Sayfalar

12 Nisan 2010 Pazartesi

İlahi Başbakan !..

Mustafa Sönmez

12.04.2010, Pazartesi
Başbakan Erdoğan, yanında ekonomi ile ilgili bakanlarıyla, hafta sonu “esnaf açılımı” yaparken öyle inciler döktürmüş ki, insan “İlahi başbakan..” diye gülümsemeden edemiyor. Hazret, küçük esnafa, özelikle tutunamayan bakkallara bulmuş formülü. Diyor ki; “Artık değişim, dönüşümden bahsediyoruz. Gerekirse alışveriş merkezi veya süpermarketlerin bakkallarla işbirliğine girmek suretiyle, onları oralarda gerekirse kendi bayi gibi çalıştırmalarını sağlayacak, onları sermaye yükünden kurtaracak bazı adımların atılması sağlanabilir…”

Başbakan, partisinin temel düsturu olan neoliberalizm ile, onun siyasetteki muhafazakar yansıması ile tutarlı bir şey öneriyor aslında: Güçlünün karşısında bayileşmek, tabi olmak, biat etmek. Kendileri, büyük gibi görünen sanayiye onu uygulatıyor, siyasette de onu yapmıyorlar mı? Türkiye, merkez AB’nin uydu ihracatçısı, tedarikçisi. Ucuz tutulmuş dövizle Asya’dan girdi ithal edip, burada ucuz, emekle mamul mal haline getirilmiş dayanıklı-dayanıksız tüketim malını AB’ye satarak ayakta kalmaya çalışıyor… Ama bakın bu role rıza göstermenin insanı ne hale getirdiğinin acı dersini küresel kriz nasıl verdi. Bir anda satamayınca eliniz böğrünüzde kaldınız. Kapasiteler yüzde 60’lara düştü, binlerce insanı işten çıkardınız. Bayilik böyle bir şey işte. Bakkala önerdiği de, hayatın diğer alanlarında icra ettiği formül; Tabiyet, bağımlılık, işbirlikçilik…Esnafı yok etmeden, büyük kapitalizm çarkına tabi unsurlar haline getirmek.Ama nafile…Bu bile işlemiyor, her şeyi silip süpürüyor azgın birikim kanunu.Hızla tasfiye oluyor küçük üretici,esnaf…

Ekonomide merkez AB’nin bayisi-tedarikçisi olmak ise , siyasette de merkez ABD’nin bölge bayii olmak, bölge karakolu olmaya soyunmak biçiminde tezahür ediyor. Zihniyet hep aynı olunca, bakkal-çakkala önerilen formül de bile, kafa böyle çalışıyor.

***

Muhteremin gülümseten-ve tabi ki içinde tehdit de olan- bir önerisi de işsizlik üstüne. Başbakan’a göre, yapısal değil, sanalmış işsizlik…Çareyi de bulmuş!... TOBB üyelerinin (1.3 milyon) her birinin birer kişiyi işe alması halinde işsizlik oranının 3 puana yakın düşeceğini söylemiş. Bir ferman çıkarsa ya; “Emrim odur ki, her tacir bir amele ala!”…

Oysa bilmiyor mu ki, her tacir bir işçi almaktansa, bir amele eksiltmenin peşinde. İşverenlerin öteden beri en çok yakındıkları şey, işçi çalıştırırken devlete ödenen vergi ve sigortanın ağırlığı…O nedenle ya kaçak-eksik çalıştırıyorlar ya da istihdamdan kaçıyorlar.

Nitekim, geçtiğimiz günlerde “işsizlikle mücadele” gibi sorumluluk hisleriyle yüklü bir başlık altında TOBB öncülüğünde toplanan işverenler, istihdam için vergi prim yüklerinin azaltılmasını istediler. Hikaye malum; Ortalıkta bugünlerde “vergi şampiyonu” diye geçinen zevatın afra tafrasına karşın, en büyük vergi şampiyonu çalışanlar,tüketici sınıf. Vergilerin üçte ikisi dolaylı vergi olarak onlardan alınıyor. Ayrıca, sayıları 13 milyonu bulan ve 9 milyonu SSK’lı olan ücretli sınıf, vergi ve SSK primleriyle devleti fonluyor. Devlet, bankalardan,firmalardan, gerçekten kazanandan doğrudan vergi toplamaktansa, çalıştırdıkları işçi üstünden dolaylı vergi toplamanın peşinde. Bakın devlet, bir asgari ücretlinin üstünden ne kadar vergi ve prim alıyor:



Eline bugün net 576 TL geçen bir asgari ücretliden bile, devlet toplam 309 TL vergi ve prim alıyor. Yani 2 işçiye , 1 devlete…Bir işveren asgari ücretli istihdam edince, ona ayda 886 TL ayırmak zorunda. Bunun yüzde 65’i ücretlinin net olarak cebine giderken - yarısı işçi üstünden, yarısı işveren üstünden olmak üzere- yüzde 35’i de devlete vergi ve prim olarak ödenmek durumunda.

***

Bizim patronlar, iç pazarı, içerideki tüketiciyi yoksullaştırdıkları için, ellerindeki kapasiteyi dışa, özellikle AB pazarına dönük işletmek zorundalar.Bunun için de rakip Asya ülkeleri ile düşük ücret üstünden avantaj yakalamaya çalışıyorlar. En az istihdamı en ucuza mal etmek, oyunun, yani, dibe doğru yarışın kuralı bu. O nedenle de artan işsizliği bahane gösterip emeği ucuzlatacak düzenlemeler peşindeler: Daha az ücret vergisi, daha az prim ne iyi olurdu. İşçiyi işten çıkarmanın önünde kıdem tazminat yükü olmasa ne iyi olurdu…O zaman işveren de daha çok işçi çalıştırır ve işsizlik azalırdı…

Anlıyor musunuz şimdi işsizliği dert edinmiş görünen patronların gerçek niyetini ?

Anlıyor musunuz, Vehbilerin kerrakesini..?

10 Nisan 2010 Cumartesi

Reklam Azalırken Medya Parayı Nereden Buldu?

Mustafa Sönmez

10.04.2010, Cumartesi
Reklamcılar Derneği (RD), kriz yılı 2009’da reklam harcamalarının (yatırımlarının) TL üstünden yüzde 15 azaldığını açıkladı. Bunu dolara çevirirsek, azalmanın yüzde 30 olduğunu ve kriz yılı 2009’da reklama harcanan paranın 2,5 milyar dolardan 1,8 milyar dolara düştüğünü görürüz.


Kaynak:Reklamcılar Derneği’nin TL verileri, yıllık ortalama dolar kurlaryla dönüştürüldü



Reklam, medya çarkının dönmesinde yüzde 80 paya sahip. O zaman, reklam harcamalarının yüzde 30 azaldığı şartlarda medyada da bir büzülme, daralma beklemek gerekmez miydi ? Hayır, öyle olmadı. Medyada ne yığınsal bir tensikat, ne de iflas, kapama vb. tasfiye biçimleri yaşandı. Tersine, yeni haber kanalları, gazeteler devreye girdi. Nasıl açıklamalı bunu ?

Bu durum, medyaya, tekstil, otomotiv gibi bir “sektör” gözüyle baktıkça anlaşılmaz. Çünkü, diğer sektörlerin arz-talep, kar-zarar kanunları medyada tam işlemez. Medyayı, daha çok asker-polis harcamaları optiğinden bakarak anlayabilirsiniz. Medyadan doğrudan para kazanılmaz. Medyaya yatırımın getirisi “dışsal ekonomi” olarak başka sektörlerden alınır, medyaya politik hedeflere ulaşmak, ideolojik yeniden üretimi sağlamak için harcama yapılır…O nedenle, reklam gelirleri, medyanın çarkının dönmesine yeterli gelmez, açık, başka kaynaklardan kapatılır, kapatılıyor. Düşünün, sadece 16’sı ulusal, 15'i bölgesel, 229’u yerel ölçekte yayın yapan 260 televizyon kanalı (53’ü kablolu) var. 30 ulusal, 108 bölgesel ,1062 yerel yayın yapan 1200 radyo istasyonu var. Yazılı basına baktığınızda, 32 gazete ve 85 dergi çıkarılıyor. Reklamveren, reklamlarının yüzde 52’sini TV’lere, yüzde 30’a yakınını da yazılı basına veriyor. Geri kalanda açık hava ve internet yüzde 7’şer pay alırken radyo yüzde 3, sinema da yüzde 1,5 kadar pay alıyor.

***

Peki bu kadar medyaya, 1,8 milyar dolarlık reklam, taş çatlasa 500 milyon dolarlık satış geliri yeter mi? … Tabi ki yetmez, yetmiyor…Tek başına Doğan Grubu diyor ki, “DYH'nin 2008 yılı reklam payı, tahmini verilere göre yüzde 43’tür. Bu payın mecralara göre dağılımı ise şöyledir: Dergi reklamlarında yüzde 45, televizyon reklamlarında yüzde 41, gazete reklamlarında yüzde 61…”(DYH, 2008 Faaliyet Raporu).

Reklam havuzunun yüzde 43’ü Doğan’a gidiyorsa, geri kalan yüzde 57’lik reklam geliri onca medyaya nasıl yetsin? Tabi ki yetmiyor, yetmez… O zaman ne oluyor? Açık, Karamehmet, Doğuş, Ciner gibi holdinglerin medyasının ise, grubun diğer kaynaklarından ; Sabah-ATV, Zaman-Samanyolu, Star-24 gibi cemaat-AKP medyasının açıkları da hükümetin inisyatifi ile, kamu kaynaklarından ve cemaat fonlarından kapatılıyor…Medya değirmenini döndürmek için AKP yandaşı gruplar, iktidarın kontrolündeki Basın İlan Kurumu’nun, kamu bankalarının reklam bütçelerine, hatta kredilerine saldırırken, cemaat firmalarının irili ufaklı reklamları ile açıklarını ne kadar kapatabilirlerse kapatıyorlar. Önemli olan misyon…Taraf, nasıl 25 kuruşa gazete satabiliyor bu şartlarda ? Amaç misyonsa, para bir yerlerden gelir, kuruluşta nereden geldiyse, yine oradan gelir.…Yeter ki misyon yerine getirilsin…

***

Kriz koşullarında medya, ana kaynağı reklam gelirleri yüzde 30 azalsa da , bana mısın demedi, tetikçiler medya silahını takır takır kullandılar, para “bir yerlerden” gürül gürül aktı ve filler savaşı sürdükçe akacak.
Seyrettiğiniz her kanalı, okuduğunuz her gazeteyi, biraz da bu gözle izleyin.

Bu haberin parası nereden geldi ?

Bu başlığın altında kimin parası var ?

Medya okuryazarı olanlar böyle yapar: Sorar, süzer, öyle izler, öyle okur…

9 Nisan 2010 Cuma

Dış Borç Kamburu Bıçak Sırtında

Mustafa Sönmez

09.04.2010, Cuma
Türkiye ekonomisinin yelkenleri dış kaynakla şişiyor; rüzgar esince büyüme yaşanıyor, rüzgar esmeyince tekne ilerlemiyor, büyüme düşüyor. Dış kaynağın üç biçimi var; borsaya, devlet kağıtlarına gelen sıcak para bunlardan birincisi, doğrudan yabancı sermaye ikincisi, dış kredi de üçüncüsü. Ekonominin yüzde 5 dolayında küçüldüğü 2009’da doğrudan yabancı sermaye girişi ile dış kredi akışı yavaşladı; sıcak para ise yılın ilk yarısında gerilerken, ikinci yarıda geri döndü. Böylece, dış yükümlülükler, daha çok sıcak para akışıyla, fazla sorun olmadan yerine getirildi. Ama bu, büyümeye geçiş halinde, sırttaki yükleri, özellikle dış borç yükünün ezici ağırlığını eksiltmiyor.

Dış borçların patlama yaptığı AKP iktidarında dış borç stoku, ulusal gelirin yüzde 43’üne çıkmış durumda. 2002 sonunda 130 milyar doları bulmayan dış borç stoku, 2009’u 271 milyar doları aşarak kapadı: Yani yüzde 110 artış!.... Bu oran 2005’te yüzde 35’e kadar gerilemişti. Bu dış borç yükünün artışında, özel kesim borçları başrolde. AKP iktidarının başında, yani 2002 sonunda özel sektör borcu üçte bir düzeydeydi, 2009 sonunda ise özel borç payı üçte ikiye yaklaştı. Neden ? Özel sektör, özellikle izlenen düşük kur politikasını ve dışarıdaki likidite bolluğunu fırsat bilip hızla dış kredi kullandı ve 2002 sonunda 43 milyar dolar olan dış borcu, 2009 sonunda 174 milyar doları aştı. Bu arada, 121 milyar doları bulan bu ek borçlanmanın, ağırlıkla finans, gayrimenkul, ticaret gibi sanayi dışı sektörler için; özelleştirmeler için yapılmış olması da çarpıcı bir boyut…



Kriz yılına girilirken, dış borçların çevrilememesi korkusu hakimdi. 2009’da, döviz şoku yaşansaydı, özel sektörün borçlarını çevirmesi çok zor olur ve ciddi çöküşler yaşanabilirdi. Korkulan olmadı. Kur, sakin sularda seyredince özel sektör de yılı kazasız belasız kapadı; borçları bir şekilde çevirdi. Özel sektörün borç stokunun yüzde 6 azaldığı anlaşılıyor. Yani özel sektör yeni dış kredi kullanamazken 10 milyar dolar kadar krediyi kapatmış görünüyor. Buna karşılık kamunun dış borç stokunun yüzde 7 artarak 83,5 milyar dolara çıktığı görülüyor. Ama 2009’u böyle geçirmek, gelecek için güvence mi? Sırtta 271 milyar dolarlık dış borç, az risk mi?

Bu arada, borçluların en büyük korkusu, döviz kurunun sıçraması. İhracatçılar gerçekçi kur politikası isterken, borçlular kurda mevcut seyirden yanalar. Çoğu, TÜSİAD bünyesindeki holding ve bankalardan oluşan bıçak sırtındaki döviz borçlular, AKP iktidarı döneminde yaşanabilecek bir istikrarsızlığın, bir kur şokunun altında kalmaktan korkarken iktidarla da iyi geçinmeye çalışıyorlar. Buna dış borç gebeliği de denebilir…

***

Dış borç stokunda yaşanan artışa paralel olarak Türkiye’nin dış borçlar için ödediği faiz ise her geçen gün artıyor. Türkiye ekonomisi dış borç faizi olarak yurt dışına önemli ölçüde kaynak aktarıyor. 2002 yılında 6,4 milyar dolar olan Türkiye’nin kamu ve özel sektör olarak dış borçları için alacaklılara ödediği faiz miktarı 2008’de 11,8 milyar dolara kadar yükseldi. 2009’da ise faiz miktarı 11 milyar doları geçti. Türkiye 2008 yılında ihracat gelirlerinin yüzde 9’u kadar dış borç faiz ödemesi yapmıştı. 2009’da bu bu oran yüzde 11’in üstüne çıktı. Türkiye, giderek daha fazla döviz gelirini dış borç ödemelerinde kullanmak zorunda kalıyor.

Dış borç kamburu, demoklesin kılıcı gibi sallanıyor…

7 Nisan 2010 Çarşamba

Bankalarda Kar patlarken Çalışanlarına Ne Düştü?

Mustafa Sönmez

07.04.2010, Çarşamba
2009 krizinde , başta sanayidekiler olmak üzere çoğu alt sektör küçülüp bilançoları zarar yazarken bankalar kar rekorları kırdı. Öyle böyle değil, bankaların vergi öncesi karları 2008’den 2009’a yüzde 50 artarak yaklaşık 17 milyar TL’den 25 milyar TL’ye çıktı.

2009’da bankaların daha az riskli yatırım araçlarına yönelmesi
sonucunda, menkul kıymetler portföyü, bankaların plasmanları arasında en yüksek artış gösteren varlıklar oldu. Bşaka bir deyişle, kamunun artan bütçe açığı ve borçlanma ihtiyacı ile bankalara yeniden gün doğdu. Böylece, son yıllarda gerileme eğilimi gösteren menkul kıymetler portföyünün toplam aktifler içindeki payı, 2008 yılı sonundaki yüzde 26,5’lik seviyesinden, 2009 ‘da yüzde 30’ları geçti. Bu dönemde, net faiz marjındaki artış, bankacılık sektörü karlılığındaki artışın en önemli sebeplerinden biri oldu. Merkez Bankası’nın bu dönemde kısa vadeli faiz oranlarında gerçekleştirdiği indirimin, büyük bir bölümü kısa vadeli olan mevduatların faizine yansımasına karşın; kredi faiz oranlarına aynı oranda yansıtılmadı, kredi fazinde bankalar bildiklerini okudular. Diğer yandan, mevduat ortalama vadesine göre daha uzun vadeli olan iç borçlanma senetlerinin sene başındaki yüksek faizlerden alınmış olması da kar patlamasına etken oldu. Sistemi finanse etmek yerine devlete borç verme işinde en çok göze çarpan bankaların, Ziraat, Halk ve Akbank olması dikkat çekici.

Özetle, bu dönemde kredilerden ve vadeye kadar elde tutulacak menkul kıymetlerden elde edilen faizler ile sermaye piyasası işlem karlarındaki artış, karlılığın artmasındaki belirleyici faktörler oldu.

***

Bankalar, kriz ikliminde, kara kış ortamında bahar yaşayıp karlarını tırmandırırken, bundan sayıları 172 bini bulan çalışanlara ne düştü? Banka çalışanları , aynı ölçüde artan karlılılıktan pay aldılar mı?

Bu soruyu yanıtlamaya geçmeden bankacıların profilinden kısaca söz etmekte fayda var; 2001 krizi ile önemli bir ayıklanma yaşayan kapatılan,devralınan, birleştirilen, el değiştirilen bankaların sonuçta, esaslı bir konsolidasyondan sonra sayıları 2002’de 54 iken 2009’da 45’e düşmüş durumda.Bunlara 4 “faizsiz banka” ya da akatılım bankasını da katmak gerekir.

Seleksiyon, tabi ki mevduat bankalar kesiminde yaşandı ve 2002’de sayıları 40 olan mevduat bankası sayısı 2009’da 32. Bu konsolidasyon sonrası bankacılık büyüdü, şube ve personel sayısı arttı, yabancılaşma arttı..

2002’den 2009’a 6 bin olan şube sayısı 9 bine; 123 bin olan personel sayısı da 172 binlere çıktı. Yani şubede yüzde 50, personelde yüzde 40 artış…

Bankacılık kesimi, “beyaz yakalı” çalışan kesimi…Bankalar Birliği verilerine göre, 172 bin banka çalışanının 122 bini yani yüzde 70’i yüksek okul mezunu. Personelin 8 bin 300’ü de yüksek lisans ve doktora diplomasına sahip. Sektör çalışan profilinin bir özelliği de erkek ve kadın istihdamının birbirine eşit olması, kadın çalışan sayısının, sağlık, eğitim işkolları bir tarafa bırakıldığında, en yüksek sektör olması…

***

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu(BDDK) verilerine göre, krizin etkisiyle 2002’de yüzde 88 görünen personel ödemelerinin karlara oranı, izleyen yıllarda karların artması ile değişti ve 2008’de yüzde 58,8’e ulaştı. Ancak, 2009’da fark edilir bir değşim yaşandı ve 2008’deki bankacılık sistemi personel ödemelerinin toplam banka karlarına oranı, yüzde 59’dan yüzde 41’e kadar düştü.


Kaynak: BDDK

Toplamı 45 olan bankaların 9 bin 36 şubesinde çalışan 172 bin 403 personelin giderleri 2008’de 9,8 milyar TL iken 2009’da sadece yüzde 6 arttı. Bu TÜFE artışının bile 1 puan gerisinde bir artış. Buradan, yüzde 50 kar artışına tekabül eden büyümeden, çalışanların payına bir şey düşmemiş, sonucuna varılabilir.

Bu adaletsiz bölüşümde, bankacılık sektöründe, yüksek eğitimli, bilinçli olması beklenen çalışan profiline karşın, örgütlenmenin çok zayıf olması, en önemli etken. Birçok bankada sandık-işyeri sendikası üyeliği, bağımsız örgütlenmenin ve hak mücadelesinin önünü kesmiş durumda.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Grevin Sadece Adı Var…

Mustafa Sönmez

05.04.2010, Pazartesi
Türkiye’nin imzaladığı ILO sözleşmeleri, BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, BM Ekonomik, Siyasal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa Sosyal Şartı ile bu hakların uygulanmasını denetleyen organların kararları ile bizdeki sendikal hak ve özgürlükleri düzenleyen mevzuat ve işin pratiği, akla kara kadar farklı. Toplamı 13 milyona ulaşmış ücretli nüfustan toplu sözleşme hakkını kullananlar 732 bin… Yani 15’te 1 bile değil…Ama daha vahim olanı, çalışanın en önemli savunma silahı grevin durumu…Grev uygulaması öylesine erozyona uğramış durumda ki, sadece adı var desek yeridir. Düşünün, sadece 3 bin işçi bu hakkı kullanabildi geçen yıl…


Kaynak; Çalışma ve Sosyal Güvenlik bakanlığı veri tabanı

Gelir dağılımının, bölüşümün, ücretli sınıfın aleyhine gelişmesinde en önemli unsur, sayıları 13 milyona ulaşsa da ücretli sınıfın örgütsüzlüğü. Bu sorunda da başrol 12 Eylül askeri diktatörlüğünün.

24 Ocak 1980’de başlayan sürecin en önemli hedeflerinden biri işçi sınıfını etkisiz hale getirmek, sendikal hareketi bertaraf etmekti. 1980’de 85 bin işçi grevdeydi. 12 Eylül, grev yasağı getirdi ve 1982 Anayasası sendikal hakları iyice budadı. Örgütlenme zorlaştırıldı, toplu sözleşme hakkı kısıtlandı, grev yapılamaz hale getirildi. 12 Eylül’ün anti-sendikal çalışma çerçevesine rağmen 1990’a doğru madencilikte yükselen işçi hareketi ile, o yıl 166 bin grevci işçi grev yaptı. 1995’te yeniden yükselen grevler izleyen yıllarda iyice geri çekildi. 2000’de ancak 19 bine yakın işçi grev hakkını kullanırken 2005’te greve çıkabilen işçi sayısı 3 bin 500 dolayına, 2009 kriz yılında da 3 bin dolayına indi.

Yıldan yıla grev uygulamasının zayıfladığı gözleniyor. Türk İş sendikalarının örgütlü olduğu kamu işyerlerinde 2000 sonrası özelleştirilmeler, tasfiyeler, güvencesizleştirmeler arttı ve bu saldırıya etkili bir karşı koyuş sözkonusu olamadı.

***

Emek kesimi, sendikal örgütlenmenin önündeki engellere karşı çıkarken işkolu düzeyinde toplu sözleşme hakkını acil bir talep olarak ortaya koymalıdır. Her işkoluna, asgari norm ve kurallar getiren ve işkolundaki bütün işçileri kapsayan, uygulanması zorunlu bir çerçeve sözleşme olarak iş kolu sözleşmesi yapılması talep edilmelidir. Buna ek olarak yapılacak işyeri sözleşmesi ise, o işyerindeki işçilerin çalışma ilişkileri, hak ve menfaatlerini düzenleyip koruyan sözleşmeler olarak ele alınmalıdır.

İşkolu yetkisi, işkolunda kurulu, temsil yetkisine sahip sendikalarca birlikte kullanılırken işyeri yetkisi işyerinde en çok işçiyi temsil eden sendikaca kullanılabilir.

Öte yandan, taşeronlaşmanın yarattığı olumsuzluklara önlem düşünülmelidir. Bir işyerindeki taşeron işçilerinin de , o işyerindeki sözleşmenin tarafı olan sendikaya üye olmaları veya o sendikaya dayanışma aidatı ödeyerek sözleşmeden yararlanabilmeleri sağlanmalı…

Grev hakkının özünü zedeleyen , fiilen engelleyen düzenlemeler hemen değiştirilmeli, hak grevine yeniden olanak tanıyan genel grev, uyarı grevi gibi etkinlikleri engelleyen; grev ertelemelerine ve yasaklamalarına olanak tanıyan düzenlemeler kaldırılmalı.

3 Nisan 2010 Cumartesi

Sendika, Toplu Sözleşmenin Adı Var, Kendi Yok…

Mustafa Sönmez

03.04.2010, Cumartesi
12 Eylül Anayasasına, AKP optiğinden değil de, farklı açılardan eleştiride bulunanların - buna sendikalar da dahil- ıskaladığı en önemli başlık demokratik sendika,toplu sözleşme, grev hakkına getirilmiş kısıtlar. Özellikle sendikaların, Anayasa deyince ilk elde talepleri, çalışan sınıfın ekonomik-demokratik hakları için özgür bir sendikal ortam olmalıydı. Bu hak, 1982 Anayasa’sının 53, 54 ve 55’i maddelerinde güya var. Ama 12 Eylül generalleri, TÜSİAD’ın, TİSK’in beklentileri doğrultusunda o hakları öyle budadılar ki, sendika kurmanın önüne bir dizi baraj; onu geçince toplu sözleşme yapma yetkisinin önüne bir dizi baraj; onu geçen olursa uzlaşmazlık durumunda grev silahını kullanmanın önüne bir dizi baraj koydular. Sonuçta ne mi oldu ? Sendika, toplu sözleşme, grev hakkı Anayasa’da varmış gibi göründü ama pratikte kullanılamadı.

***

TÜİK’e göre, ücretli çalışan sayısı 13 milyona çıkmış durumda. Neredeyse her 3 iş sahibi nüfustan 2’si ücretli. Müthiş bir işçileşme yaşandı 1980 sonrası dönemde. Peki bu kadar ücretli var da, bunların ne kadarı sendikalarda örgütlü, ne kadarı toplu sözleşme yapabiliyor, ne kadarı grev hakkını kullanabiliyor? Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın verilerine bakılırsa 2009 ortasında 5,3 milyon işçi bulunuyor Türkiye’de. Çarpıklık burada başlıyor. Aynı bakanlığa bağlı SGK, primi ödenen işçi sayısını 9 milyon dolayında veriyor oysa. Yine bu bakanlığa göre, saptanan 5,3 milyon işçinin -sıkı durun- yüzde 60’a yakını , yani 3,2 milyonu sendikalı…

Devam edelim; Bu kadar sendikalı varsa, ne beklersiniz ? Sendikalı işçiler adına toplu sözleşme yapıldığını. İşte burada tutarsızlık ortaya dökülüyor. Adına toplu sözleşme akdedilen işçi sayısı 730 bin dolayında. Yani, Bakanlığın sendikalı dediği işçi nüfusun neredeyse beşte 1’i...

Toplu sözleşmeden yararlanan işçinin ücreti ile , bundan mahrum olanın ücreti arasındaki farkı, bir başka TÜİK verisi ile sergileyelim ki, büyük kayıp daha iyi anlaşılsın. TÜİK’in 2008 brüt ücretlerini belirlemek üzere yaptığı ankete göre,
2008’de ücretliler ayda ortalama yaklaşık 1 500 TL brüt ücret aldılar. Ancak bu ücretin toplu iş sözleşmesi olan işyerlerinde 2 700 TL, bundan mahrum yerlerde 1300 TL olduğu saptanmış. Yani fark yüzde 100’ün üstünde…Gelin görün ki, anti-sendikal düzen toplu sözleşmeyi bir ayrıcalık haline getirmiş, herkesin bu haktan yararlanmasını engellemiş, 730 bin işçiye kadar geriletmiş.

***

Toplu sözleşmeden yararlananların üçte ikisi tek yıllarda, üçte biri çift yıllarda sözleşme yeniliyorlar. Dolayısıyla toplu sözleşmeli toplam işçi sayısı iki yılın toplamı olarak alınmak durumunda. Böyle yapılınca görülen bir diğer çarpıcı gerçek şudur; 1990’lardan günümüze bu hakkı kullanabilen işçi sayısı hızla azalıyor. 1990-1991 dönemi TİS’den yararlanan işçi sayısı 1,5 milyon iken 1990’lı yıllar biterken 1 milyona inmiş.



Kaynak:Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı veri tabanı

2001 krizi sonrası, AKP iktidarı döneminde geçen yıllarda, ekonomideki ihracata dönük yüzde 7’yi bulan büyüme, ağırlıkla ucuz emeğin, rekabet gücü olarak kullanılmasıyla gerçekleşti. Buna paralel olarak, toplu sözleşmenin görece geçerli olduğu kamu işletmeciliği , hızlı özelleştirmelerle erozyona uğradı.2008-2009’a gelindiğinde toplu sözleşme nimetinden yararlanan işçi sayısının 732 bine indiği görülüyor. Bu, 1990-1991’deki 1,5 milyon işçiye göre yüzde 55’lik bir azalma demektir.

Bu erozyonda, sendika bürokrasisinin de elbette vebali var ama iklim öylesine bozulmuş, her şey emek kesiminin öylesine aleyhine geliştirilmiştir ki ortada iler tutar bir yan kalmamıştır. Bu kadar geriletilen toplu sözleşmeli alanın da önemli bir kesimi kamu sektörüne ait ve AKP iktidarı, bu kadarına bile tahammülsüz ve neoliberal icraatı ile bu alanı daha da daraltma çabası içinde.

Grev hakkının perişan hali ise yarının konusu…

2 Nisan 2010 Cuma

“Sevindiren” Küçülme…Sorgulanmayan Büyüme…

Mustafa Sönmez

02.04.2010, Cuma
2009 yılının yüzde 4,7’lik küçülmesi, AKP iktidarını, yandaş medyayı ve “piyasa çevreleri”ni sevindirdi. Nasıl sevindirmesin; IMF’in öngörüsü yüzde 6,5 daralmaydı, Hükümet, Orta Vadeli Plan’a yüzde 6 yazmıştı. En son yapılan anketlerde de beklenti yüzde 5,5 dolayındaydı. Sonuç, yüzde 4,7 küçülme çıkınca bir “oh !…” çekildi.

Bu şamata, tabi ki , daha da beteri olabilirdi, için. Ama sayıların analizine geçip mercek altına almadan söyleyelim; yüzde 4,7 daralma bile vahimdir; net bir yoksullaşmadır. Yoksullaşmanın boyutlarını kişi başına geliri dolar olarak hesaplayıp ifade ettiğimizde görünen şudur: 2002 yılında 3 bin 517 dolar düzeyinde bulunan kişi başına düşen gelir, Türk Parasının büyük ölçüde değerlenmesinin de etkisiyle 2008 yılında 10 bin 436 dolara kadar yükselmişti. Ancak 2009 yılında kişi başına düşen gelir 8 bin 590 dolara kadar geriledi . Bu, 1.846 dolarlık bir yoksullaşmadır.
***

Gelelim, küçülmeyi yüzde 4,7 gösteren gelişmelere… Bu sonuçta, 2009 son çeyreğinde yattığı anlaşılıyor. Son çeyrekte büyüme yüzde 6 olarak açıklandı. Nasıl oldu da yüzde 6 büyüme oldu ? Birincisi, son çeyreğin baz etkisi ile ilgili. TÜİK, ulusal gelir rakamlarını revize ederken, 2008’in son çeyreğinin küçülmesinin yüzde 7 olduğunu bildirdi. Oysa düne kadar biz bunu yüzde 6,5 biliyorduk. Yine TÜİK, 2008 küçülmesinin yüzde 0,7 olduğunu açıkladı. Oysa, düne kadar biz bunu yüzde 0,9 biliyorduk. Bu revizyonlardan dolayı hem 2009 küçülmesi hem de son çeyreğin verisi br düzelme yaptı.

Son çeyrekte dikkat çeken bir unsur hanehalkı harcamalaı, diğeri de kamu tüketim harcamaları. Veriler gösteriyor ki, 2009 son çeyreğinde ailelerin tüketim harcamaları yüzde 4,7 büyüme göstermiş, yani harcamalar kıpırdamış.
İkincisi, AKP iktidarı, 2009’un tamamında kamu harcamalarını artırdığı için, kriz yumuşatılmış. 2009’da kamu tüketim harcamalarının yüzde 8’e yakın arttığını, dördüncü çeyrekte de yüzde 18 artış gösterdiğini görüyoruz. Mesela, maaşlar yılın tamamında yüzde 1,4 reel artış göstermiş, kamunun mal ve hizmet alımları da artmış. AKP, IMF ile bir anlaşma yapmış olsaydı, bu harcamayı yapabilir miydi acaba?

***

Son çeyrek verileri, geleceği ilişkin beklentileri de etkiliyor. AKP bakanları verdikleri demeçlerde, toparlanmaya geçişin başlangıcı olarak niteliyorlar bunu. 2009 genelinde yüzde 7 daralmış imalat sanayinin, son çeyrekte yüzde 13’e yakın büyüdüğü görülüyor. Demek ki, imalat sanayi, ister stoğa ister başka türlü, bir hareketlenme yaşamış bulunuyor. Bunun devamının gelip gelmeyeceği esas soruyu oluşturuyor. Kapasite kullanım oranıyla ilgili sayılar yüzde 68’in üstüne çıkılamadığını gösteriyor.

Gerçek bir kıpırdanma olup olmadığının ipucu, yatırım harcamalarından anlaşılabilirdi ama görünen o ki, özel sektör yatırımda henüz heyecanlı değil.



Kamu ve özel sektörün toplam yatırım harcamaları 2008 yılında bir önceki yıla göre yüzde 5 oranında azalırken, 2009 döneminde yapılan yatırımların GSYİH’ya oranı yüzde 20’nin altına indi. Özel sektör yatırımlarının GSYİH’daki payı 2008’de yüzde 20’ye yaklaşan büyüklükten yüzde 16’ya kadar düştü. 2009’un son çeyreğindeki kıpırdamanın süreceği koca bir soru işareti.

***

Unutulan bir gerçek ise şu; Yeni bir büyüme ivmesi yakalansa bile, bu büyüme, yeniden dış açık ve dolayısıyla cari açık verilerek yapılıyor. 2010’un ilk 2 ayında ihracat , 2009’un aynı dönemine göre değişmemiş; 16 milyar dolar; ama ithalat 18 milyar dolardan 23 milyar dolara çıkmış. Yani hemen ilk 2 ayda 5 milyar dolarlık bir dış açık ortaya çıkmış.

Özet; Kafa değişmediği için, eski paradigmayla ,eski ezberle devam edildiği için, her büyüme çabası, kaçınılmaz olarak cari açık duvarına çarpıp yeni bir bozgunla sonuçlanacak. Büyüme, sıtmasına tutulanların, “ Nasıl bir büyüme ?” sorusunu da sormalarını, işe yarayacaksa, bir daha hatırlatalım…