Sayfalar

11 Eylül 2010 Cumartesi

Yarın Kadınların ‘Hayır’ Deme Günü

Mustafa Sönmez


AKP hükümeti, 12 Eylül’de halkoylamasına sunacağı Anayasa değişikliği paketinin kadınlarla ilgili 10. Maddesiyle, kadın-erkek eşitliğini sağlamak için önemli adımlar attığını, "kadınlara pozitif ayrımcılık getirdiğini” savunuyor. Kim inanır ? Hatırlayın: Sözün muhterem sahibi, kadınları üç çocuk doğurmakla görevli sanan bir zihniyetin baş temsilcisi RTE’dir.Hatırlayın: Demokratik açılım adını verdikleri süreç ile ilgili olarak kadın örgütlerini toplantıya çağıran RTE, kadınla erkeğin eşit olmadığına inandığını açıkça söylememiş miydi? AKP’li Rize Belediye Başkanının küstah önerisini hatırlayın: Kürt kadınlarını evlenilecek ikinci, üçüncü, eş olarak gören bu zihniyet, bu yolla “hasımlığı hısımlığa” dönüştürme sivri zekalılığını sergiliyor görünürken aslında AKP’ye hakim olan ırkçı bilinç altı, diline vuruyordu.

***

Kadınlar, AKP iktidarı ile , her şeyden önce, ekonomik bağımsızlıklarını kazanamıyor, eve mahkum ediliyorlar. Sekiz yıldır iktidarda olan AKP hükümetinde vardığımız yeri sayılarla hatırlatalım: 15 yaşın üstünde 27 milyon kadın nüfusumuz var.Ama bunların ancak 7,5 milyonu yani yüzde 29’u işgücüne dönüşebiliyor, kalan 19,5 milyon, evlere tıkılıyor. İş bulmaya çıkan kadın da hemen iş bulamıyor. 1 milyona yakını “resmi” işsiz. Tarımda “ücretsiz aile işçisi” olarak çalıştırılan kadınların sayısı 3 milyon ve bunlar güvencesiz. Tarım dışındakilerin de yüzde 25’i güvencesiz. 1 milyona yakın kadın çalışanın SSK’sı yok. Böylece tarımda ve tarım dışında çalışan 4 milyon kadının herhangi bir güvencesi yok…

***

AKP, 8 yıldır işbaşında ama SSK’lı kadın ücretli oranı genelde dörtte bire bile çıkamamış. Haziran 2010’da 9,6 milyon olan sigortalıların ancak yüzde 24’ü kadın ücretli. Bazı kentlerde adeta kadınlar cezalandırılıyor , onlara iş verilmiyor. AKP’nin koyu taassubunun çöktüğü bazı iller var ki, gelişen , istihdamı artan iller ama kadına iş vermiyorlar, SSK’lı kadın ücretli oranı yüzde 13-14’lerde.

Haziran 2010 itibariyle 187 bin SSK’lı çalışanı olan Konya’da kadın ücretlilerin oranı yüzde 14 bile değil. 151 bin SSK’lı çalışanı olan Kayseri’de yüzde 15’in biraz üstünde. Ya G.Antep’e ne demeli? SSK’lıların ancak yüzde 15’i kadın. Zonguldak maden şehri, belki kadına uygun iş yok, ya Hatay ? Kadın ücretli oranı yüzde 16. Diyarbakır’da kadın SSK’lı toplamda ancak yüzde 16,5 paya sahip. Durum, Afyon’da, Malatya’da, Sakarya’da, Hatta Balıkesir, Samsun, Trabzon’da farklı değil.




Görece yüksek istihdamı olan ama en az kadın çalıştıran 13 Anadolu ilindeki SSK’lı kadınlar, 2,3 milyon olan kayıtlı kadın ücretlilerin yüzde 10’u ancak. İstanbul, Ankara, İzmir’de de durum matah değil; kadınların oranı yüzde 27-28’i ancak buluyor. Ama yine de Konya’da Kayseri’de bunun yarısına düşmesi nasıl açıklanır?

Bu Anayasa, kadına yönelik ayrımcılığa hiçbir önlem getirmiyor, kadınların yüzde 71’inin işgücüne katılımını engelleyen şartları değiştirecek, kadına ekonomik özgürlüğünü verecek bir iyileştirme öngörmüyor. Kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması ve engellenmesi de es geçiliyor. Anayasa değişikliği paketinde kadın-erkek eşitliğinin fiilen hayata geçmesi için alınması gereken sosyal, hukuksal, siyasal ve kurumsal özel önlemler ayrıntılı biçimde yer almalıydı, yok…

Kadına engelliler, yaşlılar gibi "korunmaya muhtaç kesimler" kategorisinde yer veren bir zihniyetin, kadın sorunlarında samimi olması mümkün mü? Kadınların toplumsal hayatın çeşitli alanlarında gelişimini sağlayacak, başta çalışma, çocuk-yaşlı bakımı, sağlık ve şiddetten-gericilikten korunma hakları, tüm sosyal-siyasal ve kültürel hakları, hiç biri, evet hiç biri, anayasal güvence altında değil.

O zaman kadınlar bu Anayasa’nın nesine, neden “evet” diyecekler? Dememeli, kadın kadının koluna girerek sandık başına gitmeli ve esaslı bir Hayır mührü basmalı, toprak rengi zemine. Kadını yok sayanları toprağa gömmeli.

Yarın, o gündür.

10 Eylül 2010 Cuma

‘Yetmez Ama Evet’çiler Kimlerdir?

Mustafa Sönmez

Kendilerine “Yetmez, ama Evet”çi diyorlar. Damardan ve baştan AKP’liler ile AKP destekçisi liberal solcular yan yana. İsimlerden bir bukle aktarayım da terkibe Maşallah çekin. Alfabetik sıralamada AKP ideologu Anayasa Mahkemesi raportörü Osman Can’ın bir yanında Oral Çalışlar, diğer yanında Oya Baydar var…Listeden bir demet : Adalet Ağaoğlu, Ahmet Kekeç, Alev Erkilet, Alper Görmüş, Atilla Aytemur, Avi Haligua, Aydın Engin, Ayhan Aktar, Ayşe Günaysu, Bahri Bayram Belen, Baskın Oran, Bayram Bozyel, Bülent Somay, Cafer Solgun, Celal Yıldırım, Cengiz Aktar, Cengiz Algan, Çağatay Anadol, Demiray Oral, Dilek Kurban, Emre Aköz, Erdağ Aksel,Ergin Cinmen, Ergun Özbudun, Erol Katırcıoğlu, Fadime Özkan, Ferhat Kentel, Garo Paylan, Görkem Yeltan, Gülçin Avşar, Gülden Sönmez, Gürbüz Özaltınlı, Halil Berktay, Hayko Bağdat, Hilal Kaplan, Jale Mildanoğlu, Kerem Kabadayı, Kezban Hatemi, Lale Mansur, Leman Yurtsever, Leyla İpekçi, Markar Esayan, Mehmet Altan, Mehmet Rasgelenler, Mehmet Uçum, Mithat Sancar, Mustafa Paçal, Mustafa Şentop, Necmiye Alpay, Oral Çalışlar, Osman Can, Oya Baydar, Ömer Laçiner, Perihan Mağden, Roni Margulies, Salih Tuna, Sami Evren,Seydi Fırat, Sezai Temelli, Sinan Özbek, Şahin Alpay, Şenol Karakaş, Taner Ziya Koçak, Tatyos Bebek, Tuğbay Öz, Turgay Oğur, Ümit Kardaş, Ümit Şahin, Yalçın Ergündoğan, Yasemin Çongar, Yasemin Göksu, Yıldıray Oğur, Yıldız Önen, Yıldız Ramazanoğlu, Yücel Sayman, Zaycan Akış, Zeynep Tanbay…

***

“Liberal” ya da kendini “hala” solcu, sosyalist olarak tanımlayanlar, Pazar günü oylanacak paket için “Yetmez” diyorlar ama Evet oyu kullanacaklarını da ekliyorlar. Bu gruptaki küçük bir parti EDP’nin afişine rastlamış olabilirsiniz: AKP Zihniyetine Hayır, Referanduma Evet…Nedir bu lahana turşusu, perhiz meselesi..? “Yetmez” demekle, paketteki olumlu şeylere oy verdiklerini, kalanına da güya şerh koyduklarını ifade ediyorlar. İki yüzlülük burada başlıyor işte. Aslında “şerhsiz, koşulsuz evet” diyorlar; ama mahcup ve utangaç bir şekilde...

Bir kere, “Yetmez” demek, “Daha” demektir. Yani, paketinizde olumlu şeyler var, ama keşke daha çok şey olsaydı deyip paketin içeriğine onay vermektir. Peki neye onay verdiklerinin farkındalar mı? Ya da bu paketin neler götürdüğünün farkında değiller mi? Pakette “yüksek yargı”yı tasfiye etmeye “evet” derken, bu bir yargı demokratikleştirmesidir, diyebiliyorlar mı? Demokratikleşme, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığının güçlendirilmesiyle sağlanır.Oysa pakette tam tersine , yürütmeye tabi kılma var. Yargının, siyasi iktidar üzerinde kontrol ve dengeleme görevini ifa etme yeteneğinin yok edilmesi var. Bağımlı yargı ile demokrasi olur mu? İktidarın daha da güçlendirilmesi anlamına gelen bir düzenlemeye “yetmez, daha…”denir mi? Bu nasıl solculuktur? Solcular, iktidarın merkezden yerele dağıtılmasını, denetlenebilir olmasını savunurlar, güçlenip merkezileşmesini değil.

***
“Yetmez ama evet”çiler, “boykotçular” gibi yapsalardı, bu satırları yazmaya gerek kalmazdı. Ne diyor boykotçular, BDP’liler ? Yüzde 10 seçim barajını indirmiyorsanız, Kürt meselesine bir reform getiremiyorsanız, bana hitap etmiyorsunuz, Evet-Hayır sorunuza da cevap vermiyorum, diyor. Yetmeyeni olumlamıyor. Kendi içinde tutarlı bir tavır.

Yetmez ama Evetçilerde böyle bir tutarlılık yok, gerçekte ise bütün dertleri, “Hayır” diyenlerle değil, AKP’lilerle fotoğraf karesine girmek. Ama bu fotoğrafa girerken de –şimdilik- utangaçlar, mahçuplar, pek iyi de hissetmiyorlar. Ruhsal durumlarını analiz etmeli. Bakın yukarıdaki listeye, ne göreceksiniz: Bazısı, daha baştan AKP’li. Kader ortağı olmuş AKP ile, Fetullahçılarla, dönüşü yok. Bunlar , Yetmez ama Evetçi listesine “namuslarıyla” girmişler. Peki diğerlerine ne demeli? Kimisi 12 Mart, 12 Eylül darbelerinin travmasını atamamış, yılları bulan bir depresyonla yaşıyor, “sınıfsal” olanı bırakmış, “sivil olsun da, çamurdan olsun” saplantısıyla kendine bir vizyon örmüş. Bu sivil toplumculuğu Özal ile başlatmış, RTE ile sürdürüyor. Gözü ne sömürü görüyor, ne doludizgin faşizme gidiş…Askeri vesayet kalksın ama yerine gelen? Umurunda değil. Sivil dikta dediğinde dudak büküyor. Seni Ergenekoncu, diyor. Kimisi de ahir ömründe, solcu olarak başaramadığı “düzeni yıkma”, askerlerden hesap sorma işini bugün İslamcılar yapıyor yanılsaması, zavallılığı içinde. Geçmişle ilgili takıntıları, yaşanmış ve yaşanmakta olan hayal kırıklıkları, birçoğunun gözüne perde indirmiş. Çoğu için sosyalizm, köklü bir düzen değişikliği değil artık, bir "yönetişim" imkanı… SSCB sonrası ideolojik bozgunu sömürmek için bunların bir çoğuna paye dağıtan Fethullah üniversiteleri, medyası, vakıfları, AKP'nin elindeki devlet kurumları vb., bu şaşkınları manipüle etmekte hiç zorlanmadı.

Ne denebilir ki? En azından önemli bir kısmına “Yetmez ama Evet”teki iki yüzlülük bir karakter olarak, yapışıp kalır, kolay kolay değişmez…Örtülü AKP’lilik, mahçup bir destekten arsız bir savunmaya dönüşebilir, saflarını sıklaştırıp iyice emeğin karşısına geçerler. Ya da pişkince, liberalleşmiş bir CHP bulurlarsa, oraya da tornistan yaparlar. Bu kez de CHP’ye, “Yetmez ama Evet”derler… Hiç şaşırmayın…

Not: Dünkü yazımda, yetmez ama evet listesinde görünen Av.Ergin Cinmen, tercihinin "Evet" değil, "boykot" olduğunu bildirdi.

8 Eylül 2010 Çarşamba

“Hayır”, Ekonomide Kaos Yaratmaz

Mustafa Sönmez


Hükümetin ekonomi ile ilgili bakanlarından Ali Babacan, hafta sonu Kanal 24'te katıldığı televizyon programında, 12 Eylülde yapılacak referandumun ekonomiye etkilerine ilişkin bir soruyu yanıtlarken, “Türkiye bütün bu kargaşa ortamında bir başarı adası, bir istikrar adası olarak yükselirken hayır çıkarsa birden bire kendisini geriye giden reformdan uzaklaşan bir pozisyonda görecektir..Türkiye bunun için bir bedel öder, bir faturası olur bu işin. '' demiş.
Tarzan, belli ki, zor durumda. Nabız yoklamalarından, anketlerden anlaşılıyor ki, istedikleri oranda Evet çıkmayacak. Şimdi de her fırsatta “Hayır” çıkarsa kaos olur,bedel öderiz benzeri tehditkar ifadeleri sık sık kullanmaya başladılar, daha da kullanacaklar

Oysa, soğukkanlı bir değerlendirme yapma niyetinde olanlar, Babacan’ın “istikrar adası” olarak gösterdiği Türkiye ekonomisinin bir sıcak para afyonlaması yaşadığını, sıcak paranın da yatırım yeri olarak Türkiye’yi seçiminde AKP iktidarının vazgeçilmez bir rolü olmadığını görürler. Türkiye’de , birçok ülkeye işlerin yolunda gidiyor görünmesi, sıcak paranın, yani yurtdışında yerleşik yatırımcıların tercihlerinden oluşuyor. Akan sıcak para, dövizi aşağı iterek ithalatı ve ithalata bağımlı ihracatı kıpırdatmakta, sıcak para rüzgarlı bir büyüme “akmasa da damlatmaktadır”. Referandumun sonucunun ise en azından kısa ve orta vadede sıcak para yönelişlerini değiştirmeyeceği gün gibi açıktır.

***

Kafasını Türkiye’den yer küreye çevirme basiretini gösterenler göreceklerdir ki, sıcak para için Türkiye’nin yanı sıra, Meksika, Brezilya, Malezya, G.Kore ve G.Afrika “bereketli topraklar”…

Derecelendirme kuruluşları açısından Türkiye, ortalarda bir yerde. Moody’s’in Türkiye notu Ba2, S&P’ninki BB, Fitch’inki BB+…Bu notlar, sıcak paranın girişinde etkili. Sıcak para şunun farkında ki, tüm kriz şartlarına rağmen Türkiye dolar borçlanmasını yüzde 5 dolayında faiz ödeyerek karşılıyor. Sıcak paranın 2010’un ilk 8 ayında ne kazandığını sayılarla ifade edelim de, sıcak paranın referanduma mı, sağladığı getiriye mi önem verdiği anlaşılsın.




Sıcak paranın 2009 sonunda yaptığı yatırım, 3 Eylül itibariyle borsaya yatırım ise TL bazında yüzde 15,5, dolar bazında yüzde 14,5 kazandırdı. Devlet tahviline yatırım yapıldıysa , TL bazında yüzde 5,6, dolar bazında yüzde 5’e yakın faiz elde edildi. Yatırım repoya ise TL bazında yüzde 4, dolar bazında yüzde 3 kazanıldı. Böyle kazanan bir sıcak para, Anayasa değişikliğine Hayır çıktı diye niye çekip gitsin?

Sıcak para, bugün elde ettiği bu getirilerin azalıp artması ile ilgilidir. Onun için önemli olan, getirisinde bir aşınma olup olmadığı ve dışarıda ona daha cazip bir seçeneğin ortaya çıkıp çıkmamasıdır.

***

27 Ağustos itibariyle, iyi paralar kazanan sıcak paranın borsa ve devlet kağıtlarındaki yatırım toplamı 85 milyar dolara çıkmış durumda. Banka mevduatı olarak da yabancıların 30 milyar doları Türkiye’deki bankalarda. Toplamı 115 milyar doları bulan bu sıcak paranın, referandumda çıkacak bir “Hayır” ile çekip gitmesi söz konusu olabilir mi? Tabi ki hayır. Sıcak para ve onların görüşlerine itibar ettikleri derecelendirme kuruluşları, IMF analistleri, bu referandumdan “Hayır” çıkmasının ardından iktidarın değişmeyeceğini, ekonomi politikalarda ani bir değişim yaşanmayacağını biliyorlar. 2011’deki genel seçimin öne çekilmesi muhtemel. Ve buna dönük olarak da mali kuralı erteleyen AKP iktidarının daha gevşek bir maliye politikasına yöneleceği de sır değil. Bunun da başta enflasyon hedefini sulandırması, kamu borç stokunu kabartacağı, bütçe açığına yol açacağı biliniyor. Ama, bütün bunlara rağmen, sıcak para yatırımcıları, gidilebilecek muhtemel ülkelerle kıyaslayarak kararlarını veriyorlar. Dünyanın şu kış gününde, bir hayır çıktı diye 13 Eylül sabahı bir yere gitmezler, kaos filan da olmaz…Kimse, AKP’nin oyununa gelmesin…

6 Eylül 2010 Pazartesi

Sıcak Paracı Bakan Palavraları…



Mustafa Sönmez

Dünyada, özellikle Avrupa’da ekonomi sarpa sarıp ikinci bir dip korkusu her yeri sardıkça, borsaya, devlet kağıtlarına yatırım yapan kısa vadeli yatırımcı, “sıcak para sahipleri” için Türkiye pek revaçta olan ülkelerden biri. Birçok ülkeye göre bütçe açığı henüz büyümemiş, kamu borç stoku henüz tehlike sınırına gelmemiş, faiz getirisi yüksek, sıcak paraya karşı da hayli davetkar ülkelerden biri Türkiye. Onun için her hafta biraz daha sıcak para geliyor. 27 Ağustos tarihi itibariyle borsada 54 milyar dolar, devlet kağıtlarında 31 milyar dolar “yurtdışı yerleşiklerin” yani sıcak para sahiplerinin yatırımı vardı. Bu 85 milyar dolarlık stoka, 30 milyar dolarlık yabancıların banka mevduatlarını da eklersek, sıcak para stokunun 115 milyar dolara ulaştığını söyleyebiliriz.

Ekonomi, her hafta biraz daha artan sıcak para girişi ile afyonlanmış durumda. Sıcak para aktıkça, döviz kuru da aşağı iniyor, dolar, 1.50 TL’nin altına doğru gidiyor. Döviz ucuzladıkça ithalat hızlanıyor. İlk 7 ayda ithalat 100 milyar doları bulurken ihracat 65 milyar dolarda kaldığı için daha ilk 7 ayda 35 milyar dolar dış ticaret açığı ortaya çıktı. Bu, doludizgin bir cari açığa gidiş demek. Ama, ekonomiyi yönetiyormuş gibi yapan AKP’li bakanlar bu afyonlanmış ekonominin sarhoşluğundan ayılıp olan biteni sağlıklı bir biçimde analiz etmek yerine, sıcak parayla onlar da afyonlanıp yaşanan “serap”ı, bir Türkiye gerçeği, bir büyüme mucizesi gibi takdim ediyor, palavralarıyla ortalığı kasıp kavuruyorlar.
***
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, geçtiğimiz hafta birçok TV yayınınıda katıldığı toplantılarda, 2010’da ilk yarıda büyüme hızının-6 aylık- yüzde 10’u bulduğunu söyledi ve bunun OECD ülkeleri rekoru olduğunu öne sürdü. İkinci çeyrek, ya da ilk yarı büyüme verileri 14 Eylül’de açıklanacak, ama Şimşek, sonucun kokusunu almış belli. 2010’un ilk yarısında büyümenin yüzde 10 olması demek, ilk çeyrekte yüzde 11,7 büyüyen ekonominin, ikinci çeyrekte yüzde 8,5 büyümesi demek. Eğer bu doğruysa, ilk yarının büyümesi de yüzde 10’u bulur.
Bulur bulmasına da yüzde 10 büyümenin nesi sevindirici,eğer 2009’da yaşadıklarınızı hatırlarsanız…


Kaynak;TÜİK ,milli gelir veri tabanı, 2010,ilk yarı verisi yüzde 10 tahmindir

Sıcak para mahmuru Bakan Şimşek şunu unutuyor:2009’un ilk yarısında ekonomi yüzde 11 küçülmüştü. 2010’da , bu küçülen milli gelir pastası yüzde 10 oranında büyütülmüşse, bunda sevinilecek bir durum yok. Çünkü o eksilen pastanın yeniden büyütülmesine karşın, 2008’in ilk yarısındaki, yani kriz öncesindeki pasta büyüklüğüne ulaşılamıyor. 1998 sabit fiyatlarıyla ifade edersek, 2008’in ilk 6 ayında yaklaşık 50 milyar TL olan milli gelir üretimi, kriz yılı 2009’un ilk yarısında 44 milyar TL’ye düştü,yani 6 milyar TL’lik küçüldü. 2010’un ilk 6 ayında ise ancak 49 milyar TL’ye yaklaşıyor. Yani, 2 yıl öncesini yakalayamıyor bile. Sıcak para sarhoşluğundan unutulan bir şey daha var. 2008’den bu yana nüfus yılda yüzde 1,5, yani her yıl 1 milyon kişi artıyor. Dolayısıyla 2008’in pastasına ulaşsanız bile, bu pastayı , nüfusa eklenen 2 milyon kişi ile daha paylaşmak durumundasınız. Özet: Yüzde 10 büyüme bile krizde kaybettiklerimizi geri getirmiyor, tersine artan nüfusla birlikte düşünürseniz, yoksullaşmış durumdayız.

***
Bakan, konuşmalarında istihdamın arttığını iddia ediyor ama işsizler ordusunun 2008 ortasında 2 milyon 168 bin iken 2010 ortasında 2 milyon 846 bin olduğunu yine sıcak para mahmurluğundan olsa gerek unutuyor. Resmi işsizlik oranını aynı dönemde yüzde 9’dan yüzde 11’e çıkarak 2 puan arttığını nedense hatırlamıyor.

Bakan, merkezi bütçenin Ağustos sonuçları açıklandığında fazla vereceğini söylüyor. Ama bunun sıcak paranın patlattığı ithalattan, tüketici kredisi, kredi kartı ile kışkırtılan tüketim vergilerinden, ÖTV, KDV artışlarından ileri geldiğini nedense göremiyor…

Sıcak para afyonlamasından bulutların üstünde gezinen ve her fırsatta palavralar sıkan Bakan, sıcak paranın mest ettiği borsa manzaralarını da referandumdan çıkacak evetlere bağlıyor ve 4 Eylül’de Batman’da NTV’ye yaptığı açıklamada şöyle diyor; 'Kamuoyu yoklamaları yapılıyor sık sık, bunu piyasa oyuncuları takip ediyor…yüzde 60'ları aşan bir 'evet' falan, şu anda fiyatlanmıyor; fiyatlanan şey; yüzde 50-55 aralığında bir evet. Bu yeterli. Çünkü dikkat edin referandum süresince AK parti oy oranını artırmıştır. Bu da geleceğe ilişkin istikrarlı bir hükümet, sağlıklı politikaların devamı anlamında çok güçlü bir mesaj, bu olumlu bir durum, piyasa açısından baktığınızda.” Aynı habere göre, Şimşek, tersine bir sonucun çıkmasının da ekonomiyi, beklentileri olumsuz etkileyebileceği görüşünü dile getirmiş.

Bu da tehditçi Başbakan’ın hık deyicisinin aba altından sopa göstermesi…



4 Eylül 2010 Cumartesi

Medya-Kültürde Reklam, Sponsor Hakimiyeti

Mustafa Sönmez

Kaçımız son zamanlarda bir CD satın aldık, ya da biz değil de çocuğumuz harçlığı ile CD alıyor mu ? Kaçımız kalbur üstü filmleri, TV ekranlarına düşmesini beklemeden, büyük bir iştahla sinema salonunda seyrettik ? Ya da DVD’lerini “korsan” olup olmadığına bakmadan almamazlık ettik? Artık kaçımız birkaç gazete-dergiyi parasını vererek satın alıyor ve kağıda dokunarak okuyoruz? Kaçımız, tuttuğumuz takımı seyretmek için statlara koşuyoruz ? Samimi olarak cevaplayalım: Çok azımız…Nedeni ? Üşengeçlik de var ama, tabi ki o değil asıl neden. Esas neden şu: Hemen hemen bütün medya-kültür ürünlerini artık beleşe elde etme fırsatını teknoloji bize sunduğu için…

***

Biliyoruz ki, müzikten sinemaya, gazete-dergiden futbola kadar birçok medya-kültür ürünü, ulaşılan teknolojik gelişmeler sonucunda alışılagelmiş kanallar dışına da taşındı. TV kanalları, vizyondaki filmleri, çok geçmeden evdeki ekrana taşıyor. Belki araya reklam kuşakları giriyor, ama çoğumuz şikayetçi değiliz… Televizyonun, müziğe ve sinemaya yaptığı bu azizliğe çok geçmeden diğer “dijital kanallar”ın yaptıkları eklendi. İnternet, GSM şebekeleri, dijital müzik çalarlar gibi bir dizi alan yeni taşıyıcılar. İstediğimiz filmi, müziği- yasal ve etik olmasına pek aldırış etmeden- internetten indirebiliyoruz. Futbol takımımızın maçını, şifreli kanala para vermeyi göze alamıyorsk da, özetleri birçok kanalda seyredebiliyoruz . Neredeyse tüm günlük gazetelere internetten bedava ulaşabiliyoruz.

İrili-ufaklı bütün medya-kültür sektörü, parasıyla satamadığı, teknolojinin “meta” olmaktan neredeyse çıkardığı bu ürünlerin üretimini nasıl devam ettireceğinin, bunları yeni bir meta haline nasıl getireceğinin yollarını araştırıyor. Fikir hak sahipleri, ne kadar hukuk ile ürünlerinin taklidi, korsan üretimi ve satışı ile mücadele ederlerse etsinler, teknoloji ile baş edemiyor. Sadece bir örnek: Müzik ürünlerinin metaya dönüşerek “paraya tahvil” edilmesi mümkün potansiyelinin, ancak yüzde 20’si para olarak bu işe emek koyanlara geri dönüyor. Çin’de bu oran yüzde 5’e kadar düşüyor.

***

Gazete-dergi, sinema filmi, müzik ürünü, hatta seyirlik futbolu “parasıyla satmanın” devri geçiyor. Bu ürünlerin taklidinin, korsan üretim ve dağıtımının önüne geçmek kolay değil, neredeyse gerekli de değil. Yeni trend, bu ürünlerin bizatihi satışından para kazanmanın peşini bırakıp, bu ürünlerin daha çok sayıda tüketiciyle buluştuğunu kanıtlamak ve bu kanıtla reklamverenin kapısını çalmak. ürünün bir yerine reklam almak, ek olarak, reklamın başka bir biçimi olan “Sponsorluk” mekanizmasını da kullanarak bu medya-kültür ürünlerinin üretilmesini ve tüketici tarafından tüketilmesini sağlamak. Evet, yeni trend, ya da medya-kültür alanını yeniden metalaştırmanın yolu bu…

Şifresiz TV kanalları zaten maliyetlerinin bir kısmını bu yolla, yani reklam geliri ile karşılamaya çalışıyorlar. Gazeteler, -en azından bizde- çok ucuz. 50 kuruşa 40 sayfa gazete olur mu? Ama birkaç yüzbinlik tiraja ancak bu fiyatla ulaşılıyor. Ulaşılan bu tiraj da reklamı getiriyor. Yazılı ve görsel medyadaki giderlerin reklam geliri ile karşılanmayan kısmı, kanalına göre politik ve-veya ekonomik patronajca karşılanıyor, karşılığı da medya dışı ekonomik ve politik alanlardan sağlanan dışsal faydalarla tahsil ediliyor.

Artık sinema filmi, sadece sinema salonlarında gösterilmek üzere planlanmıyor, sinemanın ardından TV kanallarında gösterilme ihtimali ve onun geliri düşünülerek bütçeleniyor, çoğu filme önce sponsor bulunuyor. Özellikle TV dizileri ve filmleri büyük ölçüde sponsor katkıları ile üretiliyor.

Ne kadar direnirse dirensin , artık müzikte de bu trend hakim olacak. Müzik eserleri, sponsor ilişkileri ile birlikte tasarlanacak. Neredeyse, sponsor bulmadan albüm çıkaramayacak sanatçılar, prodüktörler. Bedava dinletilecek müziğin, müzisyenin bir yerlerine de reklamın mesajı asılı olacak tabi ki…

Futbolda flaş transferlere, önce sponsor bulunuyor. Antalyaspor’un isminin başına adını yazdıran AKP’li Medikal Park’ın Beşiktaş’ın İnönü Stadı’nın ismine talip olma cüretini gösterdiğini, geçtiğimiz günlerde CNBC-e’de, ilgilisini dinlerken öğrendim. Muhterem, İnönü Stadı’nın denize bakan cephesine otel yapma izni verilmesi halinde bu proje ile ilgilendiklerini anlatıyordu. Neler dönüyormuş bizim camiada meğer…

***

Bütün bunlar ne demek? Her tür medya-kültür ürünü, tüketici için bedavalaşıyor ama bu kez başka tür bedel istiyor bu değişim. Artık medya-kültür ürünleri, bizatihi sanat, kendisini, reklamverene beğendirme mecburiyetinde. “Digital öncesi” dönemde daha çok sayıda tüketicinin birinci elden “para”sının , beğenisinin eleğinden geçen kültür ürünleri, yeni dönemde yerini daha az sayıda , güçlü reklamverenin hükümranlığına bırakıyor. Ya da onların önceki dönemde de var olan “tek seçici”likleri iyice pekişiyor. Sanatın diğer dallarının ,edebiyatın, tiyatronun, resmin ve diğerlerinin akıbeti de farklı olmayacağa, sanatın tümüne reklam-sponsor ilişkisinin damgasını vuracağı söylenebilir.

3 Eylül 2010 Cuma

Dış Ticarette Pazarlar Değişiyor mu ?

Mustafa Sönmez

Küresel krizin etkisiyle 2009’da yüzde 27 daralan Türkiye’nin dış ticareti, 2010’da yeniden eski hacmine ulaşmaya çalışıyor. İlk 7 ay itibariyle bakıldığında da 2010’un dış ticareti 2009’un aynı döneminin yüzde 20 önünde ama kriz öncesinin yani 2008’in ilk 7 ayının henüz yüzde 25 gerisinde. Küresel kriz, Türkiye’nin ihracat ve ithalat pazarlarında da bazı değişimler yarattı. AB-27 pazarı ile olan dış ticarette bazı değişimler yaşanıyor. AB7nin tedarikçisi rolünü üstlenmiş Türkiye’nin, 2007’nin ilk 7 ayında AB-27’ye ihracatının, toplamdaki payı payı yüzde 57 gibi önemli bir yerdeydi, diğer Avrupa ülkeleri ile birlikte oran tüm Avrupa için yüzde 68’e çıkıyordu. 2009 krizinde daralan AB pazarıyla, ihracat da düştü. AB’den siparişler azaldı ve Türkiye ihracatındaki payı yüzde 44’e kadar düştü.

2009’un ikinci yarısından başlayarak Türkiye ihracatı kendini toparlamaya çalıştı. 2010’un ocak-temmuz dönemi ihracatı 65 milyar dolara, yani 2009’un ilk 7 ayının yüzde 13 üstüne çıkmış durumda. Ama, AB pazarındaki kayıp yakalanabilmiş değil. AB-27’ye yapılan ihracat, toplamda payını ancak yüzde 46’ya çıkarabildi. İlk 7 ay itibariyle Türkiye, AB’ye 2007’de 33, 2008’de 40 milyar dolarlık ihracat yapabiliyordu. 2009’da bu tutar 25 milyar dolara kadar geriledi. 2010’un ilk 7 ayında da ancak 30 milyar dolara çıkmış ihracat. Yani AB pazarından kayıplar telafi edilebilmiş değil.




Türkiye, AB pazarından kayıplar verirken AB için pazar olma durumunda, yani ithalatta ne halde ? Türkiye’nin ithalatında AB’nin payı kriz öncesi ve sonrasında yüzde 38-41 bandında değişim gösterdi. 2010’un ilk 7 ayında ise AB ülkeleri Türkiye’ye 38,8 milyar dolarlık mal satmışlar yani 100 milyara yaklaşan ithalatın yüzde 38,8’ini gerçekleştirmişler. Peki Türkiye-AB arasındaki dış ticaret farkı nasıl seyrediyor. 2007’de Türkiye, AB’den yaptığı ithalatın yüzde 88’ini yine AB’ye yaptığı ihracatla karşılıyordu. İzleyen yıllarda durum böyle devam etmedi, AB’den ithalat daha az düşerken ihracat daha hızlı düştü ve Türkiye’nin, AB ithalatını ihracatla karşılama oranı yüzde 77’ye kadar düştü.

AB, Türkiye ithalatında yüzde 40 gibi bir payla ilk sırayı korurken Türkiye’ye enerji ve ara malları ihraç eden Rusya, İran, Çin, G.Kore gibi Asyalı ülkelerin ithalat payı yüzde 22’yi buldu.



Türkiye , AB’den ithalat oranını pek değiştiremezken ihracattaki kaybını başka bir pazardan telafi edilebildi mi?

AB pazarının bir kısmının, “Doğu”dan, yani, yakın ve orta doğu , bazı Afrika ülkelerinden ve diğer Asya ülkelerinden biraz da olsa kapatılabildiği görülüyor.

Başka bir ülke kategorisi ile bakıldığında İslam ülkeleri ile olan dış ticaretin kriz döneminde bir değişim yaşadığı görülüyor. İslam Konferansı Teşkilatı ülkelerine olan ihracatın Türkiye ihracatı içindeki payı 2009 ve 2010’da 6 puan dolayında artmış durumda. Yine bu ülkelerden yapılan ithalatın payında da 3 puan artış var.

Özetle, kriz sonrası, AB’den ihraç pazarı kaybı yaşandığını ama AB’den yapılan ithalatın pek tempo kaybetmediği görülüyor. Türkiye’nin AB tedarikçisi olma rolü, krizle az da olsa iddia kaybetmiş. Buna karşılık ihracatta, uğranılan pazar kayıplarının İslam ülkelerinden belli ölçüde telafi edildiği görülüyor. İslam ülke pazarlarından pay almada AKP’nin siyasi-diplomatik atakları ne kadar etkili oldu, bilinmez ama unutmamak gerekir ki, Türkiye’nin girmek istediği bu pazarlar, Çin, G.Kore, Hindistan gibi Asyalılarının da kapmaya çalıştığı pazarlar. Türkiye’nin rekabet gücü yeterli değilse, siyasi etkenler çok uzun süre etkili olmaz, buralarda kazanılmış görünen mevziler orta vadede kaybedilebilir.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Dış Açık Gümbür Gümbür…

Mustafa Sönmez

Temmuz ayının açıklanan dış ticaret verileri ile birlikte ilk 7 ayın dış ticaret fotoğrafı da ortaya çıktı. İhracat, ithalat ve aradaki farkı oluşturan dış ticaret açığı. 2009 kriz yılının ardından gümbür gümbür bir ithalat patlaması ve bunu karşılayamayan ihracat sonucu yine gümbür gümbür büyüyen bir dış ticaret açığına işaret ediyor. Öyle ki, bu yılın ilk 7 ayında ulaşılan ithalat ve dış ticaret açığı patlaması , 2003-2010 dönemindeki AKP iktidarının sadece 2008 Ocak-temmuz peryodunda görülmüştü. O yıl büyük bir cari açıkla sonuçlanmış ve son çeyrekte hatırı sayılır bir sıcak para çekilmesinin de etkisiyle krize sürüklenilmiş , 2009’da ekonomi yüzde 5’e yakın küçülmüştü.



Kaynak:TÜİK, Dış ticaret veri tabanı

Bugünkü gidişat nereye ? Açıkça görülüyor ki, yüzde 5’e yakın 2009 küçülmesinin ardından başlayan yeni büyüme ivmesi, yapısal özelliğinden dolayı, yine ithalata dayalı bir büyüme ve yine ithalata bağımlı bir “çakma ihracat” ile ilerliyor. Ama, büyüme adına ne kaydediliyorsa, geride ciddi bir dış ticaret açığı, akabinde de döviz açığı, yani büyük bir cari açık bırakıyor. Bu cari açığı kapatmanın tek kanalı olarak ulanılan ise sıcak para…Ağustos sonu itibariyle 100 milyar dolara kadar tırmanan sıcak para girişi, bu çarpık ve o kadar da kırılganlaştıran süreci besliyor. Dünyada, özellikle AB ve ABD’de yaşanan resesyon, hatta ikinci bir dip yapma ihtimali ile Türkiye gibi, henüz büyük bütçe açığı ve tehlikeli kamu borcu stoku oranlarına çıkmamış ülkelere sıcak para oluk oluk geliyor. Sıcak paracılar, buralarda hem manevra alanı buluyor hem de görece cazip faiz. Sıcak para oluk oluk aktıkça, döviz kuru da aşağı iniyor, en azından olması gerekenin çok altında kalıyor.Bu da gümbür gümbür ithalata yol açıyor. Yatırım malından tüketim malına kadar her şey ithal ediliyor. İhraç ürünlerin üretiminde kullanılan girdiler, yüzde 70’e varan oranlarda , yerli piyasa yerine daha az maliyetli hale geldiği için dışarıdan, özellikle Çin’den, G.Kore’den,Hindistan’dan , öteki Asya ülkelerinden getirtiliyor. Bu girdilerle yapılan “çakma ihracat”ın geliri, ithalat faturasının yüzde 65’ini bile karşılayamayınca ortaya devasa dış ticaret açığı çıkmaya başladı yine. İlk 7 ayda ithalat 100 milyara yaklaşırken ihracat 65 milyar doları bile yakalayamadı, dolayısıyla dış ticaret açığı şimdiden 35 milyar dolara merdiven dayadı.

***

Dokunulmayan sıcak para girişi ile ucuzlayan kur, Türkiye’de üretilen birçok ara malı ve tüketim malının bile ithalatına yol açıyor. Bu yılın ilk 7 ayında 100 milyar dolara yaklaşan ithalatta ara mallarının oranı yüzde 72,4’e yaklaşıyor. Bunun içinde Türkiye’nin pamuğunu, ipliğini, madenini kullanmak yerine daha ucuza getirildiği için Asya’nın kullanılan ara malları var. Yine ilk 7 ayda 13 milyar dolara yakın tüketim malı ithalatı yapıldığı görülüyor. Bu tüketim mallarının çoğu ya yapılmasa da olur ya da Türkiye’de üretilen ürünler, dolayısıyla haybeye, şımarık ithalat. Sözkonusu ithalat patlamasının içerideki yerli üreticiye kepenk indirdiğini ve bu gümbürtüyle daha çok indirteceğini yine tekrarlayalım. Her kapanan ya da daralan işletme ise yeni işsizler demek, iş bekleyen işsizlerin yüzüne kapanan kapılar demek.

Sıcak para ile afyonlanmış ekonomiyi, her şeyin yolunda gittiğinin hülyası olarak görenler, büyüyen döviz açığı ile, bağımlı hale geldikleri sıcak para bir sabah çekip gittiğinde, altlarından sandalye çekilmiş gibi yere çakılacaklar. Gidişat tam manasıyla bu yönde. Temmuz sonunda ortaya çıkan bu vahim manzarayı kim hayra yoracak, çok merak ediyorum.