24 Eylül 2010 Cuma
Kimin Krizi Bitti ?
Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz da ilan etti: Kriz bitti !..Hangi kriz, kimin için bitti? Yılmaz’ın 2010 ikinci çeyreği GSYİH verilerinin açıklamasından sonra, kriz öncesi milli gelir verilerini karşılaştırarak ulaştığı bu sonuç, artık bir referans. Aslında, 2010 ortasının milli geliri, kriz öncesi 2008 ortasının milli gelirinin 1998 fiyatlarıyla 600 milyon TL altında. Dolar olarak bakıldığında, 2008 ilk yarısında 370 milyar dolar olan milli gelir, 2009 ortasında 272 milyar dolara kadar düşmüştü, krizin bittiğinin ilan edildiği 2010 ortasında 334 milyar dolar. Yani, milli gelir, aslında, dolar üstünden kriz öncesinin hala yüzde 9,5 gerisinde. Yine de bu farkı ihmal edelim ve diyelim ki, kriz öncesi kadar milli gelir üretilir duruma geldi. Bu, her şeyin kriz öncesine döndüğü anlamına gelir mi?
Türkiye krizi “V” şeklinde yaşamış görünüyor. ABD, Avrupa’nın birçok merkez ve çevre ülkesi, Japonya, birçok yükselen çevre ülke ise bu “V” yi henüz yaşayamadı. Türkiye dahil, krizi geçiştirmiş görünen ülkelerin çoğunun sorunu aşmış görünmesinin altında ise, krizdeki ülkelerde beklediğini bulamayan sıcak paranın, krizde mali sektörü yara almamış Türkiye gibi ülkeleri tercih etmesi. Polonya, Arjantin, Brezilya, Meksika, G.Afrika, G.Kore, Malezya, Hindistan gibi ülkeler, sıcak para için revaçta.
***
Türkiye özeline dönersek…Sıcak para girişiyle düşük seyreden döviz, hızla ithalatı kamçıladı, ithalata bağımlı ihracat, tüketici kredileri ile canlandırılan iç tüketim, birçok kesimi dipten suyun üstüne çıkarırken bazı kesimlere de ağır bedeller ödetti. Satırbaşlarıyla krizi, hangi kesim nasıl yaşadı, özetleyelim:
Mali sektör: Bankalar, krizde sağlam durdular ve karlarını katladılar. 2008’de 16,6 milyar TL olan karları, 2009 sonunda 25 milyar TL’yi , 2010’un ilk 6 ayında da 15 milyar TL’yi geçti.
Sanayici: İlk 500 sanayi firmasının esas faaliyet gelirlerindeki karlılık yüzde 10’a yakın yükselirken faaliyet dışı gelirleri yüzde 50.1 arttı. . İSO, karlılıktaki artışta en büyük etkenin finans giderlerindeki azalma olduğunun altını çizdi. Sanayideki toparlanmanın 2010 ilk yarısında sürdüğü söylenebilir. Yine de tekstil-konfeksiyon, bazı dayanıklı tüketim malı üreten sektörlerde birçok firma krizde havlu attı. Özellikle Denizli, İzmir, Bursa gibi bölgelerde önemli iflaslar yaşandı. 2008 Temmuz’undan 2010 Temmuz’una tüm sektörlerde batık krediler yüzde 70 artarak 12,5 milyar TL’ye çıkmış durumda.
İhracatçı-Turizmci: İhracatçılar eski tempoya ulaşamasalar da kısmen toparlandılar. Kriz öncesinde, 2008’in ilk yarısında 69 milyar dolar olan ihracat, özellikle AB’den pazar kaybetti ve 2009 ortasında 48 milyar dolara düştükten sonra, 2010 ortasında ancak 55 milyar dolara çıktı. İhracatçılar, özellikle aşırı değerlenmiş TL’den şikayetçiler. Pazarlarını korumaları, ancak fiyat indirimi ile gerçekleşiyor. Fiyat indiriminin faturası da çalışanlara çıkarılıyor. Turizmde de turist sayısı yıl sonunda 28 milyonu bulacak, ama turist başına gelir 500 doların altına doğru gidiyor. Bu, ucuza ihracat ve ucuza turizmle ayakta kalmaya çalışmak, yoksullaşarak krizden çıkmak demek aslında.
Sanayi çalışanları: Krizin yükünün sanayi çalışanlarına çıkarıldığı görülüyor. Krizde kaybedilen üretim, daha az istihdama daha az ücret ödenerek yeniden yakalandı. TÜİK verilerine göre, 2008 üçüncü çeyreğine göre sanayi istihdamı 2010 birinci çeyreğinde yüzde 11 geriledi , işçi başına ücretler de yüzde 11 azaldı. Yani sanayi, hem çalışan sayısını azalttı, hem de nominal ücretleri bile yüzde 11 geriletti.. Buna bir de yüzde 10 dolayındaki enflasyon eklendiğinde krizden çıkışın asıl faturasının sanayi işçisine ödetildiği görülüyor.
Tarım Nüfusu: 2010 Haziran’ı itibariyle tarımda büyüme yıllık yüzde 0,6’da kaldı. Yani, yüzde 1 bile büyümedi. Ama her nasılsa tarımdaki istihdam 1 yılda 5,7 milyondan 6,3 milyona çıkarak yüzde 7,7 artmış görünüyor. Eğer bu veri doğruysa, tarımda sadece yoksulluk paylaşıldı.
İşsizlik Faturası. Kriz, bazı kesimler için bitse de işinden çıkarılanlar, yeni işsizler için sürüyor. İşsiz sayısı kriz öncesi 2 milyon 297 binden, 2009 Haziran’ında 3 milyon 269 bine çıkmıştı. 2010’un Haziran’ında ise hala 2 milyon 751 bin…Yani kriz öncesinden bu yana işsizler ordusu hala 450 bin daha kalabalık.
Hanehalkı Borcu: Krizde hane halkının borç yükü arttı. Aileler, bir yandan tüketici kredisi kullanarak, bir yandan kredi kartı ile borçlanarak 2008 Temmuz’undan 2010 Temmuz’una borçlarını yüzde 34 artırarak 153 milyar TL’ye çıkardılar. Yaklaşık 2 milyon kişi bankalara borçlarını zamanında ödeyemediği için takipte. Batık kredi tutarı da 2008 Temmuz- 2010 Temmuz arası yüzde 135 artarak 8,2 milyar TL’ye çıktı.
Özetle, bankacılık, sanayi sektörünün bir kısmı, diğer bazı sektörler krizden çıkmış görünüyorlar ama bunun için önemli bedeller ödendi, ödeniyor. İhracat ve turizm ucuza gidiyor, sanayi, istihdam azaltıp ücretleri iyice aşağı basarak kafasını suyun üstünde tutmuş. İşsizler ordusuna 450 bin kişi eklenmiş. Hanelerde borçlanma katlanmış ve 2 milyon kişi bankalara 8 milyar TL’nin üstünde borç takmış, mahkemelik, tarımda yoksullaşma devam etmiş.
Şimdi soruyu yeniden soralım: Sıcak para afyonlaması ile, kimin krizi bitti ?
22 Eylül 2010 Çarşamba
Döviz Kuru Üstüne Filler Kavgası…
Döviz kuru üstüne “Filler kavgası” giderek kızışıyor. Türkiye İhracatçılar Meclisi,TİM’in aşırı değerlenmiş kur politikasına muhalefeti-görünüşte- artıyor. TİM’e desteği de kabineden Devlet Bakanı Zafer Çağlayan –görünüşte- veriyor. Hedefe, Merkez Bankası konuyor. Merkez Bankası, isterse kuru ayarlayabilir, aşırı değerliliğini giderir, diyorlar. Mesela döviz alarak rezervini 75 milyar dolardan 100 milyar dolara doğru çıkararak bunu yapabilir iddiasını RTE’ye de söylettiler.
Merkez Bankası Başkanı Yılmaz, 100 milyar dolarlık döviz rezervine ulaşmanın 20 milyar dolar maliyeti olduğunu hatırlatıyor, bunun bile derde deva olmayacağını ekliyor. Mevcut kur politikasının, Merkez Bankası’nın fiyat istikrarı hedefini kolaylaştırdığı biliniyor. Düşük kur, sıcak para akışını, akış , ithalatı hızlandırarak fiyatları terbiye ediyor. Merkez Bankası bu kur politikasını o nedenle de değiştirmek istemiyor. Ama Zafer Çağlayan, RTE üslubu ile, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı da neymiş, yetki elimizde gerekirse değiştiririz anlamında kükrüyor, MB’yi güya tehdit ediyor.
***
Eğri oturup doğru konuşulursa, kur, faiz politikaları “bağımsız” Merkez Bankası yetkisinde görünse de siyasi iktidardan bağımsız değil. Hele ki AKP buna- fiiliyatta- izin verir mi? İzlenen “dalgalı kur politikası”, 2001 krizinden bu yana Türkiye kapitalizminin ihtiyacı olan dış kaynağın, öncelikle de borsaya, devlet kağıtlarına sıcak para biçiminde gelmesini sağlıyor. Ancak, biliniyor ki, bu sıcak para girişi coştukça, dövizi ucuzlatıyor. Bu da ithalatı kamçılayıp ihracatın cazibesini azaltıyor. Yükselen dış ticaret açığını büyük cari açıklar izliyor.
Haziran 2008’da 28 milyarı bulan ve yılı 42 milyar dolarla kapatan cari açık, o yılın milli gelirinin de yüzde 8’ine yakın bir büyüklüğe ulaşmıştı. Krizle birlikte ekonomi küçüldükçe, ithalat ihtiyacı , dolayısıyla cari açık da düştü ve 2009’un 6’ncı ayında 7 milyar dolar dolayına düşerken milli gelire göre büyüklüğü de yüzde 3’ün altına indi. Peki, krizden çıkışta, yani 2010’un 6’ncı ayında? Büyüklük 21 milyar doları, milli gelire oranı da yüzde 6,2’yi buldu. Yeniden alarm veriyor. Yıl sonunda 40 milyar doları aşması kesin. Bu da önemli bir kırılganlık. TİM de bunu hatırlatıyor. Sıcak para borsada varlık değerlerini şişiriyor, balon yapıyor. Yarın satar giderse, balon fena patlar, diye uyarıyor.

TİM, bu anlamda haksız değil. 2009’un ikinci yarısında ve 2010’da yeniden Türkiye’yi adres bilen sıcak para toplamda 110 milyar dolara kadar çıkmış durumda. Bu da dolar kurunu örneğin 1.50 TL’nin altına itmiş durumda, daha da itebilir. Haliyle ihracatçılar, bu düşük kurun para kazandırmadığından şikayetçiler. Yalnız, TİM’in tümüne şamil bir görüş değildir bu. Çünkü biliniyor ki, ihracatçıların önemli bir kısmı üretimlerinde yüzde 70-80’lere varan ithal girdi kulanıyorlar. Dolayısıyla ucuz kur, onlara ucuz ithalat imkanı da veriyor. O nedenle TİM’i ayrıştırmak, filler kavgasını doğru anlamak lazım. Bu kur politikasından gerçekte mağdur olanlar, tekstil, konfeksiyon, giyim, cam-seramik ihracatçı sanayicilerinden oluşan “net ihracatçılar”. …Kimya, demir-çelik, elektronik gibi “çakma ihracatçı sektörlerin”, net ithalatçıların ve tabii ki üçte biri devlete ait 265 milyar dolarlık dış borç riski olanların, mevcut kur politikasına fazla itirazları yok.
***
RTE hükümeti, TİM yönetimini destekliyor görünse de, gerçekte, mevcut kur politikasına bağımlı ve devamından yana. Niye mi? Birçok getirisinin yanında, bu kur politikası bütçe açığını daraltıcı, kamu borçlarındaki büyümeyi yavaşlatıcı etkiler de yaratıyor. Coşan ithalat ve iç tüketim, bütçenin KDV,ÖTV gelirlerini artırarak bütçe açığını ilk 6 ayda, milli gelirin yüzde 3’üne geriletmede etkili oldu. Bu oran 2009’un tamamında yüzde 6’ya yaklaşıyordu. Sıcak para akışının bir yararı da kamu borç stokuna. 2008 sonunda 380 milyar TL olan stok, 2009 sonunda yüzde 16 artışla 441 milyar TL ye çıkmış ve milli gelire oranı yüzde 46’yı geçmişti. 2010’da ise borçlanmanın maliyeti azaldı, stok artışının hızı epeyi yavaşladı ve stok 458 milyar TL’ye çıksa da artışı yüzde 4’ün altında kaldı, milli gelire göre büyüklüğü de yüzde 44,7’ye düştü.
Bütçe açığı ve kamu borç yükünde sıcak paranın getirdiği rahatlama, AKP’nin 2011 seçimleri öncesi elini de güçlendiriyor. Daha gevşek bir maliye politikası izleme imkanını artırıyor. O nedenle bu sıcak para bağımlılığından - görünüşte TİM’i pışpışlasa da – vazgeçmez AKP iktidarı…
20 Eylül 2010 Pazartesi
Menderes, Özal, RTE: Benzerlikleri Bulun…
AKP cenahında son “takıntı” şu: Menderes-Özal geleneğini sahiplenip ilk ikiliye RTE’yi dahil etmek. Bundan böyle AKP kongrelerinde, RTE’nin posterinin yanında Menderes ve Özal posterleri de asılacakmış. 16 Eylül tarihli Sabah’ta Nazlı Ilıcak bu fikri olumlarken Demirel’in ihmal edilmesini doğru bulmadığını yazıyor ve şöyle diyordu; “28 Şubat ve sonrasındaki performansı zihinlerde soru işaretleri uyandırsa dahi, Adalet Partisi ve DYP ile onun lideri Süleyman Demirel'i, geleneğin dışına atmak, tarihi gerçeğe de ters düşer”. ..
Menderes,Özal, RTE üçlüsünde bir devamlılık var mı? Araya Demirel alınmalı mı?
***
Menderes’ten başlayalım. Menderes’in DP’sini iktidara getiren dönem, sivil-asker bürokrasinin iktidar bloku içinde egemen kanat olduğu tek parti döneminin, özellikle ikinci dünya savaşının köylülüğü bizar eden koşullarıydı. O dönem, nüfusun yüzde 20’si kentlerde, yüzde 80’i kırlardaydı. Menderes de büyük toprak sahibiydi. DP, son tahlilde büyük toprak sahiplerinin ve savaş sonrası, yeni palazlanan burjuvazinin partisi olmak istiyordu. Bugünkü AKP gibi, İslami hayat tarzını yerleştirmek gibi bir amacı yoktu. Modernleşmeci, hür teşebbüsçü ,Türkiye’yi ”Küçük Amerika” yapmak isteyen bir liderdi. Köylü kurnazı RTE’nin Menderes’le miras ilişkisi kurma gayretini erbabı hemen anlıyor. 17 Eylül akşamı NTV’de, Şerif Mardin şöyle değerlendiriyordu: “ Demokrat Parti’nin sosyal kökeni ile Ak Parti’nin sosyal kökeni başka yerlerden geliyor…(AKP), oranın ideolojisini kendisine mal etmek istiyor.”
1950’lerin ilk yarısında yükselen DP’nin yıldızı, ikinci yarıda inişe geçti. Ekonomi büyük döviz açıkları vermeye, 1958’de IMF’nin ilk kemer sıkan politikaları kitleleri, özellikle bu dönemde sivil-asker bürokrasiyi sarstı, hızla muhalefete itti ve ardından Menderes, 27 Mayıs darbesi ile alaşağı oldu.
***
Demirel, 1960’lardan 1980’lere iç pazara dönük bir sermaye birikimi, ardından tıkanma yaşayan ve 1960 Anayasa’sıyla icraat yürütüp ardından 12 Mart inkıtası ile yoluna devam eden bir liderdi. Onun dönemi, hızlı kentleşme, işçileşme dönemiydi. Yine de kentsel nüfus henüz üçte bir dolayındaydı. AP’nin sırtını dayadığı hakim sınıflar ise , hızla Avrupa ve ABD sermayesi ile halvet olan büyük burjuvazi ve burjuvalaşmaya başlayan büyük toprak sahipleriydi. Demirel, tarikat ve cemaatlerle ilişkili olmakla beraber, o da Menderes gibi , laisizmle hesabı olan bir lider değildi. Demirel’in, 12 Eylül’e kadar da asker bürokrasi ile ciddi bir iktidar mücadelesi olmadı.
***
Turgut Özal’ı ise, 12 Eylül yarattı. 12 Eylül’ü yapanlar da Ilıcak’ın ima ettiği gibi,”sivil-asker bürokrasi” değildi. ABD’nin “Bizim çocuklar” dediği, generalleri kumanda eden bizzat Okyanus ötesiydi, içerideki uzantısı da TÜSİAD’tı. Çünkü, ABD’ye göre, Türkiye’de kontrol elden gidebilirdi. Öncelikle, iç pazara dönük birikim modeli tıkanmıştı, hızla ucuz ve disipline edilmiş emeğe dayanan bir kulvara geçmek, bunun için de siyasi yapıyı ters yüz etmek gibi bir zorunluluk da vardı sermayenin önünde. Özal, bu “transformasyon”u gerçekleştirecek figür olarak büyük burjuvazinin örgütü MESS’in başkanlığından ekonominin başına getirildi. 12 Eylül’ün başbakan yardımcısı Özal’ın 12 Eylül sonrasının ANAP lideri olarak başbakan koltuğunu kapması yine ABD desteği ile oldu ve sanıldığı gibi büyük burjuvazi ile didişerek olmadı. Bugünkü AKP’lilerin yaptığı gibi, o da kendi burjuvazisini oluşturmayı denemedi değil. Ama bu hiç de AKP’lilerin, Fethullahçıların modelindeki gibi MÜSİAD’ta, TUSKON’da buluşan ve bir “İslami hayat tarzı” ajandaları olan burjuvazi değildi. Hatırlayın: Enkalar, Erol Aksoylar, Süzerler’di Özal’ın çevresindekiler…
Özal’ın sivil-asker bürokrasi ile alıp veremediği neydi? Neoliberalizmi inşa etmeye çalışan Özal, her tür “devletçi” ayak bağını bertaraf etmek için “sivil toplumcu”luğa sarıldı. Bu konuda da etrafında sol liberalleri destekçi buldu; Bugünün “Yetmez ama Evetçileri”, ta o günden neoliberallere koltuk değneği oldular. Özal, her ne kadar, “Milli görüş” kökenli bilinse de bugün AKP’nin yaptığı gibi, islami bir hayat tarzını ajandasına almadı. Bu anlamda da RTE ile bir ortak alanı yok. Ortak alanları, neoliberallik, küreselleşme, özelleşme ve bunun için gerekli olan anti-sendikal, demokratik görünümlü bir “otoriter” yapıyı oluşturmak. Ama bu, Özal ile RTE’nin ortak yanı. İthal ikameci dönemin liderleri Menderes ile Demirel, bu anlamda da sonrakilerden ayrışırlar. Bu detaylar önemlidir. Nazlı Ilıcak, iktisada, iktisat tarihi-siyaset ilişkilerine yabancı olmasa, belki bunu anlardı.
***
RTE’yi, önceki 3 liderden ayıran en önemli özelliği laisizmle olan derdidir. Ortak yanı ise daha çok 12 Eylül ve Özal ile , neoliberalizme bağlılık ve onun gereklerini yerine getirme üstünedir…Didiştiği sivil-asker bürokrasi, kendisini “laisizmin bekçisi” olarak tanımladığı için, RTE’ye ayak bağıdır…RTE’nin şimdi yapmak istediği, Özal’ın da ajandasında olan özelleştirme, ticarileşme, devleti küçültme ve Türkiye’yi bir ucuz emek ekonomisi olarak dünya ekonomisine entegre etme. Özal dahil, önceki tüm sağcı liderlerden en önemli farkı ise, islami hayat tarzının yaşandığı, buna uymayanlara empoze edildiği bir sosyal karşı-devrimi adım adım gerçekleştirmek. Bunun için de yürütme ve yasamadaki üstünlüğe, yargı egemenliğini eklemek. Hatta bir de başkanlık sistemiyle bu otoriterleşmeyi pekiştirmek…
Bütün bu hedefleri “sandık” rızasıyla gerçekleştirdiğini, bundan dolayı “demokratik” olduğunu söyleyen AKP’nin, o rızayı, halkı korkutarak, medya ile uyutarak , alternatifsiz bırakarak, kısaca ölümle korkutup sıtmaya razı ederek, sağlaması ise bir “teferruat”…
18 Eylül 2010 Cumartesi
Erken Öten Horoza Dersini Vermek…
Tahminlerin üstünde, yüzde 58 olarak gerçekleşen referandumdaki “Evet” oyları, abartılı bir zafer havası yarattı. Bu sonuca dayanarak 2011 seçimleri cepte keklik görülüyor. RTE, 23 Nisan çocuğuna söylediği gibi, “Astığı astık, kestiği kestik” ruh haline kendini iyice kaptırdı. RTE, Başkan, olmadı, Bakan Nihat Ergün’ün sakınmadan ifade ettiği gibi müstakbel cumhurbaşkanı ilan edildi bile.
Erken öten horozlar, bu gazla, “icraat”a hemen başlayacaklar. Yargıda yaşanacakları, 12 Eylül günü Süheyl Batum, Cumhuriyet’teki köşesinde, daha referandum sonucu belli olmadan, ihtimal olarak yazdı. Dedi ki, 15 - 20 gün içinde Anayasa Mahkemesi’nin tüm oluşumu değişmiş olacak. Ve 17 üyenin en azından 10 tanesinin iktidar yanlısı olması hemen gerçekleştirilmiş olacak. Petrol Yasası gibi, ABD’nin baskı yaptığı tüm yasaların Meclis açılır açılmaz hemen çıkartılması sağlanmış olacak. Hemen ardından HSYK’nin oluşumu da değiştirilecek, sekretarya yine tamamı ile Adalet Bakanı’na bağlı olacak. HSYK’nin başında yine Adalet Bakanı ve Müsteşar yer alacak. Yönetim, atama taslaklarının hazırlanması, özlük dosyaları, yine tamamen Bakan’ın elinde olacak. Tüm yetkiler, yargıç ve savcıların soruşturulmalarına izin verme yetkisi yine Bakan’da olacak. Ve göreceksiniz, çok kısa bir sürede tüm yargıç ve savcıların “dönüştürülmesi” sağlanmış olacak Neye dönüştürülmesi mi? F-Tipine…
Bu gazla emek cephesinde neler olacağını da dostum Atilla Özsever, 16 Eylül günü Cumhuriyet’te yazdı: Bundan böyle Anayasa Mahkemesi, Danıştay gibi yüksek yargı organlarının Tam Gün Yasası, sosyal güvenlik, 4/C, muayene katkı bedeli gibi konularda karar vermesine hukuki engeller çıkacağını, yandaş sendikacılığın pekişeceğine dikkat çekti.
***
Referandumda ortaya çıkan zafer fotoğrafına, izleyen günlerde , “ekonominin parlak karnesi” eklendi; büyüme, istihdam, bütçe verileri ile “başarılar” sergilendi. Verileri doğru dürüst analiz etmeden, AKP’nin zaferinin ekonomi ile taçlandırdırıldığı, sağladığı “istikrar” ile seçmen gönlünü fethettiği ilan edildi.
Unutulan bir şey var: Bu coğrafyada, istikrar en az dayanıklı şeydir, hele ki sıcak paraya yaslanan bir istikrarsa… Bütün hüsran havasına rağmen, yarının nelere gebe olduğunu kimse bilemez. Şemsiyesi her an ters dönebilir bu memleketin. Önce, farklı bir optikten bakalım referanduma.

52 milyon seçmeni olan Türkiye’de yaklaşık 14,5 milyon sandığa gitmemiş. Güneydoğu oylarını tahlil ederseniz yaklaşık 4 milyon oyun “boykotçu” olduğuna hükmedebiliriz. 10,5 milyon ise –şu ya da bu nedenle- gitmemiş sandık başına. Bu iki kategori yüzde 28 demek. Buradan bakınca Evetçi oylar yüzde 42’yi, “hayır”cılar yüzde 30’u buluyor. Mutlak rakamlarla 22’ye 16 milyon gibi bir sonuç var. 6 milyon “evet” farkı az mı? Tabii ki değil.
13 Eylül Pazartesi hocam Güngör Uras, Milliyet’te, referandumda ekonomik değil de ideolojik- kültürel etkenlerin rol oynadığını vurguladı. Saflaşma, gerçekten de, siyasal İslam muhafazakârlığı ve sol liberal- tükenmiş “yetmez ama evet” in oluşturduğu kesimle, Cumhuriyetçi ve sosyalist kesim arasında oluştu. Bu “hayat tarzı” ekseninde gerçekleşen saflaşmada BDP nerede olurdu? Herhalde ağırlıkla Hayırcılar safında. Dolayısıyla Hayırcılar ve potansiyel hayırcıların oranını daha çok dikkate almak gerek.
***
Evet/hayır haritasını da yeniden gözden geçirmek gerek. AKP’nin “kaleleri” arasında gösterilen büyük iller, gerçekten ne kadar “evetçi”? İstanbul’da 3,6 milyon evete karşı 3 milyon hayır, az şey midir? Yine Evet ağırlıklı Ankara, Bursa ve Kocaeli’deki Evet-Hayır farkı 2,8 milyona karşı 2,2 milyondur.Özetle bu 4 büyük ilde 6,4 milyon evet varsa, 5,2 milyon da hayır var. Sonuç oransal olarak yüzde 55’e karşı yüzde 45’tir ama, hiç de kapanmayacak bir fark değildir bu.
Bu 4 büyük ilde, önümüzdeki seçimlerde gerçekleştirilecek etkili bir çalışma, CHP’yi iktidara getirebilir. Bu, tabii ki, CHP’nin, MHP hakkındaki hissiyatını gözden geçirmesine, kiminle kol kola girmesi gerektiğini fark etmesine bağlı. CHP ve Kürt siyasi hareketi birbirini “anlama” becerisini gösterebilirse, referandumda ihmal edilen “teğetin ekonomik yıkımı” kitlelere iyi anlatılabilirse, bütün hesaplar şaşabilir, seçimlerde, erken öten horozlara da bir güzel dersleri verilir.
17 Eylül 2010 Cuma
İstihdamsız Büyüme, KDV Sever Bütçe…
Türkiye, küresel altüst oluşun etkisiyle sürüklendiği krizi tam bir “V” biçiminde yaşamış görünüyor. V’nin tamamına bakıldığında, -Çarşamba günü yazdığım gibi- 2010 Haziran’ında kriz öncesi 2008 Haziran’ının milli gelirine hala ulaşılabilmiş değil. Kaldı ki, nüfusumuza, o tarihten bu yana 2 milyon kişi daha eklendi. Bu da kişi başına gelirin düşmesi demek.
Büyüme yaşanıyor yaşanmasına da bu büyümenin, bölüşüm ayağı hiç sorgulanmıyor. Pasta, kriz öncesi gibi mi bölüşülüyor.Tabi ki hayır. Ücretliler 2008 ücretlerine talim ediyorlar. Bölüşüme dair gerçek verileri açıklamayan TÜİK, istihdamda da yine çam devirmekte ısrar ediyor.
Sıcak para rüzgarına dayanan büyümenin istihdam yaratmadığını son veriler de teyit ediyor. Haziran verileri, işsizliğin, beklendiği gibi yüzde 10,5’a indiğini gösteriyor. Bu, mevsimsel bir özellik Haziran’dan Ekime kadar tarım, inşaat, turizm gibi sektörlerin istihdamlarının etkisiyle istihdam artar, işsizlik göreli düşer ama Kasım’dan başlayarak tekrar yükselir. Şimdi yaşanan da o. İşsizlik 2009 Haziran’da yüzde 13’tü bu Haziran yüzde 10,5’a düşmüş görünse de , işsiz sayısı kriz öncesi 2 milyon 297 binden 2009 Haziran’ında 3 milyon 269 bine çıkmıştı. 2010’un Haziran’ında ise hala 2 milyon 751 bin…Yani kriz öncesinden bu yana işsizlere ordusu hala 450 bin daha kalabalık.

Sıcak para girişinin ucuzlattığı düşük döviz kuru eşliğinde yaşanan büyümenin istihdam dostu olmadığı, son verilerle bir kez daha ortaya çıktı. Haziran itibariyle son 12 ayda büyüme oranı yüzde 10,3 olarak görünürken istihdamdaki artış yüzde 7. Yani istihdamın temposu, büyümenin gerisinde. Ama bu yüzde 7 istihdam artışında da hile hurda var. Hile, tarım sektöründe. 2010 Haziran’ı itibariyle tarımda büyüme yüzde 0,6, yani yüzde 1 bile büyümemiş. Ama her nasılsa tarımdaki istihdam 1 yılda 5,7 milyondan 6,3 milyona çıkarak yüzde 7,7 artmış. Bu kargaları bile güldüren durumu, TÜİK umursamaz halde. Bu, açıkça işsizliğin kamuflajı…
İstihdamın tempo düşüklüğü imalat sanayiinde de görülüyor. İmalat sanayiinde büyüme yüzde 15,4 ama istihdam artışı yüzde 12’de kalmış. İnşaatta da istihdam artışı yüzde 10’u bulmazken büyüme yüzde 22’ye yaklaşmış. Ticaret yüzde 14 artmış ama istihdam artışı yüzde 1,3’te kalmış…Keza mali sektörde yüzde 9 büyüme var ama istihdamda artış değil, yüzde 5 düşüş var.
***
Gelelim bütçe açığındaki daralma iddiasına. Tamam, ilk 8 ayın bütçe açığı 14 milyar TL .Bu geçen yılın aynı döneminde 31 milyar TL idi. Yani yüzde 54 daralmış açık.Ama nasıl? Cevap vergideki payı yüzde 55’i aşan KDV,ÖTV artışlarında.

Sıcak para akışıyla ithalat arttıkça, ithalata bağlı sanayi çarkı dönüp kasılan tüketim canlandıkça KDV,ÖTV gelirleri de arttı ve bu açık öyle daraldı. Marifet mi şimdi bu?
15 Eylül 2010 Çarşamba
Kriz Öncesine Dönülemedi
2010’un ikinci çeyrek büyüme verisi yüzde 10’u aşarken ilk yarı büyümesi de yüzde 11’e çıktı. Bu büyümede, krizde geri çekilen sıcak paranın yeniden dönüşü önemli bir etken. Türkiye borsasına, devlet kağıtlarına yönelen sıcak paranın stoku 120 milyar doları bulmuş durumda. Sıcak para girişi döviz kurunu aşağı iterek ithalatı, ithalata dayalı sanayi üretimini kamçıladı, iç tüketimi canlandırdı, ihracattaki düşüşü frenledi, imalat sanayi ve inşaatta büyüme yeniden başladı. Ekonominin omurgası sayılan imalat sanayiinde, ilk çeyrekte yüzde 21 olan büyüme ikinci çeyrekte yüzde 15’i geçti, ilk 6 ayda da yüzde 18 oldu.
Tabii ki bu büyüme oranları hep kriz yılı 2009’a göre yapılıyor. Yani bu iki haneli büyümede baz etkisi egemen. Sağlıklı bir analiz ancak kriz öncesinin verileri hesaba katılarak yapılabilir. Yani 2008’in ilk yarısına dönülebilmiş midir, o dönemin milli gelir pastasını üretebilir durumda mıyız? Dahası, nüfus artışı da dikkate alındığında kişi başına milli gelir artışında kriz kaybını telafi ettik mi, edemedik mi?
***
Kriz öncesi yılın, yani 2008’in ilk yarısının verileri, kriz yılı 2009 ve kriz sonrası 2010’un ilk yarı verileri ile karşılaştırıldığında varılan ilk sonuç şu: 2010’un ilk yarısında ekonomi yüzde 11 büyüdü. Ekonomi 2009’un ilk yarısında ise yüzde 11 küçülmüştü. Dolayısıyla , 2009 ilk yarısının kayıpları telafi edilmişse de 2008’in ilk yarısındaki milli gelir pastası henüz üretilememiştir. 1998 sabit fiyatlarıyla 2008’in ilk yarısında 50 milyar TL’ye yaklaşan milli gelir, 2009 kriz yarı yılında 44 milyar TL’ye düştükten sonra 2010 ilk yarısında ancak 49 milyar TL’ye ulaşmış , sonuçta, kriz öncesi 6 ayın milli gelirinden yaklaşık 650 milyon TL geride kalmıştır.

Kaynak:TÜİK büyüme verileri
Dikkate alınması gereken bir boyut da 2008-2010 dönemindeki nüfus artışı. 2008’in ilk yarısının milli gelir düzeyi yakalanamazken nüfus, yılda yüzde 1,5 artıyor. Yani nüfusumuza her yıl 1 milyon kişi ekleniyor. 2008’in ilk yarısının milli gelirini üretebilecek düzeye henüz gelinemezken nüfus da 2 milyon artmıştır. Dolayısıyla gerçekte büyümeyen milli gelir pastası, 2 milyon daha artan nüfusla paylaşılmak durumunda kalınmıştır.Bu da kişi başına gelirin küçülmesi, yoksullaşma demektir.
***
2010 büyümesine harcamalar optiğinden bakıldığında, büyümede lokomotifin hanehalkı harcamaları olduğu dikkati çekiyor. Sabit fiyatlarla 2008’in ilk yarısında 35 milyar TL’ye yaklaşan özel tüketim harcamalarının 2009’da 32,8 milyar TL’ye düştükten sonra 2010’un ilk yarısında toparlandığını ve 35,2 milyar TL’ye çıktığını gösteriyor. Hane halkı tüketim harcamalarında küçük de olsa kriz öncesine göre göreli bir artış olduğu dikkat çekiyor.

Kaynak:TÜİK büyüme verileri
2010’un ilk yarısında gerçekleşen yüzde 11 büyümede özel sektör yatırımlarının da etkisi var.Ancak, özel sektör yatırımlarının 2010’un ilk yarısında kriz öncesi dönemi henüz yakalayamadığı anlaşılıyor. Kriz öncesi yatırım seviyesinin hala yüzde 11 gerisinde yatırımlar.
Devletin tüketim harcamaları ve yatırımlarına bakıldığında da kriz yılında azalmadığını ve 2010’da da arttığını görüyoruz. Başka bir ifadeyle, AKP iktidarı hem kamu maaş-ücretlerinde hem satın almalarla hem de muhtelif kamu yatırımlarıyla, krizin derinleşmesine karşı kamu harcamalarını kullandı. Yani görece gevşek bir maliye politikası izledi ve izlemeyi sürdürüyor. 2011 seçimine giderken bu yaklaşımın pek değişmeyeceğini söylemek mümkün. Mali kuralın askıya alınması da bu harcamaların kısıtsız yapılmasına imkan tanıyacak.
Yılın ikinci yarısındaki büyümenin bu tempoda sürmeyeceği, baz etkisinin de buna imkan tanımayacağı açık. Yılın tamamı yüzde 6’lık bir büyüme ile tamamlanırsa, ancak 2008’deki milli gelir düzeyi yakalanabilecektir.
13 Eylül 2010 Pazartesi
Takvim Değişiyor, Gündem Değişmiyor
Günlük gazete yorumcularının çoğu, teknik nedenlerle, referandum sonuçlarını öğrenemeden bugünkü yazılarını yazıp yazı işlerine teslim ettiler. Ama, rahatlıkla herkesin paylaşacağı bir gerçek var: Aylardır süren Anayasa değişikliği tartışmaları bitmedi, bitmeyecek. Sonuçlar, şimdi gündemi bir erken seçim kulvarına taşıyor. Hem erken seçim hem de yeni bir meclisce yapılması gereken yeni bir Anayasa gerekliliği konuşulacak artık. 2011’in Mayıs-Haziran aylarında bir erken seçim çok muhtemel görünüyor. AKP iktidarının, referandum öncesinden taşlarını buna göre dizdiği, örneğin bir “çıpa” olarak görülen “mali kural”ı sırf bu nedenle gündemden düşürdüğü biliniyor. Ne demektir bu? Hükümet, bugünden itibaren erken seçimi düşünerek daha gevşek bir maliye politikası izleyecek. Yani bütçe açığını biraz daha büyütmeyi, kamu borç stokunu biraz daha artırmayı göze alan harcama politikaları izleyecek. Kamu yatırımlarını, tarıma, hane halkına dönük transfer harcamalarını artıran, memur-emekli maaşlarında ufak tefek artışlar öngören, Merkez Bankası’na faiz indirten icraatlar söz konusu olacak. Sıcak paranın şu konjonktürde Türkiye’deki faizlerden, borsa getirilerinden memnun göründüğü ve olağanüstü gelişmeler olmaz ise bu tercihini değiştirmeyeceği varsayılırsa, dış rüzgarın, en azından şu aylarda AKP’den yana estiğini söyleyebiliriz. Ama, erken seçim tarihine kadar ne olacağını kimse bilemez. Şemsiye ters dönebilir de…
***
Yarın, 14 Eylül’de açıklanacak ikinci çeyrek büyüme verileri, yılın yüzde 6 büyüme ile tamamlanacağını teyit edebilir. Bu büyüme oranı ile Türkiye kriz öncesine, yani 2008’e ait milli geliri yakalamıyor ama kriz kaybını belli ölçülerde telafi etmiş görüntüsü veriyor. Ama unutmamalı ki, sıcak para bolluğu ile yaşanan bu büyüme, yeterince istihdam yaratmadı. 15 Eylül’de açıklanacak işsizlik ve istihdam verileri, mevsimin yarattığı iş olanakları ile birlikte işsizliğin yüzde 10’a gerilediğini gösterecek ve mevsimselliği kulak arkası ederek, RTE, ben dememiş miydim, diye caka satacak. Bu sakat büyümenin çığ gibi büyüttüğü cari açığı kim, nasıl saklayacak? Cari açığın yeni boyutlarını da, 15 Eylül’de göreceğiz. İktidarın boş şişinmelerinden bir başkası yine 15 Eylül’de açıklanacak bütçe sonuçlarına dayanacak. Sıcak para girişinin ucuzlattığı dövizin körüklediği ithalat ve ithalata dayalı ihracat büyümesi, kamçılanan iç tüketim, tüketim vergilerini , yani ÖTV’yi, KDV’yi artırıyor. Böylece bu hormonal büyümeden ortaya çıkan vergi geliri artışı, açık veren bir bütçe yerine, fazla veren bir bütçe fotoğrafı sergileyecek.
Erken seçime giderken ekonomi teması, referandum öncesi konuşulanların önüne geçeceğe benzer. AKP, ayranım ekşi demez tabii. Daha iyi bir icraat vaat eden CHP’nin inandırıcı olması, programında, demokratikleşme kadar, iş-aş sorununda da ikna edici çözümleri bulundurmasına bağlı.
-------------------------------
Daha Fazla Yumurta…
----------------------------------
9 Eylül’de bu köşede yer alan “Yetmez ama evet”çiler listesinde görünen Ergin Cinmen, Celal Yıldırım, Ayşe Günaysu, Z.Taner Koçak, listenin tamamının evetçilerden oluşmadığını, kendi tercihlerinin boykot yönünde olduğunu bildirdiler. O listedekiler, ağırlıkla “yetmez ama evet”çiydi ve etkinliklerini, yumurta atarak protesto eden Öğrenci Kolektifleri’ni kınamak için bir araya gelmiş, bir bildiriye imza atmışlardı. Öğrenci Kolektifleri, antidemokratik uygulamalara, eşitsizliğe, özgürlük gasplarına, hak ihlallerine 'Hayır' diyen, protestolarını şiddet kullanmadan gerçekleştiren bir gençlik örgütlenmesi. Öğrencilerin yumurtalı eylemlerine, listedeki zevat, protesto değil, şiddet nitelemesini uygun görüyor.
Şiddet kınayıcısı terkibi birkaç örnekle, Soldefter’de Seyfi Adalı’nın yazdıklarıyla bir daha gözden geçirip soralım: KESK Genel Başkanı Sami Evren ile “evetçi” konfederasyon Hak-İş’in Genel Sekreteri Mustafa Paçal, “sermaye”ye karşı mı yan yanalar? “12 Eylül öncesi bizi de kullandılar” diyen Oya Baydar ile DİSK’i, darbecilikle suçlayan Emre Aköz’ü aynı fotoğraf karesinde buluşturan ne ? AKP milletvekili aday adayı Turgay Oğur ile 2007 seçimlerinde AKP’ye karşı Ufuk Uras kampanyasını yürüten Atilla Aytemur’un yolları nasıl kesişti? Savaş karşıtı Küresel BAK üyeleri, Irak Savaşına destek veren Taraf tezgahçısı, Washington menşeli Yasemin Çongar ile nasıl yan yanalar ?
Öğrenci gençliğin yumurta protestosuna tahammülsüzlükte bir araya gelenler “şiddeti kınarken”–hepsi demeyelim de- çoğu, “yetmez ama evet” derken AKP’nin kurumsal şiddetinin bizzat yanında saf tuttuklarının farkında değiller mi? Onlar, grev ve direnişlerde, Taksim’de, Güneydoğu’da, her demokratik gösteride, biber gazları, tele kulakları, komploları ile şiddetin her türünü doludizgin uygulayan AKP iktidarının, bu şiddeti sivil faşizm boyutuna tırmandırmak için dayattığı Anayasa’ya evet demek için bir araya gelecekler, sol maskeleriyle demokratlara, sosyalistlere her türlü küfrü edecekler ve gençler, bunu yumurta ile protesto ettiklerinde “şiddete maruz kaldıklarından” şikayet edecekler, öyle mi?… Öğrenci Kolektifleri’nin yeni sloganını ileteyim de devlet şiddetiyle halvet olup sonra da, şiddete maruz kaldık, deyip sızlananlar önlemlerini alsın: Yeni slogan şu: 1,2,3… Daha fazla yumurta…