Sayfalar

13 Ağustos 2010 Cuma

Başka Bir Futbol Mümkün

Mustafa Sönmez

13.08.2010, Cuma
Özellikle, son 30 yıldır, eğlence sektörünün en önemli alt dallarından biri durumuna gelen, yazılı-görsel basın, reklamcılık, bahis oyunları ile çapraz ilişkiler içinde daha çok metalaşıp ticarileşen futbol, artık her yerde bir “endüstri” olarak adlandırılırken, kitlelerin futbol sevgisi her gün biraz daha paraya tahvil ediliyor. Seyri, hem TV ekranlarından hem tribünlerden, büyük para ediyor. Stadyumlar, artık birer AVM gibi. Futbol yıldızlarıyla özdeşleşme, forma satışları vs. para ediyor. Futbol, ayrıca önemli bir reklam mecrası, reklamlar oluk oluk akıyor. Turizme katkısı, ideolojik ve politik yeniden üretime katkısı da futbolun diğer “dışsal ekonomileri”…

***

Futbolun beşiği İngiltere’nin, her ne kadar dünya kupalarında esamesi okunmasa da yaptığı yabancı transferleri ile 20 takımlık birinci liginin değeri 4,2 milyar doları aşıyor. Pahalı ayaklarla oynanıyor İngiltere ligi..Oyuncular ortalama 7,5 milyon dolarlık. İngiltere’de birinci ligde futbolcu yatırımı, ülke milli gelirinin binde 2’sini buluyor.

Futbol ateşinin her daim yüksek seyrettiği Güney Amerika’yı bir yana bıraktığımızda, Avrupa’da futbol tutkusu ve onun endüstrileşmesinde İngiltere’yi, İspanya ve İtalya izliyor. Türkiye ise ilk 10’ a giren futbol tutkusu ve futbol endüstrisi hızla büyüyen bir ülke olarak 7’nci sırada.




Bir diğer futbol tutkunu ülke İspanya’da birinci ligin futbolcularının değeri İngiltere’den 1 milyar dolar az olsa da 3,2 milyar dolar ve ülke milli gelirinin yüzde 0,24’üne denk düşüyor. Barcelona futbol takımı ile ülke imajı göklerde iken bu takımın omurgasını oluşturduğu İspanya milli takımının 2010 dünya kupası şampiyonu olması, İspanya’ya futbol endüstrisi üstünden- hem de küresel krizle boğuşurken- fark kazandırdı.


Duvarın yıkılmasının ardından kapitalizmi hızla restore eden Rusya’da eğlence endüstrisi ve onun önemli bir ögesi olan futbolda, müthiş bir büyüme var. Rusya birinci liginde oynayan futbolcuların değeri 1 milyar dolara yaklaşıyor ve Rusya, futbola her geçen yıl biraz daha çok para yatırıyor. Benzer bir durumda olan başka bir ülke Ukrayna. Bu ülkenin de son 20 yılda futbol endüstrisine büyük yatırımlar yaptığı ve halkın futbol tutkusunun, bu endüstrinin gelişmesine önemli ivme kazandırdığı biliniyor.

***

Rusya’nın hemen altındaki Türkiye’de 18 takımlı süper ligde, 163’ü yani üçte birine yakını yabancılar olmak üzere, 532 futbolcu yer alıyor. Bu oyuncuların değeri 971 milyon dolar olarak hesaplanıyor ve bu da ortalama değerin 1,8 milyon dolar olması demek. Bu, İtalya ve Almanya’daki ortalama oyuncu değerinin üçte biri olsa da Türkiye için önemli. Süper ligin futbolcu değeri ülke milli gelirinin yüzde 0,11’i olsa da Türkiye’de de futbol endüstrisi hızla büyüyor.


Milli gelirine göre futbola en çok para yatıran ülkenin Portekiz olduğunu görüyoruz. Ülke milli gelirinin yüzde 0,38’i büyüklüğünde futbolcu yatırımı olan Portekiz’de, futbol endüstrisi hep önemli olmuş, diktatör Salazar’ın iktidarını sürdürmesinde kullandığı 3F, Fiesta ve Fado’yu, Futbol tamamlamıştı. Bugün bile futbol Portekiz için çok önemli.

Her şeyin Para-Meta-Para çevrimine çekildiği dünyada, kitlelerin büyük bir aşkla sevdikleri futbolun bunun dışında bırakılması zaten mümkün olamazdı. Futbolun hızla metalaştırıldığını, ticarileştirildiğini ve futbol zevkimizin paraya tahvil edildiğini görerek ve bilerek ama bunu yapanları da iyi tanıyarak, bütün dümenlerin farkında olarak, başka bir futbol da mümkün diyerek futbolu seviyoruz ve hep seveceğiz…

11 Ağustos 2010 Çarşamba

2,5 Milyon Banka Borçlusu

Mustafa Sönmez

11.08.2010,
Hane halkının 2010’un ilk yarısında, tüketici kredisi ve kredi kartı borç toplamı 147 milyar TL’yi geçerken, banka borçlarını ödemede sorun yaşayanların sayısı da 2,5 milyona yaklaştı. Tüketici kredisinde borç stoku 110 milyar TL’ye yaklaşırken kredi kartı borcu da 40 milyara merdiven dayadı.Bu 150 milyara yaklaşan borç stoku, 2009’un ilk yarısına göre yaklaşık 30 milyar TL daha fazla.

Aileler, bu yılın ilk yarısında, krizdeki 2009’un ilk yarısına göre yüzde 31 daha fazla tüketici kredisi kullandılar. Oysa 2009’un ilk yarısında daha temkinliydi herkes ve 2008’in ilk yarısına göre borçlanma sadece yüzde 4 artmıştı. Bu da yüzde 11’lik enflasyon dikkate alındığında reel olarak gerileme demekti.. Bu anlamda, 2010’un ilk yarısında enflasyonun bir hayli üstünde reel bir borçlanmaya gitmiş haneler.Yani yiğitçe borçlanmışlar!..



Kaynak: BDDK Veri tabanı

Ailelerin tüketici kredisi kullanımlarında konut ve ihtiyaç kredisi öne çıkarken taşıt kredisi kullanımı hızla azalmış görünüyor. Krizde konut kredisi kullanmaya niyetli olanlar, “bekle-gör”e geçmişti. 2010’un ilk yarısında ise konut kredilerinin Haziran sonunda 52 milyar TL’ye çıkarak, 2009 Haziran sonunu, 14 milyar TL geçtiğini, oransal olarak da yüzde 34 arttığını görüyoruz. Konut için borçlanma yeniden hızlanmış görünüyor.

Daha çok, borcu borçla kapatmak için kullanılan ihtiyaç kredisinin ise kriz yılı 2009’un ilk yarısında yüzde 10, 2010’un ilk yarısında ise yüzde 35 dolaylarında arttığı görülüyor. İhtiyaç kredisi kullanarak borçlananların yükü 2008 Haziranından 2010 Haziranına 14 milyar TL artmış görünüyor.

Konut ve ihtiyaç kredisindeki şahlanışa karşılık taşıt kredisine iştah kesik. 2008 Haziran’ında 6 milyar TL olan taşıt kredisi stoku, 2010 Haziran’ında 4,3 milyar TL’ye inmiş. Enflasyondan arındırmadan bile yüzde 17’ye yakın gerileme var taşıtta.

***

Kredi kartı borçları ise sürekli bir artış halinde. Ayda ortalama 15 ila 18 milyar TL dolayında kart ile harcama yapılıyor, ama bunun bir kısmı zamanında ödenmiyor ve borca dönüşüyor. 2008’in ilk yarısında 30 milyar TL olan bu kredi kartı borcu, yüzde 10’a yakın artışla 2009 ortasında 34 milyar TL’ye çıktı. Bu borç, cari fiyatlarla 2010 ortasında 39 milyar TL’ye yaklaşmış durumda. Başka bir ifadeyle, ailelerin hem kriz koşullarında hem kriz sonrası kredi kartı borçları arttı ve 2010 ortasında 40 milyar TL’ye yaklaştı.
Sonuç olarak bakıldığında, ailelerin tüketici kredisi kullanımları ve kredi kartı üstünden biriken borçlanmaları 2009 Haziran’ında 117 milyar TL iken bu haziranda 147 milyar TL ye çıkmış. Yani 30 milyar TL artmış.

Merkez Bankası sadece 2010 Haziran sonu itibariyle tüketici kredisini ödeyemeyenlerin sayısının 180 bini, kredi kartı borcunu ödeyemeyenlerin sayısının da 290 bini geçtiğini belirtiyor. Önceki yılların borçluları ile birlikte, tüketici kredisi borçlusu 722 bini, kredi kartı borçlusu 1 milyon 443 bini buldu. Bu, toplam 2 milyon 164 bin borçlu demek . Yıl sonunda banka borçlusu 2,5 milyonu rahat geçer.

---------------------------
Düzeltme
-------------------



9 Ağustos Pazartesi tarihli yazımda,”Türkiye’de Sanayisizleşme”nin istihdam göstergelerinden izlenmesi ile ilgili bölümde yanlış oranlar aktardığımı fark ettim. İlgili bölümü yeniden aktarıyorum:

Bu sanayinin zaviye kaybetme eğilimini, istihdam göstergelerinden de izlemek mümkün. 2000’de 13,8 milyonluk istihdamda sanayinin yüzde 27,6 olan payı, 2005’e gelindiğinde yüzde 28’e çıkmasına karşılık 2009’da yüzde 25,4’e düştü. Aynı dönemde inşaatın yüzde 10 dolayındaki payı yüzde 8’e düşerken hizmetler sektörünün 2000’deki payı yüzde 62,5’tan 2009’da yüzde 66’nın üzerine çıktı.

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Türkiye Sanayisizleşiyor

Mustafa Sönmez

09.08.2010, Pazartesi
Pek müthiş keşifler yapılıyor son günlerde. Bunlardan birine TÜSİAD Başkanı Boyner’de katılmış ve buyurmuş ki, “Dünyada üretim Doğu’ya kayıyor”. Bu büyük tesbitten sonra Türkiye’nin eksenine ilişkin de inciler döktürmüş. Bir yandan da Türkiye’nin AB ihracat pazarları üstünden “eksen” tartışmaları var.

Üretimin Doğu’ya, yani Asya’ya kaydırılması gerçeği, yeni değil. Tersine 1980’lerden başlayarak merkez-gelişmiş ülkeler, kendi birikim seviyeleri açısından artık yeterince karlı bulmadıkları sanayi sektörlerini, Çin,Hindistan, başta olmak üzere diğer Asya ülkelerine, Güney Ameraka’ya, giderek Ön Asya ve Doğu Avrupa’ya kaydırdılar. Kendileri ise görece kar oranı yüksek finans, bilişim, iletişim ve imalat sanayinin katma değeri yüksek alt dallarında, işlemlerinde yoğunlaştılar. Özellikle finansallaşma üstünden kar seviyelerini korumayı denediler, ta ki 2007-2008 kriz patlamasına kadar.

Merkez, sanayiyi Doğu’ya kaydırırken, Türkiye de bazı roller aldı. Sanayide özellikle otomotiv, tekstil-konfeksiyon, dayanıklı ev eşyaları sektörlerinde, AB pazarları için tedarikçi-ihracatçı roller üstlendi. Gelin görün ki, bugün vardığımız yer itibariyle, Türkiye’nin bu sanayici role bile iştahla sarılmadığı, hem katma değer hem istihdam olarak sanayinin toplamdaki yerinin son 10 yılda gerilediği, , net ithalatçı karakterde olduğu, gerçek ihracatçı sektörlerinin geri planda kaldığı görülüyor.



Kaynak:TÜİK milli gelir serilerinden hesaplandı

Milli gelirde tarım dışarıda bırakılarak, tarım dışı sektörlerin katma değer payı incelendiğinde sanayinin (imalat sanayi,elektrik ve madencilik) 1998’de yüzde 32’ye yaklaşan payının 2009’a gelindiğinde yüzde 29’a düşerek yaklaşık 3 puan gerilediği görülüyor. Bu 10 yılda, inşaat yüzde 7’ye yaklaşan payını korurken hizmetler sektörünün 1998’de yüzde 61 olan payını 2009’da yüzde 65’e kadar çıkardığı görülüyor.

Bu sanayinin zaviye kaybetme eğilimini, istihdam göstergelerinden de izlemek mümkün. 2000’de 13,8 milyonluk istihdamda sanayinin yüzde 27,6 olan payının 2005’e gelindiğinde yüzde 28’e çıkarmasına karşılık 2009’da yüzde 25,4’e düştüğünü görüyoruz. Aynı dönemde inşaat yüzde 9 dolayındaki payı yüzde 8’e nı sürdürürken hizmetler sektörünün 2000’deki payını yüzde 62,5’tan yüzde 66’nın üzerine çıkardığını görebiliyoruz.



Kaynak:TÜİK Hanehalkı İşgücü İstatistikleri veri tabanı

Milli gelirde ve istihdamda sanayinin payının dişe dokunur bir ilerleme göstermeyip patinaj yaptığı önermesini ikna edeci bulmayanlara, bir de sanayinin iç bileşimini hatırlatmak yerinde olur. TÜİK, geçtiğimiz hafta 2008’e ait “Yıllık Sanayi ve Hizmet İstatistikleri” başlığı altında alt sektörlerin katma değer dökümünü verdi. Oradan görüyoruz ki, imalat sanayi katma değerinde, ithal girdi kullanımı üst seviyede olan, yani “net ithalatçı” ana metal sanayi, kimya sanayi, makina-teçhizat, otomotiv, petrol rafinajı, kağıt,televizyon cihazı, elektrikli cihazlar sektörleri, imalat sanayi katma değerinde önemli bir yer tutmaktadır. Net ihracatçı gıda,tekstil ve giyimin toplam imalat sanayi katma değerindeki payı yüzde 40’ı ancak bulmaktadır. Net ithalatçıların 2000-2009 döneminde 916 milyar dolarlık ithalat yaptıklarını ve ancak 393 milyar dolarlık ihracat gerçekleştirdiklerini, geçerken hatırlatalım.Bu, imalat sanayine hakim bu sektörlerin söz konusu dönemde 522 milyar dolarlık net ithalata yol açtıkları anlamına geliyor ki, bu denli yoğun ithal girdi kullanan sektörlerin egemen olduğu bir sanayiye de gerçek anlamda sanayi demek mümkün değildir. Sanayiden,sanayileşmeden söz ederken, bu net ithalatçıların hegemonyası hiçbir zaman göz ardı edilemez. Bu ithal odaklı sektörel yapıdan da bakınca Türkiye’nin sanayisizleştiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Yerel Yönetim Zayıf, Bölüşüm Adaletsiz…

Mustafa Sönmez

07.08.2010, Cumartesi
Türkiye, özellikle son 10 yılda hızla kırdan kente göç süreci yaşadı. Bugün vardığımız yerde nüfusun dörtte üçü kentlerde yaşıyor. Bu durum da yerel yönetimlerin önemini artırıyor. Hızlı kentleşme ile birlikte, kamu yönetiminde yerel yönetimlerin yetki ve sorumluluklarının ve ona bağlı olarak ekonomik kaynaklarının artırılması, her şeyden önce yönetsel ve ekonomik etkinlik açısından gerekli ve rasyonel.

Hızlı kentleşme, yılda yüzde 1,5 artan nüfus, ister istemez, ülkenin yönetim şablonlarında değişimi de gerektirir. Yereli güçlendirme, ekonomik olmanın yanı sıra, demokratikleşme, kitlelerin siyasete katılımı açısından da istenir bir şey olmalıdır.

***

Merkezi ve yerel harcama optiğinden bakıldığında, AKP iktidarının yereli güçlendirme konusunda etkili bir çaba içinde olmadığı görülebiliyor. Mahalli yönetim harcamaları, merkezi yönetim harcamalarının yüzde 20’sinin üstüne çıkamıyor. Yerel yönetim derken, harcamaların yüzde 60’ının sayıları 3 bine yaklaşan irili ufaklı belediyelerce, yüzde 40’ının da 81 il özel idaresi, İSKİ gibi belediyeye bağlı kuruluşlarca, mahalli idare birliklerince yapıldığı görülüyor. Yerel yönetimlerin istihdamı 300 bin ile, toplamı 2,5 milyonu geçen diğer kamu personelinin sadece yüzde 10’undan biraz fazla. Yerelleşme yolunda kat edilecek daha çok mesafe var.


Kaynak: Muhasebat Genel Müdürlüğü veri tabanı

Yerel yönetimler, özellikle belediyeler, bütün ademi merkeziyetçilik iddialarına karşın, merkeze ve onun aktaracağı kaynaklara bağımlı, yetkileri, olması gerekenden daha dar ve kısıtlı. Bu durum, yerel yönetim harcamalarından her bölge, il kentlisinin farklı yararlanması gibi bir çarpıklığı da getiriyor. 2009 illere göre mahalli idare harcamalarını, aynı yılın il nüfuslarına böldüğümüzde, Türkiye ortalaması 665 TL. Peki bu ortalama, ilden ile nasıl değişiyor? Burada da , Doğu ve G.Doğu illerinin çoğunun, Türkiye ortalaması ve Batı’daki birçok ile göre, nüfus başına daha az harcama, dolayısıyla hizmet aldığını ortaya koyuyor.




Gelişmiş Batı illerinde, kişi başına yerel yönetim harcaması, Türkiye ortalamasının yüzde 70 ila yüzde 90 üstünde seyrediyor. Buna karşılık, Kayseri, Bursa, Gaziantep, Adana, Denizli gibi Anadolu’nun gelişen illerinde nüfus başına yerel yönetim harcamalarının çok geride kaldığı görülüyor. Ama çarpıcı olan Doğu ve Güneydoğu illerinin durumu. Nüfus başına mahalli idare harcaması, Tunceli, Şırnak’ta Türkiye ortalamasının beşte biri kadar iken Diyarbakır’da bir kentli için yapılan harcama, Türkiye ortalamasından yüzde 40 , İstanbul’dakinden ise ise yüzde 63 gerisinde.

Bu göstergeler, demokratikleşme, yerelde kamu hizmeti adaleti açısından yapılacak çok şey olduğunu, bölgesel mağduriyetlerin ülkenin çok değişik bölgelerini kapsadığını ve bunlara neoliberal zihniyetin getireceği bir şey olmadığını, doğrudan demokrasi optiğinden yerelleşmeye ağırlık vermenin vaktinin gelip de geçmekte olduğunu yeterince ortaya koyuyor.

6 Ağustos 2010 Cuma

Çakma İhracatçı Sektörler…

Mustafa Sönmez

06.08.2010, Cuma
Ekonomik performansın kıstası sayılan, bir tür kutsanmış sözcük olan “ihracat”ın üstündeki şalı çekip atmak, gerçek muhtevasını sergilemek gerek. Çarşamba günkü yazımda söz ettiğim “Çakma ihracat”ı biraz daha teşhir etmek yerinde olacak. İhracatçı gibi görünüp gerçekte ise ithalatı. ihracatının üstünde olan sektörlere “çakma ihracatçı” diyoruz. Neler var bunların arasında?
Önce şunu hatırlatalım: Türkiye 2000 sonrası muazzam bir dış ticaret patlaması yaşadı. 2000-2009 döneminde Türkiye’nin dış ticaret hacminin 1 trilyon 750 milyar dolara çıktığını görüyoruz. Bu, yılda ortalama 175 milyar dolarlık dış ticaret hacmi demek. 2000’de 78 milyar dolar olan dış ticaretin, 2008’de 334 milyar dolara çıkması yüzde 328 artış demek!…

Küresel kriz öncesinin likidite bolluğu, bu patlamada en önemli etken. Muazzam bir ithalat, “patlayan” bir ihracat ve bu dış ticaret rüzgarıyla yıllık yüzde 7’leri bulan bir büyüme dönemi…Peki elde ne var? Elde, büyümeyle birlikte 397 milyar dolara ulaşan büyük bir dış ticaret açığı, dış açığı finanse etmek için yükselmiş dış borç stoku, dış kaynağa artan bağımlılık ve deforme olmuş bir sanayi yapısı var. Ama en çok da ithalat bağımlılığı artmış sektörler var. Bunlardan bazıları ihracatçı gibi görünüyor, ihracat rakamları küçük değil ama ithalatları öyle büyük ki…



Dış ticarete konu sektörlerin başında demir-çelik ağırlıklı ana metal sanayi var. Toplamdaki payı yüzde 12. 2000 sonrası ithalatı, ihracatının çok üstünde ve bütün ihracatçı görüntüsüne karşı 38 milyar net ithalatçı bir sektör. Otomotiv, dış ticarete konu malların yüzde 11’ini oluşturuyor. İthalatı da var ihracatı da. Ama yine de 2000 sonrası 2 milyar dolar net ithalatçı görüntüsünde. Dış ticaretin üçüncü önemli sektörü kimya da yüzde 11 paya sahip ve tam bir net ithalatçı sektör. 2000 sonrasını 130 milyar dolar net ithalatla kapatmış.

Petrol, ister ham petrol,doğalgaz biçiminde, isterse işlenmiş olarak Türkiye’nin net ithalatçı olduğu bir sektör olarak kendini belli ediyor. Teknoloji ağırlıklı ,katma değeri yüksek sektörlerde de Türkiye net ithalatçı. Makine-teçhizat, tıbbi aletler, televizyon,haberleşme araçları, bilgi işlem makinaları, elektrikli makinalar , kağıt sektörlerinde Türkiye ihracatçı görünse de “net ithalatçı”…

***

Geriye ne kalıyor? Net ihracatçılar. Yani ihracatı, ithalata ağır basanlar. Onlar hangileri? Başta giyim ve tekstil. Bu iki sektörün 2000 sonrası dış ticarete konu mallardaki payları yüzde 12’ye yakın ve toplamda 123 milyar dolar net ihracat gerçekleştirmişler. Ancak. Tekstilde ıthalat egılımlerı hızlı. Net ihracatçı sektör listesinde ikinci sırada gıda- içecek var. Bu sektörün toplamdaki payı yüzde 3,5’a yakın ve 2000 sonrası 17 milyar dolara yakın net ihracat performansı göstermiş. Yıne de yılda 2 mılyar dolar ıthalat yapıyor. Çimento-seramik , bir başka net ihracatçı. Metal eşya, mobilya, plastik-kauçuk, bazı maden üretimleri net ihracatçı olduğumuz diğer sektörler.

Özetle, Türkiye, ihracatçı ülke profilinin aksine net ithalatçı bir ülke. Net ihracatçı olduğu sektörler, geleneksel sektörler:Tekstil-konfeksiyon,gıda. Çimento ve seramikte net ihracatçı olmuş. Mobilya,lastik-plastikte de ihracatı ithalatının üstünde. Otomotivde, net ihracatçı duruma geçmenin eşiğine gelmiş. En önemli değişimi bu.

Bunların dışında başta petrol-enerji sektöründe olmak üzere net ithalatçı. Kimyada müthiş net ithalatçı. Katma değeri yüksek, teknoloji ürünlerinde de net ithalatçı.

Bu da bize hangi sektörlerin çakma ihracatçı, hangilerinin gerçek ihracatçı olduğu konusunda yeterli bir bilgi vermiş bulunuyor.

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Çakma İhracatçılar Meclisi, ÇİM

Mustafa Sönmez

04.08.2010, Çarşamba
Ekonomi medyası bilir. Her ayın ilk günü bir ihracat şamatası yaşanır. Şamatayı kısa adı TİM olan Türkiye İhracatçılar Meclisi hazırlar. Sahne, kah Hakkari olur kah İzmir Aliağa...Biten ayın ihracat rakamları açıklanırken TİM Başkanı’na dönemin dış ticaretten sorumlu bakanı eşlik eder. Bu, eskiden Kürşat Tüzmen’di, şimdi Zafer Çağlayan. Her ayın ilk günü, ihracatçı birliklerinden alınan kayıtla ne kadar ihracat artışı gerçekleştirildiği açıklanırken, meşhur 2023’ün 500 milyar dolar hedefi ile ilgili de iman da tazelenir. Aslında daha çok ihracat yapacaklardır ama, döviz kurunu birileri hep ucuz tutmaktadır. Bundan da çok şikayetçidirler.

Bunlar madalyonun yüz akı tarafıdır, kara yüzde ise ithalatçılar, yani döviz harcayıcılar vardır ve hep onlar kurun düşük tutulmasını savunmaktadırlar. Öyle usta şovmenlerdir ki, dinleyenleri bir güzel inandırırlar buna. Peki bunlar ihracatçı ise, onca ithalatı kim yapmaktadır? Bu ihracatçıların, ihraç ettikleri ürünlerde ithal girdi oranı nedir ? İhracat artarken ithalat nerelere tırmanır? Tek yüzlü madalyon olur mu? Tabi ki olmaz. Bu üçüncü sınıf gösterilerin artık sona erdirilmesini dilerken gelin madalyonun diğer yüzüne de bir bakalım.

İhracat arttıkça ithalata ne oluyor? İthalat daha hızlı artıyor.



Kaynak:TÜİK Dış Ticaret veri tabanı

2009’un ilk 6 ayı ile 2010’un ilk 6 ayı diş ticaret verileri şunu gösteriyor. Krizin en derin hissedildiği 2009’un ilk 2 ayında ihracat düştükçe ithalat ihtiyacı da düşmüştü. Bu 2009 mayıs sonuna kadar böyle devam etti. Ancak birkaç aylık dalgalanmadan sonra ihracat başını kaldırdıkça ithalat daha fazla kaldırdı. Sonuçta, 2010’un ortasına geldiğimizde ihracat aylık 9,5 milyar dolar iken ithalat 15 milyar dolar…Yani 5,5 milyar dolar ihracatın üstünde. Daha kümülatif ifade edelim: 2009 kriz yılının ilk yarısında ithalat ihracata karşı 62’ye karşı 47 önde iken, 2010’un ilk 6 ayında bu skor, 83’e 55…Yani fark, 15’ten 25’e çıktı. İhracatçılar, bu ithalat artışı bizden değil, enerji vb. bağımlılığından ileri geliyor, derlerse, hemen onlara, sadece imalat sanayinin ihracatı ile enerji hariç ara malı ithalatının getirelim.



Görünen şudur: İmalat sanayinin 2009’un ilk yarısında 45 milyar dolar olan ihracatına karşılık 31 milyar dolarlık girdi ithalatı yapılmıştı. Bu, sanayi ihracatının yüzde 69’u demekti. 2010’un ilk yarısında ise imalat sanayi ihracatı 51 milyar dolara çıkarken, enerji dışındaki ara malı ithalatının 43,4 milyar dolar olduğu görülüyor. Yani girdi ithali, sanayi ihracatının yüzde 85’inin üstüne çıkmış. İhracat ilk 6 aylar boyunca 6 milyar artarken girdi ithali 12,5 milyar dolar artmış. İthal girdiye yöneliş daha yoğunlaşmış görünüyor.

***

Aslında, yapılan ihracatın, ithalata ne kadar bağımlı olduğunu daha net söylemek, ihracatta asli öğe olan “dahili işlem rejimi” ile yapılan ihracat rakamları olsaydı, daha kolay olurdu, her sektörde ihracatçı sanayicinin ne kadar ithal girdi kullandığı kalem kalem sayılırdı. Yakın zamana kadar bunu yapabiliyorduk(*) ama ne hikmetse, TİM’cilerin hamisi Bakan Zafer Çağlayan’a bağlı Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın web sitesinde yayımlanan ve 1996’ya kadar geriye giden bu istatistikler, birden bire kaldırılmış.
Neden acaba? Bir açıklama bekliyoruz…

Bitirirken bir öneri İSO Başkanı Tanıl Küçük’e…İSO, yıllardır sanayide ilk 500+ikinci 500 firma listesi yayınlar ve listelerde firmalara ait ihracat sütunu yer alır. Bundan böyle bir de “ithalat” sütunu istiyoruz. Bilelim; hangi büyük sanayici, ihracatına karşılık, ne kadar ithalat yapmış.…Bilelim ki, çakma ihracatçılar ile gerçek ihracatçılar ayrışsın. Böylece Çakma İhracatçılar Meclisi ÇİM ve üyeleri de ortaya çıksın…

(*) Bu istatistikler kullanılarak yapılan analizler için merak edenler şu kaynaklara bakabilirler: Mustafa Sönmez, 100 Soruda Küresel Kriz ve Türkiye, Alan Yayınları, 2009 ve M:Sönmez, İhracatın İthalata Bağımlılığı, Ege Sanayi Odası, 2004

2 Ağustos 2010 Pazartesi

AKP, 12 Eylül’ün Ruh İkizidir

Mustafa Sönmez

02.08.2010, Pazartesi
AKP, kendi politik ihtiyaçlarını, öngördüğü toplum projesini gözeten bir anayasa değişikliği paketini, tek taraflı olarak, hazırlayıp milletin önüne koymuş bulunuyor. Söz konusu politik ihtiyaç, yüksek yargıyı tarafsızlaştırmak değil, , yandaş hale getirmek . Ama iktidar partisi bunu, 12 Eylül darbesi ile 1982 Anayasası ile hesaplaşma gibi göstermeye, yapılacak referanduma da böyle bir hayal mahsulü yüklemeye çalışıyor. Bazı solcu geçinen sazanlar da bunu bir güzel yutuyorlar…Oysa, kısa bir tarih turu ve serinkanlı bir analiz, AKP’nin 12 Eylül karşıtı olmak bir yana, 12 Eylül’ün ruh ikizi olduğunu, onun mirasçısı olduğunu ortaya çıkaracaktır.

Her şeyden önce, AKP, 12 Eylül darbecileri ile başlayan küreselleşmeci, neoliberal, piyasacı çizginin savunucusu olarak, bir mirasçıdır. Kimin mirasçısı? 12 Eylül, Kenan Evren ismiyle özdeşleşmiş. Oysa bir o kadar sembol isim Turgut Özal’dır ve AKP, Özal’ın mirasçısıdır.

12 Eylül askeri darbesi sadece siyasi sistemi bir diktatörlüğe çevirmekle kalmadı, ekonomik düzeyde de 24 Ocak Kararları ile neoliberal, piyasacı, emek karşıtı, küreselleşmeci kapitalizm patikasına taşıdı ve bu mimari de Turgut Özal’a aittir. Turgut Özal, 12 Eylül 1980 öncesi Sabancı Grubu’nun koordinatörüydü, MESS isimli en militan işveren sendikasının başkanıydı. Demirel, Zincirbozan’a götürülürken müsteşarı Turgut Özal, 12 Eylül hükümetinin ekonomiden sorumlu Başbakan yardımcısı koltuğuna oturtuluyordu.

Turgut Özal-12 Eylül, hiç didişmediler. Darbe icraatını birlikte gerçekleştirdiler. Yeniden parlamenter rejime geçme sırasında Evren cuntasının hedefi, iki partili sistem kurmaktı. Biri kendi partileri MDP, diğeri konu mankeni Halkçı Parti olacaktı. Özal, bu şablonu bozan ANAP’ı kurmaya kalkınca sürtüşme oldu ama Özal’ın hamisi ABD, Evren cuntasını ikna etmeyi bildi.

Özal’ın müritleri, 2002’de Erbakan’ın ortodoks milli görüşünden ayrılan Erdoğan-Gül ikilisinin kurduğu neoliberal-muhafazakar AKP’nin ruh ikizleri olduğunu hemen anladılar ve AKP’nin omurgasını oluşturdular;Hem kimlikleri ile hem taşıdıkları ruh aynıydı…Birkaç isim mi istersiniz: Tayyip Erdoğan’ın en yakın kadrosundan Cemil Çiçek, Abdulkadir Aksu, Bayburt Milletvekili Ülkü Güney , Ankara Milletvekili Ahmet İyimaya ,Kahramanmaraş Milletvekili Mehmet Sağlam , Ardahan Milletvekili Saffet Kaya , İstanbul Milletvekili Murat Başeskioğlu , Kırıkkale Milletvekili Vahit Erdem , Ankara Miletvekili Zekai Özcan…

***

12 Eylül’ün sembol isimlerinden Turgut Özal’ın müritlerinin ete kemiğe büründürdüğü AKP, tıpkı 12 Eylülcüler gibi , emek karşıtı, anti-sendikal, anti-kamucu, neoliberal, piyasacı, küreselleşmeci bir çizgiyi benimsediler. Hatta, doğruyu söylemek gerekirse, 2003-2008 döneminde IMF ile yürüttükleri program kapsamında özelleştirmede, liberalleşmede 12 Eylülcüler ve devamı ANAP’tan daha militan bir çizgi izlediler. Halep oradaysa, arşın burada. Bakın özelleştirme verilerine, bakın devleti küçültme verilerine…AKP iktidara geçerken kaç KİT çalışanı varmış? 384 bin. Şimdi? 184 bin…200 bin tasfiye… Bakın bakalım bugün sayıları 13 milyonu bulan işçiden-memurdan kaçı sendikalı ? 3,5 milyonu. Kaçı toplu sözleşme yapabiliyor? Ancak 750 bini...Kaçı greve çıkıyor ? 3 bini!...Gelir bölüşümü? 12 Eylül döneminden bile geride. Türkiye, Meksika ile birlikte, dünyanın en rezil bölüşüm tablolarından birine sahip.

***

12 Eylül 1980 ile hesaplaşma palavrasını sıkan AKP’nin 12 Eylül ile bir derdi olsa, 8 yıldır 12 Eylül simgelerine sessiz kalır mıydı ? Bugün adı işkence ile cellatlıkla anılan Kenan Evren’in , eseri 12 Eylül’ün ismi, hala birçok okulda, caddede, bulvarda. 12 Eylül adını taşıyan bir çok kamusal alan var. Alın size Kenan Evren İlkokulları listesi: Adana Seyhan /Adıyaman Kahta(yakında değişti)/Antalya Döşemealtı Nebiler/ Çanakkale Gökçeada / Diyarbakır Ergani /Gaziantep Şahinbey / Giresun /Hatay Dörtyol/Konya Çumra /Malatya Topsöğüt /Manisa Kula /Marmaris/ Niğde Bor/ Samsun Çarşamba / Sivas Şarkışla / Osmaniye Bahçe

Adı Evrenpaşa Olan Okullar: Bitlis, Elazığ ,Erzurum , İzmir, Muğla Armutalan ,Şanlıurfa Ceylanpınar.

Adı 12 Eylül Olan Okullar: Ankara Haymana, Bitlis, İzmir Narlıdere , Siirt Baykan.

Ve Evren Liseleri: - İstanbul Kadıköy , İzmir Konak, Manisa Alaşehir.Adana’da,G.Antep’te Kenan Evren isimli bulvarlar,caddeler…

12 Eylül rejimi ile derdi olan bir iktidar, bugüne kadar bu işkencecinin isminin kamusal kurumlarda taşınmasının dayanılmaz ağırlığına tahammül eder miydi? Onların 12 Eylül karşıtlıkları yalandır, gerçek olan ise 12 Eylül’ün mirasçısı olduklarıdır.