Sayfalar

24 Temmuz 2010 Cumartesi

KİT Tasfiyesinde 25 Yıl ve CHP

Mustafa Sönmez

24.07.2010, Cumartesi
Neoliberalizmin beylik uygulamalarından olan KİT’lerin, özelleştirmeler, kapatmalar, küçültmelerle, tasfiyesi serüveninde Türkiye 25 yılı geride bırakmış bulunuyor. IMF-Dünya Bankası direktifleriyle başlatılan KİT’lerin tasfiyesine Turgut Özal ilk hamleyi yaparken izleyen hükümetler uzunca süre yasal altyapıyı hazırlamakla vakit geçirdi. Esas tasfiye ise 2001 krizi sırasında Kemal Derviş yönetimindeki IMF programları ile gerçekleşti, hasat ise AKP iktidarına nasip oldu ve meyveler bu iktidar döneminde toplandı.

Dile kolay; bundan 25 yıl önce KİT’lerde 653 bin kişi çalışıyordu. Bugün ise sayı 184 bin ve bunların 60 bini de özelleştirme tezgahında, görücüye çıkarılmış 7 KİT’de çalışıyor. Demek ki, onların da tasfiyesi ile KİT çalışan sayısı 120 binlere inecek. Son 25 yılda KİT istihdamındaki azalıştan anlayın ki, ortada yüzde 75’e yakın tasfiye var!...KİT’lerin dörtte üçü tasfiye edilmiş.


Kaynak:Hazine Müsteşarlığı veri tabanı

Operasyonlar başladığında 653 bin kişinin çalıştığı 48 KİT vardı. Bugün 184 bin kişinin çalıştığı 29 KİT var. Bunların da 7’si özelleştirme tünelinde ve 60 bin kişi daha “özelleşecek”…1985’te KİT’lerin yarattığı katma değer, Türkiye milli gelirinin yüzde 6,3’ü idi. Bugün ise bu pay, yüzde 2’nin altında.

***

Kim ne derse desin, Türkiye’de KİT tasfiye sürecinde ekonomik rasyonellerden çok, ideolojik-politik saikler, neoliberal düsturlar etkili oldu. Körü körüne IMF-Dünya Bankası buyruklarına teslimiyet yaşandı. KİT’lerin düzeltilecek yanları yok muydu ? Elbette vardı. Nasıl olmasın; on yıllarca özel sermayeye ucuz girdi, kalifiye eleman sağlamakla işlevlendirilmiş, iktidardaki sağ partilerce arpalık olarak tepe tepe kullanılmış KİT’lerin tabi ki operasyona ihtiyacı vardı. Ama bu operasyonun ille de özelleştirme, tasfiye, kapama olması gerekmiyordu. Bugün o kuruluşlarda 500 bin daha az insan çalışıyor. Özelleştirmeler işsiz bıraktı, güvencesizleştirdi, sendikasızlaştırdı. KİT’lerde örgütlü Türk-İş’in şimdiki haline baksanıza..Neresinden tutsanız, elinizde kalıyor.

***

Türkiye şartlarında devlet müdahalesi, KİT yatırımcılığı, bir ihtiyaçtan doğdu 1930’larda . Kesinlikle bir ideolojik seçim değildi. Yeterli sermaye birikiminin olmadığı bir ülkede devlet kapitalizmine duyulan ihtiyaçla ilgiliydi. 1950’lerden 1980’lere gelinceye kadar da KİT’ler ihtiyaçtan varoldular. Kırda, Et Balık, SEK ile, yüksek teknolojide Erdemir, Pektim ile hep özel sektörün yetmediği alanlarda oldular, özel sermaye birikiminin kaldıraçları olarak kullanıldılar. Öte tarafta ise, bölgesel uçurumların açılmasını önlediler, işsizliğin patlamasına karşı sübap oldular, sendikal iklimin iyileşmesine katkıda bulundular. Daha birçok şey sayılabilir.

Tasfiye yerine, KİT’lerin birçoğu iyileştirilebilir, miyadı dolanlar kapatılır, ama günün ihtiyaçlarına göre çağdaş, teknolojik donanımlı, Türkiye’ye rekabet gücü sağlayacak, istihdam dostu yenileri açılabilirdi, ama yapılmadı. Özellikle 2000 sonrasının Derviş ve onu izleyen Erdoğan icraatlarında , IMF borçlarının da zorlamasıyla, büyük tasfiyeler gerçekleşti: Telekom, Tüpraş, PO, Petkim, Erdemir,Tekel… ardı ardına satıldı. Özellikle neoliberalizmde şampiyonluğu kimseye kaptırmayan AKP iktidarı, sağlanmış hukuki altyapının rüzgarıyla özelleştirmeleri şaha kaldırdı. 2002 sonunda 384 bin olan KİT istihdamı AKP’nin iktidarında 184 bine indi. Yani AKP, sadece kendi döneminde 200 bin KİT çalışanını tasfiye etti, 42 olan KİT sayısını 29’a indirdi. Bugün onların 7’si daha özelleştirme tezgahında 60 bin çalışanı ile…

***

Bu büyük tasfiyenin ardından CHP’nin KİT politikası tabi ki önemli. CHP, ne yapacak KİT’lerle ? Doğu-G.Doğu azgelişmişliğinde KİT’leri kullanacağını söylüyor, ama o kadar mı? Mali kural tartışmaları sırasında, bu neoliberal yaklaşıma sıcaklık, CHP’de bazı “Dervişgil eğilimler”in varlığının ilk işaretlerini verdi. Pek hayırlı bir yaklaşım olarak görünmedi bana. CHP, “devletçilik” ilkesine ne kadar bağlı olduğunu yüksek sesle ifade edip KİT’lerle ilgili politikasına açıklık getirmeli, sadece özelleştirmeler konusunda değil, yatırımcılıkta devletin yeri konusunda ne düşündüğünü kamuoyu ile paylaşmalıdır.

23 Temmuz 2010 Cuma

Yabancı Yatırım ve Dış Kredide Düşüş …

Mustafa Sönmez

23.07.2010, Cuma
Türkiye ekonomisi, dış kaynak girdikçe büyüyen, girmedikçe duraklayan bir yapıda. İthalata bağımlı büyüyen ekonominin yarattığı cari açığı, yani döviz açığını finanse etmede 3 kaynak var: Doğrudan yabancı sermaye girişi, dış kredi ve sıcak para dediğimiz borsaya,devlet kağıtlarına gelen kısa vadeli sermaye hareketleri. Bunlar içinde en az zararlısı doğrudan yabancı sermaye girişidir. Borç yaratmaz, taşın altında eli vardır, iyi kötü istihdam yaratır, teknoloji getirir, reel üretime katkısı vardır.

Dış kredi ile finansman, ikinci tercihtir. Ağırlıkla orta-uzun vadelidir. Vadesi bellidir, yüksek riskli, sürprizli değildir, kırılganlık pek yaratmaz. Dış kaynaklar içinde en riskli ,kırılganlık ve kriz yaratıcı olanı ise sıcak para diye bilinen portföy yatırımları, ya da kısa vadeli sermaye hareketleridir. Borsaya girer çıkarlar, devlet kağıtlarına yatırım yaparlar. Spekülasyon, doğalarında vardır. Dış kaynağa muhtaç ülkeler, bunlardan en çok doğrudan yabancı sermayeyi tercih ederler. Çin, mesela böyle bir ülkedir.

***

Türkiye, söz konusu 3 finansman kanalını da kullanır. Kriz öncesinin likidite bolluğu koşullarında hem doğrudan yabancı yatırımlar hem de dış kredi kullanımı, sıcak para girişi kadar önemliydi. Ancak, kriz sonrası durum değişti. Şu dönem doğrudan yabancı sermaye yatırımlarında da dış borç bulmada da azalışlar gözleniyor.Bu durum, spekülatif sıcak para girişine bağımlılığı artırıyor ve bu kanaldan giren yabancı sermaye girişinin olumsuzluklarını artırıyor.

Doğrudan yabancı yatırımları, özellikle 2005 sonrası hızlanmıştı. Özelleştirme projeleri, Türk bankalarını yabancılara satma niyetleri, yabancı girişini kamçılamıştı. 2006 ve 2007’de yılda 20 milyar doları bulan yabancı sermaye girişleri 2008’de bile 16 milyar dolara yaklaşmıştı.


Kaynak: Hazine Müsteşarlığı veri tabanı

Küresel kriz ile birlikte yabancı yatırımlar azaldı ve 2009’un tamamında 6 milyar dolara kadar düştü. Düşüş eğilimi 2010’da da sürüyor. İlk 4 aylar itibariyle analiz edildiğinde 2008’den 2009’a yarı yarıya azalan yabancı sermaye girişi, 2010’da da aynı vitesle düşüyor. 2008’in ilk 4 ayında 4,4 milyar dolar olan yabancı yatırımlar bu yılın ilk 4 ayında 1,2 milyar dolara kadar gerilemiş.Yabancı yatırımcılarda gerileme, özellikle AB’den kaynaklanıyor. AB’den yabancı yatırım bir yılda yüzde 50 azalmış görünüyor. 2008’deki Körfez yatırımı akını da sonraki iki yıl bıçak gibi kesildi. Yabancı yatırım iştahsızlığı bütün coğrafyalara mahsus, Türkiye’deki iklim bozukluğu, ek bir etken.

***

Yabancı yatırım azalmasına, dış kredi temininde düşüş de eşlik ediyor. Özellikle de özel sektör kredileri azalıyor.Bunda, uluslararası piyasalarda yaşanan likidite ve kredi sıkışıklığı nedeniyle bu kesimin krediye erişiminin zorlaşması etkili oldu.


Kaynak: Kaynak: Hazine Müsteşarlığı veri tabanı

Gerek kamu gerekse özel kesimin net borç ödeyicisi pozisyonunda olduğu gözlemleniyor. 2008’in 3’ncü çeyreğinde 197 milyar dolara kadar çıkan özel sektör borçlanması, 2010’un ilk çeyreğinde 169 milyar dolara kadar inmiş görünüyor. Alınan borçlar döndürülemiyor, net borç ödeyicisi durumu geçerli.

Cari açık, krizin etkilerinin azalması ile birlikte iç talepte görülen canlanmanın getirdiği ithalat artışı dolayısıyla 2009 yılının son çeyreğinden itibaren tekrar genişlemeye başladı. Ayrıca, Türkiye’nin en önemli dış pazarı konumunda olan Avrupa ülkelerinde büyümenin halen ivme kazanamamış olması da ihracat performansını olumsuz etkileyerek cari açık üzerinde genişletici bir etki yarattı. Bu açığın finansmanında doğrudan yabancı yatırım ve dış kredinin rolü azalırken yıkıcı etkileri daha fazla olan sıcak paraya bağımlılık artıyor. Döviz kurunun aşırı değerlenmesi karşısında teslimiyet de bununla ilgili…

21 Temmuz 2010 Çarşamba

İnşaatta Reel Ücretler Yüzde 30 Geriletildi…

Mustafa Sönmez

21.07.2010, Çarşamba
Milli gelirde yaklaşık yüzde 5 , tarım dışı istihdamda 1-1,2 milyon ücretli ile yaklaşık yüzde 10 payı olan inşaat sektörü, diğer sektörlere göre krize daha erken girdi. Özellikle bina inşaatı alt dalında yaşandı bu. Bir yandan AKP iktidarının “çiftliği” TOKİ’nin doludizgin konut yatırımları, bir yandan bankaların konut kredileri ile hızlandırılan konut sitesi yatırımları, İstanbul’da AVM, plaza türü yatırımlar, kısa sürede bir arz fazlası oluşturdu. Talebin üstünde konut ve işyeri arzı yaşandı. Bu da sektörün 2008’in başından itibaren küçülmesini getirdi. 2008’de yüzde 8 küçülen inşaat sektörü, 2009’da yüzde 16,3 ile en çok küçülen sektörler arasında yer aldı. Sekiz çeyrek üst üste daralan inşaat sektörü ilk kez 2010 ilk çeyreğinde yüzde 8 büyüme gösterdi. Tabi ki bu büyüme de baz etkili…

Bina dışı inşaat bir yana bırakılıp bina inşaatının kriz öncesi ve sonrası durumu analiz edildiğinde, sektörün krizden çıkışta, inşaat işçilerinin olabildiğince omuzlarına basarak çıkmaya çalıştığı anlaşılıyor. TÜİK’in inşaat üretim endeksi verilerine göre, küresel krizin etkisi altına girilen 2008 son çeyreğinde daha da daralmaya başlayan bina inşaatı sektörünün 2009 ilk çeyreğinde , önceki yılın ilk çeyreğine göre yüzde 25 küçüldüğü görüldü. 2009’un ikinci ve üçüncü çeyreklerinde görece toparlansa da 2009’un son çeyreğinde bina üretimi 2008’in son çeyreğinin yüzde 7 gerisindeydi. Sektör 2010’un ilk çeyreğinde , 2009’dan görece iyi ama 2008’den yüzde 12 gerideydi.

Bina inşaatında istihdam ise 2009’da çok ciddi daralma gösterdi ve bir yılda istihdamda yüzde 20’ye yakın azalma görüldü. Ancak, üretim ile istihdamdaki değişimler göz önüne alındığında, sürdürülen inşaatlarda daha az işgücü kullanıldığı, dolayısıyla işçi başına inşaat üretiminin arttığı, “üretkenliğin hızlandığı” görülüyor.



Kriz sonrası üretimi, azaltılmış işçi ile sürdürmek, tabi ki, eldeki işçiyi daha çok sömürmekle mümkündü ve müteahhitler bunu yapmış görünüyorlar. Sayıları azaltılmış işçiye, kriz öncesi ücretleri de ödenmemiş. Yani işçiler, 2009’da zam almadan 2008 ücretlerinin bile altında ücretlere çalıştırılmışlar. Görünen o ki, işçilerin hem iş yükleri ağırlaştırılmış hem de reel ücretleri geriletilmiş.



TÜİK, yine her 3 ayda bir inşaat firmalarının nominal ücret bütçelerini açıklıyor. Bu ücret bütçesini, işçi başına üretime böldüğümüzde, nominal birim ücreti buluyoruz. Bu krizin tarihi özelliği nominal ücretlerin bile geriletilmiş olması. 2009 son çeyreğinde birim nominal ücretler, 2008 son çeyreğine göre yüzde 26 geriledi. Burada daha enflasyonun götürdüklerini konuşmuyoruz. 2008 sonunda diyelim, aylık 1000 TL ücret alan bir inşaat işçisine, 2009 da 740 TL ödendi. Ama bir de enflasyonun götürdükleri var. 2008 sonundan 2009 son çeyreğine işçi başına reel ücret yüzde 30 gerilemiş. İnşaat işçisinin 2010 ilk çeyreğinde sektördeki göreli toparlanmaya rağmen, reel ücreti yine gerilemiş ve 2009 ilk çeyreğinin yüzde 25 altına düşmüş.

Görünen o ki, inşaat piyasası krizden toparlanmak için başlattığı yeni yatırımlarda hem daha az işçi kullanıyor, işçinin yükünü ağırlaştırıyor, hem de daha düşük ücretlere çalıştırıyor. Kriz, inşaatta da, tıpkı sanayide olduğu gibi, işçinin sırtına basılarak atlatılmaya çalışılıyor.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Sanayide Reel Ücretler Yüzde 17 Geriletildi

Mustafa Sönmez

19.07.2010, Pazartesi
Alavere, dalavere Kürt Memet nöbete…Yine aynı şey oluyor. Milli gelirdeki payı yüzde 20’yi, tarım dışı istihdamdaki payı 4 milyonu aşkın işçiyle yüzde 30’u bulan sanayi, bu krizde de, yine işçinin sırtına basarak , onu daha çok sömürerek belini doğrultmaya çalışıyor. Bu, TÜİK’in verilerinde açıkça görülüyor. TÜİK’in sanayide istihdam endeksi , işçi sayısını veriyor ve 3 ayda bir yayımlanıyor. Yine TÜİK’in üretim endeksi her ay yayımlanıyor. Bu iki veriden işçi başına üretimin artıp artmadığını görürsünüz. Durum şu: 2008’in başında 107 birim işçi, 115 birim üretim yapıyormuş , böylece işçi başına 107 birimlik üretkenlik varmış. Küresel kriz alevinin Türkiye sanayisinin paçasını sarması ile birlikte, 2008 başında 115 olan üretim, 2008 son çeyreğinde 105’e kadar gerilemiş. Ve tabi ne yaptı işverenler bu durumda ? İşçileri işten çıkardılar ve sanayi istihdam endeksi 103’e kadar geriledi. Ama orada kalmadı, krizin dip yaptığı 2009’un ilk 3 ayında üretim 2008’in aynı döneminin yüzde 22 gerisine düştü. Buna paralel olarak işçilerin tensikatı sürdü, ama bazı yerlerde kıdem tazminatı engeliyle istendiği kadar işçi çıkarılamadı. Yine de 2009’un ilk çeyreğinde sanayide işçi sayısı , 2008’in ilk çeyreğinin yüzde 10 gerisine düştü. Peki sonra? Sonra yavaş yavaş toparlanma yaşandı ve 2009’un sonunda, sanayi üretimi 2008 başındaki düzeyine geri geldi. Geldi ama ya istihdam? İşte orada yine bilinen oyun oynandı, çıkarılan işçilerin bir kısmı geri alınmadı; istihdam, krizin dip yaptığı seviyede tutuldu.



Böyle olunca da işçi başına üretim, kriz öncesine göre zirve bile yaptı ve 2009 son çeyreğinde, 2008 son çeyreğine göre yüzde 17 artış gösterdi. 2010’un ilk çeyreğinde ise sanayi üretimi 2009 başındaki düzeyi aşsa da 2008 ilk çeyreğindeki düzeyinin hala yüzde 9 gerisinde. Ama gelin görün ki, sanayide istihdam artırılmadığı için, işçi başına üretim yine de fena değil. Üretkenliği artırma ihtiyacında sanayici patronlar. Bunun bir yolu üretimi artırmak ise, diğer yolu, biraz daha işçi çıkarmak. Onun için de kıdem tazminatı engelinden kurtulmak, esnek istihdam rejimini geçerli kılmak istiyorlar.

***

Kriz sonrası üretimi, azaltılmış işçi ile yeniden artırmak, tabi ki, eldeki işçiyi daha çok sömürmekle mümkün ve bu yapıldı. Azaltılmış işçiye, eski ücret bütçesi ödenseydi belki bir derece adaletten söz edebilirdik. Ama öyle olmamış. Azaltılmış işçiye, eski ücret bütçesi de ödenmemiş. Yani işçiler, 2009’da zam almadan 2008 ücretlerine talim ettirilmişler.



Görünen o ki, işçilerin hem iş yükleri ağırlaştırıldı, hem de reel ücretleri geriletildi. Nitekim TÜİK, yine her 3 ayda bir sanayi işletmelerinin nominal ücret bütçelerini açıklıyor. Bu ücret bütçesini, işçi başına sanayi üretim endeksine böldüğümüzde, nominal birim ücreti buluyoruz. Bu krizin tarihi özelliği, nominal ücretlerin bile geriletilmiş olması. Nitekim 2009 son çeyreğinde birim nominal ücretler, 2008 son çeyreğine göre yüzde 13 geriledi. Burada daha enflasyondan filan söz etmiyoruz. 2008 sonunda diyelim, aylık 1000 TL ücret alan bir işçiye, 2009 da zam yapılmadığı gibi, 2009 ücreti 130 TL eksik ödendi ve ücreti 870 TL’ye düşürüldü. Ama bir de enflasyonun götürdükleri var. Onu da analize katınca bakın ne olmuş: 2008 sonundan 2009 son çeyreğine işçi başına reel ücret yüzde 17 gerilemiş. Sanayi işçisinin 2010 ilk çeyreği reel ücreti biraz artsa da, hala 2009 ilk çeyreğinin yüzde 12, 2008 ilk çeyreğinin de yüzde 11 gerisinde. Alavere,dalavere, yine Kürt Memet nöbete…
Soru şu: sendikalara rağmen bu tarihi sömürü nasıl gerçekleşmiş ? Bu tarihi ayıbın hesabını da TÜSİAD ile halvet olan sendikacılar versin…

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Ne Öldüren, Ne Onduran…

Mustafa Sönmez

17.07.2010, Cumartesi
Ne global ekonomi, ne de onun parçası Türkiye ekonomisi, beklenen “toparlanma”yı gerçekleştiriyor. Ortadaki duruma ne öldüren, ne onduran ifadesini kullanmak yanlış olamasa gerek. Ölümü görünce devletine sıkı sıkı sarılan ülke burjuvazileri, büyük bütçe açıklarına ve kamu borç stoku artışlarına yol açan devlet desteklerini aldılar ama öte yanda devletin mali krizi zuhur etti. Özelilkle Avrupa, şimdi bununla baş etmeye çalışıyor. ABD, mali disipline yönelen AB’ye, “şimdi zamanı mı mali istikrarın, açılın ki rahatlayalım” telkininde bulunsa da söz dinletemiyor. ABD, Çin’i de iç pazarını açmaya, parasını değerlendirerek ithalatını artırmaya zorluyor. İşe yarayacak mı? Günün göstergeleri ile bir düşüp bir çıkan borsalar tat vermiyor:2010 ve 2011 için öngörülen büyüme hedefleri daha mütevazi yerlere çekiliyor. Büyümede umut bağlanan Asya bile, gelişmiş merkez ülkeler toparlanma sinyali vermedikçe tam manasıyla toparlanamıyor. Şartlar, öldürmüyor ama ondurmuyor da. Belli ki uzun sürecek bir resesyona kapı araladı dünya.

***

Dünyanın hali ne öldüren ne onduran olursa, Türkiye’nin hali farklı bir şey mi olur? Art arda açıklanan göstergelerin toplamında bir “toparlanma” belirtisi var mı? Yok. Daha betere gidiş var mı? O da yok. Yani öldürmeyen, ondurmayan hal, Türkiye için de geçerli. İstihdama bakıyorsunuz, güya işsizlik Nisan’da yüzde 12’ye inmiş. Biraz detaya girince kazın ayağının öyle olmadığı ortaya çıkıyor. Geçen Nisan’a göre yaratılmış görünen 1 milyon 803 bin istihdamın 664 bini yani yüzde 37’si tarım istihdamında artıştan kaynaklanıyor. Olacak şey değil. Çünkü tarım gelirinin yüzde 3’ün üstünde daraldığı açıklandı geçenlerde. Peki daralan bir tarım nasıl bu kadar istihdama imkan veriyor? Saçmalık!...Başka bir şey değil…

Tarım dışı istihdamın ise , kriz öncesine , yani 2008 Nisan’a göre yüzde 4,4 arttığı görülüyor.Peki artış imalat sanayide mi? Hayır.Sanayi işçilerinin hala 100 bini işinin başına dönememiş. Ama sanayide üretim, ciro artışı yüksek. Yine bildik hastalık: İstihdamsız büyüme… Ticaret sektöründeki istihdam kayıpları da yerine konamamış…

Resmi işsizlik yüzde 12 görünüyor ama bunun turizm, inşaat, tarım gibi mevsimsel özelliklerle de ilgisi unutulmamalı. Dahası, umudunu yitirmişleri eklediğinizde gerçek işsizliğin yüzde 18,5’a vurduğunu görüyorsunuz. Biraz inşaatta, ama daha çok da hizmet sektöründe istihdam toparlanması varsa da istihdamın kalitesi kötüleşiyor. 14 Temmuz’daki yazımda bahsettim. Özel sektör istihdamının yüzde 40’ı kayıt dışı. Yani kaçak çalıştırılıyor işçiler:Vergisiz,sigortasız…Öyle,böyle değil , 3,5 milyon kaçak ücretliden söz ediyoruz. Toplamda yıllık 14 milyar TL’yi bulan bir vergi ve sigorta kaybı.Ya da sermayeye bağış…

***

İlk çeyreğin büyüme temposu ikinci çeyrekte sürmedi, ikinci yarıda da bir hayli tempo kaybeder. Sonuçta Türkiye, 2010’u yüzde 5 büyüme ile kapasa bile ancak 2008’in milli gelir pastası büyüklüğünü yeniden yakalamış olacak. Ama bu arada nüfus yılda yüzde 1,5 artıyor. İki yılda neredeyse 2 milyon nüfus eklendi sofraya. Yüzde 5 büyüme, 2008’e döndürür ama Türkiye’nin nüfusu bu arada 2 milyon artarak 73,5 milyon olacak 2010’un sonunda. Yani, bakmayın büyüme nutuklarına, sonuçta dilimler küçülüyor.

***

Öldürmüyor, ama ileriye dönük kırılganlıklar taşıyarak “ondurmayı” bilinmeze erteliyor bu ekonomik süreç. Nedir bu kırılganlıklar? Birincisi büyüme, cari açık artışı ile at başı gidiyor. Ekonomi ancak dış kaynakla büyüyor ve ithalata bağımlı büyüyor. Bu da döviz açığını yani cari açığı büyütüyor. Bakın, ilk 5 ayda yeniden 17,4 milyar dolara çıktı cari açık. Geçen yıl, ekonomi küçülmüşken 5 milyar dolardı. Kriz öncesinde, 2008’in ilk 5 ayında 22,4 milyar dolardı, 2007’de de 16,4 milyar dolar…Yani , şimdi 2007, 2008’deki kabusa dönüyoruz. Milli gelirin yüzde 6 üstünde cari açık, kreditörler için iyi bir gösterge değil. Bunların döviz açığı çok, döndüremeyebilirler, diye düşünür ve ancak daha yüksek faizle borç verirler. Buna doğru gidiyor yeniden Türkiye..

İkinci kırılganlık bütçede…İthalat patlayıp iç pazar tahrik edilince KDV-ÖTV’ler ile vergi gelirleri artmış göründü. Sıhhatli bütçe kaynağı değil bunlar. Harcama kalemine bakınca, SGK açıkları ve faiz kalemi almış başını gidiyor. Hükümet mali kural ile borç verenlere güvence verecekti, yüksek bütçe açığımız olmayacak, gelişigüzel kamu borçlanmasına gitmeyeceğiz diye. Mali kural TBMM’ye inmedi. Belli ki erken seçime bol kepçe ile girmek istiyor Recep Bey…Sonrası Allah kerim…

16 Temmuz 2010 Cuma

Derviş, Çevir Kazı Yanmasın…

Mustafa Sönmez

16.07.2010, Cuma
Türkiye’nin alt ve orta sınıfları, son 10 yıldır kriz faturası ödüyor. İlk taksit 2001 krizinde ödendi, ikincisi de hala ödenmekte… 2000’de Türkiye, IMF’nin “kuru sabitleyin” öğüdüne iman edince kısa sürede cari açık devasa boyutlara çıktı ve çürük finans sistemi, kaçan sıcak paranın depremiyle çöktü. Yirmi dolayındaki banka enkazını kaldırmak için, Türkiye’nin başına belayı açan IMF, Türkiye’nin yine –hayasızca- kapısını aşındırdığı kurum oldu. Ecevit Hükümeti, IMF ile ilişkileri yürütmek üzere Kemal Derviş’i ekonominin başına geçirdi. IMF-Derviş işbirliği, tuttu. IMF, 30 milyar doları bulan krediyi kullandırmanın karşılığı olarak Türkiye’ye bütün istediklerini yaptırdı. Sıkı bir mali disiplin ile kamu harcamaları kesilirken özelleştirme yasaları tehditlerle çıkarıldı. İpi eline geçiren IMF, Derviş üstünden dönemin hükümetine bütün neoliberal dönüşümleri yaptırdı (*) .

2001’de yüzde 6’ya yakın küçülen ekonomi, 2002’de yüksek devalüasyonun rüzgarı, düşen reel ücretlerin avantajı ve dünya konjonktürünün likidite bolluğunun ehven iklimiyle yeniden büyüdü. 2001 krizi, alt ve orta sınıfa yoğun işsizlik ve yoksulluk getirdi. Kemal Derviş-IMF işbirliği enkazı kaldırmıştı ama halkın sırtına basarak, faturayı ona ödeterek. Bunun da bir bedeli olacaktı ve bedel sandıkta, konjonktürü lehine çeviren AKP’ye yönelişle ödetildi.

AKP, krizden memnuniyetsiz kitleleri kapmaya hazırlanırken , durumun farkında olan TÜSİAD, Kemal Derviş’in yanına İsmail Cem ve Hüsamettin Özkan’ı katarak Yeni Demokrasi Partisi’ni kurdurdu. Ancak, aşı tutmadı. Derviş, ilk kazığını bu partiye atarak rotasını Baykal’a çevirdi. 2002 seçiminin sonucu , bir anlamda Derviş’in ekonomi politikalarının da cezalandırılması oldu. Derviş ise CHP’de aradığını-ne arıyorduysa- bulamayınca siyasetten çekildi. Yine de dışarıdan gazel okumayı ihmal etmedi, hala etmiyor…

***

CHP’nin Kılıçdaroğlu ile birlikte “çekim merkezi” olmasıyla, Derviş’i CHP içinde hayal edenler de çoğaldı. Kimler olduğunu bilmek zor değil; CHP’nin silkelenişi ile birlikte biti canlanan TÜSİAD tabi ki…CHP’ye Derviş eliyle bir neoliberal elbise giydirilse ne güzel olurdu. İyi de Kemal Derviş’in, bu kriz şartlarında CHP’ye merhem olacak bir “numarası” var mı? Milliyet’te, Devrim Sevimay’ın, Kemal Derviş ile 12-14 Temmuz arası 3 günlük söyleşisi yer aldı. Devrim’in eline sağlık, sayesinde piyasacı Derviş’in kriz koşullarındaki ruh hali ve ve sepetinde de bir pamuğu olup olmadığı ortaya çıktı. Öteden beri, sosyal demokratlığının da üstünde “piyasaya” inancına vurgu yapan Derviş, bu krizde “piyasa” için acaba ne düşünüyordu? Kriz, kapitalizmin krizi miydi, piyasanın iflası mıydı ? Tabi ki, Derviş’ten ,”Evet, kapitalizmin krizi”, türü bir cevap bekleyemezdiniz. Piyasayı kurtarmak gerek…Bakın, yanmasın diye kaz, nasıl çevirilir: “ Dilerseniz buna kapitalist sistemin sorunu da diyebiliriz, ancak bu da tam doğru olmaz, çünkü bu sistemin içeriği her ülkede epey değişken. .. Krizin temelinde piyasayı yeterli ölçüde denetlemeyen, “piyasa her şeyi kendi başına halleder” anlayışı vardı. .. bugün 21’inci yüzyılın gereksinimlerine yanıt veren, devletin de güçlü olduğu, devletle piyasa işlevlerinin birbirini tamamladığı, piyasayı toplumun kullandığı yeni bir anlayışa geçmek gerekiyor.”

Yani? Ne piyasadan geçerim, ne de krizde imdata çağrılan devletten…İyi ama, kriz öncesinde devlet gölge etmesin diyen siz piyasacılar değil miydiniz? Allahın sopası yok: Bakın şimdi neler söyletiyor: “(ABD’de) devlet harcamalarını aşırı biçimde kısmak bence hatalı olur. Ama eğer Amerika maliye politikasında hata yapıp, devleti erken çekerse çarktan, o zaman 2011, 2010’dan daha kötü geçer. Tabii Amerika’nın böyle hatası bütün dünyaya etki yapar.”

Dervişgillerde, devleti sınıflar üstü görme sorunu var. Çalışan sınıfın etkin olmadığı bir yönetimde, her devlet müdahalesinin, son tahlilde sermaye için yapıldığını ve bedelinin emeğe ödetildiğini kabul edemiyorlar.Oysa bu acı dersi Derviş, Türkiye’ye bizzat 2001’de tattırdı.

***

Serde piyasacılık var, ortada nal gibi devlet müdahalesi. Nasıl bağdaştırmalı? Piyasacı devletçilik desek? Pek kaba durur..En iyisi devlet yerine sosyal diyelim, adı da sosyal piyasa olsun..Evet,evet bu iyi… Sosyal piyasa ekonomisi…Diyor ki ; Piyasa insanların hayat düzeylerini daha yükseğe götürebilecek mevcut kaynakları etkin biçimde kullanmak için bir araç. Ama o aracın iyi işlemesi için devletin denetleyici görevini de çok iyi yapması gerekir. Örneğin piyasada tekeller hakim olursa devletin piyasadaki yarışmayı kollaması, sorun yaşanıyorsa düzeltmesi lazım.”

Bunca morarmaya rağmen piyasaya toz kondurmuyor Derviş. Devletin denetlediği piyasa diye bir şeylere inandırmış kendini …Çevir, piyasa kazını yanmasın!…

Türkiye için de pek dikkate değer bir şeyler söyleyemiyor. İstikrarlı büyüme için iç tasarruflar artırılmalıymış. İyi de nasıl? İç tasarrufu artırmanın tek yolu var:Varlıklı sınıfları vergilendirmek. Gerekli kaynak onlarda var. Ama bunu söyleyemiyor.

CHP’nin Kemal Derviş’e ihtiyacı var mı? Sanmıyorum. Derviş, krizin ilk taksitini topluma ödettiren neoliberal bir figür. Sepetinde işe yarar bir pamuk yok. CHP, kendi ilkelerinden kopmadan halkın iş-aş meselelerine hakça çözüm üretecek kadroları kendi içinden ve bağımsız iktisatçılardan sağlayabilir. TÜSİAD kontenjanından bir Derviş’e ise hiç mi hiç ihtiyacı yok.

------------------------------------------------------------------------------
(*) Dönemin Derviş- IMF Başkanı Kohler yazışmaları için bkz, M.Sönmez,100 Göstergede Kriz ve Yoksullaşma, 2002, İletişim Yayınları

14 Temmuz 2010 Çarşamba

3,5 Milyon Kaçak İşçi, 14 Milyar TL Vergi Bağışı…

Mustafa Sönmez

14.07.2010, Çarşamba
Bundan büyük adamsendecilik, bundan büyük ihmal, bundan büyük işveren kayırmacılığı, bundan büyük adaletsizlik olur mu? Bizzat devletin verileri, TÜİK verileri, 3,5 milyon işçinin sigortasız, kayıtsız çalıştırıldığını belirtiyor. TÜİK istihdam verilerine göre işi olan nüfusun neredeyse üçte ikisi yani 12 küsur milyonu ücretli-maaşlı. Yani işgücünü satarak yaşıyor. Bunların 3 milyonu kamu çalışanı ve 2,2 milyon kadarı “memur” , 800 bin kadarı da “işçi” statüsünde.. Kamu çalışanı olunca, “kaçak” yani sigortasız, vergisi ödenmeden çalıştırmak sözkonusu değil. Peki geri kalanlar? Yine TÜİK verilerine göre, özel sektör işyererinde çalışan 8-8,5 milyon ücretlilnin –yıldan yıla değişse de- ortalama 3,5 milyonu, resmi deyimle “kayıtsız”, yani sosyal güvenliksiz, primi, istihdam vergisi ödenmeden çalıştırılıyor. Bu , toplam ücretlilerin yüzde 30’u gibi görünüyor ama, kamuyu ayıklasanız, özel sektör işyerlerinde istihdam edilen 8-8,5 milyon işçinin yüzde 40’ı demek. Yani, özel işyerlerinde her 10 çalışandan 4’ü kaçak çalıştırılıyor; vergisiz, sigortasız…


Kaynak:TÜİK Hanehalkı İşgücü Veri tabanı

3,5 milyon işçinin kaçak çalıştırılması demek, her 10 işçiden 4’ünün Anayasal haklarının ihlali, İş Yasası’nın sağladığı hakların ihlali, her tür sosyal güvenlik hakkının gaspı demek. AKP hükümeti, güya sorunun farkında ve rivayet şu ki;
“Yakın dönemde, kayıtdışı istihdamla mücadeleye ilişkin olarak yapılan denetimler ve kontrollerde şu sonuçlar elde edilmiştir: Gelir İdaresi Başkanlığınca yapılan yaygın ve yoğun vergi denetim çalışmaları kapsamında, 2007 yılında 12.458 kişinin, 2008 yılında ise 11.064 kişinin kayıtdışı çalıştığı tespit edilmiştir. Alo 170 Kayıtdışı İstihdam ve Sosyal Güvenlik Bilgi Hattı aracılığıyla elde edilen bilgilerin ve ihbarların değerlendirilmesi sonucunda 11.000 çalışanın, kamu idarelerinin denetim elemanlarınca yapılan tespitler sonucunda da 803 kişinin ve 189 işyerinin tescilsiz olduğu tespit edilmiştir … ….”

Denetimlerle ulaşılan sonuçlara bakın!..Biz 3,5 milyon kaçak, güvencesiz, sigortasız çalıştırılandan söz ediyoruz, Hükümet denetimlerde 11-12 bin kişinin “tesbit”inden sözediyor…Ne başarı!...

***

İddia ediyorum, kaçak istihdam, yani her 10 kişiden 4’ünün vergisiz, sigortasız çalıştırılması, bir “politika”dır.Farkında olarak, göz yumulan bir politikadır.Üstü örtülü bir teşviktir. Genel olarak sermayeye, “rekabet gücü edinmesi için” 3,5 milyon yoksul, savunmasız işçinin haklarının peşkeşidir. Bakın, eğer bu 3,5 milyon işçi en az asgari ücretten kayıt altına alınsaydı ne olurdu? Her bir asgari ücretlinin bir işveren için maliyeti ya da devletin Hazinesine vergi ve SGK’ya prim olarak girişi işçi başına 2010’da ayda 324 TL. Yılın tamında bu, işçi başına 3 bin 900 TL…Yani, kaçak çalıştırılmayan her 10 işçiden 6’sı için, devlete vergi ve prim olarak işçi başına yılda 3 bin 900 TL ödeniyor. Bu, 3,5 milyon işçi için yılda ne yapar ? Çarpın bölün, yuvarlayın…14 milyar TL eder…Yani, 2009’daki vergi tahsilatının yüzde 8’i…Yani, bu kadar bir vergiden vazgeçiliyor kaçak çalıştırmaya göz yumularak…



Siz bakmayın tekelci sermayenin, TİSK’in, TÜSİAD’ın kayıt dışı ile mücadele tiradlarına… Çoğu küçük işletmelerde , merdiven altında yaşanan bu kaçak kesim, eninde sonunda onlara pirzola olur…Şöyle ki; kaçak istihdam edilen işyerlerine iş yaptırırlar, taşeronluk yaptırırlar, ucuz girdi alırlar…Bu ucuz tedarik de ucuz, ucuzdan öte kanı emilmiş emekten kaynaklanır…İktidarlarının ve patroniçelerinin “kayıtdışı ile mücadele” adı altında birlikte döktükleri gözyaşlarına da biz kendi aramızda timsahların gözyaşları deriz…