonra sinema filmi tavasında yerli seyircinin damak tadına uygun pişirmede bir biriyle yarışan sinemacılar, hızla sinema üstünden sermaye birikiminde hatırı sayılır mesafe kat ettiler.

***

Kuşkusuz, sinemada metalaşma ve endüstrileşmede ana etkenlerden biri, sektördeki ucuz ve güvencesiz işgücü. 2009 Sosyal Güvenlik Kurumu verileri, sinema filmi ve ses kaydı yayıncılığı diye sınıfladığı faaliyet alanında bin 235 firma ve 11 bin dolayında kayıtlı istihdama işaret ediyor. Oysa sinema ve müzik endüstrisinde çalışanların bu rakamların çok üzerinde olduğu bilinir. Düşük ücret ve güvencesizlik ana sorun. Nitekim DİSK-Sine-Sen 2009 raporunda çalışma koşullarını şöyle özetlemektedir: “… filmlerin setlerinde çalışanların yüzde 90’ı ise sosyal güvenlikten yoksun ve sigortasız çalışmaktadır…ortalama çalışma süresi yaklaşık olarak 16-18 saattir. Bu çalışmalarda hiçbir ekip fazla mesai alamamaktadır. Setlerde çocuk oyuncular dahi uygun olmayan koşullarda ve saatlerce çalıştırılmaktadır. İnsanlık dışı ağır çalışma koşulları, yorgunluk, uykusuzluk ve stres yüzünden geçen yıl 3 kişi iş kazasında öldü; 1 kişi intihar etti ve 1 kişi de kalp krizi geçirip öldü..”

Rahat koltuklarımıza gömülerek izlediğimiz hayal mahsullerinin hamurunda sinemacının yaratıcılığı kadar emeğin kanı, teri ve gözyaşı olduğunu unutmayalım...İyi seyirler…

(*) Medyada entegrasyonun geniş tahlili, önümüzdeki hafta Yordam Kitap yapımı olarak piyasaya çıkacak olan Medya, Kültür, Para ve İstanbul İktidarı başlıklı çalışmamda yer alıyor.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Batık AB Ülkeleri 3 Türkiye Kadar…

Mustafa Sönmez

Küresel krizin salladığı coğrafyaların başını ABD çekiyorsa, ikinci sırada AB alanı var. Orada da sıkıntılı ülkeler İrlanda ve Güney Avrupa ülkeleri. Yani Yunanistan, Portekiz, İspanya, Güney Kıbrıs… Doğu Avrupa ülkeleri de sallandı tabii, ama bugünlerde güncel değiller. Bu listeye, yakında Belçika da eklenebilir. Hatta sallananların arasına İtalya da katılırsa sürpriz sayılmayacak…

En zayıf halkanın Yunanistan olduğu ortaya çıkmışken, onu İrlanda izledi. Şimdilerde Portekiz’in ve İspanya’nın kurtarılması konuşuluyor. AB’nin bu zayıf halkalarının her birinin cesametine göre, ayrı hikayesi var elbette. Yunanistan, Portekiz ve İrlanda’nın milli gelirlerini alt alta toplasanız, ancak bir Türkiye ediyor. Yani, bunların krize girip operasyona tabi tutulmaları ayrı bir olay, tek başına 2 Türkiye eden İspanya’nın kurtarılmaya ihtiyaç duyması ayrı bir olay…

***

İrlanda, AB’ye 1973’te, diğer 3 Güney Avrupa ülkesi 1980 başlarında üye oldular. Üçünün de özelliği “Diktatörlükten Demokrasiye” geçiş ülkeleri olmalarıydı. AB’nin “çevre ülkeleri”nin, bu bloğa eklemlenme ve işbölümünde aldıkları roller aynı olmadı elbette. Her birinin ayrı öyküsü var. Örneğin, İrlanda, AB içi işbölümüne ucuz emek avantajıyla katıldığı gibi, büyüme için AB sermayesini çekmek üzere çok çekici vergi kolaylıkları da sundu. Böylece, özellikle çok uluslu AB şirketleri için bir yatırım cenneti durumuna geldi. Hem sanayide hem de hizmet-özellikle bilişim- sektörlerinde dünya devleri İrlanda’yı üs seçtiler. Hızlı büyüme, hızlı gelir artışlarını getirince, Almanya, İngiltere, hatta Fransa kökenli bankalar için finansal köpürtmede seçilen ülkelerden biri de İrlanda oldu.

Ancak, hikayenin sonrası tatsızdı: İrlanda ekonomisi yavaşladı, düşük ücret avantajı ortadan kalktı, enflasyon yükseldi, Avrupa piyasaları durgunluğa girdi, talep düştü, ihracat yavaşladı. İrlanda’daki yatırımcı firmalar, ülkeden çıkmaya başladılar. İşsizlik tırmanınca alınan konut kredilerinin taksitleri de ödenememeye başlandı. Alman, İngiliz ve Fransa bankalarının İrlanda’ya açtıkları krediler 500 milyar Avroyu buluyordu. Şimdi, İrlanda bu çöküntü üzerinden çok büyük bir toplumsal fiyat ödeyerek, yeniden şekillenmeye zorlanıyor.

İrlanda, Türkiye’nin dörtte biri. Yunanistan ve Portekiz’i katınca, AB içinde Türkiye büyüklüğünde bir ekonominin krize girdiğini varsayın. Ama esas heybedeki ayva, İspanya…

Krizdeki İspanya’nın şu durumda bile milli geliri , yüzde 8 büyümüş Türkiye’den yüzde 85 fazla. İspanya, diğer Güney Avrupalılar ve İrlanda ile aynı kaderi yaşarsa, AB içinde 3 Türkiye büyüklüğünde bir enkazla baş edilmek sorunundan söz ediyor olacağız…Hem de şimdilik…



İspanya’nın bu yılı yüzde 1’e yakın küçülmeyle tamamlaması bekleniyor. İşsizliğin yüzde 20 gibi devasa boyutta olduğu İspanya’nın cari açık problemi Türkiye’ninki gibi, ama bütçe açığı daha vahim. Keza, kamu borç yükü de Türkiye’ninkinden ağır. Bazı İspanya bankaları Portekiz’de risk almışlar. Portekiz batağa girdikçe onlar da girecekler. Ayrıca, bizim 2001 krizinde Demirbank’ın durumuna düşmesi muhtemel İspanyol bankaları da var. Devleti fonlamışlar, halleri kritik.

Sonuçta, IMF ve AB (tabii ki ağırlıkla Almanya) fonlarıyla bu ülkeler kurtarılacak ama, bize 2001 krizinde uygulanan acı reçeteleri uygulamaları şartıyla. Bu ülkelerin bütçe açıklarını daraltmaları için “sosyal devlet” uygulamaları askıya alınacak. Ücret, maaş, emekli gelirleri azaltılacak. Bütçede yatırımlar, kamu transfer harcamaları azaltılacak. Kriz bazı şirket ve bankaları kurban alacak. Özellikle Almanya, AB alanında, istediği disiplinli, dikensiz gül bahçesinin tesisiyle hegemonyasını pekiştirmek isteyecek. Tabi ki, krizdeki AB ülkelerinin alt-orta sınıflarının, onların sendikal örgütlenmelerinin, gençlerinin, öğrencilerinin de söyleyecekleri var…

AB’de gemiler su alırken Türkiye karanlıkta ıslık çalıyor. Dolar kuru birkaç günde 1.50 TL’nin üstüne çıkarken borsa inişte. Bunu yıl sonu düzeltmesi diye yorumlayanlar da var. Ama, krizdeki AB ülkelerinin devlet tahvillerinin yükselen faizleri, sıcak paranın yüzünü oralara çevirmesine de neden oluyor.
Bakalım, hikaye nasıl gelişecek…