Sayfalar

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Ucuz Dövize 4 Mahkumiyet…

Mustafa Sönmez

12.07.2010, Pazartesi
İhracatçı örgütlerinin, MÜSİAD’ın, arkalarına Bakan Zafer Çağlayan’ı alarak başlattıkları “aşırı değerli kur” ya da ucuz kurdan değersizleştirilmiş kura yönelme talebi, bunun için de Merkez Bankası’na “mahalle baskısı” uygulama çabası, birkaç nedenle beyhude bir çaba kalmaya adaydır. Neden, kur politikasının tek başına değiştirilebilir bir politika aracı olmamasıyla ilgilidir. Kur, faiz,dış ticaret, borçlanma, belli bir paradigmanın bir birini tamamlayan ögeleridir. Biri, diğerinin parçasıdır. Taşlardan birini çekerseniz diğerleri de çöker. Asyalılaşma adını verdiğimiz, ucuz emeğe dayalı ihracata dayalı tedarikçi sanayicilik modelinde, aşırı değerli kura 4 yandan mahkumiyet söz konusudur. Bunları sıralayalım:

1- Aşırı değerli kur, tek haneli enflasyon hedefinin önemli bir aracıdır ve uzun süre IMF telkini ile Merkez Bankası tarafından savunulmaktadır. Aşırı değerli kur ile kolaylaşan ithalat, iç fiyatları terbiye etmekte, bu da fiyat istikrarını sağlamaya yaramaktadır. Dolayısıyla, ana amacını fiyat istikrarı , enflasyonla mücadele olarak tanımlayan Merkez Bankası, bu hedefi için düşük kur politikasının savunucusudur.

2- Asyalılaşma modeli birikim, yabancı dış kaynak girişi ile mümkün olmakta, özellikle borsaya, devlet kağıtlarına gelen sıcak para girişi ile çarklar dönmektedir. Sıcak para için de “yüksek faiz-düşük kur” makası bozulmamalıdır. Sıcak para girişinin aksamaması ve sıcak paranın ani çıkışlar yapmaması, kuru düşük tutmaktan geçmektedir.

3- Yıllık tutarı 100 milyar doları aşan Türkiye ihracatının neredeyse tamamı sanayi ürün ihracıdır. Ancak otomobilden beyaz eşyaya, konfeksiyondan demir-çeliğe bu sanayi ürünlerinin üretiminde yüzde 60’ların üzerinde ithal girdi kullanılmaktadır. Yıllardır düşük tutulan kur, bu ürünlerin üretiminde ithal girdi oranının yükselmesiyle sonuçlanmıştır.Bugün konfeksiyonda bile kullanılan kumaş, iplik, fermumar,düğme ithal yoluyla elde edilmektedir. İçeride ihracatçı sanayici için ucuz kur ile yapılmış bu ithalat ona güya rekabet gücü kazandırmıştır. Oysa bu yıkıcı ithalat, bu girdileri içeride üreten birçok firmanın çökmesine, çalışanların da işsiz kalmasına neden olmuştur. Yine de bugünkü realite şudur: İhracatçı sanayici, girdisini ağırlıkla ithalatla karşılamaktadır ve TL’nin değer yitirmesi, ithalatını pahalılaştıracak, hemen de içeriden ikame imkanı bulamayacak, üretim maliyetleri yükseldiği için rekabet gücü kaybedecektir. Yıldan yıla artan bu bağımlılık nedeniyle de kimse kura dokunmaya, TL’nin değerini indirmeye yanaşmamaktadır.

4- Ucuz kur politikası, dış kredi kullanımını da kamçılamıştır. Özellikle dünyada likidite bolluğu yaşanan küresel kriz öncesi yıllarda Türk özel sektörü, hem bu bolluktan nasiplenmek hem de kurun düşük seyrini değerlendirmek üzere hızla dışarıdan borçlandı.


Kaynak:Hazine Müsteşarlığı

AKP’nin ilk iktidar yılı olan 2003 sonunda 49 milyar dolar olan özel sektör borçları hızla katlandı ve 2008’de, yani kriz patlamadan önce 185 milyar dolara kadar çıktı. Bu süre içinde , mali disiplin uygulayarak IMF borçları ödendiği için, kamu borçları 90 milyar dolar dolaylarında kaldı. 2003’te özel borçların, toplam dış borçta payı üçte bir oranındaydı. 2008 sonunda ise 277 milyar doları bulan dış borçların yüzde 67’si, yani üçte ikisi özel firmaların, özel bankalarındı. 2009 ile birlikte dışarıdan yeniden borçlanmak zorlaştığı gibi, taksiti gelen borçlar ödenmeye başladığı için, dış borç stoku 2009 sonunda 268 milyar dolar, 2010’un ilk çeyreği sonunda da 266,6 milyar olarak gerçekleşmiş durumda. Bu, 2009 sonu itibariyle milli gelirin yüzde 43’ünün üstünde bir borç demek. Bu borç yükünün döviz kuru ile olan ilişkisine gelince…Tabi ki, kur yukarı doğru seyrettiği taktirde, borçluların TL karşılığı borçları artacak ve maliyet hesapları alt üst olacak. İşte, kuru düşük tutmada önemli bir etken de özel sektörün bu borç yükünün ağırlığı ve kur artışı ile ezici maliyetlere katlanmak zorunda kalınması…

Sıcak para girişine bağımlılık, ithalata bağımlılık, dış borç yükü altında iki büklüm haller, düşük kur politikasını mecburi istikamet haline getiriyor işte…

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Uçak Yolcusu % 25 Arttı İstanbul Patinajda…

Mustafa Sönmez

10.07.2010, Cumartesi
2010’un Ocak-Mayıs döneminde havaalanlarını kullanan yolcu sayısı yüzde 25 artarak 34 milyonu geçti. Ekonomide görece canlanma ve turizm sezonun açılmasıyla birlikte artan iç ve dış hat yolcu seferleri, yolcu trafiğindeki yüzde 25’lik artışta en önemli etkenler.

2009’un ilk 5 ayına göre yaklaşık 7 milyon artan iç ve dış yolcu trafiğinde iç hat yolcularının payı 1 puan artarak yüzde 56’ya çıktı. Havaalanlarının gelişimi açısından bakıldığında İstanbul Sabiha Gökçen’in en hızlı büyüyen havaalanı olduğu dikkati çekiyor. Sabiha Gökçen’in geçen yılın ilk 5 ayında 2 milyon olan yolcu trafiği, bu yıl yüzde 93 artarak 3,9 milyona yaklaştı. Böylece bu alanın toplam trafikteki payı 4 puan artarak yüzde 7,4’den yüzde 11,4’e çıktı ve alan, 3’ncü sıraya yerleşti.
İlk büyük alan İstanbul Atatürk’ün payı yüzde yüzde 36, Antalya’nınki yüzde 15,9.

İstanbul Sabiha Gökçen, yolcu trafiğinde hızlı bir atak yaparken İstanbul Atatürk’ün payı geçen yılın aynı dönemine göre 4 puan azaldı ve yüzde 36’ya düştü. İstanbul’un iki havaalanın geçen yıl 7,2 milyon olan dış hat yolcu trafiği bu yıl ancak 8,7 milyona çıkabildi. Dış hat yolcularının hatırı sayılır bir kısmının TC vatandaşları olduğu da anımsandığında, Avrupa Kültür Başkenti yılı olmasına karşın İstanbul’a henüz beklenen ölçüde yabancı dış hat yolcusu gelmediği bu verilerle de anlaşılabiliyor.



İstanbul Atatürk’ün iç ve dış hatta azalan paylarını Sabiha Gökçen’in aldığı dikkat çekiyor.
Öte yandan ilk 5 ayda Antalya’nın toplamda Türkiye ortalamasını 1 puan geçerek yüzde 26 daha fazla yolcu ağırladığı, yabancı payını geçen yıla göre 800 bin artırdığı görülüyor.
Dördüncü büyük alan Esenboğa’da ise iç hat uçuşlarının daha çok arttığı gözlemleniyor.

----------------------------------------
Turistte “Komşu”ya Kaldık…
--------------------------------------


Havalanları kalabalıklaşırken, turizmde bir çarpıcı gelişme gelenlerin arasında komşuların ağırlık kazanması. Yılın ilk 5 ayında, geçen aynı dönemine göre 743 bin artan turist girişinin yarısına yakını İran’dan, yüzde 21’i Suriye’den ve yine yüzde 21’i Rusya’dan kaynaklandı. Turist artışında Almanya’nın payı yüzde 7.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın açıkladığı yabancı girişi verileri, 2010’un ilk 5 ayındaki yabancı girişinin 2009’un aynı dönemine göre yüzde 10 artarak 8 milyonu geçtiğini ortaya koyuyor. Kriz yılı 2009’un ilk 5 ayı daha iç karartıcıydı ve 2008’e göre yüzde 1’e yakın düşüş yaşanmıştı. Bu yılın ilk 5 ay girişleri, 2008’in ilk 5 ayını yaklaşık 700 bin geride bıraktı. Bu anlamda “kelle sayısı” itibariyle gidişat olumlu gibi görünüyor. Ama, girişteki artışın kimyası , “komşu”ya kaldığımızı gösteriyor.
İlk 5 ayın 743 bini bulan turist artışları hangi ülkeden diye araştırıldığında, yarısına yakının (yüzde 48) İranlı ziyaretçi girişi ile ilgili olduğu görülüyor. Son 2 yıldır yoğun bir İranlı ziyaretçi akını var. İlk 5 ay itibariyle 2008’de 365 bin olan İranlı ziyaretçi 2009’da 389 bine yakınken bu yıl 740 bine yaklaşmış durumda. Bu, 2008’e göre yüzde 103 artış demek. İranlı ziyaretçilerin payı yüzde 9,2’ye çıkmış durumda.

İkinci dikkat çeken ülke Suriye. Suriye’den ziyaretçi girişi bu yılın ilk 5 ayında yüzde 109 artarak 300 bine yaklaştı ve toplamdaki payı da yüzde 4’e doğru seyrediyor. Üçüncü dikkat çeken ülke ise Rusya.

2008’in ilk 5 ayında 650 bine yaklaşan Rus ziyaretçi krizle birlikte 2009 ilk 5 ayda yüzde 20 azaldı ve 522 bine düştü. Bu yıl ise toparlandı ve 678 bini geçti. Artış geçen yıla göre yüzde 30’a yakın ve Pazar payı yüzde 7’nin üstünde.

Üç komşudaki yüksek artışlara karşılık, geleneksel pazar Almanya’da durum nasıl? Almanya’dan girişler, 2009’a göre toparlanmış görünse de 2008’deki düzeyinin altında ve 1 milyon 260’a ancak yaklaşmış. Oysa 2008’de 1 milyon 292’yi geçmişti. Hala 43 bin gerideyiz yani. Bu durum Almanya’nın Pazar payını da yüzde 15,6’ya kadar düşürmüş durumda.

AB bölgesinde maliye krizi dolayısıyla, kitlelere sıktırılan kemer, belli ki bu yıl turizm harcamalarına, dolayısıyla Türkiye girişlerini de etkileyecek. Dünya kupası maçları da turizme olumsuz etki yaptı gibi. Çevre komşu ülkelerden girişlerin ve harcamaların, olası kayıpları ne kadar karşılayacağını ise yaşayarak göreceğiz.

9 Temmuz 2010 Cuma

Sanayi Kriz Öncesinin Yüzde 5 Gerisinde

Mustafa Sönmez

09.07.2010, Cuma
Ekonominin omurgası sayılan sanayi, küresel krizden büyük darbe yemişti. 2009 Mayıs’ında sanayi üretimi 1 yıl öncesine göre yüzde 18’e yakın gerilemişti. 2010 toparlanma yılı gibi görünse de kriz öncesi çizgi henüz yakalanabilmiş değil. 2010 Mayıs sanayi üretimi, krizdeki 2009 Mayıs’ına göre yüzde 15,6 büyümüş görünüyor. Şimdi madalyonun sadece bu yüzünü göstererek şamata başlatıldı bile. Ama, önemli olan madalyonun iki yüzü..Sanayi kriz öncesinin 2008 Mayıs’ının neresinde? Soruyu böyle sorduğunuzda cevap şudur; Hala, yüzde 5 gerisinde…

Sanayinin toparlanırken bildik hastalıklarını yeniden ürettiği malum. Nitekim sanayi büyürken istihdam yaratmıyor, sanayi büyürken ithalatı patlatıyor, cari açık yılın ilk çeyreğinde milli gelirin yüzde 6’sını geçti bile…Bunları yazdık, yazmaya devam ederiz. Şimdi bir de sanayinin kompartmanlarına bakalım. Hangi sektör toparlıyor, hangisi patinaj yapıyor, hangisinin sırtı yerden kalkmıyor?

***

Sanayi, 2010 Mayıs’ta, 2009 Mayıs’a göre yüzde 16’ya yakın artmış görünse de 2008 Mayıs’ının yüzde 4,7 gerisinde. Krizden az etkilenmiş ve yarasını sarmış sektörlerin başında ağaç ürünleri, yani kereste sanayisi var. Bu sektör, krizde bile küçülmemiş, kriz öncesinin de yüzde 26 üstünde üretim var. İkinci, yıkılmayıp ayakta kalan sektör TV, haberleşme gereci üreten sektör. Bu sektörün de kriz öncesinin yüzde 15 ilerisinde üretimi var. Medya-matbaacılık sektörü de yarasını sarmış ve toparlanmış. Keza, mobilya, kimya ve lastik-plastiğin de kriz yaralarını sarıp kriz öncesinin yüzde 6 üstüne çıktıkları görülüyor. Deri sanayi, krize dayanmayı bilmiş ve kriz öncesinin de yüzde 5 önünde gidiyor. Krizde yüzde 5,5 küçülen elektrik,gaz-su sektörünün 2008’deki üretimin yüzde 3,4 önüne geçecek kadar üretimini artırdığı görülüyor. Krizden derin yaralar alan bazı sektörlerden çok hızlı toparlananların başında tekstil var. Tekstil ürünlerinde yüzde 17 gerileme geride bırakılıp kriz öncesinin yüzde 1 üstüne çıkılmış. Giyimde de en azından yüzde 13 daralma telafi edilip 2008 Mayıs üretimi yakalanmış. Makine sanayi de krizi aşmış bir sektör görünümünde.



Kaynak:TÜİK sanayi üretim endeksi veri tabanı

Gelelim, kriz öncesine dönemeyen sektörlere…Krizde göçen ve 2010’da bile toparlanamayanların başında bilgisayar imalatı,elektrikli makine sektörü var. Bu sektörlerde kriz öncesine göre yüzde 60’ın üstünde gerileme var. Keza tütün sanayiinde de yüzde 50 üretim gerilemesi var ve sektör toparlanamıyor. Bunda sigara yazaklarının rolü önemli olmalı.


Kaynak:TÜİK sanayi üretim endeksi veri tabanı

Otomotiv, krizde yüzde 42 üretim gerilemesi yaşamıştı. Kısmi toparlanmaya rağmen, otomotiv üretimi, kriz öncesinin hala yüzde 27 gerisinde . Tüpraş, krizde yüzde 25 üretim gerilemesi yaşamıştı, biraz toparlasa da kriz öncesinin yüzde 18 gerisinde. Demir-çelik,bakır üretimini içeren ana metal sanayisi krizde yüzde 25 küçülmüştü, bu Mayıs’ta üretimi, kriz öncesinin hala yüzde 18’e yakın gerisinde..İstihdamda önemli yeri olan gıda sanayisinde bile üretim kriz öncesinin yüzde 5 gerisinde bulunuyor.

Sanayinin, AB ihraç pazarı kenidin toparlayıp yeniden açılmadıkça, iç tüketime yaslanarak büyümesi, hele ki gelir dağılımının daha da bozulduğu bu koşullarda kolay değil. Bu yıkıcı kur politikasıyla, bu bağımlılık artıran yapısıyla da sanayinin sorunları daha çok konuşulacak.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Memura Kaşığın Ucu, Rantiyeye Bol Kepçe…

Mustafa Sönmez

07.07.2010, Çarşamba
ABD finansında patlayan küresel krizin ateşini söndürmek için devlete davet çıkaran ülke burjuvazileri, sorunlarına tam da çare bulamamışken ülke bütçeleri büyük açıklar verdi ve bu “itfaiyecilik” iktidardaki hükümetlere ciddi borç yükleri getirdi. Özellikle kamu maliyesi zaten gevşek olan AB ülkelerinde bütçe açığı ve kamu borç yükü, bu ülkeleri kemer sıkmaya, yani hemen “mali disiplinlere”, açık-örtülü “mali kural”lar uygulamaya yöneltti. Mali disiplin, mali kural uygulamak, söylendiği ve yazıldığı kadar kolay değil tabi . Fatura,sonuçta s bir sınıfa çıkıyor. Açıkları daraltmak, borç yükünü normalleştirmek için bütçedeki vergi ve harcamalarla ayar yapıyorsunuz, yani bir sınıftan alarak bir diğerinin sorununu çözüyorsunuz. Bekleneceği gibi, ekonomik olarak güçsüz ve daha az örgütlü alt ve orta sınıflar, bu ayarda okkanın altına gidiyor ya da gitmemek için sokağa dökülüyorlar, dökülmeye de devam edecekler.

***

Türkiye kapitalizminin küresel yangından , reel sektör üzerinden paçasının alev alması karşısında, 2009 boyunca AKP iktidarı IMF kontrolünde yıllardır uyguladığı “mali disiplin”i bir yana bıraktı, gevşetti. Vergi ayağında, ÖTV-KDV indirimleri ile piyasadaki kurumayı önlemeye çalıştı. Harcamalar ayağında da mal ve hizmet alımlarıyla, ulaştırma, sulama kamu yatırımlarıyla yine kuraklığı önlemeye çalıştı. Tabi ki bunun sonucunda 2009’da bütçe açığı 52 milyar TL’yi geçerek milli gelire oranı yüzde 5,5’a çıktı. Kamu borç yükü 309 milyar doları buldu ve milli gelire oranı yüzde 49’a yaklaştı. Bu boyutlar 2010 ilk çeyreğinde pek değişmiş değil.

2010’a girerken, 2009’daki mali gevşemeye devam edilmeyeceği, bunun için de orta vadeli plan hedefleri belirlendiği ;dış finansörlere de IMF çıpası niyetine mali kural uygulanacağı ilan edildi. Yani, bir yasa hükmü olarak ne kadar bütçe açığı, ne kadar borçlanma yapılacağı önceden belirlenecek ve onun ötesine taşılmayacaktı. Kolay mı? Hele kriz şartlarında, bunu denemek mümkün mü? Mali kural, TBMM’de tartışılacak. CHP’nin bir konsept olarak mali kurala nasıl yaklaşacağı merak konusu.

2010’un ilk çeyreğinde kamu harcama performansı, AKP iktidarının 2009’daki krize karşı önlem ve harcama çizgisini tekrarlamamakla beraber, izlemeye başladığı iddia edilen mali disiplini de kamu çalışanları üstünden ve kamu yatırımlarını kısarak yaptığını, buna karşılık taşeronları ve rantiyeleri üzmeyecek bir tutum içinde olduğunu gösteriyor.


Kaynak:TÜİK Milli gelir veri tabanı

AKP iktidarının , 2010 ilk çeyreğinde kamu yatırımlarını iyice azalttığı ve milli gelirdeki payını yüzde 2,3’e kadar gerilettiği görülüyor. Buna karşılık , iktidar, milli gelirin yüzde 4,6’sını bulan mal ve hizmet alımlarıyla iç tüketime destek vermeye devam etti. AKP iktidarı, kamu çalışanlarının maaşlarına gelince elini sıktı. Kamu çalışanlarına ödenen maaş ve ücretler 2009 ilk çeyreğinde milli gelirin yüzde 6,1’i iken, milli gelir pastasının yeniden büyüdüğü 2010’un ilk çeyreğinde yüzde 5,5’e düştü. Bu sürede kamu çalışan sayısı arttıysa, kayıp daha da büyük demektir. Yani, kamu çalışanları geçen yılın aynı dönemine göre, en az 1 puan reel gelir kaybına uğramışlar.

Yatırımda ve maaşlarda uygulanan mali disiplin , faize gelince de pek çalışmıyor. İlk 5 ayın bütçe harcamaları, 2008’de 19,5 milyar TL olan faiz giderlerinin 2009’un 5 ayında 26 milyar TL’yi geçtiğini, bu yıl ise 24,2 milyar TL olduğunu gösteriyor. Bu, bütçede faizin payının hala yüzde 21,5 olduğunu gösteriyor. Yani 3 milyon kamu çalışanı bütçeden yüzde 23,5 pay alırken bir avuç iç ve dış rantiye bütçenin yüzde 21,5’unu alıyor.

Özetle, bütçe sıkı tutuluyor gibi görünse de sıkılık çalışanlara. Bütçe harcamalarından kamu çalışanlarına kaşığın ucuyla verilirken devlete mal ve hizmet satan firmalara,taşeronlara, devlete borç veren rantiyelere bol kepçe ile dağıtılıyor.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

İşgal Sonrası Irak, Petrol ve Türkiye

Mustafa Sönmez

05.07.2010, Pazartesi
Yılda 6 milyar dolara yaklaşan ihracatı ile Türkiye’nin beşinci büyük pazarı haline gelen Irak, giderek daha fazla Türkiye kapitalizminin ilgisine mazhar oluyor. TÜSİAD’ın Kürt sorununa eğilmesinde, bu sorunun, Irak’ı, bu burnumuzun dibindeki pazarı istikrarsızlaştırıcı yanının da payı yok mu ? Türkiye’nin yarısı dolayında toprağa sahip, yine Türkiye’nin yüzde 40’ı kadar (28 milyon) nüfusu olan komşumuz Irak, etnik ve dinsel bileşimi ile çok parçalı. Nüfusun yüzde 75’i Arap, yüzde 15’i Kürt, yüzde 5’i Türkmen…Yine nüfusun yüzde 60’ı Şii, yüzde 32’si Sünni Müslüman …

1980’lerde Irak- İran Savaşı, 1990’larda Kuveyt’in işgali üzerine başlayan uluslar arası askeri harekat ve 2003 yılında ABD’nin askeri işgali…Bu fırtınalı 30 yılda Irak ekonomisi istikrarsızlık abidesi oldu. Ana geliri petrol olan Irak’ta , işgal öncesi milli gelir 19 milyar doları ancak buluyordu. İşgal yılında yüzde 33 küçülme yaşayan Irak ekonomisinin milli geliri de 13 milyar dolara kadar düştü. İşgal sonrasında, 2005’te Irak Cumhuriyeti’nin oluşturulmasından sonra çokuluslu petrol tekeli BP eliyle hızlandırılan petrol üretimiyle Irak’ın milli geliri 2008’de 85 milyar dolara kadar çıktı. Bu, henüz Türkiye’nin 700 milyar dolar olan milli gelirinin yüzde 12’si. Krizde petrol fiyatlarının düşmesi ile Irak’ın 2009 milli geliri 70 milyar dolara indi.

***

ABD emperyalizminin Irak’ı işgalinin esas hedefi, Irak’ın petrolüydü. BP'nin raporuna göre Irak’ın petrol rezervleri 115 milyar varil. Irak’ın belirlenmiş doğal gaz rezervleri ise dünya rezervlerinin yüzde 2’sine yakın. Rumeyla, Irak’ın en büyük petrol sahası ve işgal sonrası üretilen her bir varilden 2 dolar almak koşulu ile BP/CNPC ortaklığına verildi. BP'nin 2008 raporuna göre , Orta Doğu ve Afrika’daki 2007 yılı toplam bölgesel üretiminin yaklaşık yüzde 6’sını Irak karşıladı ve 2012 yılında ise toplam bölgesel üretimin yüzde 7,7’sini Irak karşılayacak. Irak’ın petrol gelirlerinin 2012 yılına kadar 58 milyar dolara çıkması bekleniyor.

İşgal sonrası IMF kontrolüne giren Irak ekonomisinde 2004 yılından başlayarak stand-by anlaşması yapıldı. Bu anlaşma ile, IMF, hızla Irak’ı neoliberal paradigmaya sürükledi. Hedef, başta, ülke petrolünü uluslar arası petrol tekellerinin üretim alanına sokmak ve Saddam rejiminden kalan KİT’leri özelleştirip merkezi yapıları liberalleştirmekti. Bu yoldaki program, küresel krizin petrol fiyatlarını aşağı itmesi ile yara aldı. Irak’a, yine de gelişmiş ve Türkiye gibi irice çevre ülkeler ilgi göstermekte, herkes, çeşme akarken testiyi doldurmanın yolunu erkenden bulmanın, paylaşımdan iyi bir parça koparmanın peşinde..

***

Türkiye’nin Irak ile ekonomik ilişkileri, dış ticaret, müteahhitlik ve çoğu petrol ile ilgili, doğrudan yatırımlar biçiminde sürüyor.

İşgalin ilk yılında 1 milyar doları bile bulmayan Türkiye’nin Irak’a ihracatı, 2009’da 6 milyar dolara yaklaştı. Yaklaşık 1 milyar dolarlık ham petrol ithalatı yapan Türkiye kapitalizmi için Irak potansiyel fırsatlara sahip bir ülke. 1981 yılında Irak pazarına giren taahhüt firmalarının, ülkedeki faaliyetleri işgal sonrası dönemde hızlandı. Dış Ekonomik İlişkiler Konseyi,DEİK’e göre, 1972-2009 yılları arasında Türk müteahhitlik firmaları, Irak’ta değeri toplam 7,5 milyar dolar olan toplam 495 proje gerçekleştirdi.

Türkiye’nin Irak’taki doğrudan yatırımlarının başlıcaları ise DEİK’e göre şöyle:
Coca Cola, Efes markalarının sahibi Anadolu Endüstri Holding’in Erbil’deki şişe dolum tesisleri Nisan 2008’de faaliyete geçti, sırada Bağdat yatırımı var. . Karamehmet Grubu’nun şirketi Genel Enerji, Taq Taq bölgesinde petrol işine girdi. Taq Taq Sözleşme Sahası, Irak'ın Kürt Bölgesinde. Projenin yüzde 55'lik hissesi Genel Enerji’nin, Addax Petroleum International ise yüzde 45'lik pay sahibi. Bu ortaklık, Koya kentinde bulunan 60.000 BPSD kapasiteli rafineriyi inşa ediyor. Şirket, ayrıca, Koya'dan Kerkük'e uzanan 64 km uzunluğunda 24 inçlik bir boru hattı inşa ediyor ve Kerkük-Ceyhan boru hattına bağlanacak.

Ankara merkezli Pet Holding’e ait Pet Oil, bir diğer petrol yatırımcısı. Şirketin Ağustos 2006'da Kuzey Irak- Bina Bawi sahasında başlattığı sondaj çalışmaları devam ediyor. Pet Oil'in bu projede oluşturduğu şirketin adı A& T Petroleum ve proje ortakları Hawler Energy ve Oil Search Iraq Ltd.

Ayrıca 21 Kasım 2008 tarihinde kamu kuruluşu TPAO, BOTAS , petrol devi Shell Energy Europe BV ile Irak’ta doğal gaz arama, işletme, taşıma pazarlama faaliyetlerini kapsayan bir işbirliği ön anlaşması imzaladılar.

İşgal ile paylaşıma açılan Irak’ta, neoliberal kapitalizmin daha ilk aşamaları yaşanıyor. Irak’ı paylaşım savaşında, kimin payına ne düştüğünü, bu pazar uğruna “ne güneşler battığını” iyi izlemek gerek…

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Yine İstihdamsız, Yine Bağımlı Büyüme

Mustafa Sönmez

03.07.2010, Cumartesi
Türkiye’nin, özellikle 2000’li yıllarda pekişen “Asyalılaşma” birikim modeli, büyük bir şamata ile ilan edilen 2010 ilk çeyreği büyüme sonuçlarında da, bütün defolarını sergiledi: Büyüme; ama istihdamsız, büyüme; ama yeniden cari açığı , yani döviz açığını büyüten bir maraz ile… Ancak dış kaynak, daha çok da borsaya, devlet kağıtlarına gelen sıcak para ile büyüyebilen, bu kaynak kesilince küçülen Türkiye ekonomisinin, bildik hastalıkları yine nüksetti. Ekonomi büyümeye geçtiği anda, büyümenin lokomotifi sayılan sanayinin istihdam yaratmadığı görüldü. Ve yine beklenen oldu: Özellikle sanayinin dışa bağımlı yapısı ile, büyüme başlayınca ithalat ihtiyacı da arttı ve cari açık yine yükseldi, milli gelire oranı da bildik alarm çanlarını çalmaya başladı.

***

2010’un ilk çeyreğinde, hem iç tüketimde perhizi bozarak hem de tükenen stokları yenilemek üzere çarklarını çeviren sanayi, bekleneceği gibi yine istihdamsız büyüdü. 2008’in ikinci çeyreğinden itibaren inişe geçen sanayinin istihdamı , aynı tempoda olmasa da azaldı. 2010’un ilk çeyreğinde sanayi yüzde 19’a yakın büyürken istihdamın artış hızı yüzde 7 ile yarısının altında kaldı. Sanayi istihdamı 2009’un ilk çeyreğinde, 2008’in ilk çeyreğine göre yüzde 9 gerilemiş ve 400 bin azalarak 4 milyon 14 bin kişiye inmişti. 2010’un ilk çeyreğinde ise bu kaybın ancak 300 bini telafi edildi, büyümeye rağmen 100 bin istihdam kaybı yaşandı.


Kaynak: TÜİK, Milli Gelir ve İşgücü Veri Tabanı

Ucuz ve en az istihdam üstüne bina edilmiş Asyalılaşma paradigmasının malum bir diğer hastalığı olan cari açığın büyümesi de yine uç verdi. Ekonomi büyümeye başladığı anda, ithalat da artıyor. Dış açık, ardından cari açık hemen patlıyor.

Krizin dip yaptığı, sanayinin yerde süründüğü 2009 ilk çeyreğinde, sanayinin ithalat ihtiyacı da dip yapınca cari açık 2 milyar doların da altına inmişti. Cari açığın milli gelire oranı yüzde 1,6’ya kadar gerilemişti. Oysa, 2008’in aynı döneminde cari açık, 12,3 milyar dolar, ikinci çeyreğinde 15,5 milyar dolardı ve o çeyreğin milli gelirinin yüzde 8’ini geçmişti.


Kaynak: TÜİK, TC Merkez Bankası

2009 ortalarında toparlanma başlayınca ne oldu ? Çarklar dönmeye başlayınca, girdi, makine, enerji ithalatı da hızla arttı. Ucuz döviz kuru,hızla ithalatı kamçıladı. Sonuçta dış ticaret açığı, giderek cari açık, yani döviz açığı, tekrar büyümeye başladı ve 2010’un ilk çeyreğinde, cari açık, meşhur rekor büyüme mevsiminde birden 10 milyar dolara yaklaştı. Yani, cari açık, tekrar tırmandı ve milli gelirin yüzde 6’sını geçti.

Büyüdükçe işsizlik artıyor,büyüdükçe bağımlılık artıyor,borç yükü artıyor.Bu modelde ısrar etmekten, bir yerlerde yanlış aramadan, körü körüne bu çürük ipe sarılmaktan büyük dangalaklık olur mu?

NOT: TÜİK, 2010 ilk çeyreğinde tarımın yüzde 3,2 küçüldüğünü açıkladı. Gelin görün ki, aynı TÜİK, iki hafta önce de tarımda aynı dönemde istihdamın yüzde 15 arttığını, bu küçülen tarımda 670 bin kişinin yeni iş bulduğunu açıkladı(!) TÜİK’e, TÜSİAD’a, AKP iktidarına işgücü stratejileri konusunda akıllar veren Seyfettin Gürsel’in yönettiği Bahçeşehir Üniversitesi’nin araştırma kuruluşu BETAM, bu muammaya bir açıklık getirebilir mi acaba ?

2 Temmuz 2010 Cuma

Tüketim, Kriz Öncesinin Gerisinde

Mustafa Sönmez

02.07.2010, Cuma
2009’un ilk çeyreğindeki yüzde 14,5 daralma çizgisi üstünden 2010 ilk çeyreğinde yüzde 11,7 büyüyen ekonomide detaylar, sokaktaki insanın, hane halkının tüketiminin kriz öncesine dönemediğini ortaya koyuyor. İç tüketim sepetini oluşturan harcama kalemlerinin , birinci çeyrekler itibariyle, kriz öncesinde, krizin yoğunlaştığı çeyrekte ve 2010 ilk çeyreğinde nasıl seyrettiği analiz edildiğinde, bunu görebiliyoruz.

***

AKP’li bakanların bir başarı öyküsüymüş gibi devlet adamı ciddiyetiyle bağdaşmayan tavırlarla şova çevirdikleri, aslı ise Nasreddin Hoca’nın kaybedilmiş eşeği bulma şamatasından başka bir şey olmayan, 2010 ilk çeyrek büyümesinde, daralan iç tüketimin etkisi var. Ama, biraz daha yakından mercek altına alınan sayılar, 2010’un ilk çeyreğinde iç tüketimin kriz öncesinin yani 2008’in çizgisini yakalayamadığını gösteriyor. Krizin derinleştiği 2009 ilk çeyreğinde iç tüketim yüzde 10 daralmıştı. 2010 ilk çeyreğinde ise tüketim, krizde dibe vurulan 2009 ilk çeyreğini yüzde 9,6 ile aşmış gibi ama kriz öncesinin, yani 2008 ilk çeyreğinin hala yüzde 1,4 altında. Üstelik her yıl 1 milyon artan nüfusu analize katarsanız, iç tüketim pazarının reel olarak artmadığı gerçeği ortaya çıkar.



Alt kalemler itibariyle bakıldığında, hanelerin bütçelerinde ortalama yüzde 26 payı olan gıda , içki-tütün harcamalarında 2010’un ilk çeyreğinde, 2009 kaybı telafi edilse de, kriz öncesinin yüzde 1,5 altında bir tüketim olduğu görülüyor. Yine bütçede yüzde 16’lık payı olan ulaştırma ve haberleşme harcamalarında da krizdeki yüzde 23’lük daralma 2010’da telafi edilse de kriz öncesine göre yüzde 9,5’luk gerileme var.

Konuta harcanan para ise kriz öncesinin yüzde 3 üstünde. En dikkat çekici olan ,krizde bıçak gibi kesilen otomobil,tv,vb satışlarının 2010’da perhizi bozması ve yüzde 34 artış göstermesi. Bu kalemdeki tüketim artışları, kriz öncesini de yüzde 5’e yakın geride bırakmış görünüyor. Buna karşılık, aile bütçelerinden giyime kriz öncesine göre yüzde 10 daha az para çıkmış, ama sağlık faturaları yüzde 16 artmış. Aile bütçelerinde yüzde 5 yeri olan dışarıda yeme-içme, konaklama harcamalarının, kriz öncesinin yarım puan üstüne çıktığı görülebiliyor.Yine görülüyor ki, aileler eğlence-kültür harcamalarını kriz öncesine göre yüzde 12 kısmışlar. TV dizilerinin bu kadar iş yapması da, bu eve kapanmışlıkla ilgili olsa gerek…

***
İç tüketimin kriz öncesi boyuta çıkamaması, ilk çeyrek büyümesinde iç talebin rolünü tali kılarken stoğa üretimin, kıpırdayan özel sektör yatırımlarının daha etkili olduğunu gösteriyor. Sonraki çeyreklerde iç tüketim daha etkili olamayacaksa, büyümenin sürdürülebilmesi zor. Çünkü ihracat, AB’deki tıkanma ile daha zor günlere gebe. İç tüketim daha fazla kımıldamıyor, ihracat tekliyorsa ve hep stoklamak için üretim yapılamayacağına göre, büyüme teknesi, rüzgarını nereden alacak? Tabi ki alamayacak. Özellikle ikinci yarıda vites düşer. Kamu harcamalarını artırma kartının, “mali kural” tutkusunda samimi ise, yeniden artıramayacak olan AKP iktidarının, hedeflenen yüzde 5 büyüme oranını yakalaması da zorlaşıyor.