Sayfalar

6 Ağustos 2010 Cuma

Çakma İhracatçı Sektörler…

Mustafa Sönmez

06.08.2010, Cuma
Ekonomik performansın kıstası sayılan, bir tür kutsanmış sözcük olan “ihracat”ın üstündeki şalı çekip atmak, gerçek muhtevasını sergilemek gerek. Çarşamba günkü yazımda söz ettiğim “Çakma ihracat”ı biraz daha teşhir etmek yerinde olacak. İhracatçı gibi görünüp gerçekte ise ithalatı. ihracatının üstünde olan sektörlere “çakma ihracatçı” diyoruz. Neler var bunların arasında?
Önce şunu hatırlatalım: Türkiye 2000 sonrası muazzam bir dış ticaret patlaması yaşadı. 2000-2009 döneminde Türkiye’nin dış ticaret hacminin 1 trilyon 750 milyar dolara çıktığını görüyoruz. Bu, yılda ortalama 175 milyar dolarlık dış ticaret hacmi demek. 2000’de 78 milyar dolar olan dış ticaretin, 2008’de 334 milyar dolara çıkması yüzde 328 artış demek!…

Küresel kriz öncesinin likidite bolluğu, bu patlamada en önemli etken. Muazzam bir ithalat, “patlayan” bir ihracat ve bu dış ticaret rüzgarıyla yıllık yüzde 7’leri bulan bir büyüme dönemi…Peki elde ne var? Elde, büyümeyle birlikte 397 milyar dolara ulaşan büyük bir dış ticaret açığı, dış açığı finanse etmek için yükselmiş dış borç stoku, dış kaynağa artan bağımlılık ve deforme olmuş bir sanayi yapısı var. Ama en çok da ithalat bağımlılığı artmış sektörler var. Bunlardan bazıları ihracatçı gibi görünüyor, ihracat rakamları küçük değil ama ithalatları öyle büyük ki…



Dış ticarete konu sektörlerin başında demir-çelik ağırlıklı ana metal sanayi var. Toplamdaki payı yüzde 12. 2000 sonrası ithalatı, ihracatının çok üstünde ve bütün ihracatçı görüntüsüne karşı 38 milyar net ithalatçı bir sektör. Otomotiv, dış ticarete konu malların yüzde 11’ini oluşturuyor. İthalatı da var ihracatı da. Ama yine de 2000 sonrası 2 milyar dolar net ithalatçı görüntüsünde. Dış ticaretin üçüncü önemli sektörü kimya da yüzde 11 paya sahip ve tam bir net ithalatçı sektör. 2000 sonrasını 130 milyar dolar net ithalatla kapatmış.

Petrol, ister ham petrol,doğalgaz biçiminde, isterse işlenmiş olarak Türkiye’nin net ithalatçı olduğu bir sektör olarak kendini belli ediyor. Teknoloji ağırlıklı ,katma değeri yüksek sektörlerde de Türkiye net ithalatçı. Makine-teçhizat, tıbbi aletler, televizyon,haberleşme araçları, bilgi işlem makinaları, elektrikli makinalar , kağıt sektörlerinde Türkiye ihracatçı görünse de “net ithalatçı”…

***

Geriye ne kalıyor? Net ihracatçılar. Yani ihracatı, ithalata ağır basanlar. Onlar hangileri? Başta giyim ve tekstil. Bu iki sektörün 2000 sonrası dış ticarete konu mallardaki payları yüzde 12’ye yakın ve toplamda 123 milyar dolar net ihracat gerçekleştirmişler. Ancak. Tekstilde ıthalat egılımlerı hızlı. Net ihracatçı sektör listesinde ikinci sırada gıda- içecek var. Bu sektörün toplamdaki payı yüzde 3,5’a yakın ve 2000 sonrası 17 milyar dolara yakın net ihracat performansı göstermiş. Yıne de yılda 2 mılyar dolar ıthalat yapıyor. Çimento-seramik , bir başka net ihracatçı. Metal eşya, mobilya, plastik-kauçuk, bazı maden üretimleri net ihracatçı olduğumuz diğer sektörler.

Özetle, Türkiye, ihracatçı ülke profilinin aksine net ithalatçı bir ülke. Net ihracatçı olduğu sektörler, geleneksel sektörler:Tekstil-konfeksiyon,gıda. Çimento ve seramikte net ihracatçı olmuş. Mobilya,lastik-plastikte de ihracatı ithalatının üstünde. Otomotivde, net ihracatçı duruma geçmenin eşiğine gelmiş. En önemli değişimi bu.

Bunların dışında başta petrol-enerji sektöründe olmak üzere net ithalatçı. Kimyada müthiş net ithalatçı. Katma değeri yüksek, teknoloji ürünlerinde de net ithalatçı.

Bu da bize hangi sektörlerin çakma ihracatçı, hangilerinin gerçek ihracatçı olduğu konusunda yeterli bir bilgi vermiş bulunuyor.

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Çakma İhracatçılar Meclisi, ÇİM

Mustafa Sönmez

04.08.2010, Çarşamba
Ekonomi medyası bilir. Her ayın ilk günü bir ihracat şamatası yaşanır. Şamatayı kısa adı TİM olan Türkiye İhracatçılar Meclisi hazırlar. Sahne, kah Hakkari olur kah İzmir Aliağa...Biten ayın ihracat rakamları açıklanırken TİM Başkanı’na dönemin dış ticaretten sorumlu bakanı eşlik eder. Bu, eskiden Kürşat Tüzmen’di, şimdi Zafer Çağlayan. Her ayın ilk günü, ihracatçı birliklerinden alınan kayıtla ne kadar ihracat artışı gerçekleştirildiği açıklanırken, meşhur 2023’ün 500 milyar dolar hedefi ile ilgili de iman da tazelenir. Aslında daha çok ihracat yapacaklardır ama, döviz kurunu birileri hep ucuz tutmaktadır. Bundan da çok şikayetçidirler.

Bunlar madalyonun yüz akı tarafıdır, kara yüzde ise ithalatçılar, yani döviz harcayıcılar vardır ve hep onlar kurun düşük tutulmasını savunmaktadırlar. Öyle usta şovmenlerdir ki, dinleyenleri bir güzel inandırırlar buna. Peki bunlar ihracatçı ise, onca ithalatı kim yapmaktadır? Bu ihracatçıların, ihraç ettikleri ürünlerde ithal girdi oranı nedir ? İhracat artarken ithalat nerelere tırmanır? Tek yüzlü madalyon olur mu? Tabi ki olmaz. Bu üçüncü sınıf gösterilerin artık sona erdirilmesini dilerken gelin madalyonun diğer yüzüne de bir bakalım.

İhracat arttıkça ithalata ne oluyor? İthalat daha hızlı artıyor.



Kaynak:TÜİK Dış Ticaret veri tabanı

2009’un ilk 6 ayı ile 2010’un ilk 6 ayı diş ticaret verileri şunu gösteriyor. Krizin en derin hissedildiği 2009’un ilk 2 ayında ihracat düştükçe ithalat ihtiyacı da düşmüştü. Bu 2009 mayıs sonuna kadar böyle devam etti. Ancak birkaç aylık dalgalanmadan sonra ihracat başını kaldırdıkça ithalat daha fazla kaldırdı. Sonuçta, 2010’un ortasına geldiğimizde ihracat aylık 9,5 milyar dolar iken ithalat 15 milyar dolar…Yani 5,5 milyar dolar ihracatın üstünde. Daha kümülatif ifade edelim: 2009 kriz yılının ilk yarısında ithalat ihracata karşı 62’ye karşı 47 önde iken, 2010’un ilk 6 ayında bu skor, 83’e 55…Yani fark, 15’ten 25’e çıktı. İhracatçılar, bu ithalat artışı bizden değil, enerji vb. bağımlılığından ileri geliyor, derlerse, hemen onlara, sadece imalat sanayinin ihracatı ile enerji hariç ara malı ithalatının getirelim.



Görünen şudur: İmalat sanayinin 2009’un ilk yarısında 45 milyar dolar olan ihracatına karşılık 31 milyar dolarlık girdi ithalatı yapılmıştı. Bu, sanayi ihracatının yüzde 69’u demekti. 2010’un ilk yarısında ise imalat sanayi ihracatı 51 milyar dolara çıkarken, enerji dışındaki ara malı ithalatının 43,4 milyar dolar olduğu görülüyor. Yani girdi ithali, sanayi ihracatının yüzde 85’inin üstüne çıkmış. İhracat ilk 6 aylar boyunca 6 milyar artarken girdi ithali 12,5 milyar dolar artmış. İthal girdiye yöneliş daha yoğunlaşmış görünüyor.

***

Aslında, yapılan ihracatın, ithalata ne kadar bağımlı olduğunu daha net söylemek, ihracatta asli öğe olan “dahili işlem rejimi” ile yapılan ihracat rakamları olsaydı, daha kolay olurdu, her sektörde ihracatçı sanayicinin ne kadar ithal girdi kullandığı kalem kalem sayılırdı. Yakın zamana kadar bunu yapabiliyorduk(*) ama ne hikmetse, TİM’cilerin hamisi Bakan Zafer Çağlayan’a bağlı Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın web sitesinde yayımlanan ve 1996’ya kadar geriye giden bu istatistikler, birden bire kaldırılmış.
Neden acaba? Bir açıklama bekliyoruz…

Bitirirken bir öneri İSO Başkanı Tanıl Küçük’e…İSO, yıllardır sanayide ilk 500+ikinci 500 firma listesi yayınlar ve listelerde firmalara ait ihracat sütunu yer alır. Bundan böyle bir de “ithalat” sütunu istiyoruz. Bilelim; hangi büyük sanayici, ihracatına karşılık, ne kadar ithalat yapmış.…Bilelim ki, çakma ihracatçılar ile gerçek ihracatçılar ayrışsın. Böylece Çakma İhracatçılar Meclisi ÇİM ve üyeleri de ortaya çıksın…

(*) Bu istatistikler kullanılarak yapılan analizler için merak edenler şu kaynaklara bakabilirler: Mustafa Sönmez, 100 Soruda Küresel Kriz ve Türkiye, Alan Yayınları, 2009 ve M:Sönmez, İhracatın İthalata Bağımlılığı, Ege Sanayi Odası, 2004

2 Ağustos 2010 Pazartesi

AKP, 12 Eylül’ün Ruh İkizidir

Mustafa Sönmez

02.08.2010, Pazartesi
AKP, kendi politik ihtiyaçlarını, öngördüğü toplum projesini gözeten bir anayasa değişikliği paketini, tek taraflı olarak, hazırlayıp milletin önüne koymuş bulunuyor. Söz konusu politik ihtiyaç, yüksek yargıyı tarafsızlaştırmak değil, , yandaş hale getirmek . Ama iktidar partisi bunu, 12 Eylül darbesi ile 1982 Anayasası ile hesaplaşma gibi göstermeye, yapılacak referanduma da böyle bir hayal mahsulü yüklemeye çalışıyor. Bazı solcu geçinen sazanlar da bunu bir güzel yutuyorlar…Oysa, kısa bir tarih turu ve serinkanlı bir analiz, AKP’nin 12 Eylül karşıtı olmak bir yana, 12 Eylül’ün ruh ikizi olduğunu, onun mirasçısı olduğunu ortaya çıkaracaktır.

Her şeyden önce, AKP, 12 Eylül darbecileri ile başlayan küreselleşmeci, neoliberal, piyasacı çizginin savunucusu olarak, bir mirasçıdır. Kimin mirasçısı? 12 Eylül, Kenan Evren ismiyle özdeşleşmiş. Oysa bir o kadar sembol isim Turgut Özal’dır ve AKP, Özal’ın mirasçısıdır.

12 Eylül askeri darbesi sadece siyasi sistemi bir diktatörlüğe çevirmekle kalmadı, ekonomik düzeyde de 24 Ocak Kararları ile neoliberal, piyasacı, emek karşıtı, küreselleşmeci kapitalizm patikasına taşıdı ve bu mimari de Turgut Özal’a aittir. Turgut Özal, 12 Eylül 1980 öncesi Sabancı Grubu’nun koordinatörüydü, MESS isimli en militan işveren sendikasının başkanıydı. Demirel, Zincirbozan’a götürülürken müsteşarı Turgut Özal, 12 Eylül hükümetinin ekonomiden sorumlu Başbakan yardımcısı koltuğuna oturtuluyordu.

Turgut Özal-12 Eylül, hiç didişmediler. Darbe icraatını birlikte gerçekleştirdiler. Yeniden parlamenter rejime geçme sırasında Evren cuntasının hedefi, iki partili sistem kurmaktı. Biri kendi partileri MDP, diğeri konu mankeni Halkçı Parti olacaktı. Özal, bu şablonu bozan ANAP’ı kurmaya kalkınca sürtüşme oldu ama Özal’ın hamisi ABD, Evren cuntasını ikna etmeyi bildi.

Özal’ın müritleri, 2002’de Erbakan’ın ortodoks milli görüşünden ayrılan Erdoğan-Gül ikilisinin kurduğu neoliberal-muhafazakar AKP’nin ruh ikizleri olduğunu hemen anladılar ve AKP’nin omurgasını oluşturdular;Hem kimlikleri ile hem taşıdıkları ruh aynıydı…Birkaç isim mi istersiniz: Tayyip Erdoğan’ın en yakın kadrosundan Cemil Çiçek, Abdulkadir Aksu, Bayburt Milletvekili Ülkü Güney , Ankara Milletvekili Ahmet İyimaya ,Kahramanmaraş Milletvekili Mehmet Sağlam , Ardahan Milletvekili Saffet Kaya , İstanbul Milletvekili Murat Başeskioğlu , Kırıkkale Milletvekili Vahit Erdem , Ankara Miletvekili Zekai Özcan…

***

12 Eylül’ün sembol isimlerinden Turgut Özal’ın müritlerinin ete kemiğe büründürdüğü AKP, tıpkı 12 Eylülcüler gibi , emek karşıtı, anti-sendikal, anti-kamucu, neoliberal, piyasacı, küreselleşmeci bir çizgiyi benimsediler. Hatta, doğruyu söylemek gerekirse, 2003-2008 döneminde IMF ile yürüttükleri program kapsamında özelleştirmede, liberalleşmede 12 Eylülcüler ve devamı ANAP’tan daha militan bir çizgi izlediler. Halep oradaysa, arşın burada. Bakın özelleştirme verilerine, bakın devleti küçültme verilerine…AKP iktidara geçerken kaç KİT çalışanı varmış? 384 bin. Şimdi? 184 bin…200 bin tasfiye… Bakın bakalım bugün sayıları 13 milyonu bulan işçiden-memurdan kaçı sendikalı ? 3,5 milyonu. Kaçı toplu sözleşme yapabiliyor? Ancak 750 bini...Kaçı greve çıkıyor ? 3 bini!...Gelir bölüşümü? 12 Eylül döneminden bile geride. Türkiye, Meksika ile birlikte, dünyanın en rezil bölüşüm tablolarından birine sahip.

***

12 Eylül 1980 ile hesaplaşma palavrasını sıkan AKP’nin 12 Eylül ile bir derdi olsa, 8 yıldır 12 Eylül simgelerine sessiz kalır mıydı ? Bugün adı işkence ile cellatlıkla anılan Kenan Evren’in , eseri 12 Eylül’ün ismi, hala birçok okulda, caddede, bulvarda. 12 Eylül adını taşıyan bir çok kamusal alan var. Alın size Kenan Evren İlkokulları listesi: Adana Seyhan /Adıyaman Kahta(yakında değişti)/Antalya Döşemealtı Nebiler/ Çanakkale Gökçeada / Diyarbakır Ergani /Gaziantep Şahinbey / Giresun /Hatay Dörtyol/Konya Çumra /Malatya Topsöğüt /Manisa Kula /Marmaris/ Niğde Bor/ Samsun Çarşamba / Sivas Şarkışla / Osmaniye Bahçe

Adı Evrenpaşa Olan Okullar: Bitlis, Elazığ ,Erzurum , İzmir, Muğla Armutalan ,Şanlıurfa Ceylanpınar.

Adı 12 Eylül Olan Okullar: Ankara Haymana, Bitlis, İzmir Narlıdere , Siirt Baykan.

Ve Evren Liseleri: - İstanbul Kadıköy , İzmir Konak, Manisa Alaşehir.Adana’da,G.Antep’te Kenan Evren isimli bulvarlar,caddeler…

12 Eylül rejimi ile derdi olan bir iktidar, bugüne kadar bu işkencecinin isminin kamusal kurumlarda taşınmasının dayanılmaz ağırlığına tahammül eder miydi? Onların 12 Eylül karşıtlıkları yalandır, gerçek olan ise 12 Eylül’ün mirasçısı olduklarıdır.

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Büyük Sanayi, Krizi İşçinin Sırtında Yıktı

Mustafa Sönmez

31.07.2010, Cumartesi
Bu sütunda 19 Temmuz’da TÜİK verilerinden hareketle, sanayinin 2009’da istihdamı azaltarak üretimi artırdığı, böylece kişi başına üretim artışı-verimlilik- sağladığı belirtilmişti. Aynı kaynağın ücret verileri de kullanılarak 2009’da sanayide reel ücretlerin yüzde 17 gerilediği, dolayısıyla 4 milyon dolayında kişinin istihdam edildiği sanayide krizin yükünün işsizlik ve düşük ücret olarak işçilere yıkıldığı ifade edilmişti.

Kısa adı İSO olan İstanbul Sanayi Odası’nın geleneksel ilk 500 sanayi firması sıralaması da, küresel kriz şartlarında büyük sanayinin krizin yıkıcılığını, işçinin sırtına basarak hafiflettiğini firma firma gösteriyor. İSO sıralamasının en çarpıcı yanı şu: İlk 500 sanayi firması katma değerini kriz şartlarında artırırken bunu işçi sayısını azaltarak gerçekleştirmiş, dolayısıyla işçi başına katma değer ya da verimlilik artmış, karlar da bu sayede yükselmiş.

Üretici fiyatlar üstünden ilk 500’ün ürettiği katma değer 2009’da, önceki yıla göre yüzde 15,4 artmış görünüyor. Bu katma değer, 2008’de 520 bin dolayında ücretli ile gerçekleştirilirken 2009’da ücretli sayısı 467 bine inmiş görünüyor. Yani krizde büyük sanayide yüzde 10 istihdam azalması yaşandı. Başka bir ifadeyle, ilk 500 firma 54 bine yakın işçi çıkardı ama katma değerleri düşmediği gibi arttı. Yani, çıkarılmayan işçilere daha fazla üretim yaptırıldı. Bu sayede de işçi başına katma değer yüzde 15’in üstünde arttı. Buna bağlı olarak da karlarda yükselme yaşandı.


Kaynak: 2006 -2009 dönemi İSO veri tabanı

İSO’nun ilk 500 sanayi firması sıralamasında, Türkiye’nin en büyük sanayi firması olan ve 2005’te kamudan Koç’a satılan Tüpraş’ın 2009’da 215 işçi eksilttiği, buna karşılık kişi başına katma değerini 2008’e göre yüzde 12 artırdığı anlaşılıyor. Tüpraş’ta kişi başına katma değer, 500 firma ortalamasının olaüğanüstü üstünde.


*Üretici Fiyatlarıyla, 2008 ve 2009 İSO veri tabanı

Kişi başına katma değerin en yüksek olduğu bir diğer firma yine Koç’a ait Aygaz. Bu firmada da kişi başına katma değer, 2009 yılında 500 büyük tarafından yaratılan katma değerin, kat be kat üstünde.

İlk 500 firma sıralamasında anlaşılıyor ki, en tepedeki 10 firma arasında, en çok tensikata otomotiv sektörü gitmiş. Ford, 2009’da 1.531, Tofaş, 1.594 kişiyi kadrosundan çıkarmış. Sektörün bir diğer önemli firması Oyak-Renault’nun 6 bine yakın istihdamını 2009’da 870 kişi azalttığı anlaşılmakta. Oyak’a satılan Erdemir’de ise istihdam azalışı 561 işçi olarak görünüyor. Kamunun ilk 10 firma arasına giren tek firması EUAŞ Elektrik ise 2009’da 2 bin 526 kişi artırarak istihdamını 12 binin üstüne çıkardı.

İstihdamı azalan ücretlilerin, 2009’da yaratılan net katma değerden aldığı pay, İSO’ya göre yüzde 55,6. 2008’de ücretin payı yüzde 57 idi. Finans sektörüne , sanayi katma değerinin yüzde 12’si faiz olarak gitmiş görünüyor. 2008’de sermayeye giden faizin payı yüzde 16 idi. Sanayicinin kârının net katma değerdeki payı ise 2009’da yüzde 32,4 olarak ifade ediliyor. 2008 de kârın payı yüzde 27,1 idi. Böylece, sanayicinin hem ücret ve faizin payını, sanayi karı lehine azalttığı; bu sayede krizin yükünü hafiflettiği anlaşılıyor.

30 Temmuz 2010 Cuma

Linç Kültürüne Karşı Demokratik Bilinç

Mustafa Sönmez


Bursa İnegöl'de başlayan Hatay Dörtyol'da süren provokasyon ve linç girişimleri, yeni bir döneme sürüklendiğimizi gösteriyor. Yaşananlar karşısında hükümetin, asker ve polisin gösterdiği tutum ise, karşı karşıya bulunduğumuz durumun ne denli vahim olduğunu ortaya koyuyor ve uyarıyor. İnegöl'de yıllardır birlikte yaşayan Türk ve Kürt halkı, bir iki kişinin ticari meselesi bahane edilerek karşı karşıya getirilmiş, kent, ırkçı gruplar tarafından adeta teslim alınmıştır. Can ve mal güvenliğini sağlamakla görevli hükümet ve güvenlik güçleri ise görevlerini yeterince yapmış görünmüyorlar. Meseleye basit bir “amigo” şamatası teşhisi koymak, gerçekle yüzleşememenin yeni bir örneği.

Dörtyol'da iki gün boyunca yaşananlar, AKP hükümetinin yangına körükle gittiğini bir kez daha ortaya koydu. Polis otosuna yapılan saldırıda 4 polisin hayatını kaybetmesinden sonra Kürt mahalleleri hedef gösterilerek, çeteler eliyle adeta organize bir intikam hareketi başlatılmış görünüyor. Dörtyol'da polis karakolu önünde toplanan, sloganlar atarak burada saldırı hazırlıkları yapan gruplar emniyet güçleri tarafından adeta kollanmış ve desteklenmiştir. Söylenenlere bakılırsa, dışarıdan getirilip olayların fitilini ateşleme görevi verilen grup, daha sonra arkasına yüzlerce kişiyi katarak ilçeyi adeta teslim almış, Kürt yurttaşlarımıza ve demokratik güçlere karşı saldırıya geçmiştir.

AKP hükümetinin, polisin ve askerin linç girişimcilerini “anlayışla” karşılayan tutumları, şehri teslim alan ırkçı gruplar karşısındaki davranışları, Sivas katliamını hatırlatıyor. Sivas'ta da saatlerce süren toplanma, heykel parçalama, Kültür Merkezine saldırı olayları yaşanmış ve ardından Madımak Oteli ateşe verilerek 35 aydın ve emekçi katledilmişti.

Dörtyol'da, güvenlik güçleri; parti binalarını basıp, kırıp döken, tabelaları söküp, Türk bayrağı asan, işyerlerinin camlarını kıran, talan eden ve ateşe veren güruh karşısında seyirci kalarak provokasyona güç vermiştir. Bu olaylarda ilk gün BDP bürosu saldırıya uğramış, ikinci gün ise EMEP ve ÖDP ilçe büroları tahrip edilmiştir.

Tüm bunlar olurken, açılım fiyaskosunun mimarı İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın, polis ve askere bu tür gelişmelerin vahametine dikkat çekip, polis ve askerin hiçbir vatandaşın canına ve malına zarar gelmeyecek her türlü tedbiri alması talimatını vermesi beklenirdi. Oysa durum nedir? Bakan Atalay, İnegöl’deki linç girişimlerini basit bir asayiş vakası olarak geçiştirme telaşında. Bakan, Dörtyol’da da Hatay Valisi ile birlikte kışkırtıcı açıklamalarda bulunmuş, linç girişimlerine neredeyse destek ve güç vermiştir. AKP hükümeti, gerilimden beslenmek, referanduma ve seçimlere bu tehlikeli politika üzerinden gitmek istemektedir.

***

Linç kültürü topraklarımızda yıllardır ilmek ilmek örülmektedir. Özellikle ülkenin batı illerinde, şehit cenaze törenleri ile asker sevkiyatları sırasında, “PKK terörünü lanetleme” adı altında bir Kürt düşmanlığı bilinçaltına zerk edilmektedir. İzlenen neoliberal politikalarla her geçen gün mülksüzleşen, kronik işsizlik yaşayan kitleler, şiddet iklimine sürüklenmekteler, yaşadıkları sorunların nedeni olarak, yer yer ekmeklerini kazanmak için Batı illerine göçmüş Kürtler hedef gösterilmektedir. Yakın zamana kadar Kürt kimliğini bile reddeden zihniyet, demokratik mücadeleler karşısında bu inkardan vazgeçmiş görünmesine rağmen, toplumda bir demokratik bilincin yerleşmesi için çaba göstermemiştir. Topraklarımızdaki etnik farklılıklar, bir zaaf değil, bir zenginliktir. Etnik farklılıklara saygı bilinci, toplumda sistemli bir çaba ile bir norm haline getirilmelidir. Oysa olan nedir? Sorun, açık ya da örtülü olarak “Kürtlerle yaşamanın zorluğu” noktasına taşınmıştır. Beyaz Türkleri temsilen Ertuğrul Özkök’ün diline doladığı, “had bildirme” densizliği, kahve esnafında “ya sev ya terket” şeklinde ifadesini buluyor.

Türk milliyetçiliği cephesinde bunlar olurken Kürt siyasetçiler de halkların yeniden kardeşleşmesi yerine kutuplaşmaya adeta seyirci kalmaktalar. Silahların susturulması konusunda hayırhah bir tutum sürdürürlerken “bölgesel demokratik özerklik” türü temelsiz, afaki önerileriyle, ayrılıkçı iddialarına malzeme vermekteler.

***

Tüm demokratik kitle örgütlerinin, meslek örgütlerinin, sendikaların, siyasi parti ve örgütlerin Türkiye’de etnik farklılıklara saygıyı, Kürt ve diğer tüm etnik kimliklerin haklarına saygıyı özümsemiş, demokratik bir kültürü egemen kılması gerekiyor. Bu söylemin, toplumun en alt kesimlerine kadar tüm kitle örgütlerinde, okullarda, camilerde, medya organlarında yaygınlaştırılması boynumuzun borcu olmalıdır. Burnumuzun dibinde, Yugoslavya’da olanları yeniden ve yeniden hatırlamalı, linç kültürüne, anti-demokratik milliyetçi, ırkçı politikalara karşı kardeşliği, yalnız kardeşliği esas alan demokratik bilinci savunmalı ve yaymalıyız. Bağdat harap olmadan…

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Krizden Çıkışa Engel:Gelir Uçurumu…

Mustafa Sönmez

28.07.2010,Çarşamba
Düne kadar yere-göğe sığdırılamayan küreselleşme, dünyada hem bloklar, ülkeler, hem de ülke içi sınıflar arasında gelir bölüşümünü daha da bozdu. Yıkıcı rekabet, devletin ekonomiden uzaklaştırılması, sosyal devletin budanması, anti-sendikal düzen, artan işsizlik, bölüşümde emek, alt-orta sınıflar aleyhine sonuçlar yarattı. Bunu, OECD’nin verilerinden de görebiliyoruz. Bölüşümde adaletsizliğin göstergesi olan gini oranının gelişmiş-gelişmekte olan tüm ülkelerde (birkaçı hariç) bozulduğu-0’dan 1’e doğru- hemen görülüyor.Gelir adaletsizliği liginde şampiyon Meksika’yı, maalesef Türkiye izliyor. Aslında, Türkiye’deki gelir eşitsizliği, OECD’ye bildirilenden daha fazladır. Gelir adaletsizliğinin ölçümünde ne tür sağlıksız yöntemler izlendiğini bu sütunda bir çok kez yazdım. Onca makyajlamalara rağmen, mızrak çuvala sığmıyor, bu haliyle bile utanç verici bir bölüşüm tablomuz var.

Küresel krizin merkezi ABD’de de bölüşüm alarm verici. Keza Avrupa ülkelerinin çoğunda da küreselleşme bölüşümü iyileştirmedi, tersine bozdu.




Kaynak:OECD.Stat.Extracts

Bölüşümün daha da adaletsizleşmesi sonucu, dünya ekonomisi eksik-tüketim illetine yakalandı. Bu hastalık, bugün krizden çıkışın da önünü tıkıyor. Çünkü dünya ekonomisinin kalıcı bir büyüme ivmesi yakalaması bu bölüşüm ilişkilerinin değişmesini, alt-orta sınıfların, harcanabilir gelirlere kavuşmasını , ücretlerin, talebin artırılmasını gerektiriyor.

IMF’nin ön ayak olduğu krizden çıkış için politika önerileri, tüketime gark olan, bunun için de dünyanın tasarruflarını tepe tepe kullanan ABD’nin, artık tüketimini kısıp ihracata yönelmesini; diğer ülkelerin de pazarlarını ABD’ye açmasını içeriyor. Bunun için de cari fazlası olan Çin’e yükleniyorlar. Çin’in parasını değerli hale getirerek ihracatçılıktan ithalatçılığa dönmesi öneriliyor. Unutulan şu: Çin’de, ABD’nin,Avrupa’nın mallarını tüketecek bir kitle var mı? Çin, halkının gelir düzeyini artırıcı bir politikadan ziyade, ucuz emeğini kullanan bir sermaye birikimi modeli ile bugünkü yere geldi. Bunu bozmaya da hiç niyeti yok. Çin’in, tasarruf yerine tüketime yönelerek, iç pazarını derinleştirerek, ithalatçı duruma gelerek Batı’yı kuyudan çıkarma beklentisi, boş bir hayal.

ABD’nin yeniden ihracatçı olması, dolayısıyla çarklarını çevirebilmesi, ancak Almanya, Japonya gibi , satın alma, tüketme gücüne sahip kitlesi olan ülkelerle mümkün olur. Ama onlar da, özellikle Almanya, kuyudaki ABD’ye ip sarkıtmaya pek niyetli değil. Tersine, mali disiplin ile maliyesini düzenleme, ihracat kapasitesini genişletme derdinde. Mesele de burada düğümleniyor işte.

***

Türkiye’nin de krizi daha küçük maliyetlerle geçiştirmesinde iç pazarı önemli rol oynayabilirdi. Özellikle 2000’li yıllardaki üretim kapasitesini “AB’ye dönük ihracat” üstüne bina eden Türkiye, AB’deki daralma ile birlikte alternatif dış pazarlar bulmakta güçlük çekiyor. Ya iç pazar ? İşte orada da dünyanın en eşitsiz gelir bölüşümü ayıbı ayağa dolanıyor. Türkiye gelirinin yarısını, yüzde 20’lik nüfus kullanırken, diğer yarısı yüzde 80’e kalıyor. Bu, 72,5 milyon nüfusun dörtte üçünden fazlasının, mutfak-barınma ihtiyaçları dışında harcayacak pek gelirinin olmaması demek. Ev, otomobil, beyaz eşya vb. nüfusun çoğunluğu için ya alınamaz ya da kolayca yenilenemez harcamalar.

Bölüşümde adaletsizlik, sistemin ayağındaki pranga. Dünya ve Türkiye, krizden başını kaldırabilmek için geliri yeniden daha adil bölüştürmeye mahkum. Ama, bu kolay değil. Gelir piramidinin tepesini işgal eden, benden sonrası tufan, diyen oligarşiye rağmen , mücadele etmeden bölüşümü iyileştirmek mümkün değil. Mutlu azınlık, kendi sistemlerinin uzun vadede ömrünü uzatacak böyle reformlara bile tahammülsüz. Sınıf körlükleri, onlarla beraber tüm sistemi aşağı çekiyor…

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Eğitim Panayırı…

Mustafa Sönmez

26.07.2010, Pazartesi
Vakıf üniversiteleri, dershaneleri, özel ilköğrenimi, liseleri ile, eğitim panayırı yaz sıcağında pek hareketli. Koca koca rektör profesörler, TV ekranlarında öğrenci çekmek için çığırtkanlık yapıyor. Bize gel, bizde fırsatlar şöyle, böyle diye…Özü ise şu: Bize kaydol, paranı bize getir. Dershaneler, üstünden para kazandıkları çocukların sınav başarısını reklam vesilesi yapıyor. Kolejler kesiminde ayrı bir çığırtkanlık…Bu kadar mı yerlerde sürünmeliydi bu eğitim işi. Bu kadar mı para-pula tahvil olup pespayeleşmeliydi ?

Deveye sormuşlar, neren eğri diye, yanıt malum: Nerem doğru ki ... Neremiz doğru ki, eğitimimiz düzgün olsun. Gün geçtikçe içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Çocuklar, gençler kobay, veliler sağımlık inekler gibi. Herkes gelecek endişesinde. İşsizlik yüzde 14’te kemikleşmeye yüz tuttukça, eğitimli işsiz sayısı bile 1,5 milyona yaklaştıkça, aileler, çocukları için daha da endişeleniyor ve umutlu-umutsuz eğitime sarılıyorlar. Tabi ki gücü yetenler, ya da yetirmeye çabalayanlar... Olmayanlar, çaresiz, umutsuz. Birçok aile, elindeki avucundakinden fedakarlık yapıp eğitime harcama yapıyor, çocukları dershaneye gönderiyor, özel üniversitelerde okutuyorlar, bir diploma için.

Ailenin çocuğunun geleceği ile ilgili telaş, iyi bir eğitim için çırpınışa yöneldikçe, yükselen talep, beraberinde ticari eğitim arzını, metalaşmayı, o da eğitimde kepazeliği beraberinde getiriyor. Devlet, eğitim görevini atabildikçe sırtından atmaya, olmadı, bütçesini daraltıp kalitesizleştirmeye meyilli. Devlet okullarında, üniversitelerinde 17 milyon dolayında öğrenci var. Bunun 12,5 milyonu ilköğrenim öğrencisi, 4 milyona yakını ortaöğrenim öğrencisi. 1,5 milyon da üniversite, yükseköğrenim öğrencisi. Aşağıdan yukarıya sistem eliyor. Okullaşma, ilköğrenimden itibaren düşüyor ve üniversite kapısında iyice daralıyor.

Devlet okullarında, üniversitelerinde 17 milyon dolayında öğrenci var. Bunun 12 milyonu ilköğrenim öğrencisi, 3,5 milyona yakını ortaöğrenim öğrencisi. 1,5 milyon da üniversite, yükseköğrenim öğrencisi.



Kaynak: Muhasebat Genel Md. Veri tabanı

2009’daki Merkezi bütçenin yüzde 13,4’ünün sadece eğitime harcanması önemliymiş gibi görünse de öğrenci başına 2 bin TL’yi ancak bulan bir harcama bu. Devlet, bir asgari ücretliden bile vergi ve prim olarak yılda 4 bin TL’ye yakın bir kesinti yapıyorsa, öğrenci başına 2 bin TL harcama yapmış, çok mu ? Eğitime harcanan, bütçeden faize ödenenden 17 milyar TL eksik...

Devlet eğitiminin kalitesi belli. Okullar yetersiz, derslik açığı var. İstanbul’da bile, sınıflar 50-60 kişilik. Bütçeden eğitime yapılan harcamanın yüzde 61’i “personel gideri”…Yani öğretmen-hoca maaşına ancak yetiyor bütçe. Varın düşünün; geriye kalanı ile hangi sağlıklı binaya, donanıma, laboratuara vs.ye yetişilir ki. Böyle olunca, orta ve üst sınıfın eğilimi, orta öğrenimde sınavla girilen Anadolu liselerine, sınavla girilen kolejlere, üniversiteye giriş için dershanelere, -parası olan için- vakıf üniversitelerine, yurt dışı üniversitelerine…2009 milli gelir serilerinde, özel harcamalarda eğitime 10 milyar TL’ye yakın para harcandığı verisi var. O zaman, 35 milyar TL’lik devletin eğitim harcamasının yanında, 10 milyar TL’lik özel harcama yapılmış bile. Eğitim pazarı büyük ve büyütülmeye aday.

***

Neoliberal iktidarın, eğitimi özelleştirme, ticarileştirme emelleri, bunun için devlet okulu eğitiminin kalitesini iyileştirmek için çaba göstermemesi, halkın gelecek endişesi ve iyi bir eğitim için tasarruflarını gözden çıkarması ile birleşince, eğitim tacirlerine gün doğuyor. Dershaneler, özel okullar, özel-vakıf üniversite yatırımcıları, ellerini ovuşturuyorlar. Devletin esirgediği doğru dürüst eğitimi, başka alanda aramaya dönük talep oluştukça, sermaye, eğitim-sınav endüstrisine yatırım yapıyor. El kadar çocuklar 3 yıllık SBS sınav maratonunda perişan edilirken, dershane sektörünü elinde tutan Fethullah Cemaatine, eski bakan Hüseyin Çelik’in çektiği kıyak nasıl unutulur!.. Neden sonra, vazgeçtiler ama, bu saçmalığın çocukların ruh sağlığına, ailelerin bütçelerine verdiği zarar da Çelik’in yanına kâr kaldı. Hüseyin Çelik efendiden bir özür, bir özeleştiri duydunuz mu?

Eğitim, kanayan bir yara. Büyük istismar konusu. Her geçen gün de içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Ticarileşmiş, metalaşmış eğitimle hesaplaşmak, belki her şeyden daha çok önem kazanıyor.