Sayfalar

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Neresi “Demokratik”, Nasıl “Özerklik”? (2)

Mustafa Sönmez

25.o8.2010, Çarşamba
Kürt politik hareketinin gündeminin ilk sırasına oturtulan “demokratik özerklik”, şimdiden körlerin fil tarifine döndü. AKP’nin ağır topu, Başbakan yardımcısı Cemil Çicek’e sorarsanız, “Demokratik özerklik denilen şey, Türkiye’de Kuzey Irak’taki yapıya benzer bir yapı oluşturmaktır… Türkiye’de bir model oluşsun, sonra da şimdi bağımsızlık ilan etmek risklidir bunun bedeli var, konjonktür ileride uygun olduğunda da biz varmak istediğimiz yere varalım”… Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’e sorarsanız, o, belediye önündeki gönderde Türk bayrağının yanında sarı-yeşil-kırmızı bayrağın dalgalandığı bir yapılanmadır, ama sadece Güneydoğu’ya ait değil, tüm Türkiye’ye önerilecek bir modeldir.

Dostum Ertuğrul Kürkçü, “Kürtlerin istediğini biz de istiyoruz: Her il, her belediye kendi özerk yönetimine sahip olsun. Bu özerk yönetimler bir araya gelerek demokratik bir cumhuriyet altında her milliyet ve inançtan yurttaşı birleştirsin” diyor (26 Temmuz 2010,bianet.org).

***
Kürt siyasi hareketinin yol haritasının odağına yerleştirdiği bu “proje”yi, “ Türkiye genelinde yerel yönetimleri güçlendirmek” hedefi olarak anlamak mümkün olabilirdi. Ama BDP’nin, Abdullah Öcalan’ın ifadelerinden öyle bir şey çıkmıyor. Şunu biliyoruz: Türkiye, Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan ve üye devletlerin imzasına açılan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı önemli maddelerine çekince koyarak 1988’de imzalamıştı. Bu şart, yerel yönetimlerin özerkliği kavramını; “yerel makamların, kanunlarla belirtilen sınırlar çerçevesinde, kamu işlerinin önemli bir bölümünü kendi sorumlulukları altında ve yerel halkın çıkarları doğrultusunda düzenleme ve yönetme hakkı ve imkânı” olarak tanımlamakta. Kürt siyasetinin muradı bu mudur? Bu ise, bunu öncelikle ve ağırlıkla Kürt sorunu ile ilişkilendirme neyin nesi? O zaman, çıkarsınız ortaya, TBMM’de grubunuz var ve dersiniz ki, biz bütün Türkiye için Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın uygulanmasını istiyoruz. Bu konuda yanınıza CHP’den, başka partilerden milletvekilleri de bulursunuz, Türkiye’deki birçok meslek örgütü, sendika, demokratik unsur böyle bir talebi elbirliği ile hayata geçirmeye niye hayır desin ? AB desteği de cabası…Ama bu da değil. PKK-BDP’nin “demokratik özerklik” modeli, her zaman olduğu gibi- öncelikle Kürtlerin yoğunlukla yaşadığı bölge için istedikleri bir şey. Yani diyorlar ki, “Kürt illeri”nde demokratik özerklik uygulansın. Bölgede seçilecek yönetime , merkezin birçok yetkisi devredilsin. Hangileri ? O başlığın altı muhtelif…Vergi salmadan yerel futbol ligi düzenlemeye kadar bir aşure var orada. Diyelim ki, böyle bir şey oldu: İspanya’nın en zengin ulusu Katalanların, üniter İspanya içinde “özerk bölge” olmalarına benzer bir yapı, yoksul Güneydoğu’da bir şekilde gerçekleşti… Kürtlerin hangi derdine çare olacaksa bu model, söyler misiniz, bölge dışındaki milyonlarca Kürt’e ne getirecek? Mesela İstanbul, Ege,Çukurova’daki Kürtler, Güneydoğu’daki “özerk” bölgenin nimetlerinden- neler olacaksa o nimetler- nasıl yararlanacaklar? Eğer Kürt nüfusun en az yüzde 40-50’si bölge dışında, ülkenin gelişmiş bölgelerinde yaşıyor ve onların birçoğunun Kürt kimliği ile kültürel hakları ile ilgili talepleri bulundukları bölgelerde sürüyorsa, o zaman bölge temelli bir proje Batı’daki Kürtleri nasıl kucaklayacak?

Mesele merkezi devletin yetkilerini yerele devrederek demokratikleşme ise, bu niye sadece Güneydoğu için isteniyor ve BDP-ki Türkiye partisi olduğu, tüm Türk-Kürt ezilenler için ortak adres olduğu iddiasındadır- neden bu modeli tüm Türkiye için geçerli ve tüm ilerici-demokrat unsurlarca ortak bir program ve mücadele eylem alanı olarak takdim etmemekte, tersine, bölgeselleştirmektedir? “Biz yaparız, öteki bölgeler de örnek alır” mı denilmek istenmektedir? Diğer bölgelerdeki Kürtleri ,zımnen, asimile olmuş, Türkleşmiş Kürtler olarak mı görmekteler ?

***
Elbette, yereli demokratikleştirme, yetki ve sorumlulukta yerele inisiyatif tanıma gerekli. Bu, herkesin demokratik talebi. Ama bunu belli bir etnisitenin yaşadığı bölgenin ihtiyacı ve projesi olarak takdim, hem inandırıcı, hem de gerekli değil. Kürtler ülkenin tüm coğrafyalarında. Bölge esaslı “proje”ler, sözel olarak savunulurken bile, ayrılıkçılık, bölücülük ile yaftalanmaktan kurtulamaz. Bu “kör, bulanık hedef” adına sürdürülen her gayret, ülke genelinde kutuplaşmayı, Batı bölgelerindeki Kürtlere tacizi ve linç kültürünü beslemeyi getirir. Bu gerilim ikliminden olabildiğince kaçınılmalıdır.

Kürtlerin varlık ve kimliklerini güvenceye alarak eşit yurttaşlardan oluşan bir ortak yönetim oluşturma amaçlı önerilerini tartışmaya, dinlemeye açık olmalıyız. Ama, bu ülkede sadece Güneydoğulu Kürtler yaşamıyor. Batı’daki Kürtler ve demokrasi talebi olan Türkler, Araplar, Çerkezler, diğer etnik kimlikler de var. Herkesin ekonomik, politik, kültürel beklentilerini kucaklayacak çözümleri, kendimizi odağa, merkeze koymadan, gerilim yaratmadan, herkesin hassasiyetine saygı duyarak tartışmalıyız. Bunu yapmaktan başka çaremiz de yok.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Neresi “Demokratik”, Nasıl “Özerklik”? (1)

Mustafa Sönmez

23.08.2010, Pazartesi
AKP, Anayasa değişiklik paketi ile, yürütme ve yasamada ele geçirdiği üstünlüğünü, yargı gücünü de kontrol altına alarak perçinlemek ve bugünkünden daha otoriter bir düzen kurmak peşinde. AKP, yargı kalesini, 12 Eylül referandumundan çıkaracağı “evet”lerle düşürdüğü an, amaçladığı faşizan iktidarın önünde pek bir engel kalmayacaktır. İşte o zaman Tekel işçilerinin 4-C davasını, Karadeniz halkının HES davalarını, meslek odalarının, sendikaların özelleştirme karşıtı davalarını hukuksuz bularak bozan yargı, iyice “yandaş yargı” yapılacak, Ergenekon benzeri davalarla korku imparatorluğu iyice hükümran olacaktır.
Anayasa değişikliğinin arkasındaki amaç bu kadar net iken, akıl tutulmasına uğramış bazı demokrat ve sol geçinen çevreler bu amacı görmezlikten gelerek “evet”çilerin safında yer alma aymazlığındalar.

***

Anayasa değişiklik paketine Hayır kampanyasının başını CHP çekmekle beraber, aklıselim sol parti ve örgütler de tavırlarını “Hayır” olarak belirlediler. ÖDP, TKP, EMEP ortak bir tavırla “hayır” tercihinde çalışma sürdürürlerken onlara, Halkevleri, TMMOB, sol yönetimli sendikalar, çeşitli meslek örgütleri, Alevi dernekleri de eşlik ediyor.

Bütün bu “hayır”cı kesim, öteden beri, Kürt meselesinde demokrat bir tavır takınarak Kürtlerin kültürel hak ve özgürlükleri için, Kürt siyaseti ile dayanışma içinde bulunageldiler. Yeniden kardeşleşme için samimi bir çaba içinde oldular. Meselinin aslının sınıfsal olduğuna parmak bastılar. Gelin görün ki, gündemdeki Anayasa değişikliğinde solun “Hayır” tercihini, Kürt siyasi hareketi , PKK- BDP paylaşmıyor, Hayır demiyor, boykot diyor ama aslında “evet”e doğru da dans ediyor. Tam da bu yol ayrımında, Türkiye solunun PKK-BDP hareketini yeniden analiz etmesi, sapmalarına sessiz kalmaması ve eleştirel yaklaşması gerekmiyor mu? Bu hareket ne kadar demokratik bir harekettir, Kürtlerin geleceği ile ilgili proje olarak diline doladığı demokratik özerklik ne kadar isabetli, paylaşılabilecek bir öneridir?

***

12 Eylül kavşağı bir kere daha oraya koydu ki, PKK-BDP , her sürecin merkezine Kürtleri koyan milliyetçi bir duruşu tercih ediyor. BDP, tüm Türkiye partisi olma, sadece Kürtlerin değil, Türk emekçilerinin, demokratlarının da partisi olma iddiasına rağmen, içinde Kürtleri ilgilendirmeyen hiçbir mücadele içinde yok. Grev ve direnişlerde yok, demokratik direnişlerde yok. TBMM’de, varsa yoksa sadece Kürt başlığı altında bir kürsü kullanımı var.
Sonuçta, faşizan yönetimin son hamlesi Anayasa değişikliği konusundaki tavır, bu hareketin “demokratik”liği ve yol arkadaşlığını test etme konusunda da yeterince ipucu veriyor. Ne dedi BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, hatırlayın: “Hükümet taleplerimizi karşılamaya yönelik ciddi adımlar atarsa müzakere süreci başlar, biz de yeni anayasayı destekleriz.”

***
Kürt siyaseti, referandumu, pazarlık sürecinde bir koz olarak görmekte, o paketteki neoliberal, tahakkümcü özü es geçmektedir. Değişiklik maddelerinin Kürt işçileri, Kürt kamu çalışanlarını, Kürt öğrencileri, Kürt yoksul halkını nasıl etkileyeceği BDP’nin umurunda mıdır? BDP bütün varlık nedenini, onların Kürt olmalarından kaynaklı sorunların giderilmesi ile tanımlamaktadır. Bu, tam bir milliyetçi sapmadır. Ama onlara sorarsanız sözde ülke halklarının sömürüden, ezilmişlikten, dışlanmışlıktan kurtulması için “ortak adres”tirler…

Ne yazık ki, bütün bu iddiaların partisi, siyaseti olmadıklarına dair her gün yeni kanıtlar üretiyorlar. Zaten soğukkanlı ve objektif bir gözle bakılırsa, PKK-BDP siyasetinin anti-emperyalist, anti-feodal, anti-kapitalist özelliklerini hızla kaybettiği bir tarih vardır geride. Yeri geldiğinde ABD emperyalizmi ile onun kucağında büyüyen Barzani hareketi ile, yeri geldiğinde AB’nin emperyalist ülkeleri ile, hatta bir iddiaya göre İsrail ile ittifaklar yapan , onların sunduğu imkanlardan yararlanmak için işbirliği geliştiren PKK için artık anti-emperyalist sıfatı kullanılabilir mi? BDP programını iyi okuyanlar piyasacılığa, özelleştirmeciliğe dair bir dizi övgü bulabilirler. Anti-feodal ilke iyice geride bırakılmıştır. Güneydoğu sorunu ile büyük toprak sahipliği özdeşleşmiş olgular iken PKK, kuruluşunda baş mesele gördüğü bu sınıfsal sorundan sonraları hepten vazgeçti ve programında toprak reformunu, Kürt feodalleri,ağalarıyla mücadeleyi hepten çıkardı. Yoksul Kürt köylülerini topraklandırmayı, feodallerle mücadeleyi programından çıkarmış bir harekete nasıl demokratik diyeceğiz?

Bu durumda, anti-emperyalist, anti-feodal olmayan ve içinde Kürt sözcüğü geçmeyen hiçbir mücadele başlığı altında göremediğimiz, otoriter-faşizan sistemi pekiştirecek Anayasa değişikliği konusunu Kürt merkezli beklentilerini pazarlık konusu yapan Kürt siyasetinin neresi, nesi dayanışmaya değerdir? Kürt siyaseti bu milliyetçi sapmalarıyla, özgürlükçü, sol bir politika ile bağdaşmayan makyevelist, oportünist yönelimi ile nasıl “ortak adres” olacak? Bütün bunları vakit varken oturup tartışmalı, nereye gidiyoruz sorusunun yanıtını aramalıdırlar.
İzleyen yazıda olmayan “Demokratik”liğin “Özerklik” projesini tartışacağım…

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Medyada Politik Patronaj ve Akıbet…

Mustafa Sönmez

21.08.2010, Cumartesi
AKP iktidarı, özellikle son 2 yıldır “bütün güç bende” diyebileceği, otoriter bir sivil dikta rejimine geçişe odaklandı. AKP, bu hedefine kilitlenirken, yürütme ve yasamadaki hakimiyetini, medya gücü ile tahkim etti. Geriye yargıyı denetime almak kaldı ki, ona da 12 Eylül’de oylatacağı Anayasa değişikliği ile kavuşmayı umut ediyor.

AKP iktidarı, özellikle 2007 seçimlerinden aldığı güçle, meclisteki çoğunluğunun iradesini sınırsız kullanma cüretini gösterdi. Bir yandan silahlı kuvvetleri itibarsızlaştırıp çeşitli tertiplerle itham ederek etkisiz kılarken, bir yandan da esas hedefi olan yargı denetimine hamle yaptı, yargıyı yürütmenin denetimine alacak hamleleri hızlandırdı.

12 Eylül’de oylanacak değişiklik paketinde, Anayasa Mahkemesi’nin çoğunluğunun iktidarla aynı görüşü paylaşan üyeler olması sağlanmak isteniyor. Öncelikle yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanı’na belirleyici bir rol veriliyor. Böylece yürütmenin yargı üzerindeki ağırlığı artırılıyor. Ayrıca iktidarın egemen olduğu kurumlardan seçilen üyelerin sayısı artırılıyor.

12 Eylül’de değişiklik paketi yürürlüğe girip yargı denetimi ortadan kalkarsa, Türkiye tek bir partinin egemen olduğu, iktidarın tek bir elde toplandığı ve her türlü anayasal denetimden sıyrıldığı otoriter bir rejime hızla sürüklenecek. 12 Eylül’de her “Evet” oyu, bu otoriter rejime evet anlamı taşıyor.

***

AKP’nin otoriter düzene geçiş uğruna büyük riskler göze aldığı, iktidarı kaybettiği anda Başbakan’ı Yüce Divan’a anında götürecek tehlikeli oyunları sahneye koyduğu malum. Bunun en başında, bir kamu kurumunun, TMSF’nin kontrolünde olan “müflis” Dinç Bilgin’e ait Sabah-ATV grubunun, ihaleye ikinci bir firmanın girmesine fırsat tanınmadan, AKP yandaşı olarak bilinen Çalık Grubu’na devridir. Muhtemel bir Yüce Divan oturumunda tekrarlanacak iddia şudur: Başbakan, yeni markası ile RTE, damadı Berat Albayrak’ın CEO’luk yaptığı Çalık Grubu ve ortağı Katar Emiri’ne ait Turkuvaz Grubuna , Halk Bankası ve Vakıflar bankası’ndan 750 milyon dolarlık kredi açılmasında da etkili olmuştur. Böylece, medya alanının en önemli gruplarından biri bu “politik patronaj” a geçmiştir. Sabah-ATV’nin, tamamen iktidar yanlısı bir yayın çizgisi izlemekte olduğu, bazı çatlak seslere ise konu mankeni olarak müsamaha gösterdiği bilinmektedir. Yakın zamanda gruba yeni haber kanalları ile takviyeler yapılacaktır.

Medyada politik patronaj, yine RTE destekli başka İslamcı sermaye gruplarının gazete-tv grupları ve AKP’nin koalisyon ortağı Fethullah Cemaati’nin (başta Zaman-Samanyolu olmak üzere) gazete-tv grupları ile pekiştirilmiştir.

Böylece, Türkiye medyası, özellikle 2007 sonrası ağırlıkla “politik patronaj” altına girmiştir. RTE’nin bu güçle, medyadaki rakibi Doğan Grubu’nu vergi denetimleri ile nasıl köşeye sıkıştırdığını, diğer medya gruplarını da bu yolla yola getirdiğini yaşayarak gördük.

***

Siyasi tarihimizde medya sopasıyla buna benzer operasyonlar yaşanmış mıdır? Tamamen benzemese de bazı “vaka”ları ve akıbetlerini hatırlatmak yerinde olacaktır.
Medyada politik patronajın bir örneği, 1988-1990 arası Kıbrıslı işadamı Asil Nadir’in medya macerası ile yaşanmıştır. Turgut Özal’ın, tahammül edemediği Aydın Doğan, Dinç Bilgin gruplarına karşı İngiltere’de iş yapan Asil Nadir’e sektöre girme talimatı verdiği ve desteklediği biliniyordu. Nadir, 3G diye bilinen dönemin Günaydın, Güneş gazeteleri ile Gelişim Dergi grubunu satın alarak sektörün en büyüğü durumuna geldi ve rakiplerini sindirmek üzere yıpratıcı, yıkıcı bir rekabet başlattı. Ezeli rakipler Doğan ile Bilgin, cephe oluşturarak savunmaya geçtiler. Asil Nadir’in, Özal güdümlü patronajı uzun ömürlü olamadı. İngiltere’deki ana şirketi Polly Peck’in bileği bükülünce Nadir’i kurtarmaya Özal’ın da gücü yetmedi ve ikisi de paldır küldür düştüler, şirketler ise iflas masalarında hala sürünüyorlar.

***

İkinci politik patronaj örneği Uzan Grubu vakasıdır. Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal ile Cem Uzan, ilk özel TV yayınını TRT tekeline rağmen yurt dışından Özal’ın desteği ile başlattılar. Uzan ailesi, bu ilk özel korsan kanalı Özal’ın tepe tepe kullanımına açtı. Devamında, medyayı grubun yasadışı birikim sürecinde açık seçik silah olarak kullanan Uzan Grubu, tehdit-şantaj aleti olarak kullandığı medyanın yanına Genç Parti’yi ekleyerek gücünü pekiştirmek istedi. Sonunda, dinsizin hakkından imansız geldi. AKP, iktidarının ilk dönemlerinde Uzan’ı kuşattı ve hile-hurdası ortaya çıkarılarak bütün şirketlerine, medyasına el konuldu, aile yurt dışında soluğu aldı.

Bakalım, medyada politik patronaja ait bu hikayeye, ilerde medya tarihi yazanlar hangi halkaları ekleyecekler…Her firavunun bir Musa’sı yok mudur?

Akıbet farklı olamaz. Medyada politik patronaj, “konjonktürel”dir ve her tarihi şey gibi, sonu gelecektir. Politik patronaj altında rehin kalan meslektaşlara söylenecek çok şey yok ama durumdan vazife çıkaranlara, çeşme akarken testisini doldurma telaşındakilere, kraldan daha kralcı kesilenlere şu kadarını söyleyelim: Yolun sonu görünüyor…

20 Ağustos 2010 Cuma

Kriz Hangi İlde, Nasıl Yaşandı?

Mustafa Sönmez

20.08.2010, Cuma
Türkiye’ye yıkıcı dalgaları 2008’in son çeyreğinde ulaşan küresel krizin, 2009 yıkımının ardından 2010’da etkisini azalttığı söylenebilir. Yapılacak işler arasında, krizi bölgesel olarak tahlil etmek, bir yıkım bilançosu çıkarmak var. Hangi il, krizden nasıl etkilendi ve yaralarını ne kadar hızlı sarabildi? Bilgi olarak elimizde SGK’nın kayıtlı ücretli verileri var. İller bazında kayıtlı ücretli sayısını takip ederek krizin hangi ili ne kadar sarstığı, kriz öncesi ve sonrası durumun ne olduğunu anlayabiliriz. Bunun için kriz öncesi için 2008’in Ağustos verilerini, krizin ortası için 2009 Mayıs verilerini ve kriz sonrası için de 2010’un Mayıs ayı verilerini karşılaştırıp durumu görelim.

81 ile ilişkin bulguları bu sütuna sığdırmak imkansız, belki gerekli de değil. Tek cümle ile özetleyelim: Krizde kayıtlı istihdamda yüzde 5 daralma, kriz çıkışı, yerini kriz öncesinin yüzde 5 üstünde ücretli istihdam artışına bırakmış. Ücretlilerin yüzde 75’inin ya da dörtte üçünün toplandığı 18 büyük ilde ise durum şu: Krizde yüzde 6,4 daralma yaşanmış ve 445 bin işçi işten çıkarılmış ama kriz sonrasında, iş kayıpları telafi edilmiş ve kriz öncesine göre istihdam yüzde 3,3 oranında artarak 233 bin kişi işe alınmış.




Büyük 18 il içinde Ankara tek ayrışan il. Ankara’da hem kriz süresince, hem kriz sonrası bir daralma yaşanmamış görünüyor. Krizde kayıtlı ücretli istihdamını yüzde 1,5 artıran Ankara, kriz sonrası da , kriz öncesine göre istihdamını yüzde 11 artırmış. 18 büyük il arasında Ankara benzeri yok. RTE’nin krizin teğet geçtiği savı, sadece Ankara için geçerli !...

Türkiye’nin kayıtlı ücretli istihdamında yüzde 30 payı olan İstanbul’un kriz serüveni, krizde yüzde 7 daralma, kriz sonrasında da toparlanıp kriz öncesini yüzde 2 geride bırakma şeklinde. Başka bir ifadeyle krizde 195 bin işçinin işini kaybettiği İstanbul, hızla toparlanıp kaybını telafi etmiş ve 61 bin ek ücretli istihdamı yaratmış görünüyor.

Krizin İstanbul çevresindeki sanayi kentlerini derinden vurduğunu biliyoruz. Sayılara göre, bunlardan Bursa, krizde yüzde 12 daraldıktan sonra kriz sonrası yaralarını tam saramamış, krizde işini kaybeden 57 bin kişiden 15 bine yakını hala işine dönememiş. Kocaeli de 30 bine yakın iş kaybını telafi edememiş, hala 355 kişi işine dönememiş görünüyor. Tekirdağ ise tensikat kayıplarını ancak telafi edebilmiş. Bölgenin bir diğer sanayi kenti Sakarya ise kriz kayıplarını telafi ederek kriz sonrası ücretli istihdamını 4 bine yakın artırmış. Balıkesir ve Eskişehir’de de kriz sonrası orta halli bir toparlanma gözleniyor.

***

Ege’de İzmir, krizde yüzde 7’nin üstünde küçülüp 44 bin iş kaybı yaşarken kriz sonrası toparlanıp kayıplarını bir nebze telafi etmiş ve 5 bin yeni istihdama yer vermiş görünüyor. Komşu il Manisa’da toparlanma daha hızlı yaşanırken Denizli’nin sanayi yaralarını henüz saramadığı görülüyor. Güney’deki Muğla’da da kriz kayıpları henüz telafi edilememiş. Turizm başkenti Antalya ise kriz kayıplarını telafi ederek küçük de olsa bir büyüme ivmesi yakalamış.

Anadolu’nun sanayi kentlerinden Adana’nın, kayıtlı ücretli istihdamı kriz öncesine göre yüzde 9 artmış görünüyor. Komşusu Mersin’de de toparlanma belirgin. Keza, Konya ve G.Antep’ de hızlı büyüme ivmeleri yakalamış görünüyor. Özellikle Gaziantep’in en güçlü büyüme eğilimi gösteren il olduğu dikkatlerden kaçmıyor. Bir diğer Anadolu sanayi kenti Kayseri’deki toparlanma ise daha ağır seyrediyor.

Özetle, İstanbul-çevre sanayisi tam toparlanamamış, Anadolu sanayisi dinamik, Ege, ağır-aksak, turizm ve diğer hizmet sektörü illerinin toparlanması ise daha hızlı.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Elektrik, Doğalgaz, Su Zammı Yolda

Mustafa Sönmez

18.08.2010, Çarşamba
Elektrik dağıtımı ile ilgili özelleştirmeler, elektrikte özelleştirme zincirinin ikinci adımı. Önce üretim özelleştirildi. Elektrik üretiminin özelleştirmesi, yap-işlet-devret, yap-işlet ve işletme hakkı devri modelleriyle yapıldı. Sonra lisans ticaretiyle piyasalaştırma sürdürüldü. Şimdi de sıra dağıtım halkasının özelleştirmesinde. Bütün bunların sokaktaki insan açısından tek anlamı var: Daha pahalı elektrik. Sadece elektrikte değil, doğalgazda da zammın eli kulağında. Suya da zam her an gelebilir. Evlerde tüp,kömür kullananlar ise AKP iktidarı süresince zaten ortalama TÜFE’nin çok üstünde fiyatlar ödediler.

Filmi başa sarıp AKP iktidarının başlangıcına, yani 2003 başına gidip bugüne, 2010 Temmuz ayına gelelim. AKP hükümetinin elektrik fiyatlarına 2007’ye kadar zam yapmadığını görüyoruz. Ancak TÜİK verilerine göre, 2008 Ocak’ta 2007’nin ilk ayına göre yüzde 17, 2009’da ise yüzde 30’un üzerinde zam gören elektrik 2010’da da yüzde 9’un üstünde zamlanmış. Bu yılın Ocak ayından bu yana ise henüz zam yok…




Elektriğe zammın, özelleştirme işlemleriyle beraber arttığı ve artacağı söylenebilir. Nitekim, elektrik dağıtım KİT’lerinin özelleştirmeleri yapılmadan önce, alıcı şirketlerin karlarını garanti altına alan bir tarife metodolojisi hazırlandı ve uygulamaya konuldu. Buna göre dağıtım şirketleri, satın aldıkları enerjinin maliyetini, işletme giderlerini, kayıp ve kaçak bedellerini, yatırım için kullandıkları kredileri ve bu kredilerin faizlerini, tarifeye yansıtabiliyorlar. Dahası, belediyelerin dağıtım kuruluşlarına ödemedikleri sokak aydınlatma bedellerinin yükü, özelleştirme sonrasında dağıtım şirketlerinin bu tahsilat zorluğuna düşmemeleri için Hazine üzerine yıkıldı. Ayrıca her dağıtım kuruluşu için, Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.‘a (TEDAŞ) ait olan mülkiyetin işletme devri yapılarak, Özelleştirme İdaresi tarafından bir işletme hakkı devir bedeli öngörülmüş bulunuyor. Bu bedel de tarifeye yansıtılıyor. Kayıp ve kaçak oranını öngörülen düzeyden daha fazla düşürürse şirket, tüketiciden düşürdüğü düzeyden değil hedeflenen yüksek düzeyden kayıp ve kaçak bedellerini tahsil etmeye devam ederek, bu parayı da kasasına koyacak.

***

2008 yılında devreye alınan maliyet bazlı fiyatlandırma mekanizması ile otomatik zam uygulaması yürürlüğe girdi, yüksek fiyatlar doğrudan tüketicilerin tarifelerine yansıtıldı. 2009’un sonlarında ve 2010 yılında maliyetlerdeki azalışa rağmen AKP iktidarı Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt A.Ş (TETAŞ) üzerinden manipülasyon yaparak, elektrik fiyatlarında yapılması gereken indirimi de engelledi.


Kısa adı EMO olan Elektrik Mühendisleri Odası’na göre, dağıtım özelleştirmeleri öncesinde, alıcı şirketler için cazibesini koruması adına, hükümet kendi yayımladığı maliyet bazlı fiyatlandırma mekanizmasının işleyişine bile müdahale ederek, yurttaşların cebinden kaynak aktarımı yapılmasına hizmet etmiş oldu.

Dağıtım özelleştirmesine girmeye niyetli şirketlerin karlarının garanti altına alınmış olması nedeniyle ihalelerde verilen dudak uçuklatıcı fiyatlar şaşırtıcı değil. Zarar etmeyeceği, tam tersine kar edeceği garanti olan böylesi bir yapılanma içerisinde, tabi ki Mehmetler, hazır altyapı ve sistem üzerinden para kazanmaktan emin olarak o fiyatları verdiler.

***

Elektrikte zam, yakın gelecekte yaşanacaktır. AKP iktidarı, kendi dönemindeki TÜFE kadar elektrik fiyatını artırmadı. İndirime gitmesi gerekirken onu da yapmadı. Zamlı fiyat, özel firmalara bırakıldı. Keza, evlerde kullanılan doğalgazdaki fiyat artışlarına bakıldığında da 12 Eylül referandumu sonrası bir fiyat artışı gündemdedir. Tüp fiyatları ve kömürde fiyatlar, AKP iktidarı dönemince yaşanan TÜFE’nin bir hayli üstünde artmış zaten.

Fiyatı artırılması muhtemel bir kalem de su. Belediyelere bağlı su şirketlerinin, yine 12 Eylül sonrası suya zam yapmaları beklenmeli. Suda da fiyatlara beklenen kadar zam yapılmış değil.

Özetle, 12 Eylül referandumu sonrası evlerdeki sabit faturalar, zamlı ödeneceğe benzer.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Taha Akyol, Telekom’u Araştırmadan Yazmış…

Mustafa Sönmez

16.08.2010, Pazartesi
Milliyet yazarı Taha Akyol, 13 Ağustos tarihli yazısına “Özelleştirme İyidir” başlığını koymuş. Olabilir. Fikren öyle düşünüyordur. Ama, özelleştirmenin neden iyi olduğunu açıklamaya kalkınca, yeterli araştırma yapmadığı, okuru da doğru bilgilendirmediği anlaşılıyor. Elektrik dağıtımını konu ederek yazısına devam eden Akyol, sözü Telekom’a getirerek, Telekom’un özelleştirmesine muhalefet edenlerin nasıl yanıldıklarına kanıt olarak Telekom’un performansı ile ilgili bazı iddialarda bulunuyor ama aktırdığı olgular gerçek değil, belli ki araştırmamış. Diyor ki, “Özel sektörün telefona zam yaparak halkımızı sömüreceği de anlatılıyordu dilekçelerinde! Hâlbuki Türk Telekom’un beş yılda yaptığı yatırımlar ve rasyonel iş idaresi sayesinde konuşma ücretleri yüzde 50 ucuzladı!!...”

Taha Bey’e naçizane tavsiye: Bir mal ya da hizmetin fiyatının ucuzlayıp ucuzlamadığını öğrenmek istiyorsanız, TÜİK sitesinin sol menüsündeki enflasyon maddesini tıklar sonra veri kuşağından 445 küsur maddenin 2003 Ocak başından bugüne fiyat çizgisini görürsünüz. O listede telefonla ilgili fiyatlara baktığınızda da şunu görürsünüz: 2005-2010(Temmuz) dönemi şehir içi telefon görüşme ücretlerindeki artış yüzde 49,6; Telefon kart ücretindeki artış yüzde 74,4, internet ücretindeki artış yüzde 316,5!...Sabit telefon ücretindeki artış yüzde 18,5. Bunlar ucuzlama değil artışlardır. Ucuzlama iki hizmet türünde vardır; Şehirlerarası tarife 5,5 yılda yüzde 42, uluslar arası konuşmada yüzde 47 ucuzlamıştır. Ama, halkın önemli kısmının kullandığı şehir içinde hatırı sayılır fiyat artışı vardır hele ki internet ücretleri zaman zaman indirilse de bu yılın ocak ayından itibaren yeniden tırmandırılmıştır.

Özetle Taha Bey, Telekom hizmetlerinde bir ucuzlama yok…

***

Hatırlatalım; Telekomünikasyon dahil olmak üzere birçok önemli mal ve hizmeti hakkıyla üreten KİT’leri özelleştirmeye karşı çıkanların değişik argümanları vardı. Stratejik sektör olma, bunlardan biri iken, kamunun hakkıyla ürettiği mal ve hizmetleri neden özel ellere devrediyor, kamuya kaynak kaybettiriyorsunuz, bir başkasıydı. Bakın, kısa adı IDC olan Internatıonal Data Corporation’a göre, Türkiye’de hızla büyüyen telekomünikasyon ve bilgi teknolojilerinin pazar büyüklüğü toplamda 24 milyar dolara çıkmıştır ve her yıl en az 1 milyar dolar artmaktadır. Bu ne demektir? Kamu eliyle üretilebilecek ve getirisi yine kamuca kullanılabilecek 24 milyar dolarlık bir pazar, özelleştirme ile bir-iki – çoğunluk hissesi yabancılara ait- firmaya devredilmiştir. Telekom, cebinden özelleştirme için çıkan 8,5 milyar dolara karşılık 2005-2009 döneminde 11 milyar dolar net kar sağlamıştır (bkz. Tk.gov.tr). Nasıl bir altın yumurtlayan kaz özelleştirme adı altında kesilmiştir, farkında mısınız Taha Bey ?

Ama daha önemlisi, kamu için çok önemli bir gelir kaynağı olabilecek mobil sektörünün de Turkcell ağırlıklı oligopol bir piyasaya terk edilmiş olmasıdır. Bütün çırpınmalarına karşın,Telekom’un sabit pazar payı mobil lehine daralmaktadır. 2004’te 20 milyar dakika mobil konuşması yapılırken sabit konuşma 65 milyar dakika idi. Bugün durum nedir: 108 milyar dakika cep konuşmasına karşı 24 milyar dakika sabit konuşma…Mobil, yani cep telefonu, çocuk, genç, yaşlı tüm korumasız tüketiciye her dakika daha çok harcatmakta ve inanılmaz birikim sağlamaktadır. Telekomünikasyon harcamaları, özellikle genç-çocuk dinlemeden reklam bombardımanı ile kaşınıyor ve insanlara, yeme-içmelerinden kesme pahasına iletişime para harcatıyor. Bu insafsız atak, iletişimin kamu hizmeti olduğu bir düzlemde yaşanır mıydı? İletişim gibi doğal bir hakkı metaştırıp, azgın biçimde bundan kazanç sağlama saldırısını, Taha Akyol’un ifadeleriyle girişimcilik, piyasa ekonomisi olarak hoş görmek mümkün müdür?

Öte taraftan, Telekom özelleştirmesinin kaç kişinin ekmeğine mal olduğunu bilmek isterse Taha Bey, dönüp tk.gov.tr’yi tıklasın ve her 3 ayda bir yayımlanan Türkiye Elektronik Haberleşme Sektörü raporunu indirip okusun. Telekom’un 2003’te 61 bin olan istihdamı 2005’te 52 bine indikten sonra her yıl hızla azaltılmış ve 2009 sonuna geldiğinde 27 bine indirilmiştir. Tam 7 yılda 34 bin Telekom çalışanının işini kaybetmesidir söz konusu olan. İyi mi olmuş özelleştirme?

***

Özetle, Türkiye’de özelleştirmeler, hiçbir biçimde verimsiz kamu işletmeciliğini tasfiye edip toplumun yararına bir düzen getirme biçiminde yapılmamıştır. Dönüp bakın , kamu işletmeciliğinde Tüpraş’mı başarısızdı, Erdemir mi? Petrol Ofisi mi başarısızdı, Pektim mi? Bugün yerim bittiği için bir sonraki yazımda ele alacağım elektrik üretimi ve dağıtımının nasıl bir özelleştirme gerekçesi var ? Taha Akyol diyor ki, “Elektrik dağıtımı dediğimiz dev ağı Ankara’dan kamunun verimli işletmesi mümkün değildir.” Niye? Bugüne kadar nasıl işletilmiş? Nereye elektrik götürülememiş? Neresi elektriksiz kalmış? Zaten işe yaramaz ise niye 5-6 milyar doları veriyor Mehmetler? Enayi mi bunlar?

Taha Akyol, ciddiye alınmak istiyorsa, özellikle ekonomi konularında önyargılarından arınmalı, kulaktan dolma bilgilere itibar etmemeli, iyi araştırıp yazmalıdır.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Futbolu Seviyoruz, Metalaşmayı Sevmiyoruz…

Mustafa Sönmez

14.08.2010, Cumartesi
Birçok Akdeniz ülkesinde olduğu gibi, futbol, Türkiye’de yaşayan her sınıftan, genç-yaşlı, hatta kadın-erkek herkesin sevdiği bir “eğlence”. Nüfusu 72,5 milyonu bulmuş ve her yıl en az 1 milyon artan bir ülkede, futbol bu kadar sevilir de, futboldan para kazanılmaz mı? Futbolun endüstrileşmesi, bu ülkede doludizgin yaşanmaz mı? Yaşanır tabi. Avrupa’nın futbol endüstrileri içinde 7’nci sıraya yerleşen Türkiye futbol endüstrisinde, sadece süper lig 970 milyon dolarlık futbolcu yatırımına sahip. Bu rakamın transfer sezonu sonuna kadar 1 milyar dolara ulaşması çok mümkün.

Süper ligimiz, 18 takımlı ve 1 milyar dolarlık ama oldukça hiyerarşik, oldukça eşitsiz bir güç dengesi ile yeni bir sezona başlıyor. En pahalı oyuncularla lige başlayacak Fenerbahçe’nin yatırımı 100 ise en düşük değerli futbolcularla lige başlangıç yapacak Konyaspor’un kadro değeri 9. Yani arada 1’e 10 fark var.




Üç büyüklerin futbolcu kadro değeri, toplamın yüzde 44’ünü oluşturuyor. Ama, geçen yıl Bursaspor, Fenerbahçe’nin kadro değerinin üçte birine sahip bir kadro ile şampiyonluk ipini göğüsleyince, öğrenildi ki, her şey pahalı krampon demek değil. Futbol, eninde sonunda bir takım oyunu ve müthiş, sürprizlere gebe bir oyun…Ne kadar endüstrileşip ticarileşse de, para, tek başına başarıyı getirmiyor.


Süper ligdeki 18 takımda, şimdiden 163 yabancı futbolcu var. Bu, neredeyse futbolcuların üçte birinin “ithal girdi” olması demek. Toplamı 1 milyar dolara yaklaşan futbolcu yatırımında da yabancı ayaklara ödenen paralar çok yüksek. Yani, Türkiye’de birçok sektörde olduğu gibi, futbolda da ithal girdi, ithal donanım ağırlıkta. Futbolcuların yanı sıra teknik adam kullanımında da ibre yabancılardan yana. Ama, ülke dışı başarılar(ihracat) sınırlı, sektör, ağırlıkla iç pazara dönük…

***

Türkiye’nin, Avrupa futbol endüstrileri içinde 7’nci sırada yer alacak kadar bu sektöre yatırım yapmasının tabi ki, futbola olan taleple bire bir ilgisi var. Kitleler, statları dolduruyor, şifreli kanallara ücret ödeyerek maç izliyor. Bu paraları ödemeye hazır kitleyi bulunca yayıncı kuruluş olma yarışında TV’ler arası milyon dolarlar çarpışıyor…Yayın gelirleri havuzundan kulüp kasalarına – boylarına poslarına oranla- para akıyor ve kulüpler sırf bu yolla yatırım harcaması yapabiliyorlar. Kitlelerin bu kadar ilgisinin olduğu sektöre, reklam verenler iltifat ediyor ve hem yayıncı kuruluş hem tek tek kulüpler reklam harcamalarından nasiplerini alıyorlar. Bazı şirketler, isimlerini kulüp adının önüne yazdırarak reklam yapıyorlar: Antalyaspor’un adı artık Medikal Park Antalyaspor olarak okunacak maç nakillerinde ve medyada (Ne kadar sıkıcı değil mi?).

Bu kadar tüketici ilgisi, maçların oynandığı stadyumları, birer stat olmaktan öte AVM, otel-rezidans yatırımına dönüştürmüş durumda. Kent dokusunu tahrip eden bu gayri menkuller üstünden de büyük paralar kazanılıyor, kazanmak için projeler üretiliyor. Bizim tarihi İnönü stadının , koruma kurulları atlatılırsa, denize bakan cephesinin otelleştirilmesi, arka tarafının geriye doğru genişletilip yeni bir stad-AVM’ye dönüştürülmesi, bir başka cinlik olarak rafta, fırsat kolluyor…

***

Yeni bir sezon başlarken futbolseverler olarak biz de sezonu açıyoruz; futbolda seyir zevkinin, kalitenin artmasını seviyoruz, ama kitlelerin bu beğenisinin istismarını, futbolun ticarileştirilip metalaştırılmasını sevmiyoruz. Futbola başka emellerin yüklenip kirletilmesini sevmiyoruz ve onlara karşı her fırsatta, her maçta başka bir futbolun mümkün olduğunu göstereceğimizi de bilmelerini istiyoruz.