Sayfalar

6 Aralık 2010 Pazartesi

Krizde En Hızlı Düşen de Kalkan da İstanbul’muş!...

Mustafa Sönmez

Ülkelerin “büyük-küresel(?) kent”leri küresel krizden önce nasıl bir büyüme temposuna sahipti, krizden nasıl etkilendiler? En önemlisi kriz sonrası ne kadar toparlanabildiler? İşte bu sorular, London School of Economics ve Başkan Yardımcılığını Kemal Derviş’in yaptığı Brookings Enstitüsü’nün hazırladığı Küresel Metropol İzleme Raporu (Global MetroMonitor)nda araştırıldı ve sonuçlar yayımlandı.

Rapora göre İstanbul, 53 ülkedeki 150 anakent (metropol) içinde büyümede birinci sırayı aldı. Buraya kadar olan parlak performansı, raporu haberleştiren Anadolu Ajansı (AA) böyle vermişti ama madalyonun öbür yüzündeki gerçeği ise her nedense es geçmişti: Aynı rapora göre, aynı İstanbul , kriz sırasında da en çok küçülen 10 kentten biri idi! 150 kent arasında İstanbul 143.sıraya kadar gerilemişti. Kriz öncesinde, yani 1993-2007 döneminde ise sırası 44 olarak belirlenmişti.

Söz konusu raporu, AKP iktidarının takdirini alacak biçimde cımbızlayan AA’ya, medya mutfaklarımızın hep ihtiyatla yaklaşmaları gerektiğini öteden beri söylerim. Ne yazık ki yine haklı çıktım. Bizim gazete de dahil, herkes AA’nın haberini olduğu gibi kullandı. (*).

***

Küresel Metropol İzleme Raporu (Global MetroMonitor), incelemeye aldığı 150 metropolün nüfusunun toplam ülke nüfuslarının yüzde 12’sini oluşturmalarına karşılık, ülke milli gelirlerindeki payının yüzde 46’ya ulaştığını belirtiyor. Bu da, sermayenin mekana yayılımında ne kadar büyük bir yoğunlaşma olduğunu, birçok ülkede bölgesel dengesizliğin parmak ısırtan boyuta ulaştığını göstermeye yetiyor. Rapor, kentlerde gelir ve istihdamdaki değişimi ölçüt alıyor.

Toparlanma dönemi olan 2009-2010 döneminde, İstanbul birinci sırayı alırken, bugün AB’deki krizin merkezinde yer alan, Atina, Madrid, Valensiya, Selanik, Barselona, Dublin, 150 kentlik listede son 10’dalar. Rapora göre krizin ardından en iyi toparlanan ilk 10 kent şöyle: 1-İstanbul, 2-Şenzen, 3-Lima, 4-Singapur, 5-Santiago, 6-Şangay, 7-Guangzhou, 8-Pekin, 9-Manila, 10-Rio de Janeiro. Sıralamada finans kenti New York 77., Washington ise 37. sırada yer aldı

Rapor, küresel kriz öncesi uzun dönemde (1997-2007) 150 anakent içinde İstanbul’u, 44. sırada gösteriyor. Küresel krizin küçülme ve durgunluk dönemine ait (2007-2010) yılların sıralamasında ise İstanbul, 143. sırada yer alarak en çok küçülen 10 metropolden biri olmuş. Yani krizde en fena etkilenen 7 metropolden biri olmuş.




Buraya kadar tamam da, insanın aklını kurcalayan, birkaç şey var. Bilinir ki, , Türkiye’de, İstanbul’da dahil olmak üzere, gelirin ve istihdamın illere, bölgelere göre dağılımı hep gecikmeli yayınlanır. Bu iki veriyi de TÜİK hazırlar. Milli gelirin illere ve bölgelere göre dağılımı ile ilgili son bilgi 2004-2006 yılına aittir. 2001 ve öncesi var ama 2002 ve 2003 bilgileri yok.

İşgücü-istihdamın ise illere, bölgelere göre dağılımında elimizde 2004 - 2009 dönemi verileri var. Dolayısıyla 2010 yok. Demek ki, 2006’dan bu yana İstanbul’un ülke milli gelirindeki payını ve değişim oranlarını bilmiyoruz. 2009 sonrasında da istihdam verileri yok. Bizde bu veriler yoksa raporu hazırlayan London School of Economics ve Derviş’in yönettiği Brookings Enstitüsü’nde nasıl olacak ? O zaman, araştırmanın en azından İstanbul ile ilgili kısmı , daha çok ülkenin genelinde yaşanan büyüme ve istihdam eğilimlerinin İstanbul’a uyarlanması ile “üretilmiş”. Ama eğer böyleyse-başka türlü olması mümkün değil- bunun da, böyle ciddi bilim kurumlarınca metot kısmında ifade edilmesi gerekmez miydi?

(*) Raporun tamamı için link: http://www.brookings.edu/~/media/Files/rc/reports/2010/1130_global_metro_monitor/1130_global_metro_mon

4 Aralık 2010 Cumartesi

Fiyatlar Kasım’da Hız Kesse de , Mutfak Alev, Alev…

Mustafa Sönmez

Kasım ayı tüketici fiyatlarında artış 0,03’te kaldı. Eylül’ün yüzde 1,2, Ekim’in yüzde 1,8’lik fiyat artışları hatırlandığında Kasım ayının enflasyonda soluklanma ayı olduğunu söylemek mümkün. Alt sektörler itibariyle baktığımızda, TÜFE’nin çok düşük artışında gıda maddelerinin en önemli rolü oynadığı anlaşılıyor. Gıda-içecekte önceki aylarda hızla artan fiyatların Kasım’da artışı kesip yüzde 2 ye yakın gerilediği anlaşılıyor. Sebze-meyvede sera üretiminin arzı, ette hem ithalat hem de Kurban Bayramı nedeniyle artan arzın, fiyat düşüşlerini getirdiği görülüyor.
Gıdadan sonra, yine Bayram nedeniyle turizmde paket turların ucuzlatıldığı görülüyor. Eğitim, eğlence-kültür maddelerinde de fiyat artışı değil, düşüş yaşanmış.
***
Alt ve orta gelirli ailelerin bütçelerinde yüzde 35’e yakın yer tutan gıda-içeceğin Kasım’da fiyat düşüşü yaşamış görünse de yıllık bazda artışın yüzde 13’e yaklaştığı ve yüzde 7’lik ortalama enflasyondan çok yukarıda seyrettiği gerçeği değişmedi.




Bu yılın Temmuz ayında TÜFE’nin 2 puan altında olan gıda enflasyonunun Ağustos’tan sonra TÜFE’yi sollayıp 2 puan öne geçtiğini görmüştük. Bu fark, Eylül’de 6 puana kadar çıkarken soluklandığı Kasım ayında bile TÜFE’den yine 5 puan önde.

Kasım ayında gıda fiyatlarındaki artışın durması hatta birçok üründe gerilemesi, yıllık bazda gıdanın enflasyon şampiyonu olduğu gerçeğini değiştirmedi. Mesela, domateste Kasım’da sera üretiminin arzı ile fiyatlar yüzde 22 düşmüş görünüyor ama yıllık bazda domates fiyatlarındaki artış yüzde 180 gibi fahiş bir yerde. Yıllık gıda şampiyonasının ikincisi sarımsak Kasım’da da yüzde 5’e yakın artmış yıllık artışını yüzde 96’ya çıkarmış. Marul yüzde 5 gibi ucuzlamış Kasım’da ama yıllık artışı yüzde 73…Domatese bağlı olarak, salça, kasım’da da yüzde 13 fiyat artışı yaşamış ve yıllık artışı yüzde 60’a yaklaşmış. Fasulye yüzde 6 ucuzlamış geçen ay ama yıllık artışı yine yüzde 31 ile yüzde 7 dolayındaki TÜFE’nin 4 kat üstünde. Pırasa, ıspanak,salatalık, yeşil soğan gibi sebzelerde de fiyat düşüşü var Kasımda ama yıllık artışlar yüzde 45-50 dolayında..



Kurban Bayramı nedeniyle et arzının artması ve et ithalatı, fiyatları Kasım’da düşürmüş görünüyor. Koyun eti pek artmazken dana etinde yüzde 3,5 düşüş görünmüş.Ama yıllık olarak kırmızı et fiyatının yüzde 27’nin üstünde arttığını görüyoruz. Balıkta yüzde 10 fiyat düşüşü olsa da yıllık artış yüzde 13’e yakın hala…Ette durumu tavuk eti kurtarıyor. Kasım’dada yüzde 11 ucuzlayan tavuk etinin yıllık bazda yüzde 12 ucuzladığı görülüyor.

***

Kasım ayı itibariyle yıllık TÜFE yüzde 7,3’e düşse de birçok üründe farklı. Mesela içki ve tütünde yıllık artış yüzde 28’i bulmuş. Hükümetin alkollü içkilerden aldığı vergiyi artırmasıyla rakı fiyatının Kasım’da yüzde 20’ye yakın arttığı görülüyor. 30 TL’lik büyük rakı şimdi 36 TL…Gıdanın yıllık artışının yüzde 13 olduğunu tekrarlayalım. Gıdadaki fiyat artışlarına bağlı olarak lokantalarda da fiyatlar yıllık bazda yüzde 11 artmış görünüyor. Arabası olanların masrafları yüzde 10’un üstünde artarken sağlık faturaları da yüzde 10’a yakın zam görmüş.

Özetle, Kasım’da mutfak zam sağnağı yaşamamış olabilir ama gelirleri enflasyon kadar bile artmayan aileler için mutfak giderleri hala çok yüksek ve hayat hep pahalı…

3 Aralık 2010 Cuma

Para-Sinema-Para…

Mustafa Sönmez

Kriz, işsizlik, Wikileaks depremi…Bütün bunlardan bunaldıysanız kendinizi bir sinemadan içeri atın. Bu gün vizyona giren Yavuz Tuğrul-Şener Şen- Cem Yılmaz üçlüsünün Av Mevsimi filmini seyredin mesela. Çağan Irmak’ın Prensesin Uykusu da iyi bir film. Çoğunluk, ancak Beyoğlu’nda 30 koltuklu bir sinemada yer bulmuş kendisine, ama gidin, izleyin. Salonları, kifayetsiz muhteris Mahsun Kırmızıgül’ün Newyork’ta Beş Minaresi kapatmış. O gazla bir de Çanakkale filmi çekecekmiş Kırmızıgül…Vizyona yeni yılın ilk ayında girecekler arasında Fethullahçıların yapımı Saidi Nursi de var. Bir de Kurtlar Vadisi Filistin…

***

Türk sineması hızlı bir metalaşma ve endüstrileşme yolunda. Öyle böyle değil, en büyük hasılatı Türk filmleri ezici bir biçimde yapıyor. Son 20 yılın en çok seyredilen filmlerinden sadece ikisi, Titanik ve Avatar, yabancı yapım. Geri kalanlar hep Türk filmi. Her film, 4,5 milyon ila 2,5 milyon arasında seyirci toplamış. Bu, her film için ortalama 25 milyon TL’lik hasılat demek.



Türk sinemasında 1990 sonrası endüstrileşmeye yol açan bir dizi etken var. Birincisi dış kaynakla büyüyen ekonomiden, Türk sinema sektörü de yararlandı. 73 milyonluk nüfusun dörtte üçü kentlere taşınırken artan iç tüketim AVM’leri, plazaları, onların içinde de sinema salonlarını yarattı. Sayıları 226’yı bulan AVM’lerin yüzde 40’ı İstanbul’da toplanırken diğerleri irili ufaklı birçok kentte ve hemen hepsinde sinema salonları açıldı. Eğlencenin endüstrileştiği İstanbul’da hızla yeni sinema salonları inşa edildi. Yine 1990 sonrası onlarca televizyon kanalının yerli film talebinde patlama yaşandı. Eski Türk filmlerine bile “nur yağdı”...En çok da TV’lerin dizi modası, sinema endüstrisinin altyapısına, ekipmanı ve kadrosuna ivme kazandırdı. Birçok sinemacı, dizi de çekmeye başladı ama diziden kazandıkları ile özellikle ölü sezonlarda sinema filmi yapmayı sürdürdüler. TV’de yıldızlaşan starlar ( Recep İvedik,Cem Yılmaz,Yılmaz Erdoğan) bu popülaritelerini sinema filmine tahvil etmekte gecikmediler. Giderek, geniş anlamda medyada çok hızlı bir entegrasyon yaşandı. Yazılı medya-TV bütünleşmesini, dizi yapımcılığı-sinema filmi üreticiliğinin entegrasyonu izlerken, sinema, özellikle de diziler, reklamların ana taşıyıcısı oldular. Sinema salonları, kendi başlarına reklamlarda yüzde 5’e yakın pay almaya başladılar. Sinemaya, bira, iletişim firmaları başta olmak üzere birçok firmanın sponsor olarak katılmasıyla, getiri arttı (*).

Sinemada yerli yapımların bu kadar ezici üstünlük sağlamasında, sinemacıların , esas olarak kültür gıdasını TV’den alan seyircinin yerleşik beklentisini iyi “okumaları” ana etken. Popüler kültürün kahkaha, gözyaşı, şiddet, cinsellik, korku vb. ögelerini, dizilerden sonra sinema filmi tavasında yerli seyircinin damak tadına uygun pişirmede bir biriyle yarışan sinemacılar, hızla sinema üstünden sermaye birikiminde hatırı sayılır mesafe kat ettiler.

***

Kuşkusuz, sinemada metalaşma ve endüstrileşmede ana etkenlerden biri, sektördeki ucuz ve güvencesiz işgücü. 2009 Sosyal Güvenlik Kurumu verileri, sinema filmi ve ses kaydı yayıncılığı diye sınıfladığı faaliyet alanında bin 235 firma ve 11 bin dolayında kayıtlı istihdama işaret ediyor. Oysa sinema ve müzik endüstrisinde çalışanların bu rakamların çok üzerinde olduğu bilinir. Düşük ücret ve güvencesizlik ana sorun. Nitekim DİSK-Sine-Sen 2009 raporunda çalışma koşullarını şöyle özetlemektedir: “… filmlerin setlerinde çalışanların yüzde 90’ı ise sosyal güvenlikten yoksun ve sigortasız çalışmaktadır…ortalama çalışma süresi yaklaşık olarak 16-18 saattir. Bu çalışmalarda hiçbir ekip fazla mesai alamamaktadır. Setlerde çocuk oyuncular dahi uygun olmayan koşullarda ve saatlerce çalıştırılmaktadır. İnsanlık dışı ağır çalışma koşulları, yorgunluk, uykusuzluk ve stres yüzünden geçen yıl 3 kişi iş kazasında öldü; 1 kişi intihar etti ve 1 kişi de kalp krizi geçirip öldü..”

Rahat koltuklarımıza gömülerek izlediğimiz hayal mahsullerinin hamurunda sinemacının yaratıcılığı kadar emeğin kanı, teri ve gözyaşı olduğunu unutmayalım...İyi seyirler…

(*) Medyada entegrasyonun geniş tahlili, önümüzdeki hafta Yordam Kitap yapımı olarak piyasaya çıkacak olan Medya, Kültür, Para ve İstanbul İktidarı başlıklı çalışmamda yer alıyor.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Batık AB Ülkeleri 3 Türkiye Kadar…

Mustafa Sönmez

Küresel krizin salladığı coğrafyaların başını ABD çekiyorsa, ikinci sırada AB alanı var. Orada da sıkıntılı ülkeler İrlanda ve Güney Avrupa ülkeleri. Yani Yunanistan, Portekiz, İspanya, Güney Kıbrıs… Doğu Avrupa ülkeleri de sallandı tabii, ama bugünlerde güncel değiller. Bu listeye, yakında Belçika da eklenebilir. Hatta sallananların arasına İtalya da katılırsa sürpriz sayılmayacak…

En zayıf halkanın Yunanistan olduğu ortaya çıkmışken, onu İrlanda izledi. Şimdilerde Portekiz’in ve İspanya’nın kurtarılması konuşuluyor. AB’nin bu zayıf halkalarının her birinin cesametine göre, ayrı hikayesi var elbette. Yunanistan, Portekiz ve İrlanda’nın milli gelirlerini alt alta toplasanız, ancak bir Türkiye ediyor. Yani, bunların krize girip operasyona tabi tutulmaları ayrı bir olay, tek başına 2 Türkiye eden İspanya’nın kurtarılmaya ihtiyaç duyması ayrı bir olay…

***

İrlanda, AB’ye 1973’te, diğer 3 Güney Avrupa ülkesi 1980 başlarında üye oldular. Üçünün de özelliği “Diktatörlükten Demokrasiye” geçiş ülkeleri olmalarıydı. AB’nin “çevre ülkeleri”nin, bu bloğa eklemlenme ve işbölümünde aldıkları roller aynı olmadı elbette. Her birinin ayrı öyküsü var. Örneğin, İrlanda, AB içi işbölümüne ucuz emek avantajıyla katıldığı gibi, büyüme için AB sermayesini çekmek üzere çok çekici vergi kolaylıkları da sundu. Böylece, özellikle çok uluslu AB şirketleri için bir yatırım cenneti durumuna geldi. Hem sanayide hem de hizmet-özellikle bilişim- sektörlerinde dünya devleri İrlanda’yı üs seçtiler. Hızlı büyüme, hızlı gelir artışlarını getirince, Almanya, İngiltere, hatta Fransa kökenli bankalar için finansal köpürtmede seçilen ülkelerden biri de İrlanda oldu.

Ancak, hikayenin sonrası tatsızdı: İrlanda ekonomisi yavaşladı, düşük ücret avantajı ortadan kalktı, enflasyon yükseldi, Avrupa piyasaları durgunluğa girdi, talep düştü, ihracat yavaşladı. İrlanda’daki yatırımcı firmalar, ülkeden çıkmaya başladılar. İşsizlik tırmanınca alınan konut kredilerinin taksitleri de ödenememeye başlandı. Alman, İngiliz ve Fransa bankalarının İrlanda’ya açtıkları krediler 500 milyar Avroyu buluyordu. Şimdi, İrlanda bu çöküntü üzerinden çok büyük bir toplumsal fiyat ödeyerek, yeniden şekillenmeye zorlanıyor.

İrlanda, Türkiye’nin dörtte biri. Yunanistan ve Portekiz’i katınca, AB içinde Türkiye büyüklüğünde bir ekonominin krize girdiğini varsayın. Ama esas heybedeki ayva, İspanya…

Krizdeki İspanya’nın şu durumda bile milli geliri , yüzde 8 büyümüş Türkiye’den yüzde 85 fazla. İspanya, diğer Güney Avrupalılar ve İrlanda ile aynı kaderi yaşarsa, AB içinde 3 Türkiye büyüklüğünde bir enkazla baş edilmek sorunundan söz ediyor olacağız…Hem de şimdilik…



İspanya’nın bu yılı yüzde 1’e yakın küçülmeyle tamamlaması bekleniyor. İşsizliğin yüzde 20 gibi devasa boyutta olduğu İspanya’nın cari açık problemi Türkiye’ninki gibi, ama bütçe açığı daha vahim. Keza, kamu borç yükü de Türkiye’ninkinden ağır. Bazı İspanya bankaları Portekiz’de risk almışlar. Portekiz batağa girdikçe onlar da girecekler. Ayrıca, bizim 2001 krizinde Demirbank’ın durumuna düşmesi muhtemel İspanyol bankaları da var. Devleti fonlamışlar, halleri kritik.

Sonuçta, IMF ve AB (tabii ki ağırlıkla Almanya) fonlarıyla bu ülkeler kurtarılacak ama, bize 2001 krizinde uygulanan acı reçeteleri uygulamaları şartıyla. Bu ülkelerin bütçe açıklarını daraltmaları için “sosyal devlet” uygulamaları askıya alınacak. Ücret, maaş, emekli gelirleri azaltılacak. Bütçede yatırımlar, kamu transfer harcamaları azaltılacak. Kriz bazı şirket ve bankaları kurban alacak. Özellikle Almanya, AB alanında, istediği disiplinli, dikensiz gül bahçesinin tesisiyle hegemonyasını pekiştirmek isteyecek. Tabi ki, krizdeki AB ülkelerinin alt-orta sınıflarının, onların sendikal örgütlenmelerinin, gençlerinin, öğrencilerinin de söyleyecekleri var…

AB’de gemiler su alırken Türkiye karanlıkta ıslık çalıyor. Dolar kuru birkaç günde 1.50 TL’nin üstüne çıkarken borsa inişte. Bunu yıl sonu düzeltmesi diye yorumlayanlar da var. Ama, krizdeki AB ülkelerinin devlet tahvillerinin yükselen faizleri, sıcak paranın yüzünü oralara çevirmesine de neden oluyor.
Bakalım, hikaye nasıl gelişecek…

29 Kasım 2010 Pazartesi

RTE’nin Sıcak Para Afyonu Geç Patladı…

Mustafa Sönmez

“Afyonu patlamamak” deyimi, uykudan iyice uyanamayan, henüz kendine gelemeyenler için kullanılır. Başbakan RTE’den başlayarak ekonomiden sorumlu bakanların da “Sıcak para afyonu”nun geç farkına vardıkları, daha doğrusu onunla eninde sonunda yüzleşmek zorunda kaldıkları anlaşılıyor. Demiş ki RTE, “Sıcak para akışını kontrol altına almak şart. Bunu kontrol dışı tutarsanız ondan sonra siz kontrole girersiniz. Sizin durumunuz daha felaket olur”…RTE böyle der de hık deyicileri onaylamaz mı? Düne kadar cari açık sorun değil finanse ederiz diyen Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de buyurmuş ki; “Sayın Başbakanın sıcak parayla ilgili açıklamalarına aynen katılıyorum. Biz, Türkiye’nin üretim kapasitesine katkıda bulunacak, ihracat ve istihdamı destekleyen, refahın artmasına katkı sağlayan hem uzun vadeli, hem de kalıcı küresel doğrudan yatırımları tabii ki tercih ederiz.”

***

Açık olan bir şey var; Daha küresel kriz öncesinden Türkiye, büyüme temposunda ivme kaybetti. Son 4 yılda kişi başına gelir yılda ortalama sadece yüzde 1 arttı. 2007 yılında büyüme yüzde 4,7 oldu. 2008’de yüzde 0,7’ye geriledi. 2009’da ise ekonomi yüzde 5’e yakın küçüldü. 2010 büyümesini yüzde 8 kabul edersek, 2007-2010 döneminde ortalama büyüme yüzde 2’nin biraz üzerinde. Bu da matah bir büyüme değil. Bu sonuçta, dış kaynağa bağımlılık, dış pazarda rekabet gücü bulamama gibi etkenler ana unsur. Bütün bu süreçte bir daha görüldü ki, ekonomi dış kaynak girişi ile büyüyor, dış kaynak çekilince küçülüyor. Küresel kriz ile geri çekilen dış kaynak, özellikle sıcak para, kur şokunu ve beraberinde daralmayı getirmişti. 2009’un ikinci yarısından itibaren sıcak para dönüş yaptı.

Çok değil, Kasım ortasından haziran ortasına geri gittiğimizde, sadece borsaya ve devlet kağıtlarına bu 5 ayda sıcak para miktarının 32 milyar doları bulduğunu görüyoruz. Haziran ortasında yabancıların borsada ve devlet kağıtlarında 72 milyar dolar yatırımları varken 15 Kasım’da bu para 104 milyar doları buldu. Sıcak paranın, Kasım’ın ikinci yarısında tempo kaybetse ve çıkış yaşasa da, özellikle Ekim ayında ve Kasım’ın ilk haftasından hızlandığı görüldü.




Kaynak:TCMB

Sıcak para, özellikle, kendisine Asya’nın ve Latin Amerika’nın birçok “yükselen çevre” ülkesinin dirsek göstermesi sonucu Türkiye benzeri ülkelere yöneldi. Sıcak para, kendisine kucak açan Türkiye iyi faiz verdiği gibi, şimdilik demir atacağı en ehven limanlardan biri durumunda olunca, akışını aksatmadı. Ama bu akış, içeride hızla kurların düşmesini getirdi. Ucuzlayan döviz, ihracatçıların moralini bozdu ve şikayetlerine yol açtı. Buna karşılık ithalatı patlattı ve dış ticaret açığı Ocak-Eylül döneminde 48 milyar doları buldu. Yıl sonunda döviz , yani cari açığın ise 45 milyar doları bulması ve milli gelirin yüzde 6’sını geçmesi çok muhtemel. Yurt dışından yapılan “eklektik” değerlendirmelerde Türkiye’nin sıcak para rüzgarı ile büyümesine alkış tutulurken aynı sıcak paranın yarattığı cari açığa da dikkat çekilmeden geçilmiyor. Bu ahmakça analizlerde aydınlık ve karanlık görüntülerin, bir madalyonun iki yüzünden oluştuğu görülemiyor.

İyi de, şimdi ne olacak? Eğer sıcak paranın yarattığı olumsuzlukların farkına varılmışsa, yapılacak şey sıcak para girişini caydıran Tobin vergisi türü önlemlere gitmektir. Bunlar yapılabilir mi? Hiç sanmıyorum. Sıcak para afyonuna bağımlılık, onun uyuşturuculuğunun farkına varmakla bitmez, onun alternatifini yaratmak, dozunu azaltmak gerekir. Peki nasıl, neyle olacak bu? Sıcak paranın yerini alacak iç tasarruf artışı yetersiz ve onun dozunu azaltacak doğrudan yabancı sermaye girişi, uzun vadeli kredi akışı da yetersiz…AKP, bu ekonomi anlayışı, bu paradigma ile sıcak para bağımlılığından kurtulamaz ve büyüme ister istemez tempo kaybedecek, iş bekleyen 3 milyon işsize her yıl en az 500 bin işsiz daha eklenecektir. AKP iktidarının yarattığı, yaratacağı sonuçlara toplum karşı çıkmazsa, fatura daha ağır olacaktır.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Biri Çıksın, Bu Rakamlar Yanlış Desin…

Mustafa Sönmez

Yıllardır, Turizm Bakanlığı, T.C.Merkez Bankası ve TÜİK’in işbirliğinde, yurdumuzu ziyaret eden yerli ve yabancı ziyaretçilere, çıkış kapılarında anket uygulanır ve onların beyanlarına göre hesaplanan kişisel turizm gelirleri, ziyaretçi sayısı ile çarpılıp toplam turizm geliri bulunur. Bu gelir toplamı da haliyle, turist sayısına bölününce ortalama turist başına gelir verisine ulaşılır. Bu, yabancı turistler için ayrı, yurtdışında yerleşik vatandaşlarımız için ayrı yapılır. Bu rakamlar ayrıca alınıp ödemeler dengesine de “turizm geliri” olarak yazılır.

Buradan çıkan rakamlara inanmak gerekirse, Türkiye’ye her yıl gelen turist sayısı hızla artıyor ama ortalama turist harcaması azalıyor.
Yani Türkiye, yıldan yıla turizmini ucuza satıyor.



2004 yılında 17 milyon yabancı turist gelmiş ve turist başına harcama 705 dolar olarak gerçekleşmiş. Sonraki yıllarda turist sayısı hızla artmış ve 2010’un ilk 9 ayında 23 milyonu bulmuş, yıl sonunda 30 milyonu görmesi muhtemel, ama bu yılın turist başına ortalama harcaması 527 dolara kadar düşmüş. Bu, 2004 yılının ortalamasının dörtte bir oranında ucuzlaması demektir. Bu rakamlar doğruysa, bir turist 8,8 gün kalıyor ve günde 60 dolara ulaşım, yatak, yeme-içme, hatta hediye harcaması yapıyor. Turizm gelirleri, kişi başına turist gelirleri, hep böyle hesaplanıyor. Yani bütün dünya bu yöntemi uyguluyor ve Dünya Turizm Örgütü WTO, bu verileri her ülkeden toplayarak sıralama yapıyor ve tabi ki Türkiye bu sıralamada hep altta bir yerlerde duruyor.


Kaynak:Kültür ve Turizm Bakanlığı veri tabanı

Özellikle turizm sektörünün içinden olanlar, bu rakamlara dudak büker, bunun yanıltıcı olduğunu söylerler. İstanbul’da gecelik en az 50 dolar yatak ücreti alan bir otel işletmecisi, bu rakamlara güler geçer. Ama herkes, Güney illerimizde her şey dahil (all inclusive) satışların, nasıl üç on paraya yapıldığını da biliyor.

Bir gerçek de şu: Hudut kapılarımızdan giren her yabancının “turist” olduğunu kabul ediyoruz. Oysa komşu ülkelerden gelenlerin bir kısmı eş-dost evinde kalıyor. Çok ucuz otellerde barınıyor, hatta “turist” olarak değil, kaçak işçi olarak çalışmak için giriş yapıp her 3 ayda bir hudut dışına çıkıp yine giriş yapıyor. Bunlar, ortalamayı tabi ki düşürüyor.

Bize daha rafine, daha inandırıcı araştırmalar gerekiyor. Bırakın TÜİK’i filan, mesela konaklama işletmecilerinin örgütleri, TÜROFED, TUROB, kendi üyelerinden bilgi toplayarak, yıldız farkını da dikkate alarak, ayda bir ortalama yatak fiyatlarının seyrini kamuoyu ile paylaşabilir. Bu, daha inandırıcı bir istatistik olur. Hem doluluk, hem fiyatlar hakkında daha bilimsel veriler elde edilir. Herkesin de yolunu aydınlatır. Neden yapılmaz bu, zor mudur? Ticari sır mıdır? Nedir?

26 Kasım 2010 Cuma

Sendikasız, Grevsiz “İleri Demokrasi !..”

Mustafa Sönmez

Utanmazca telaffuz edilerek AKP iktidarının despotik yönetimine yakıştırılan “ileri demokrasi”de, bu yıl greve çıkabilen işçi sayısı 1000 kişiyi bile bulmadı. Düşünün, 13 milyon ücretlinin olduğu bu ülkede, 1000 kişi bile grev yapamadı!...Bu kadar pervasızca yükselen faşizm, “Taşların bağlı, köpeklerin salındığı” bir ortamda boy atıyor. Sayıları 13 milyona ulaşsa da ücretli sınıf örgütsüz. Bu sonuçta da başrol tabi ki 12 Eylül askeri diktatörlüğünün ve AKP o mirası tepe tepe kullanıyor. Abartı değil, 2010’un 8 ayında, tüm Türkiye’de ancak 12 grev yapılabildi, 882 işçi greve katılabildi.




Hatırlayın; 24 Ocak 1980’de başlayan sürecin en önemli hedeflerinden biri örgütlü işçi sınıfını etkisiz hale getirmek, sendikal hareketi bertaraf etmekti. 1980’de 85 bin işçi grevdeydi. 12 Eylül, grev yasağı getirdi ve 1982 Anayasası sendikal hakları iyice budadı. Örgütlenme zorlaştırıldı, toplu sözleşme hakkı kısıtlandı, grev yapılamaz hale getirildi. 12 Eylül’ün anti-sendikal çalışma çerçevesine rağmen, 1990’da 166 bin grevci işçi grev yaptı. 1995’te yeniden yükselen grevler izleyen yıllarda iyice geri çekildi. 2000’de ancak 19 bine yakın işçi grev hakkını kullanırken 2005’te greve çıkabilen işçi sayısı 3 bin 500 dolayına kadar geriledi. İzleyen yıllarda da bu değişmedi ve 2009 kriz yılında da grevci işçi sayısı 3 bin dolayında kaldı. Ve, bu yıl sayı binin de altına indi.

***

2000 öncesinde, çoğu kamu işyerinde yaşanan grev uygulamaları, bu işyerlerinin süreç içinde özelleştirilmeleri, sendikal mücadeleyi de zayıflattı. Özelleştirilen işyerlerindeki hızlı işçi tasfiyesi, taşeronlaştırma biçimindeki dağıtma ve güvencesizleştirme operasyonları, bu işyerlerindeki sendikal mücadeleyi de, grev mücadelesini de geriletti. 2007’de grevde geçen işgünü sayısının yüksek görünmesi Türk Telekom A. Ş’nin 768 işyerinde uygulanan grevle ilgilidir. O yılın 1 milyon 353 bin görünen grevde geçen işgününün 1 milyon 115 işgünü T.Telekom’a aittir. 2008’de ancak 15 işyerinde 5 bin işçi ile sürdürülen grevler, 2009’da 13 işyeri ve 3 bin 101 işçi olarak gerçekleşti. 2010’un ilk 8 ayında da grevci sayısı 882’ye-bin bile değil- kadar düştü.

***

Gerçekte, aidat ödeyen işçi sayısının 1, 1.5 milyon dolayında kaldığı günümüz koşullarında, toplu sözleşme hakkını kullanabilen işçi sayısı da hızla azalıyor ve bu da ücretlilerin milli gelirden aldığı payın azalmasında, gelir uçurumunun çalışan sınıf aleyhine olumsuz seyrinde etkili oluyor.

1990-1999 döneminde yapılan toplu sözleşmeden yılda 644 bin işçi yararlanırken, bu sayı izleyen 10 yılda , yani 2000’li yıllarda, yılda ortalama 428 bin işçiye düştü. Dolayısıyla iki 10 yıl arasında toplu sözleşmeden yararlananların sayısının üçte bir oranında gerilediği görülüyor ki, bu dramatik bir düşüştür.




Genellikle 2 yıl için yapılan toplu sözleşmelerin, daha çok tek sayılı yıllarda bağıtlandığı anlaşılıyor. 2001 krizi ve arkasından gelen AKP iktidarındaki neoliberal uygulamaların, özelleştirmelerin hızlandırıldığı, anti-sendikal saldırıların arttığı 2000’li yıllarda toplu sözleşme hakkını kullanmada da önemli gerilemelerin yaşandığı görüldü. 2001’de 775 bin olan TİS kapsamındaki işçi sayısı 2003’te 614 bine, 2005’te 587 bine düştükten sonra 2007 ve 2009’da 460 binlere geriledi. 2000’li yılların ortalaması için TİS’den yararlanan işçi sayısının 430 binlere düşmesi gerçekten dramatik bir gerileme. Bu kadar geriletilen toplu sözleşmeli alanın da önemli bir kesimi kamu sektörüne ait ve AKP iktidarı, bu kadarına bile tahammülsüz .

İleri demokrasi mi diyordunuz ? Bakın grev-toplu sözleşme icraatına da utanın biraz…