Sayfalar

30 Ocak 2010 Cumartesi

Kentlerde Hizmet Aşağı - Borç, Açık Yukarı

Mustafa Sönmez

30.01.2010, Cumartesi
Küresel kriz, kent hizmetlerini de olumsuz etkiliyor ve nüfusun yüzde 83’ünü kapsayan belediye hizmetlerinin kalitesi düşüyor. Ulaşım, su , kanalizasyon yatırımları aksadı, bazıları askıya alındı. Kentliye verilen hizmetlerin niceliği ve niteliği düştü. Bunda, AKP iktidarının izlediği neoliberal belediyeciliğin krizle birlikte iflasa doğru gitmesi etkili. Merkezde olduğu gibi, yerelde de kamu hizmetini, özelleştirme, ticarileştirme, taşeronlaştırma prensipleriyle yürütmekte ısrar eden AKP iktidarı, özellikle büyük kent belediyelerinde, yandaş müteahhitleri palazlandırıcı politikalarıyla da bütçe açıklarını tırmandırdı ve darboğaza girdi. Büyük belediyelerin açıkları hızla artıyor.


Belediyeler arasında en çok alarm vereni İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyeleri. Maliye Bakanlığı’nın verileri, yerel yönetim harcamalarının üçte birini kullanan İstanbul’un açığının arttığını ve 2009’un 9 ayında 2 milyar TL’yi geçtiğini gösteriyor. Bu, 3 milyar TL’ye yaklaşan 81 ilin açığının yüzde 71’ine tekabül ediyor. Gökçek’in Ankara’sı ise ASKİ ve EGO’nunkilerle birlikte, 4 milyar TL’yi geçen Hazine borcu ile batak durumda. Bir diğer büyük borçlu, 1,5 milyar TL borcu ile İzmit Büyükşehir Belediyesi. Müstakbel bir borçlu da Gaziantep. GASKİ’nin Hazine borcu 3,5 milyar TL’ye yaklaşıyor. AKP’li belediyeden enkaz devralan CHP’li Antalya Belediyesi sıkıntıları aşmaya çalışırken İzmir, borçlanmadan, kendi kaynakları ile çarkını çevirmeye çalışıyor.

***

Hükümetle IMF’nin en önemli tartışma konularından birini sosyal güvenlik harcamaları, diğerini yerel yönetim harcamaları oluşturuyor. 2009 yılında Bütçeden sosyal güvenlik için aktarılan kaynak 30 milyar TL’yi geçerken “mahalli idareler” için yapılan aktarmalar 19 milyar TL’ye yaklaştı. 2009’daki yerel seçim, bu hovardalıkta etkili oldu . Ama şimdi genel bütçede kemer sıkan AKP iktidarı, yerel yönetimleri de kemer sıkmaya zorluyor. Onlar da bunu, belediye çalışanlarının sayısını azaltarak, hizmetleri taşeronlara aktararak (İstanbul’da itfaiye işçilerinin isyanına yol açtıkları gibi) , ücretleri aşağı bastırarak yapıyorlar. Ama bununla kalmıyor AKP’nin neoliberal belediyeleri ürettikleri mal ve hizmetlere zam üstüne zam yapıyorlar, kamu binalarını, arsaları da haraç mezat satışa çıkardılar. Örneğin, son 12 ayda su fiyatları yüzde 14, belediye otobüsü fiyatları yüzde 9 ile, yüzde 6,5’luk TÜFE’nin üstünde artırıldı. Bu arada emlak vergileri de sessiz sedasız artırılarak kentliye yeni bir yük getirildi.

***

Belediyelere, AKP iktidarı 2009’da “özelleştirme komutu” verdi ve en az 2,4 milyar TL’lik özelleştirme yapmalısın, dedi ama yeterli talep gelmediği için bu satışlar pek gerçekleştirilemedi.. Borç batağındaki İstanbul Başkanı Topbaş, yine sessiz ve derinden kamu arsalarını satışa sundu. Bunlardan biri, Taksim’deki Hyatt International Otel varlığı. Yaklaşık 15 bin metrekarelik arsa ve üzerindeki 360 odalı otel binası, 150 milyon lira muhammen bedel üzerinden kapalı teklif alma yöntemiyle satışta. Belediye bir süre önce işletme hakkı 2025 yılına kadar Fiba Grubu’nda olan Swissotel’in de arsa ve binasını satma kararı almıştı. Belediyenin satış listesinde Tarabya’daki Boğaziçi İmar Müdürlüğü ve eski Bayrampaşa Cezaevi de var.

***

Neoliberal belediyecilik, krizle birlikte tel tel dökülüyor. Kentlilerin, kentsel mal ve hizmetler üstünden yüz yüze kaldıkları istismara, haksız zamlara karşı seslerini yükseltmeleri, kentsel arsaların, varlıkların sessiz ve derinden satışına karşı uyanık ve duyarlı olmaları gerekiyor. Taşeronlaşma ile yandaş sermaye kayırmacılığına, belediye çalışanlarının sendikasızlaştırılıp esnek istihdamla köleleştirilmesine, yeni vergi yüklerine karşı mücadele, yerelde, kentlilerin katılımcı, doğrudan demokrasiyi hedefleyen kent örgütlenmeleriyle, kent meclisleriyle yükseltilmelidir.

29 Ocak 2010 Cuma

Göç Yolları Akdeniz’e…

Mustafa Sönmez
29.01.2010,Cuma
2009’da 1 milyon 44 bin daha çoğaldık ve 72,5 milyon oldu nüfusumuz. Yaklaşık 2,5 milyonumuz da bir ilden ötekine göçtük. Binde 14,5 nüfus artışı, geçmişteki binde 25’leri bulan artışlara rahmet okutur elbette. Türkiye’nin nüfus artış hızı yavaşlıyor. Bu, kalkınma için bir “fırsat penceresi” olarak da adlandırılıyor.

İş-aş sorununun tavan yaptığı kriz yılı 2009’da nüfusun ilden ile nasıl değiştiği önem kazanıyor. Bu anlamda iç göçlerin temposu ve yönü önemli. TÜİK, 2009 için iç göç verilerine -nedense - yer vermedi. 2008’de vermişti ve o yıl 2,3 milyon kişinin bir ilden diğerine göç ettiği anlaşılıyordu. Göç, kriz yılında da sürdü elbette. Nüfus artış hızlarındaki değişimden anlaşılıyor ki, kriz yılında sanayi bölgelerine, özellikle İstanbul’u çevreleyen Bursa, Kocaeli, Tekirdağ’a göç yavaşlamış, 3 büyük ile göç sürmekle birlikte tempo düşmüş, göçün 2009 adresi daha çok Akdeniz illeri Antalya, Adana ve Mersin olmuş..

***

Büyük kentler arasında, göçle nüfus artışı deyince, artık İstanbul yerine Antalya’ya bakmak gerekiyor. Antalya’nın 2009’da nüfus artışı binde 32 ve 60 bin kişi daha çoğalmış. 2010 sonunda Antalya’nın nüfusunun 2 milyonu bulacağına kesin gözüyle bakabiliriz. Tarım, inşaat ve turizm ile gelişen Antalya, nüfusunun yüzde 30’unu kırlarda tutmayı başarıyor henüz. Bunda, ticari tarımının etkisi var kuşkusuz. Antalya, daha çok iç ve dış göçle çoğalıyor ve önümüzdeki yıllarda bu eğilim sürecek.

Krizden bunalmış olmasına karşın, Çukurova’daki nüfus artışı oldukça ilgi çekici. Adana ve Mersin’de 2008’e göre oldukça hızlı bir nüfus artışı yaşandı. Adana’da binde 10’dan binde 18’e, Mersin’de binde 4’ten binde 24’e çıkan bir nüfusu artışı var…Bu illerin her birine bir yılda 35 bin kişi eklenmiş. Bu olguyu G.Doğu ile irtibatlandırmak açıklayıcı olabilir.

Kürt nüfusun ağırlıkla yaşadığı büyük iller Diyarbakır, Van ve Şanlıurfa’da nüfus artış hızı, 2009’da yavaşladı. Bu illerde doğurganlık hızında bir yılda azalma olamayacağına göre, açıklama, bu illere göçün yavaşlaması ile ilgilidir. Bölge illerinde iş imkanlarının daha da daralması ve geçimin güçleşmesi, Kürt nüfusu, geleneksel göç adresi olan Adana ve Mersin’e yönlendirmiş görünüyor.

***

Gelelim İstanbul’a… 2008’de yaklaşık 12,7 milyon olan İstanbul nüfusu, bir yılda 217 bin artmış ve 12 milyon 915 bine yaklaşmış. Yani, bir yılda İstanbul’a, bir Erzincan ya da bir Karabük daha eklenmiş!... Bundan, nüfusun göçten kaynaklandığı anlaşılmasın. İstanbul, 2008’de 375 bin göç aldı, 350 bin göç verdi. Kabaca yılda 25 bin net göç alıyor. Kalanı İstanbul’daki doğumlardan… 2009’da İstanbul’daki nüfus artışı Türkiye ortalaması olan binde 14,5’dan biraz fazla, binde 17. Oysa 2008’de, binde 13 olan Türkiye ortalamasının altında, binde 10’a yakındı. Demek ki, 2009’da biraz daha doğum ve biraz da göçle artmış İstanbul nüfusu. Her 100 kişiden 18’i İstanbul’da...

***

Nüfusu bir yılda 102 bin artarak 4 milyon 650 bine ulaşan Ankara’da ise Türkiye nüfusunun yüzde 6,4’ü yaşıyor. Belli ki, kriz yılı 2009’da Ankara, göç almaya devam etmiş ve binde 22 hızla, 102 bin daha çoğalmış. Yani Ankara’ya bir yılda, bir Sinop daha eklenmiş…

Ege’nin metropolü İzmir, kriz yılında 72 bin daha çoğalmış ve binde 19 nüfus artışı ile ortalamanın üstünde nüfus artışı yaşamış, 3 milyon 870 bine yaklaşmış nüfusu... İzmir’e de bir yılda bir Bayburt eklenmiş… İzmir, kriz şartlarına rağmen az da olsa, göç almayı sürdürmüş görünüyor.

***

Reel sektör krizini daralan sanayide, artan işsizlikle en çok hissedenler sanayi illeri oldu. Bunlardan Bursa, Kocaeli ve Tekirdağ’ın 2009 nüfusları, tempo kaybetti. Bursa 42 bin, Kocaeli 32 bin,Tekirdağ 13 bin çoğalmalarına karşın, 2008’deki nüfus artışlarını önemli ölçüde yitirmişler. Bu azalışta, bu illere göçün yavaşlaması ana etken. Benzer şey, bir başka gelişme kutbu Gaziantep için de söylenebilir. Kentleşme oranı yüzde 88’e ulaşacak kadar gelişen Gaziantep’in nüfus artışı bir yılda binde 33 ten binde 25’e gerilemiş, yine de 42 bin kişi eklenmiş il nüfusuna. Buna rağmen, krizle birlikte istihdam imkanlarının azalması, göçü yavaşlatmış.

Murathan Mungan
ile noktalayalım: Göç yolları/ Göründü bize /Görünür elbet /Göç yolları /Bir gün gelir /Döner tersine /Dönülür elbet /Dağılsak da göç yollarında /Yarın bizim bütün dünya

mustafasnmz@hotmail.com
http://mustafasnmz.blogspot.com

27 Ocak 2010 Çarşamba

İşçiden Esirgediğinizi,Nerelere Harcıyorsunuz ?

Mustafa Sönmez

27.01.2010,Çarşamba
Hükümette, Başbakan’ın ağzının içine bakan, o ne söylerse, ben de cilalayarak söyleyeyim ve takdir toplayayım, diyen küçük Erdoğan’lar dizi dizi.. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de bunlardan biri. Bir garip adem Şimşek. Her fırsatta yoksul geçmişini hatırlatıyor. Batman’ın Gercüş köyünden ,basamakları dişiyle tırnağıyla tırmanıp bulunduğu yere geldiğini anlatırken, bu öyküyü niye bu kadar sık tekrarladığı, ne amaçla yaptığı pek anlaşılmıyor. Ama, içinden geldiği yoksullara bu kadar yabancılaşması dikkat çekiyor. Geçmişiyle hesaplaşırken yoksulluğu yaratan şartlara değil, içinden geldiği yoksullara tahammülsüz hale gelmiş. Acaba neden? Her fırsatta,inatla, ücretlerin yüksek olduğundan şikayet ediyor, işçilerin taleplerinden çok rahatsız. Yoksullarla didişiyor. Ruhunda kim bilir ne fırtınalar esiyor…

***
Şimşek, Ankara’da 43 gündür süren tütün işçilerinin eylemine yönelik olarak “Eğer hükümetin bir hatası varsa, o da merhametli olunmasıdır. Özelleştirme sonrasında ortaya çıkan, açıkta kalan işçilere merhamet göstermesidir” demiş ve eklemiş; “Vatandaşın parasını çarçur etme gibi bir lüksümüz yok. Vatandaştan aldığımız vergileri yerinde kullanmamız gerekiyor.”

Hak mücadelesi içinde olanlara, “merhamet” gibi aşağılayıcı bir duygu ile yaklaşanlar kervanına böylece bu hazret de katılmış bulunuyor. Özelleştirme İdaresi, 17 Ocak tarihli açıklamasında, satılan sigara fabrikaları ile kapatılan Tekel birimlerinden kalan işçi sayısını, 8.364, bunların aylık ücret maliyetinin de 26 Milyon TL olduğunu bildiriyor. Bu, yılda 312 milyon TL bir maliyet demek. Peki bu maliyeti, taşınmaz yük gören Hükümet, acaba nerelere , ne paralar harcıyor?

***

Toplamı 267 milyar TL’yi bulmuş harcamalardan, devletin 2,5 milyon dolayındaki memuruna ödediği meblağ, 55 milyar TL. Yani bütçenin beşte birinden biraz fazla... Ama, yerli ve yabancı rantiyeye saçtığı faiz kamu çalışanına ödenene, neredeyse eşit; 53 milyar TL. Vergiyi çarçur etmediklerini söyleyenleri, terazinin sadece faiz-maaş kefeleriyle değerlendirebilirsiniz.

Neoliberal iktidarın, hizmet alımlarıyla müteahhitlere aktardıkları ne kadar dersiniz? 13 milyar TL.Yani her 100 TL’lik bütçe harcamasının 5’TL’si…

Top-tüfek, biber gazı, cop,mermi vb. alımları için harcama ne kadar? 4 milyar TL’nin üstünde.




Devam edelim…Bir takım danışmanlık firmalarına , kişilere, akıl soruyoruz diye ödenen para ne kadar? 2,6 milyar TL!... Çoğu, Ankara’daki üst bürokrasiye lüks makam binaların alımları, bakımı için yapılan harcamalar ? 3 milyar TL’nin üstünde.

Sadece Savunma Sanayi Fonu’na ayrılan para, 2 milyar TL’ye yaklaşıyor.

Bakan Şimşek, gariban tütün işçisine ödenenleri çok görüyor ama, gizli hizmet gideri olarak vatandaşın vergilerinden harcattığı para 624 milyon TL’ye yakın. İstihbarat personeline harcanan para da 350 milyon TL…Köy korucularına yıllık 372 milyon TL saçılmış…Yani tütün işçilerine ödenenin 60 milyon TL fazlası…Eş-dost kapitalizmi için kullanılan kamu bankalarına aktarılan görev zararı tutarı 1 milyar TL’yi bulmuş.

Aralarında IMF, Dünya Bankası’nın da olduğu uluslararası kuruluşlara vatandaşın vergisinden 350 milyon TL’ye yakın harcanmış. Büro tefrişatı için de 206 milyon TL gitmiş bütçeden…Siyasi partilere bütçeden aktarılan kaynak tek başına 200 milyon TL’ye yaklaşıyor. Bir kısmı zırhlı makam otomobilleri için olmak üzere, 152 milyon TL de bir yılda otomobil alımına harcanmış.

***

Bunlar, , devlet bütçesinden oluk oluk kaynak aktarılan yerlerden bazıları, sadece. Üstelik, bunlar, tutulan kazlardan, yani gariban tüketicilerden ve ücretlilerden toplanan vergilerin saçıldığı yerler. Vergiden kaçan, kaçınan, vergi kaçıran, ödemeyen yaban kazlarının vergisi ne ki, harcansın …Tüm bu harcamalara vergi yetmediği için 52 milyar TL açık verdi 2009 bütçesi. Her açık, borçlanma, o da rantiyelere yeni kaynak akışı demek.

Tütün işçisinden esirgediğinizi rantiyeye vermiyor musunuz? Veriyorsunuz…Gelin vakit varken gerçeği söyleyin de merhameti hak edin bari…

25 Ocak 2010 Pazartesi

Obama’nın Gücü , Finans Kapitale Yeter mi?

Mustafa Sönmez

25.01.2010,pazartesi
Son günlerin flaş gelişmesi, ABD Başkanı Obama’nın finans sistemini terbiye etmeye dönük çıkışları. Obama , bankaların büyüklüğüne ve riskli işlemlerine sınırlama getireceklerini açıkladı ve ‘Gerekirse kavgaya hazırım’ açıklaması başta banka hisseleri olmak üzere dünya borsalarını inişe geçirdi. Ne diyor Obama? Hükümet, büyük finansal kurumların karmaşıklığını, büyüklüğünü ve yüksek riskli işlemler yapma gücünü sınırlamak için yetkiye sahip olmalı , diyor. Sınırlama girişimine karşı lobi faaliyeti sürdüren bankalara da seslenen Obama, “Bunun yapılmasını sağlamalıyız. Bu arkadaşlar kavga istiyorsa, bu benim hazır olduğum bir kavga” diyor. Takiyye mi yapıyor? Hayır, gerekmiyor, samimi olabilir. Unutulmasın; kapitalizmde hükümetlerin asli görevi, emeğin sermaye tarafından sömürüldüğü düzenin yeniden üretim koşullarını tesis etmek, bunun için gerekirse kısa vadede bir kısım sermayedarları da karşısına almak. Aslolan sistemin uzun vadeli çıkarlarıdır, kısa vadede birilerini feda etmek gerekirse, sistem için feda edilir. Obama’nın yapmak istediği de budur.

***

Özellikle 1980 sonrası süreçte, karlılığı azalan sanayiyi, üçüncü dünyaya, özellikle Asya’ya aktaran dünya sermayesi, yüksek karları, finansallaşmadan, orada yarattığı balonlardan sağlamaya başladı. Önceleri internet, daha sonra konut kredileri aracılığıyla sürdürülen finansal balonlaşma, 2007’de artık sürdürülemeyerek patladı. Finansal rant oyunlarından sermaye birikimini sürdürme serüveninin büyük bir yol kazasıydı bu. Ağır maliyetlere yol açtı. Tüm ülkelerde bütçeler, finans kapitalin neden olduğu yangını söndürmek için kullanıldı ve şimdi ortaya devletin mali krizi çıktı: Açık bütçeler, çığ gibi büyüyen kamu borç stokları…

“Biriktir, biriktir Musa da bu peygamberler de…”…Marks’ın bu özlü ifade ile dile getirdiği gibi, finans kapital için aslolan kendi birikiminin bundan sonra ne olacağı. Sistem tökezlese de , o karambolde yine gemisini yürütme yolları arıyor ve balonlaşmayı, yine en doğru yol görüyor. Peki şimdi ne yapıyor? Şunu: FED’den sıfır faiz ile elde ettikleri fonlar aracılığıyla, bütçe açıklarını kapatmaya çalışan hükümetlerin ihraç ettikleri tahvil ve bonoları ucuz fiyata satın alarak, yepyeni köpükler yaratıyor.

Onlar bunu yapacaklardır, çünkü kar ve sermaye birikimini ancak böyle devam ettirebilirler. Sonunda yeni köpük, yeni kriz olacaksa olur, bu finans kapitali ilgilendirmez, ama onlar adına sistemi ayakta tutmak durumunda olan Obama’yı ilgilendiriyor ve sonuç verip vermeyeceğini bilmeden, gücünün yetip yetmeyeceğini görmeden, çekiyor kılıcını.

***

Finans kapitale karşı bir hamle gerekliliğinin beyin jimnastiğini soldan yapanlar da var. Arkadaşım Erinç Yeldan, 13 Ocak tarihli Cumhuriyet’teki yazısında bundan söz etmişti. Avrupa’da Euromemorandum grubu, finans sektörünün, kar amacı güden bir işletme olmaktan çıkartılıp, sosyal hizmet üretmeyi ilke edinen kamusal bir faaliyet alanı olarak dönüştürülmesini, ticari bankalar ile yatırım bankalarının birbirinden ayrılmasını; ve kooperatif bankacılığı, kamu bankacılığı ve kar amacı gütmeyen almaşık örgütlenme biçimlerinin özendirilmesinden söz ediliyordu. Grup, yatırım bankalarının, ihtiyati fonların ve özel fonların spekülatif amaçlarla kullanılmasına yönelik faaliyetleri sıkı denetim altında tutulması gerektiğinden de söz ediyordu.

***

İster Obama’nın yaptığı gibi, esasta sermaye kesiminin , ister Euromemorandum grubu gibi emek yanlılarının bu tür “finans kapitali kontrol” niyet ve çabalarının nasıl sonuç vereceği bilinmez. Sonuçta, karşınızdaki, dünya iktidar blokunun en güçlü fraksiyonu. Finansal balonlaşma, onlar için keyfi ve vazgeçilir bir şey değil. Bununla yaşıyor, bununla birikimi devam ettiriyorlar. Bu balonlaşmanın küresel krize sebep olacağı IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlarca bilinmiyor muydu sanki? Marks, “Kapitalin önündeki en büyük engel yine kapitaldir” derken, bu iflah olmaz sermaye yasasından söz ediyordu. Sermaye, birikiyor ve önüne aşması gereken yeni çıtalar çıkarıyor. Ya onu aşacağı yeni numaralar bulacak ya da yok olacak. Sen bu numaralardan artık vazgeç, bu hepimize bedel ödetiyor, demekle, onu nereye kadar caydırmak mümkün ? Finans kapital, birikimi devam ettirirken dünyayı , insanlığı çürütüyor, krizden krize sürüklüyor bu kesin ama başka çözümü de yok. Muhtelif denetimler, kısıtlamalarla finans kapitalin hırsını törpüleyerek sistemin ömrünü uzatmak elbette denenecek, belki kısmi mevziler de kazanılabilir, ama sorunun kesin çözümü, birileri katılsın katılmasın, kar ve sermaye birikimine dayalı kurgunun, yani kapitalizmin ömrünü doldurduğunun kabulünden geçiyor.

23 Ocak 2010 Cumartesi

Demokrasi Açığı, TÜSİAD ve AKP

Mustafa Sönmez

23.01.2010,cumartesi
TÜSİAD’ın çiçeği burnunda başkanı Ümit Boyner, pek fiyakalı bir laf etmiş; “Bizde sadece bütçe açığı,,cari açık yok, demokrasi açığı da var”, demiş…Eskiler breh breh !... derlerdi. Bu açık ne zamandan beri ve neden hala var? Sormazlar mı adama (kadına), bu demokrasi açığında hiç mi vebaliniz yok diye? Sormazlar mı, yarın 30’ncu yılı idrak edilecek 24 Ocak cenderesini tezgahlayan ve tamamına erdirmek için 12 Eylül faşizmine çığırtkanlık yapanın TÜSİAD olup olmadığını? Sormazlar mı, kırık dökük demokratik hakları daha 30 yıl önce kulübünüz, ABD ile mutabakat içinde cuntacı generallere budatmadı mı, istediğiniz dikensiz gül bahçesini 24 Ocak+12 Eylül operasyonları ile işkenceci cuntalara siz yaptırmadınız mı diye?…(Genç kuşak için not: 1987’de yazdığım Kırk Haramiler: Türkiye’de Holdingler kitabımın sonuna eklediğim Vehbi Koç’tan Evren’e mektup, TÜSİAD’cıların gerçek hissiyatının ifadesidir, lütfen bulup okuyun…)

****

Türkiye’de demokrasi açığı, askerlerin filan değil, (onlar sonunda “emir eri”)…TÜSİAD’ın marifetidir ve hiçbir zaman demokrasi, Türkiye burjuvazisinin derdi olmamıştır. Son yıllardaki demokrasi havariliği de AB’nin hatırınadır. Oraya kapağı atıp sermaye birikimini öyle sürdürmenin önşartı olduğu içindir o sahte demokrasi sevdası…Onda da, tüm ilerleme raporlarına yansıyan altı neoliberal, üstü demokrat AB ikiyüzlülüğü, TÜSİAD’a da hakimdir.

Demokrasi, burjuva demokrasisi olarak bile, Türkiye sermaye sınıfının hiçbir zaman derdi olmadı, bizde burjuvazi buna gerek duymadı. Aşağıdan yukarıya gelişmiş, feodalite ile çatışmış kapitalizmlerde, burjuvazi için demokrasi , sermaye birikiminin gereğiydi. Çalıştırıp artık değer elde edeceği işçiye ihtiyacı vardı ve köylünün serf olarak feodalin boyunduruğundan çıkması, kentlere “özgür işgücü” olarak gelmesi, feodalitenin, onun hukukunun yıkılmasıyla ancak mümkün olabilirdi.

***

Ya bizde? Bizde böyle bir burjuvazi hiç olmadı. Bizde cumhuriyet, sivil-asker bürokrasi ile feodalitenin ittifakında kurulurken uzun yılların iktidar bloğunda burjuva filan yoktu. Bugünün TÜSİAD’cılarının birinci kuşakları, devletçiliğin kucağında oluştular,devlet eliyle büyütüldüler, palazlandırıldılar. Ne sivil-asker bürokrasi ile ne de feodalite ile bir hesaplaşmaya gittiler. O nedenle köksüzdürler, o nedenle bu ülkede gerçek burjuva demokrasisisin kurumları, değerleri, yurttaşları yoktur. Bizdeki TÜSİAD’ın iktidar bloğuna dahil oluşu tepedendir ve iktidar locasına ABD, AB burjuvazisinin acentaları olarak oturdular. Sermaye birikimi sorunsuz iken, yolunda iken “parlamento”dan, kurumlardan yana göründüler, birikimin önü tıkanınca da 12 Martları, 12 Eylülleri çağırdılar. Birikimin ancak AB üyeliği ile sürebileceği noktaya gelince de AB hatırına demokrat kesildiler. Hiçbir zaman batıdakilere benzer merkez sağ ve merkez sol partiler oluşturamadılar. Var gibi görünenleri, 12 Eylüllerde Zincirbozanlarda bozuk para gibi harcadılar. Yenileri ortaya çıkınca yine ürettikleri dayanıksız tüketim malları gibi birkaç yılda tükettiler. Hatta yeni başkanın eşi Cem Boyner, organik burjuvadan organik parti yaratmaya kalkınca (YDH) ona da sahip çıkmadılar ve sonunda ANAP’ı, Demirel’i, Ecevit’i…hepsini tükete tükete kendilerini AKP’nin kucağında buldular...

***

Bu kadar köksüz oldukları için, bu kadar kolay teslim aldı AKP Türkiye sermayesini, TÜSİAD’ı. Demokrasi değerlerine o kadar yabancı, kendileri ile belli asgarilerde müttefik olabilecek sınıflara o kadar kazık atmış ve ihanet etmişlerdi ki, sonunda yapayalnız kaldılar hatta birbirlerine sahip bile çıkamadılar. Aydın Doğan’ı AKP, vergi sopası ile evire çevire döverken yapayalnız bıraktılar, bir “sınıf” gibi davranmayı bilemediler. Böyle burjuvazi mi olur? Böyle başa böyle tıraş…Böyle burjuvaziye de böyle AKP…Siz bakmayın TÜSİAD’a taze kan, uzlaşı v.s. palavralarına. Boyner yönetimi, TÜSİAD’ın AKP’ye biatının tescilidir. Ön biatı Doğan ailesi yaptı, arkası geliyor. . TÜSİAD’ın başında artık, “AKP… şu an gerçekten barış ve huzur getirmeye çalışan tek aktör” tespitinde bulunan eski siyasetçi yeni ecza patronu Cem Boyner’in eşi var…(eczacılar iyi takip etsin)… Şimdi, “yönetişim” teraneleriyle, “uzlaşı kültürüyle”, yeni IMF anlaşması eşliğinde, yandaş MÜSİAD+TUSKON patronları ile uzlaşı başlıyor, AKP’nin suyuna gitmenin devri başlıyor

***

Filler cephesinde durum bu. Onlar itişir tepişir, sonunda bir denge bulurlar. Bizi ilgilendiren ise emek cephesi. Hava nasıl oralarda? Demokrasi açığını kapatacak gerçek sınıf ne durumda? Genel grev kokusu yayıldı mı fabrikalara, madenlere,okullara, hastanelere ? Münafıklık etmesin kimse, grev, anarşi değil, grev gerçek demokrasi okuludur. Ümit Hanımı kırmamalı, demokrasi açığımızı bir an önce kapatmalı, yarı yıl tatilinde okulları ardına kadar açık tutmalıyız…

22 Ocak 2010 Cuma

Havada Genel Grev Kokusu var...

Mustafa Sönmez

22.01.2010
Küresel kapitalizmin yakın geleceği ile ilgili iç ferahlatıcı haber bekleyenler, bir türlü “oh!” çekemiyorlar. Çünkü, bugüne kadar küresel krize çözüm adı altında, ulus devletlerin kendi sermaye sınıfları için bütçeden, bol keseden yaptıkları kurtarma operasyonları istenen sonucu vermiş değil. Trilyonlarca doları bulan kurtarma paketlerine rağmen, arzulanan “finansal mimariyi inşa etmek” henüz söz konusu olmadığı gibi, sistemin yeni balonlar üreterek artçı depremlerle sonuçlanması an meselesi. Dubai, Japonya örneklerinde olduğu gibi, gecikmiş mayın patlamaları, “Turpun büyüğü yoksa heybede mi?” sorusunu sordurtuyor. IMF, yeni kaynaklar ve yetkilerle güçlendirildi.Yaptığı kaynak enjeksiyonları ile at başı yürüyen ulusal devletlerin kurtarma operasyonları, başka cephelerde, başka çatlaklara yol açtı. Şimdi bütün dünyanın başı, açık bütçeler ve tırmanan kamu borç stokları ile dertte. Şimdi bir de devletler mali kriz yaşıyor. Faizlerde tırmanma , enflasyon korkusu gündemde.

***

IMF, Başkanı Dominique Strauss-Kahn, Hong-Kong’da düzenlenen Asya Finans Forumu’nda yaptığı konuşmada, teşvik paketlerinin çok erken geri çekilmesi halinde çift dipli gerileme riski olduğundan söz etti yine. “Reformlara ve politik iradeye ihtiyacımız var” diyen Kahn, aşılamayan krizin yeni politik iklimlere geçişi de zorunlu kıldığını da ifade etmiş oluyor. Bu politik iklim değişikliğinin zımnen anti-sendikal, anti-emek muhtevada olacağından kimsenin şüphesi olmasın. Beylik laf haline gelen “çıkış stratejisi”, ulus devletleri muhatap alıyor. IMF, iyileşmeden emin değilsen, “çıkma!” yani devlet desteğini azaltma, gerekiyorsa yeni paketler aç, diyor . İyi de, IMF’ye sormazlar mı, nereden geliyor bu değirmenin suyu? Daha ne kadar bütçe açığı, ne kadar borç stoku? Bu açık neyle daraltılacak, vergi kimden alınacak, harcama kimden kesilecek ? İşte ortaya kocaman “sınıfsal” bir sorun geliyor. Tam da burada, yani açıklar büyütülüp vergi-harcama üstünden sermaye ayakta tutulmaya çalışılırken kabak çalışan sınıfın başına patlıyor. İşler kaybediliyor, ücretler geriliyor, güvenceler kaldırılıyor, sosyal devlet ilga edilince bir dizi sosyal,ekonomik hak da “badem oluyor”…İşte IMF’nin reform ve politik irade ihtiyacı, burada çalışan sınıfın sahne almasını kaçınılmaz kılıyor ve havaya genel grev kokusu buradan yayılıyor…

***

2009’un sancılarını biriktirerek 2010’a taşıyan Türkiye kapitalizminin ise başı iyice dertte. “Yükselen Avrupa”nın yüzde 6 ile en fazla küçülen ekonomisi, neoliberal gerici iktidarın adım adım ördüğü korku imparatorluğu ile krizi en derinden yaşamasına karşın, tepkisini gösteremedi. Çalışanlar ve işsizler, örgütsüz ve dağınıktı, korkak ve ümitsizdiler. Tekil çıkışların dışında ,ihtiyaç duyulan bir emek cephesini oluşturamadılar. Bu basiretsizlik 2009’un ikinci yarısında kırılmaya başladı. İşçi, memur eylemlerini, şimdi tütün işçilerinin destansı direnişi toparlamaya, büyütmeye başladı.

***

Açık olan bir şey var. Küresel kriz öncesi zaten kırılgan olan AKP yönetiminin ekonomi politikası, 2010’da da zor dikiş tutar. Küresel krizden, sıcak para çekilişi ve dış pazar kaybı yoluyla etkilenen Türkiye kapitalizmi, yeniden sıcak para girişleri olsa da, özellikle AB kaynaklı dış pazar kaybı karşısında eli kolu bağlı ve derin bir “devletin mali krizini” yaşıyor, yaşayacak. Bütçe açığı, Sosyal Güvenlik Kurumu açıkları, belediye açıkları, “yeniden hortlamış “3 kara delik”. 1990’lı yıllarda bunlara bir de KİT açıkları ve tarım kooperatif açıkları eklenirdi. KİT’leri un ufak ettikleri için, tarım desteklerini de berhava ettikleri için bu iki “kara delik” yok gibi, ama diğer 3’ü, AKP’nin başını çok ağrıtacak. IMF anlaşması ile taze para girişi sağlasalar bile, bu açıkları daraltmak için çalışanların, tüketicilerin ümüğünü sıkmak zorundalar. Tütün işçisine bu kadar zulüm bundan. Sağlık emekçilerine, eczacılara, hastalara yüklenme bundan. Doğalgaza, otobüse, metroya zam bundan. Kölelik yasalarına dönüş niyetleri bundan. Bu saldırganlıktan geri dönemezler. Bu krizi, çalışan-çalışamayan sınıfa yüklemeden yönetemezler. Bu bir kavgaya davettir aslında. Çalışanlara, “davetleri kabulümüzdür” diyerek sokağa çıkmak ve oradan geri dönmemekten başka yapacak bir seçenek kalmıyor.

Sabırlı,inançlı,akıllı,meşru, giderek büyüyen ve dallanıp budaklanan bir emek örgütlenmesi ile bu saldırıya karşı koymak, pabucu, bırakın pahalıya satmak, AKP’ye, arkasındaki sermayeye pabuç bırakmamak için elbirliği, güç birliği gerekiyor.

Havada genel grev kokusu var!...

20 Ocak 2010 Çarşamba

Sağlıkta Metalaşmaya Direniş…

Mustafa Sönmez

20.01.2009
Toplumsal dokunun en gerilimli alanlarından biri de sağlık alanı olmaya başladı. Eczacılar,doktorlar, diğer sağlık çalışanları bir süredir AKP iktidarı ile gerilim yaşıyor. AKP iktidarı ne yapmak istiyor, sağlıkçılar neye direniyor?

Hadise özetle şu: AKP iktidarının da iman ettiği neoliberal kapitalizmde, her şey gibi sağlık üstünden de para kazanma ön plana geçmiş durumda. Sağlık hizmeti iyice metalaşıyor. Hasta, bir tüketici; sağlık çalışanı bir “işçi”, hastane sahibi, bir sermayedar olarak rol alıyor. Amaç, çalışana az ödeyerek, girdileri en ekonomik kullanarak, hasta tüketiciye “iyileştirme” hizmetini azami karla satmak ve sağlık üstünden birikim sağlamak. Bu, özel hastanelerde, gücü yeten tüketicilere yapılabildiği kadar uygulanıyor.

Kamu hastanelerinde amaç, azami kar sağlayıp hastaya hizmet satarak sermaye biriktirmek olmasa da, yine meta üretiminin kurallarını kullanarak, hizmeti en ucuza mal etmek, genel bütçeden sağlığa olabildiği kadar en az harcamayı yapmak ana amaç.

Hizmeti ucuza mal etme çabası da, ister istemez “metalaşmanın kuralları”nı davet ediyor ve bakın ne oluyor? Neoliberal devlet, (bir kısmının karşılığını sigorta primi olarak aldığı) sağlık hizmetini , kamu sağlık kurumlarında verirken, hizmeti en ucuza mal etmek amacıyla, doktorundan hemşiresine, teknik ve idari personelden vasıfsız işçiye kadar tüm çalışanlardan en uzun süreli ve en yoğun çalışma zamanını almayı ve karşılığında en az ücreti vermeyi hedefliyor. Mekandan, ilaçtan, ekipmanı en ekonomik biçimde kullanarak hizmeti en ucuza getirmeye çalışıyor. Metalaşmanın bütün kuralları insan sağlığı filan dinlemeyip burada devreye alınıyor. Dostum Dr. Ata Soyer’in dediği gibi, fabrikalardaki Taylorizmin kuralları, hastaneye taşınıyor.

***

Metalaşmanın sağlığa nüfuzu, Türkiye koşullarında AKP iktidarı tarafından “sağlıkta dönüşüm” adı altında taşeronlaşma ile uygulanmaya çalışılıyor. Bugün sağlıkçılar, örgütsüzlüğü temel alan taşeronlaşmaya direniyorlar. Hastanelerde çalışan sağlıkçılar, önce klinik ve destek hizmet çalışanları olarak bölündüler. Eskiden kadrolu memurların yaptığı işler, güvencesiz, geçici sözleşme ile çalışan, düşük ücretli taşeron elemanlara devredildi.

“Parçalamak” anlamına gelen taşeronlaşmaya bir başka örnek, aile hekimliği. Sağlık ocaklarının odaları, farklı aile hekimleri için bölündü. Her oda, bir aile hekimine ve onun istihdam ettiği aile sağlığı elemanına ait. Gelen hasta da, odadaki herhangi bir alet de, ilgili aile hekimine ait. Sağlık ocağının değil, aile hekiminin hastası, bebeği, cihazı var. Küçük bir birimde bile, işgücü ve fiziksel mekan parçalanması yaşanıyor !

Bir sağlık çalışanına, diğerlerinin ve hatta kendi üzerine vazife olmayan işlerin yaptırılması yaygınlaştırılıyor, hekimler "performansım, dolayısıyla gelirim düşmesin" diye izine çıkmadan çalışıyor…

***

Daha çok, hekim dışı sağlık çalışanlarda esnek istihdama gidildi. Ama, hekimleri de kapsamaya baylıyor. 4924 Sayılı Kanun ile hekimlerde başlatılan süreç, aile hekimliği süreci ile yaygınlaşıyor. Kamu Hastane Birlikleri Yasası ile de tüm hekimlere teşmil edileceğe benziyor. Ücret esnekliği var mı? Var, öncelikle Üniversite Hastanelerindeki özel uygulama ile, öğretim üyeleri için başlamıştı. Daha sonra, "performans" uygulaması ile, devlet hastaneleri bu esneklik biçimi ile tanıştı. Şimdi ise, gündeme gelen "tam gün" yasası ile, tüm sistem bu esneklik üzerine inşa edilmek isteniyor.

Sağlıkta Dönüşüm Programı ile yapılanı Dr.Soyer şöyle özetliyor: "Yeni sağlık yatırımı yapmadan, yatırım diye muayene odalarını çoğaltıp, hekim ve sağlık çalışanı başına düşen iş yükünü arttırmak, bu şekilde sağlık hizmeti üretimini ve verimliliğini arttırmak, sağlık piyasası oluşturmak suretiyle bir sağlık hizmeti tüketim patlaması yaratmak, bu piyasanın gereği olarak birim maliyetleri düşürmek ve bu işleri çok hızlı ve kısa sürede yapmak"...

İşte sağlık çalışanları, neoliberalizmin emekleri, meslekleri üstündeki tahakkümüne karşı koymak için direniyor, iş bırakıyor ve mücadele ediyorlar.

Bu ülkenin kaynakları, potansiyel bütçesi, sağlık emekçilerini böylesine boyunduruk altına almadan tüm yurttaşlara koruyucu ve tedavi edici hizmeti vermeye yeter de artar aslında. Vergi vermeyenlerden yeterli vergi alınsa, vergiler, daha az silaha, biber gazına harcanarak sağlığa-eğitime yönlendirilse, sağlıkta bu alicengiz oyunlarına, sağlık emekçilerine bu baskıya hiç gerek kalmaz. Sorun karmaşık değil, son derece yalındır, sınıfsaldır…