Sayfalar

23 Ocak 2010 Cumartesi

Demokrasi Açığı, TÜSİAD ve AKP

Mustafa Sönmez

23.01.2010,cumartesi
TÜSİAD’ın çiçeği burnunda başkanı Ümit Boyner, pek fiyakalı bir laf etmiş; “Bizde sadece bütçe açığı,,cari açık yok, demokrasi açığı da var”, demiş…Eskiler breh breh !... derlerdi. Bu açık ne zamandan beri ve neden hala var? Sormazlar mı adama (kadına), bu demokrasi açığında hiç mi vebaliniz yok diye? Sormazlar mı, yarın 30’ncu yılı idrak edilecek 24 Ocak cenderesini tezgahlayan ve tamamına erdirmek için 12 Eylül faşizmine çığırtkanlık yapanın TÜSİAD olup olmadığını? Sormazlar mı, kırık dökük demokratik hakları daha 30 yıl önce kulübünüz, ABD ile mutabakat içinde cuntacı generallere budatmadı mı, istediğiniz dikensiz gül bahçesini 24 Ocak+12 Eylül operasyonları ile işkenceci cuntalara siz yaptırmadınız mı diye?…(Genç kuşak için not: 1987’de yazdığım Kırk Haramiler: Türkiye’de Holdingler kitabımın sonuna eklediğim Vehbi Koç’tan Evren’e mektup, TÜSİAD’cıların gerçek hissiyatının ifadesidir, lütfen bulup okuyun…)

****

Türkiye’de demokrasi açığı, askerlerin filan değil, (onlar sonunda “emir eri”)…TÜSİAD’ın marifetidir ve hiçbir zaman demokrasi, Türkiye burjuvazisinin derdi olmamıştır. Son yıllardaki demokrasi havariliği de AB’nin hatırınadır. Oraya kapağı atıp sermaye birikimini öyle sürdürmenin önşartı olduğu içindir o sahte demokrasi sevdası…Onda da, tüm ilerleme raporlarına yansıyan altı neoliberal, üstü demokrat AB ikiyüzlülüğü, TÜSİAD’a da hakimdir.

Demokrasi, burjuva demokrasisi olarak bile, Türkiye sermaye sınıfının hiçbir zaman derdi olmadı, bizde burjuvazi buna gerek duymadı. Aşağıdan yukarıya gelişmiş, feodalite ile çatışmış kapitalizmlerde, burjuvazi için demokrasi , sermaye birikiminin gereğiydi. Çalıştırıp artık değer elde edeceği işçiye ihtiyacı vardı ve köylünün serf olarak feodalin boyunduruğundan çıkması, kentlere “özgür işgücü” olarak gelmesi, feodalitenin, onun hukukunun yıkılmasıyla ancak mümkün olabilirdi.

***

Ya bizde? Bizde böyle bir burjuvazi hiç olmadı. Bizde cumhuriyet, sivil-asker bürokrasi ile feodalitenin ittifakında kurulurken uzun yılların iktidar bloğunda burjuva filan yoktu. Bugünün TÜSİAD’cılarının birinci kuşakları, devletçiliğin kucağında oluştular,devlet eliyle büyütüldüler, palazlandırıldılar. Ne sivil-asker bürokrasi ile ne de feodalite ile bir hesaplaşmaya gittiler. O nedenle köksüzdürler, o nedenle bu ülkede gerçek burjuva demokrasisisin kurumları, değerleri, yurttaşları yoktur. Bizdeki TÜSİAD’ın iktidar bloğuna dahil oluşu tepedendir ve iktidar locasına ABD, AB burjuvazisinin acentaları olarak oturdular. Sermaye birikimi sorunsuz iken, yolunda iken “parlamento”dan, kurumlardan yana göründüler, birikimin önü tıkanınca da 12 Martları, 12 Eylülleri çağırdılar. Birikimin ancak AB üyeliği ile sürebileceği noktaya gelince de AB hatırına demokrat kesildiler. Hiçbir zaman batıdakilere benzer merkez sağ ve merkez sol partiler oluşturamadılar. Var gibi görünenleri, 12 Eylüllerde Zincirbozanlarda bozuk para gibi harcadılar. Yenileri ortaya çıkınca yine ürettikleri dayanıksız tüketim malları gibi birkaç yılda tükettiler. Hatta yeni başkanın eşi Cem Boyner, organik burjuvadan organik parti yaratmaya kalkınca (YDH) ona da sahip çıkmadılar ve sonunda ANAP’ı, Demirel’i, Ecevit’i…hepsini tükete tükete kendilerini AKP’nin kucağında buldular...

***

Bu kadar köksüz oldukları için, bu kadar kolay teslim aldı AKP Türkiye sermayesini, TÜSİAD’ı. Demokrasi değerlerine o kadar yabancı, kendileri ile belli asgarilerde müttefik olabilecek sınıflara o kadar kazık atmış ve ihanet etmişlerdi ki, sonunda yapayalnız kaldılar hatta birbirlerine sahip bile çıkamadılar. Aydın Doğan’ı AKP, vergi sopası ile evire çevire döverken yapayalnız bıraktılar, bir “sınıf” gibi davranmayı bilemediler. Böyle burjuvazi mi olur? Böyle başa böyle tıraş…Böyle burjuvaziye de böyle AKP…Siz bakmayın TÜSİAD’a taze kan, uzlaşı v.s. palavralarına. Boyner yönetimi, TÜSİAD’ın AKP’ye biatının tescilidir. Ön biatı Doğan ailesi yaptı, arkası geliyor. . TÜSİAD’ın başında artık, “AKP… şu an gerçekten barış ve huzur getirmeye çalışan tek aktör” tespitinde bulunan eski siyasetçi yeni ecza patronu Cem Boyner’in eşi var…(eczacılar iyi takip etsin)… Şimdi, “yönetişim” teraneleriyle, “uzlaşı kültürüyle”, yeni IMF anlaşması eşliğinde, yandaş MÜSİAD+TUSKON patronları ile uzlaşı başlıyor, AKP’nin suyuna gitmenin devri başlıyor

***

Filler cephesinde durum bu. Onlar itişir tepişir, sonunda bir denge bulurlar. Bizi ilgilendiren ise emek cephesi. Hava nasıl oralarda? Demokrasi açığını kapatacak gerçek sınıf ne durumda? Genel grev kokusu yayıldı mı fabrikalara, madenlere,okullara, hastanelere ? Münafıklık etmesin kimse, grev, anarşi değil, grev gerçek demokrasi okuludur. Ümit Hanımı kırmamalı, demokrasi açığımızı bir an önce kapatmalı, yarı yıl tatilinde okulları ardına kadar açık tutmalıyız…

22 Ocak 2010 Cuma

Havada Genel Grev Kokusu var...

Mustafa Sönmez

22.01.2010
Küresel kapitalizmin yakın geleceği ile ilgili iç ferahlatıcı haber bekleyenler, bir türlü “oh!” çekemiyorlar. Çünkü, bugüne kadar küresel krize çözüm adı altında, ulus devletlerin kendi sermaye sınıfları için bütçeden, bol keseden yaptıkları kurtarma operasyonları istenen sonucu vermiş değil. Trilyonlarca doları bulan kurtarma paketlerine rağmen, arzulanan “finansal mimariyi inşa etmek” henüz söz konusu olmadığı gibi, sistemin yeni balonlar üreterek artçı depremlerle sonuçlanması an meselesi. Dubai, Japonya örneklerinde olduğu gibi, gecikmiş mayın patlamaları, “Turpun büyüğü yoksa heybede mi?” sorusunu sordurtuyor. IMF, yeni kaynaklar ve yetkilerle güçlendirildi.Yaptığı kaynak enjeksiyonları ile at başı yürüyen ulusal devletlerin kurtarma operasyonları, başka cephelerde, başka çatlaklara yol açtı. Şimdi bütün dünyanın başı, açık bütçeler ve tırmanan kamu borç stokları ile dertte. Şimdi bir de devletler mali kriz yaşıyor. Faizlerde tırmanma , enflasyon korkusu gündemde.

***

IMF, Başkanı Dominique Strauss-Kahn, Hong-Kong’da düzenlenen Asya Finans Forumu’nda yaptığı konuşmada, teşvik paketlerinin çok erken geri çekilmesi halinde çift dipli gerileme riski olduğundan söz etti yine. “Reformlara ve politik iradeye ihtiyacımız var” diyen Kahn, aşılamayan krizin yeni politik iklimlere geçişi de zorunlu kıldığını da ifade etmiş oluyor. Bu politik iklim değişikliğinin zımnen anti-sendikal, anti-emek muhtevada olacağından kimsenin şüphesi olmasın. Beylik laf haline gelen “çıkış stratejisi”, ulus devletleri muhatap alıyor. IMF, iyileşmeden emin değilsen, “çıkma!” yani devlet desteğini azaltma, gerekiyorsa yeni paketler aç, diyor . İyi de, IMF’ye sormazlar mı, nereden geliyor bu değirmenin suyu? Daha ne kadar bütçe açığı, ne kadar borç stoku? Bu açık neyle daraltılacak, vergi kimden alınacak, harcama kimden kesilecek ? İşte ortaya kocaman “sınıfsal” bir sorun geliyor. Tam da burada, yani açıklar büyütülüp vergi-harcama üstünden sermaye ayakta tutulmaya çalışılırken kabak çalışan sınıfın başına patlıyor. İşler kaybediliyor, ücretler geriliyor, güvenceler kaldırılıyor, sosyal devlet ilga edilince bir dizi sosyal,ekonomik hak da “badem oluyor”…İşte IMF’nin reform ve politik irade ihtiyacı, burada çalışan sınıfın sahne almasını kaçınılmaz kılıyor ve havaya genel grev kokusu buradan yayılıyor…

***

2009’un sancılarını biriktirerek 2010’a taşıyan Türkiye kapitalizminin ise başı iyice dertte. “Yükselen Avrupa”nın yüzde 6 ile en fazla küçülen ekonomisi, neoliberal gerici iktidarın adım adım ördüğü korku imparatorluğu ile krizi en derinden yaşamasına karşın, tepkisini gösteremedi. Çalışanlar ve işsizler, örgütsüz ve dağınıktı, korkak ve ümitsizdiler. Tekil çıkışların dışında ,ihtiyaç duyulan bir emek cephesini oluşturamadılar. Bu basiretsizlik 2009’un ikinci yarısında kırılmaya başladı. İşçi, memur eylemlerini, şimdi tütün işçilerinin destansı direnişi toparlamaya, büyütmeye başladı.

***

Açık olan bir şey var. Küresel kriz öncesi zaten kırılgan olan AKP yönetiminin ekonomi politikası, 2010’da da zor dikiş tutar. Küresel krizden, sıcak para çekilişi ve dış pazar kaybı yoluyla etkilenen Türkiye kapitalizmi, yeniden sıcak para girişleri olsa da, özellikle AB kaynaklı dış pazar kaybı karşısında eli kolu bağlı ve derin bir “devletin mali krizini” yaşıyor, yaşayacak. Bütçe açığı, Sosyal Güvenlik Kurumu açıkları, belediye açıkları, “yeniden hortlamış “3 kara delik”. 1990’lı yıllarda bunlara bir de KİT açıkları ve tarım kooperatif açıkları eklenirdi. KİT’leri un ufak ettikleri için, tarım desteklerini de berhava ettikleri için bu iki “kara delik” yok gibi, ama diğer 3’ü, AKP’nin başını çok ağrıtacak. IMF anlaşması ile taze para girişi sağlasalar bile, bu açıkları daraltmak için çalışanların, tüketicilerin ümüğünü sıkmak zorundalar. Tütün işçisine bu kadar zulüm bundan. Sağlık emekçilerine, eczacılara, hastalara yüklenme bundan. Doğalgaza, otobüse, metroya zam bundan. Kölelik yasalarına dönüş niyetleri bundan. Bu saldırganlıktan geri dönemezler. Bu krizi, çalışan-çalışamayan sınıfa yüklemeden yönetemezler. Bu bir kavgaya davettir aslında. Çalışanlara, “davetleri kabulümüzdür” diyerek sokağa çıkmak ve oradan geri dönmemekten başka yapacak bir seçenek kalmıyor.

Sabırlı,inançlı,akıllı,meşru, giderek büyüyen ve dallanıp budaklanan bir emek örgütlenmesi ile bu saldırıya karşı koymak, pabucu, bırakın pahalıya satmak, AKP’ye, arkasındaki sermayeye pabuç bırakmamak için elbirliği, güç birliği gerekiyor.

Havada genel grev kokusu var!...

20 Ocak 2010 Çarşamba

Sağlıkta Metalaşmaya Direniş…

Mustafa Sönmez

20.01.2009
Toplumsal dokunun en gerilimli alanlarından biri de sağlık alanı olmaya başladı. Eczacılar,doktorlar, diğer sağlık çalışanları bir süredir AKP iktidarı ile gerilim yaşıyor. AKP iktidarı ne yapmak istiyor, sağlıkçılar neye direniyor?

Hadise özetle şu: AKP iktidarının da iman ettiği neoliberal kapitalizmde, her şey gibi sağlık üstünden de para kazanma ön plana geçmiş durumda. Sağlık hizmeti iyice metalaşıyor. Hasta, bir tüketici; sağlık çalışanı bir “işçi”, hastane sahibi, bir sermayedar olarak rol alıyor. Amaç, çalışana az ödeyerek, girdileri en ekonomik kullanarak, hasta tüketiciye “iyileştirme” hizmetini azami karla satmak ve sağlık üstünden birikim sağlamak. Bu, özel hastanelerde, gücü yeten tüketicilere yapılabildiği kadar uygulanıyor.

Kamu hastanelerinde amaç, azami kar sağlayıp hastaya hizmet satarak sermaye biriktirmek olmasa da, yine meta üretiminin kurallarını kullanarak, hizmeti en ucuza mal etmek, genel bütçeden sağlığa olabildiği kadar en az harcamayı yapmak ana amaç.

Hizmeti ucuza mal etme çabası da, ister istemez “metalaşmanın kuralları”nı davet ediyor ve bakın ne oluyor? Neoliberal devlet, (bir kısmının karşılığını sigorta primi olarak aldığı) sağlık hizmetini , kamu sağlık kurumlarında verirken, hizmeti en ucuza mal etmek amacıyla, doktorundan hemşiresine, teknik ve idari personelden vasıfsız işçiye kadar tüm çalışanlardan en uzun süreli ve en yoğun çalışma zamanını almayı ve karşılığında en az ücreti vermeyi hedefliyor. Mekandan, ilaçtan, ekipmanı en ekonomik biçimde kullanarak hizmeti en ucuza getirmeye çalışıyor. Metalaşmanın bütün kuralları insan sağlığı filan dinlemeyip burada devreye alınıyor. Dostum Dr. Ata Soyer’in dediği gibi, fabrikalardaki Taylorizmin kuralları, hastaneye taşınıyor.

***

Metalaşmanın sağlığa nüfuzu, Türkiye koşullarında AKP iktidarı tarafından “sağlıkta dönüşüm” adı altında taşeronlaşma ile uygulanmaya çalışılıyor. Bugün sağlıkçılar, örgütsüzlüğü temel alan taşeronlaşmaya direniyorlar. Hastanelerde çalışan sağlıkçılar, önce klinik ve destek hizmet çalışanları olarak bölündüler. Eskiden kadrolu memurların yaptığı işler, güvencesiz, geçici sözleşme ile çalışan, düşük ücretli taşeron elemanlara devredildi.

“Parçalamak” anlamına gelen taşeronlaşmaya bir başka örnek, aile hekimliği. Sağlık ocaklarının odaları, farklı aile hekimleri için bölündü. Her oda, bir aile hekimine ve onun istihdam ettiği aile sağlığı elemanına ait. Gelen hasta da, odadaki herhangi bir alet de, ilgili aile hekimine ait. Sağlık ocağının değil, aile hekiminin hastası, bebeği, cihazı var. Küçük bir birimde bile, işgücü ve fiziksel mekan parçalanması yaşanıyor !

Bir sağlık çalışanına, diğerlerinin ve hatta kendi üzerine vazife olmayan işlerin yaptırılması yaygınlaştırılıyor, hekimler "performansım, dolayısıyla gelirim düşmesin" diye izine çıkmadan çalışıyor…

***

Daha çok, hekim dışı sağlık çalışanlarda esnek istihdama gidildi. Ama, hekimleri de kapsamaya baylıyor. 4924 Sayılı Kanun ile hekimlerde başlatılan süreç, aile hekimliği süreci ile yaygınlaşıyor. Kamu Hastane Birlikleri Yasası ile de tüm hekimlere teşmil edileceğe benziyor. Ücret esnekliği var mı? Var, öncelikle Üniversite Hastanelerindeki özel uygulama ile, öğretim üyeleri için başlamıştı. Daha sonra, "performans" uygulaması ile, devlet hastaneleri bu esneklik biçimi ile tanıştı. Şimdi ise, gündeme gelen "tam gün" yasası ile, tüm sistem bu esneklik üzerine inşa edilmek isteniyor.

Sağlıkta Dönüşüm Programı ile yapılanı Dr.Soyer şöyle özetliyor: "Yeni sağlık yatırımı yapmadan, yatırım diye muayene odalarını çoğaltıp, hekim ve sağlık çalışanı başına düşen iş yükünü arttırmak, bu şekilde sağlık hizmeti üretimini ve verimliliğini arttırmak, sağlık piyasası oluşturmak suretiyle bir sağlık hizmeti tüketim patlaması yaratmak, bu piyasanın gereği olarak birim maliyetleri düşürmek ve bu işleri çok hızlı ve kısa sürede yapmak"...

İşte sağlık çalışanları, neoliberalizmin emekleri, meslekleri üstündeki tahakkümüne karşı koymak için direniyor, iş bırakıyor ve mücadele ediyorlar.

Bu ülkenin kaynakları, potansiyel bütçesi, sağlık emekçilerini böylesine boyunduruk altına almadan tüm yurttaşlara koruyucu ve tedavi edici hizmeti vermeye yeter de artar aslında. Vergi vermeyenlerden yeterli vergi alınsa, vergiler, daha az silaha, biber gazına harcanarak sağlığa-eğitime yönlendirilse, sağlıkta bu alicengiz oyunlarına, sağlık emekçilerine bu baskıya hiç gerek kalmaz. Sorun karmaşık değil, son derece yalındır, sınıfsaldır…

18 Ocak 2010 Pazartesi

Çarpıtmalara Dikkat!..

Mustafa Sönmez

18.01.2010
İktidarın, yandaşlarıyla, rehin aldıklarıyla, medyada ağırlık kazanması, kamuoyunu yanlış bilgilendirme, bilgi kirliliği yaratma sürecini de tehlikeli biçimde tırmandırıyor. İktidarın kontrolündeki Anadolu Ajansı’nın ilk ağızda medyaya servis ettiği, bazen bilerek çarpıttığı haberlerin, editörler tarafından süzülmeden sayfa ve ekranlara konulması, kamuoyunun yanlış bilgilendirilmesini de beraberinde getiriyor. Bunun üstüne, başta Başbakan’ın, ardından hık deyicisi Bakanların yaptıkları basın toplantılarında, toplumun yine eksik, yanlı bilgilendirildikleri görülüyor. Buna ilişkin üç örneği geçen haftadan vermek yerinde olur.

***

Önemli bir çarpıtma derecelendirme kuruluşlarının not artırma haberlerinde gözleniyor. Bu haberler öyle bir veriliyor ki, sanırsınız Türkiye küresel kriz içinde yıldızı parlayan bir dev!.. Alın Bakan Mehmet Şimşek’in 15 Ocak’ta yaptığı basın toplantısından bir inci; “Türkiye’nin kredi notu önce Fitch tarafından 2 kademe, ardından Moody’s tarafından 1 kademe arttırılmıştır. Eylül 2008’den bugüne kadar aralarında Yunanistan, İspanya, Portekiz, İrlanda, Rusya ve Meksika’nın da bulunduğu yaklaşık 40 ülkenin kredi notu toplamda 100 kez düşürülmüştür. Türkiye bu dönemde, notu artırılan 14 ülkeden birisidir. Kredi notu artışları ülkemizin krize karşı gösterdiği dayanıklılığın ve Türkiye’ye olan güvenin bir göstergesidir.”

Şimdi gelin, şu notu artırılmış Türkiye’yi ve üstünde notu olan ülkeleri gözden geçirelim. Önce Moody’s notları; Türkiye’nin notu Ba2, ama notu Türkiye’den yukarıda olan 32 “yükselen-çevre “ ekonomisi var!...Polonya,G.Kore,Yunanistan,G.Afrika, Malezya, Meksika, Rusya, Tayland, Macaristan, Azerbaycan, Kazakistan , bunlardan bazıları...

Gelelim S&P notlarına..Türkiye’nin notu durağan. S&P’ye göre, 39 çevre ekonomisinin notu Türkiye’den daha iyi. Türkiye, Moğolistan, Endonezya, Filipinler ve Sırbistan ile aynı kategoride. En yüksek notu olanlar Çek C.,G.Kore, İsrail, Malezya, Polonya, G.Afrika,Tayland,Yunanistan. Ve son olarak gelelim Fitch’e..Türkiye’nin notu durağan. Buna karşılık 21 Doğu Avrupa, Latin Amerika ve Asya ülkesi Türkiye’den daha yüksek nota sahip…

***

Başka bir çarpıtma örneği işsizlik, istihdamla ilgili. 15 Ocak ‘ta haber “Ekim’de işsizlik düştü” şeklinde verildi. Gerçekten de resmi işsizlik Eylül’de yüzde 13,4 iken Ekim’de yüzde 13’e düşmüş görünüyordu. Düşme gerçek mi? Birinci soru şu; İstihdam artmış mı? Hayır, hatta, Eylül’den Ekime bin kişi işini kaybetmiş. Yeni istihdam yoksa, işsizlik nasıl yüzde 13,4’ten yüzde 13’e düşer? Cevap, işgücü verisinde, yani piyasada işi olan ve iş arayıp iş bulamayan işsizlerin toplamındaki rakamda saklıydı. Ekim’de piyasada görünen işgücü, Eylül’e göre 97 bin azalmıştı. Bunların 47 bini kayıtlara da “umudunu kaybetmişler” olarak geçmişlerdi. Bir kısmı da, belli ki işgücü piyasasından çekilen, öğrenci, emekli, ev kadını gibi kategoriye geçenlerdi. İşgücünü pazara sürmekten vazgeçenler, otomatikman işsiz sayısını da düşmüş gösteriyordu. İşsiz sayısı da 97 bin azalmış görünüyordu. Demek ki, Eylül’den ekime işgücü-istihdam-işsizlik resminde bir değişme yaşanmamıştı. İşsizlik, işgücündeki azalma dikkate alındığında Eylül’deki vehametini koruyordu.

***

Son çarpıtma örneği bütçeden. 2009 bütçesinin sonuçlarını bir basın açıklaması ile kamuoyuna duyuran Bakan Mehmet Şimşek bütçenin acı gerçeklerini bir başarı öyküsü gibi sunarken “pes” dedirtiyordu. Yılbaşında yüzde 4 büyürüz diye üfüren AKP iktidarı yüzde 6 küçülmenin ezikliği altında, hala her fırsatta “teğet” geyiğinden vazgeçmiyor . 2009 başında 10 milyar derken , yıl sonunda 52 milyar TL’yi bulan bütçe açığına bile zil takıp oynamadıkları kaldı. Şimşek’in şu sözlerine ne dersiniz: “Türkiye krizden en az etkilenen ülkelerden, büyük ölçekli zincirleme iflaslar yaşanmadı. Türkiye, bu krizde acil IMF yardımına ihtiyaç duymadığı gibi bir döviz ve bankacılık krizi de yaşamadı” …Bankalar-henüz- batmadı ama işi olanlar, aileler battı…Sanayi battı. Her 100 makineden 31’i atıl… Ortada kamufle edilmeye çalışılan önemli bir hasar var..O da şu; 2008’de kamuda borcun yüzde 74’ü borçlanmayla çevriliyordu. 2009 bütçesinde bu oran yüzde 100’ü de geçti. Stokun üstünde borçlanmaya gidildi. 2010’da yüzde 100’ün altına indirebilirlerse kendilerini başarılı sayacaklar. IMF anlaşmasını ve parasını da bunun için istemeye başladılar. O parayla, faizlerin artmasına mecbur kalmadan borcu çevirmeyi planlıyorlar. Bakalım olacak mı?

Ortalık bilgi kirliliğinden kırılıyor. Medyada namusuyla işini yapmaya çalışanların, daha dikkatli olmasını diliyor ve umuyoruz.

17 Ocak 2010 Pazar

Herkes halinden şikayetçi

İşsizler, emekliler,işçiler, memurlar, tarım üreticileri,
sanayiciler, ihracatçılar, turizmciler…


Herkes halinden şikayetçi

MUSTAFA SÖNMEZ

İşsizlik kabus: Resmi işsizlik yüzde 15, gerçek işsizlik yüzde 22 ve sayıları 6,3 milyon. Genç işsiz sayısı 1 milyonun üstünde. Kentlerde kadınların üçte biri işsiz.
Ekonomi küçülüyor:, 2009 küçülmesi yüzde 6’yı aştı. Ekonomi 4 çeyrektir daralıyor. Sanayide kapasitenin yüzde 30’u boş. Küçülme, işsizlerin iş umudunu azaltıyor. Kişi başına gelir kaybı 2009’da 1890 dolara çıktı.

Geçim sıkıntısı Asgari ücret, mutfak giderinin ancak yüzde 70’ine yetiyor. Aileler, ancak mutfağa harcama yapıyor, 140 milyar TL borçları var, 9 milyar TL borç batık.

Emek gelirleri azalıyor: Emekliler 60 TL’lik zamma öfkeli. Memur maaş zamları yetersiz. Özel sektör işçilerinin çoğuna 2009’da zam yapılmadı, tersine ücretleri bile indirildi.

Bütçe açıkları Merkezi bütçe 2009’da 60 milyar TL açık verecek , 2010 açığı da 50 milyar TL. Bütçede faiz ve SGK açıklarından geriye fazla bir para kalmıyor.Tarım ve hanehalkı harcamaları azalıyor.

Borçlar Çığ Gibi Artıyor AKP, bütçe açıklarını büyüttükçe , kamu borçları da tırmandı 450 milyar TL’yi buldu. Kişi başına kamu borcu 4109 dolar.. Dış borçlar 269 milyar dolara çıktı. Üçte ikisi özel sektör borcu

Batan Batana: Bankalara ödenemeyen krediler 15 milyar TL, karşılıksız çek sayısı 2 milyon, tutarı 16 milyar TL’ye; protestolu senet sayısı 1,5 milyona, değerleri 7 milyar TL’ye yaklaştı.



Derinleşen ekonomik kriz, iyileşme umudu ile tünelin ucundaki ışığı bekleyen tüm kesimlerde, beklentileri olumsuza çevirdi. Krize karşı etkili çözümler üretemeyen AKP iktidarına toplumun tüm kesimlerinden tepkiler artıyor. İşi olan olmayan tüm kesimler, tarım üreticileri, sanayiciler, ihracatçılar, turizmciler eleştirilerini daha yüksek sesle dile getiriyorlar.

Sabrı hızla tükenen kesimlerin başında işsizler geliyor. Kriz öncesi, resmi olarak yüzde 10 dolayındaki işsizlik, bir yıl gibi kısa bir sürede yüzde 15’e, resmi işsiz sayısı da 3,5 milyona ulaştı.



Yaklaşık 1 milyon lise ve üniversite mezununun da işsizler arasında olduğu görülüyor. Yaşları 18-24 arasındaki genç işsizlerin sayısı da 1 milyonun üstünde. Kentlerde iş arayan kadınların üçte biri işsiz durumda. Yatırımların yüzde 25’ yakın gerilediği 2009’da, AKP hükümeti, önümüzdeki yıllarda da iş umudu olmadığını açıkça ifade ediyor. İşsizlik, özellikle genç işsizliği, birçok sosyal ve siyasal erozyona yol açıyor, mafya, kapkaç, fuhuş gibi suç sektörlerini besliyor.

Ekonomi Küçülüyor…

AKP iktidarı, dünyadaki likidite bolluğunun yarattığı sanal büyüme dönemine denk düştü. Ancak 2008’den itibaren düşüş başladı. 2008’in Ekim ayından bu yana hızla küçülen ve 2009 daralması yüzde 6’ya ulaşan Türkiye ekonomisi, “yükselen Avrupa ekonomileri” içinde, krizden en olumsuz etkileneni oldu. 2008’de kişi başına 10 bin dolar olarak açıklanan kişi başına gelir, yaşanan küçülme sonucu 8 bin dolara indi ve yaklaşık kişi başına 2 bin dolarlık yoksullaşma yaşandı. 2010’da düze çıkması beklenen ekonomide iyileşme sinyalleri çok zayıf. Sanayi üretimi Kasım ayı sonuçları iç kararttı. Sanayide kapasite kullanımı yüzde 70’leri geçemiyor. Özellikle otomotiv, metal, dayanıklı tüketim malları sektörlerinde kapasite kullanımı yüzde 50’lerde seyrediyor. Sanayide kapasiteler kullanılamadığı için yeni yatırım niyetleri de hep askıda kalıyor. Sanayici, özellikle AB’de yaşanan dış pazar kaybını içeriden telafi etmek istiyor, ancak iç pazarı canlandıracak bir gelir-ücret politikası izlenmiyor. Artan işsizlik ve gerileyen ücret ve maaşlarla hanelere daha az gelir girdiği için iç tüketim de beklenen ölçüde artmıyor.




İhracatçılar,
AB’den kaybedilen pazarı telafi için yeterli destek ve yönlendiricilik göremiyorlar. Özellikle döviz kuru, ihracatçının cesaretini kırıyor. Dörtte bir oranda gerileyen ihracatın bu düzeyde kalması bile ancak ucuza ihracat ile gerçekleşiyor. İhracat gelirleri yüzde 25 dolayında gerilemesine karşın, ihraç edilen miktarı yüzde 10’larda seyrediyor. Bu da daha ucuza mal satılarak dampinge gidildiğini, yoksullaştıran ihracat yaşandığını gösteriyor.
Aynı durum turizmciler için de geçerli. Turizmciler de yatak kapasitelerini kullanabilmek için 2009’da tur fiyatlarını düşürdüler. Turist başına gelir 2008’de 637 dolar iken 2009’da 537 dolara düştü. Yoksullaştıran ihracatı, yoksullaştıran turizm izledi.

Hem turizmciler, hem ihracatçılar, IMF ile yapılacak bir anlaşmada alınacak borçların, içeride döviz kurunu aşağı iteceğinden, bunun da sektörlerini olumsuz etkileyeceğinden endişeliler. Düşük döviz kuruna Merkez Bankası’nın seyirci kalması halinde, ucuz dövizin ithalatı kamçılaması , bunun da yerli üretim ve istihdama daha çok zarar vereceğinden endişe ediliyor. Merkez Bankası ise düşük kur, fiyatları terbiye ediyor diye, düşüşü pek umursamıyor.

Bu umursamazlık, firma batışlarında, karşılıksız çek ve senet protestolarının çığ gibi büyümesinde de önemli bir vebale sahip. Bankalara ödenemeyen krediler 15 milyar TL, karşılıksız çek sayısı 2 milyon, tutarı 16 milyar TL’ye; protestolu senet sayısı 1,5 milyona, değerleri 7 milyar TL’ye yaklaştı.

Geçim sıkıntısı büyüyor

Toplumda geçim sıkıntısı giderek büyüyor. Sayıları 6 milyon olan işsizler evlerine ekmek götüremezken, işi olanların da gelirleri, yüzde 6,5’luk resmi enflasyon kadar bile artırılmadı. Asgari ücretin neti 600 TL’yi bile bulamadı, 9 milyon emeklinin ortalama aylığı 600 TL gibi utanılacak bir düzeyde iken 2010 için ancak 60 TL seyyanen zam verildi ve bu zam, Başbakan’ca “ yüzde 20 zam” şeklinde açıklandı. Memurlara, enflasyon oranında verildiği öne sürülen zamlar, gerçek enflasyonla baş edemiyor. Resmi enflasyon yüzde 6,5 olarak açıklandı ve ayarlamalar buna göre yapılıyor ama çoğu alt-orta sınıftan olan memurların tüketim harcamalarının yarısını temsil eden gıda maddelerinde enflasyon yüzde 9,5 olarak gerçekleşti. Konut harcamalarında, ulaştırmada da enflasyon, ortalama tüketici enflasyonun üstünde gerçekleştiği için, kamu emekçileri reel gelir kaybına uğradılar. 2 milyonu aşan kamu emekçilerinin toplam geliri, 2000’lerin başında ulusal gelirin yüzde 7’si iken bugün yüzde 5’in altına düştü.

Öte yandan, bütçe üstünden de toplumun emekli ve çalışan kesimleri mağdur ediliyor. Vergi gelirlerinin yüzde 70’e yakını dolaylı vergilerden alınmaya devam ediliyor ve bunu da tüketici çoğunluk ödüyor. Buna karşılık büyük karlar eden bankalar ile şirketlerin ödediği kurumlar vergisi, toplam vergi içinde yüzde 10’u bile bulmuyor. Harcamalarda da faiz ödemeleri bütçenin yüzde 30’una yakınını yutuyor. AKP iktidarının sağlıkta dönüşüm fiyaskosu ile iflasın eşiğine gelen SGK’ya aktarılan kaynaklar, daha çok özel hastanelere, ilaç firmalarına giderken, 44 milyar TL’lik prim borçların ödemeyen işverenlerin, AKP’li belediyelerin yol açtığı açıklar, bütçeden kapatılıyor. Bütçeden tarıma, hanehalkına yapılan transferler hızla azaltılarak, gelirin adaletsiz bölüşümünde denge biraz daha emek aleyhine değişiyor.

Öte yandan, ailelerin, bankalara, katılım bankalarına, tüketici finansman şirketlerine ve konut satışları nedeniyle Toplu Konut İdaresi’ne (TOKİ) olan toplam borçları son altı yılda 10 kattan fazla artarak 13,4 milyar TL’den 140,2 milyar TL’ye kadar yükseldi. Buna bağlı olarak ailelerin bankalara yıllık olarak ödediği faiz miktarı da altı yılda beş kattan fazla artarak 21,3 milyar lirayı buldu.

Uygulanan ekonomik politikalar nedeniyle reel gelirleri artmayan ailelerin önemli bir kısmı bankalara olan tüketici kredisi ve kredi kartı borçlarını ödeyemediler. Zaman zaman getirilen ödeme kolaylıklarına rağmen borcunu ödeyemediği için icraya verilen vatandaş sayısı 2 milyona yaklaştı.



6Yoksullaşmadan tarım üreticileri de nasibini alıyor. Tarım sektörüne yönelik desteklerin azalması ve tarım ürünü ithalatının artmasına paralel olarak Türkiye’nin tarımsal ürün üretimi de azaldı. Bütçeden tarım sektörüne yapılan destekleme ödemeleri 2009 yılında yüzde 22,6 oranında azalarak 4,5 milyar liraya kadar düşürüldü. Milli gelir içerisindeki payı yüzde 8-9’a kadar gerilediği halde, Türkiye nüfusunun üçte birinin geçimini sağladığı, toplam istihdamın da yüzde 25’ini sağlayan tarım sektörünün destekten yoksun kalması geçimi zorlaştırıyor, iç göçü kamçılıyor, göçenlerle birlikte kentlerde işsiz ordusu büyüyor.


Devlet Borçları Çığ Gibi

2009 bütçe açıklarının 60 milyar TL’yi bulduğu tahmin edilirken 2010 için de en az 50 milyar TL açık hedefleniyor. Vergi kaçakçılığı ve vergiden kaçınma devam ettiği için ve varlıklı kesimler yeterince vergilendirilmediği için, borçlanma ihtiyacı artıyor ve AKP iktidarı kamu borçlarını 450 milyar TL’ye tırmandırmış durumda.
Milli gelirin küçülmesi ve kamunun iç ve dış borç stokunun yeniden hızla artmaya başlaması, borcun milli gelire (GSYH) oranının da yükselmeye başlamasına neden oldu.

2001 krizinde hortumlanan bankacılık sektörünün yükünün Hazine’nin üzerinde kalması sonucu 2002 yılında milli gelirin yüzde 69,2’sine kadar yükselen kamu borç stokunun milli gelire oranı, bütçeden yapılan ödemelerle, 2007 yılında yüzde 39,6’ya kadar indirilmişti.

Borç yükünün bu ölçüde azaltılması, halkın vergi yükü artırılarak, maaşlar, tarımsal transferler ve benzeri harcamalar baskı altına alınarak, önemli kamu şirketleri (Türk Telekom, Erdemir, Tüpraş, Petkim, Eti Alüminyum, Araç Muayene İstasyonları, Tekel, Elektrik Santraları, Elektrik Dağıtım Bölgeleri’nin yanı sıra THY ve Halk Bankası gibi kamu şirketlerinin belli oranlardaki payları) özelleştirilip satılarak sağlanabilmişti.

Kamu mali dengelerinin 2008 yılından başlayarak yeniden alt üst olmasıyla birlikte kamu borç yükü yeniden yükselmeye başladı. 2008 yılı sonunda yüzde 40 olan kamu borçlarının GSYH’ye oranı 2009 yılında yüzde 46,2 olarak gerçekleşti.



Çığ gibi büyüyen bütçe açıkları ve açıkların büyümesine paralel artan devlet borçları, hükümeti IMF anlaşmasına sürüklüyor. Bir yıldır, kaynağı belirsiz şaibeli döviz girişleri ve yüksek faizle çekilen sıcak para girişi ile durumu idare eden, bu sayede IMF kapısına gitmeyen AKP, artık IMF kapısını çalmak ve toplumu “Kırk katır mı, kırk satır mı” çözümsüzlüğüne sürüklemek üzere.


Dış Borç Yükü Bir Kabus

AKP iktidarının izlediği düşük kur politikası, özel kesimin de hızla dışarıdan borçlanmasını özenirdi. 2008 yılı sonunda ve 2009 yılının ilk çeyreğinde uluslar arası krizin etkisiyle azalan Türkiye’nin dış borç stoku (kamu+özel sektör borcu) yılın ikinci çeyreğinden itibaren yeniden artmaya başladı.

Kamu ve özel sektörün toplam dış borçları 2002 yılı sonundan Haziran 2009’a kadar olan dönemde yüzde 107,4 oranında artış kaydetti. 2002 yılı sonunda 129,5 milyar dolar olan dış borç stoku Eylül 2009 sonunda 273,5 milyar dolara kadar çıktı. Dış borç stokunda bu dönemde yaşanan 143,9 milyar dolarlık artışın büyük bölümü özel sektörün borçlanmalarından kaynaklandı.

Uygulanan ekonomik politikaların yarattığı cari işlemler açığının finansman yükü özel söktürün üzerinde kaldı. Bu nedenle de 2003 yılından başlayarak özel sektörün dış borçları hızlı bir yükselme eğilimine girdi.
2002 yılında 43 milyar dolar olan özel sektörün toplam dış borç stoku, 2008 yılında 185,9 milyar dolara kadar yükseldi. Bu dönemde verilen cari işlemler açığını özel sektör dışarıdan borçlanarak finanse etti.

Ancak yaşanan uluslar arası finansal kriz döneminde özel sektörün yeni dış borç bulma olanaklarının azalmasıyla birlikte Eylül 2009’da 176,3 milyar dolara inen özel sektörün dış borçlarındaki bu yüksek seviye, Türkiye ekonomisi açısından önemli bir risk oluşturuyor.




Dış borç stokunda yaşanan artışa paralel olarak Türkiye’nin dış borçlar için ödediği faiz de her geçen gün artıyor. Türkiye ekonomisi dış borç faizi olarak yurt dışına önemli ölçüde kaynak aktarıyor.

2002 yılında 6,4 milyar dolar olan Türkiye’nin kamu ve özel sektör olarak dış borçları için yabancı kreditörlere ödediği faiz miktarı 2008 yılında 11,8 milyar dolara kadar yükseldi.

Ekim 2009 sonu itibariyle son bir yıllık dönemde Türkiye’nin dış borçları için ödediği faiz miktarı ise 11,1 milyar dolar olarak gerçekleşti.



AKP Hükümeti Rantiyelerin Hükümeti Oldu

Kökeni “milli görüş” olan ve faizi dinen haram sayan AKP, ironik biçimde rantiye kesimi palazlandıran bir hükümet durumuna geldi. Özellikle, halkın dar gelirli çoğunluğundan toplanan vergi biçiminde iç ve dış rantiyelere aktarılmayla devam ediyor.




Türkiye 2003-2009 yıllarını kapsayan son 7 yıllık dönemde Devlet bütçesinden 358,7 milyar liralık faiz ödemesi yapıldı.

Türkiye’de faiz oranlarının diğer ülkelere göre yüksek seyretmesi ve Türk parasının değerlenmesi (döviz kurlarının düşmesi) Türkiye’yi yabancı portföy yatırımcıları için cennet haline getirdi.

2002 yılı sonunda Türkiye’ye getirilip Türk parasına dönüştürüldükten sonra Hazine iç borçlanma kâğıtlarında tutulan sıcak para, son yedi yıllık dönemde dolar bazında yüzde 326,4 oranında kazanç sağladı. Diğer bir ifadeyle 31 Aralık 2002’de gelen ve Hazine iç borçlanma kâğıtlarında tutulan 1.000 dolar, 30 Kasım 2009 itibariyle 4 bin 246 dolar oldu. Aynı sürede sıcak para Hisse senetlerinden ise yüzde 382,7 oranında kazanç sağladı.

16 Ocak 2010 Cumartesi

Futbol Naklen Yayını: Kim kazandı, Kim kaybetti?

Mustafa Sönmez

16.01.2010
Perşembenin ihalesi hala konuşuluyor. Konu futbol olunca nasıl konuşulmasın!.. Peki kim kazandı kim kaybetti?

En çok konuşulan konulardan biri, fiyatın 3 kat artması. Bu fiyat, Avrupa’daki fiyatlarla kıyaslandı. Yıllık 424 milyon $’lık maç nakli faturası , Almanya’da 573 milyon $, Fransa’da 971 milyon $, İtalya’da 1,1 milyar $, İngiltere’de 1,2 milyar $ ödeniyordu. Ulaşılan rakam hiç de az değil. Unutulmasın ki, Eurostat verilerinde Türkiye’nin kişi başına geliri 7 bin Avro gösterilirken Fransa’nınki 30, İtalya’nınki 26 bin Avro…Yani, Türkiye’deki seyirciler gelirlerine göre daha fazla ödeyecekler futbol seyrine. Ama, fiyatı bu kadar yükseltmeyi göze alan Digitürk’ün yani Karamehmet Grubu’nun bu maçın en büyük kazançlısı olduğu tartışma götürmez. Kazanç hem “içsel”, hem de “dışsal”.

***

Bir kere, Digitürk, naklen yayın için kulüplere,TFF’ye ve devlete ödeyeceği parayı, LİG TV abonelerinden çıkarabildiği kadar çıkaracak. Bu, içsel kazanç. Ama burada, tüm faturanın izleyiciden çıkarılacağı sanılmasın. Naklen yayın hakkının Karamehmet Grubu’na kazandırdığı bir dizi dışsal kazanç var. Bir kere, naklen yayın, ya da Lig TV, Karamehmet medya grubunu ayakta tutan en önemli kanal. Lig TV olduğu için Digitürk platformu ayakta duruyor. Lig TV’siz Digitürk’ün nasıl bocalayacağını Doğan’ın D-Smart’ına bakarak anlayabilirsiniz. Dolayısıyla, Lig TV sayesinde Digitürk platformu dönüyor, yine o sayede Karamehmet medya grubu çarkı işliyor. Yaklaşık 2,3 milyon abonesi olan Digitürksüz bir Karamehmet medya grubu, önemli bir destekten mahrum kalırdı.

Başka bir dışsal yarar, Karamehmet’in Turkcell’i ile ilgili…İhaleyi alan, süper lige adını da koyuyor. Süper ligin adı yine Turkcell Süper Lig olacak. Bu da milyonlarca dolarlık reklama tekabül eden başka bir dışsal kazanç.

***

Bir başka soru: Medya tarağında bezi olmayan Türk Telekom neden Digitürk’ün karşısına çıktı ve sıkı bir pazarlıkla fiyatın bu kadar tepe yapmasına hizmet etti? Fotoğraf biraz büyütüldüğünde, iki stratejik rakibin telekomünikasyon alanındaki bilek güreşinin futbol sahalarına taştığını görürsünüz. Türk Telekom, sabit telefon pazarının hakimi, Karamehmet’in Türkcell’i ise mobil telefonun egemeni. Sabit telefon ile cep telefonu kıran kırana bir pazar savaşı içinde. Bilgi Teknolojileri Kurumu verilerine göre, 2008’de Türk Telekom’un geliri 7,7 milyar TL, Turkcell’inki 8 milyar TL olmuştur. Telefonda rüzgar, cep telefonundan, özelikle de Turkcell’den yana esiyor. Sabit telefon, hem abone kaybı yaşıyor hem de telefon trafiğinde kayba uğruyor. Türk Telekom’un her hamlesine Türkcell yeni bir buluşla cevap veriyor. Telefon arenasında bu iki stratejik rakibin çekişmesi, bu kez naklen maç ihalesine uzadı ve geriye baktığınızda, ihaleyi Türk Telekom almasa da rakibini hatırı sayılır bir yükün altına itti. Bu anlamda Türk Telekom da amacına ulaştı sayılabilir.

***

Bu ihalenin faturası, bugün olmasa da yarın, Digitürk’ün spor paketlerine zam şeklinde yansır. Digitürk’ün 2,3 milyon abonesinin 800 bini, Lig TV aboneliği içeren paketin abonesi. Abonelik, şimdilik ayda 80 TL’ye yakın …Az para değil ve artacak.

Ortaya çıktı ki, naklen yayın gelirleri, futbol kulüplerinin gelirlerinin yüzde 90’ını oluşturuyor. Yani, Türkiye’de futbolcu, tribüne değil, aslında ekrana oynar duruma gelmiş. Kulüpler, böyle naklen yayın geliri varken, tribüne seyirci çekme zahmetine pek girmez olmuşlar ve seyirci de tribün yerine evinde koltuğa gömülerek ya da kahvehane,bar gibi yerlerde dev ekranlarda maç izlemeyi tercih eder duruma gelmiştir. Bunun, taraftarlık, tribünde yan yana gelme gibi bir eylemliliği öldürdüğü açıktır. İlginç olan, Avrupa’da naklen yayın gelirlerinin kulüp bütçelerinde yüzde 35-40 yer tuttuğu ve tribün gelirleri ile diğer gelirlerin futbol endüstrisinde önemini koruyor olmasıdır. Türkiye’de seyirciyi tribünden TV ekranına gerileten etken, elbette çoğu alt ve orta sınıftan olan seyircinin düşük gelirleridir ve bilet fiyatı yerine kahvede 3-5 TL’ye maçı izleme seçeneğine teslim olmasıdır. Bu konuyu ayrıca tartışmak gerekir…

15 Ocak 2010 Cuma

IMF, MÜSİAD ve Erken Seçim

Mustafa Sönmez

15.01.2010

AKP hükümetinin IMF ile anlaşmakta olduğu yolundaki haberler, borsayı tırmandırıyor, dövizi düşürüyor; anlaşmanın tavsadığı haberinde ise tersi oluyor; döviz yeniden yükseliyor, borsa düşüyor. IMF ile ilgili haberler, Başbakan T.Erdoğan’dan, Bakan Babacan’dan , Merkez Bankası Başkanı Yılmaz’dan çıkıyor. İyi de, bu haberleri, önceden öğrenenler -ya da içeriden öğrenenler- büyük paralar kazanmazlar mı? Tabii ki, kazanırlar ve istedikleri kadar reddetsinler, Başbakan, AKP bakanları, MB Başkanı bu yerli- yersiz konuşmaları ile birilerine para kazandırıp birilerine para kaybettirdiler. Ve hiç şüpheniz olmasın, kazananlar, AKP’nin palazlandırmaya çalıştığı sermaye kesimleri, Başbakan, bakan yakınları olurken kaybedenler, bu bilgiye geç ulaşanlar oldu. Bunun hangi ahlaka sığdığı sorusunun yanıtını da okuyucuya bırakıyorum.

***

AKP iktidarı , gevşemiş bütçeye yapacağı müdahale işine gelmeyeceği için, IMF anlaşmasına aylar boyu yanaşmadı ve 2009 yerel seçimlerine istediği gibi, bonkör bütçe harcamaları yaparak gitti, IMF parasının eksikliği, net hata-noksan kalemine yansıyan şaibeli döviz girişleri ve Mart 2009 sonrası geri dönen sıcak para girişi ile kapatılmaya çalışıldı. Hükümetin IMF’den uzak durmasının bir nedeni de vergi idaresine IMF’nin getirmek istediği özerklik düzenlemesi niyetidir. Vergi sopası ile Doğan Grubunu terbiye edip, diğer TÜSİAD patronlarına gözdağı vermekle meşgul AKP iktidarı, bu sopayı hemen IMF’ye teslim etmek istemeyecekti.

***

Şimdi ise kabak tadı veren, IMF ile anlaşma konusu bir kez daha gündemdedir.AKP iktidarının IMF hissiyatını doğru okuyabilmek için, hükümetin palazlandırmaya çalıştığı MÜSİAD, yani Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği’nin IMF hissiyatını da takip etmeli ( Eskidan TÜSİAD takip edilirdi, şimdi demode oldu) . 4 Ocak 2010 tarihli basın toplantısında konuşan Genel Başkan Ömer Cihad Vardan’ın ifadeleri MÜSİAD tarafından şöyle aktarıldı ; “ (Hükümet)…olası bir anlaşmanın ülkeye sıcak para akışına sebebiyet vereceğini ve akabinde ihracatımızı menfi etkileyebilecek, rekabet gücümüzü azaltacak kur düşüşlerinin oluşacağını iyi hesap etmelidir.”

Anlaşılacağı gibi, MÜSİAD’ın ilk çekincesi, IMF parası ve beraberinde artması olası sıcak para girişinin, kuru aşağı itmesi ve ihracatı küstürmesidir. Ancak yine de IMF parasının içeride faizleri düşürebileceği, bunun da iç talebi canlandıracağı beklentisi vardır ve şöyle ifade edilmektedir;

“ Hükümetin IMF ile anlaşma konusundaki açıklamalarını anlamlı kılabilecek, iç talebi harekete geçirebilmek ümidiyle özellikle bankaların devleti finanse etmesi yerine piyasaları finanse etmesi yönünde kaynakların başka taraftan bulunması, borçlanma vadelerinin uzatılması, gereksiz faiz artırımlarına gidilmemesi gibi bazı detaylar çıktığını söyleyen Vardan, fakat yeni bir anlaşma için bugünkü konjonktürün iyi hesap edilerek, ayrıca bir değerlendirme yapılması gerektiğini düşündüklerini vurguladı.”

Peki ne yapmalı? MÜSİAD’ın IMF tereddütü, AKP iktidarına da yansımaktadır ve yine MÜSİAD açıklamasının şu paragrafında özetlenmektedir; “ Türkiye'nin elinde önemli bir koz bulunduğunu, anlaşma yapılacaksa mutlaka büyümeyi tetikleyici, reel sektörün önünü açıcı bir nitelikte olması gerektiğini söylediklerini, bu koşulların da nispeten oluşmuş gözüktüğünü ifade eden Vardan, ''Ama şimdi geldiğimiz noktada hala biz imkanlarımızın yeterli olduğu ve bundan sonra da IMF ile bir anlaşmanın geçerli olmadığı görüşünde birleşiyoruz'' diye konuştu.”

***

2010’da erken seçim düşünen AKP’nin, seçime IMF’li mi, IMF’siz mi girmeli tereddütü içinde olduğu anlaşılıyor. Bu belirsizlik, dış dünyada, özellikle AB pazarlarında suların durulmamış olmasıyla da ilgilidir. Halının altına ne çöplerin saklandığının bir örneği Yunanistan’da ortaya çıkan büyük açıklarla anlaşıldı. Dış pazarlarda hala tünelin ucundaki ışık görülememiştir. İçeride ise dehşetli işsizliğin bunalttığı yığınları, yoksullaşmış işçi, memur, emekli, tarım üreticisi, KOBi sahibi seçmeni, sandığa giderken hangi sihirli dokunuş mutlu edecektir?

Buna rağmen, Hükümetin güvendiği nedir? Polis devleti, yandaş ve rehin medya, Ergenekon tehditi ile inşa edilen korku imparatorluğu ve bunlar karşısında, gürleyen ama yağamayan muhalefet.... Bu muhalefet kendine çeki düzen vermedikçe, AKP iktidarı, normalde dezavantaj sayılabilecek IMF dansının uzun vadedeki acısını kamufle edip, kısa vadede bu anlaşmayı bir rüzgara dönüştürüp seçime öyle gidebilir.
mustafasnmz@hotmail.com
http://mustafasnmz.blogspot.com/