Sayfalar

13 Ocak 2010 Çarşamba

Asker Devletten AKP’nin Polis Devletine…



MUSTAFA SÖNMEZ

13.01.2010

Aralarında, Hasan Cemal,Taha Akyol, Cengiz Çandar, Hadi Uluengin, Oral Çalışlar gibi Doğan Grubu yazarlarının yer aldığı, AKP’nin demokratlığına kefil olan, kefil olmakla kalmayıp, Tayyip Erdoğan’ın gönüllü fedailiğini yapan liberaller, sabah-akşam AKP’yi, askeri vesayete kafa tutmasından dolayı alkışlıyorlar. Bu zevat, Aydın Doğan’ın gazetelerindeki köşelerinde, yine hükümetin, vergi sopası ile dövdüğü Doğan’ın kanallarında, bir de kendilerine ardına kadar açılan AKP yandaşı, cemaat kanallarında, esip gürlüyorlar… Kürt, Alevi meselelerinde AKP’nin sözde demokrat duruşundan dem vurup sivilleşmedeki öncülüğünü yere göğe sığdıramıyorlar. Patronları Doğan’ı hedef alan medyadaki otoriterleşme ve baskıları ise pek de dert etmiyorlar. Güya demokratlar, ama 30 günü bulan tütün işçilerinin demokratik, barışçı ve yerden göğe haklı direnişleri üstüne kaç satır yazdılar acaba?

***

Gelelim şu AKP’nin askeri vesayete son vermesi, zırvasına. “Ordu, sivillere tabi olmadan demokrasiden söz edilemez” diyorlar. Doğru, elbette ordu sivillere tabi olmalıdır... Ama bakın bakalım, AKP iktidarınca, askeri vesayetin yerine konulmak istenen nedir? Liberal otistikler, inşa edilen polis devletine bakmayı, oralarda olanları görmeyi akıl edebiliyor mu?

Son 4 yılın bütçelerine bakın. Maliye verilerinden aktarıyorum: Askerin, bütçedeki payı yüzde 6.5’ten 5’e geriletilirken, emniyet hizmetlerinin özelleştirilmesine rağmen, bütçesinde 2006 sonrası azalma yok. Polis bütçesi, 2006’da askerlerinkinin yüzde 67’si iken 2009’da 86’ya çıkmıştır.

Emniyetçi sayısı 230 bini geçmiştir. Her 100 kamu görevlisinden 10’u polistir. Üstelik, evet, emniyet hizmetleri özelleştirilirken... Büyük fabrikalarda, bankalarda, havaalanlarında ve daha birçok yerde istihdam edilen özel güvenlik örgütü elemanı personel sayısı Sosyal Güvenlik Kurumu kayıtlarına göre 160 bini bulmuştur. Yani her 100 polise karşılık bir de 70 özel güvenlik elemanı var toplumda, hem de Emniyet’in kontrolünde…

Herkes de bilir ki, bütçede yer alan asker ve polis harcamalarının dışında, çeşitli müsteşarlıklar, vakıflar, fonlar aracılığıyla, bu baskı aygıtlarına, daha çok paralar akıtılır. Eğitime, sağlığa, çevreye, konuta akması gereken paralar, şimdi asker devletten azaltılıyor ama AKP’nin yaratmaya çalıştığı polis devletine aktarılıyor. Polise harp silahı ithalatı yetkisi tanınması, ayrı bir güvenlik müsteşarlığının kurulmak istenmesi, jandarmanın bazı işlevlerinin polise devredilmesi… Bütün bunlar mı “sivilleşme”? Şiddetin sivilleşmesi bu…

AKP’nin askere dönük her salvosu, Kürt dostlarımın da pek hoşuna gidiyor. Ama, biber gazını sıkıp, plastik kelepçeyi bileklerine takan polis, hangi demokratik devletin elemanı acaba? Haki renkten maviye geçmek mi, mavi bereden ‘robocop’a yetki devri mi sivilleşmek, demokratlaşmak?

***

Milliyet’ten Kadri Gürsel, Hasan Cemal’i eleştirdiği 11 Ocak tarihli köşesinde pek güzel yazdı; “Askeri vesayet rejimi’ne karşı bugün AKP’nin verdiği mücadele demokrasi mücadelesi değildir; demokrasinin demokrat olmayanlar tarafından araçsallaştırıldığı bir iktidar mücadelesidir.”

Ne bir eksik, ne bir fazla; AKP’nin çizgisi, neoliberalizme bulanmış “Milli Görüş” ideolojisidir. Bu çizgiden demokrasi, demokrat çıkmaz, sıkı bir sivil faşizm çıkar. Bu yol haritasına yönelik askeri kesimden tehdit aldığını gerekçe gösterip tüm topluma karşı polis devletini tahkim eden ve “haki şiddetin” yerine “mavi şiddeti” ikame etmek isteyen, kendisine karşı medyayı, sermayeyi, yargıyı, emek hareketini düşman gören AKP’ye, bütün bunları görmeyip, sadece asker vesayetine karşı çıkıyor diye, “sivilleşme” adına iman etmek bir gaflettir.

Bizim özgür, demokratik bir toplum olmak için ne asker ne de polis vesayetine ihtiyacımız var. Ne istiyoruz? Çok basit: Daha az asker, daha az polis; daha çok demokrasi, daha çok sağlık, eğitim, barınma ve daha çok insanca, adil, demokratik bir yaşam istiyoruz.

11 Ocak 2010 Pazartesi

AKP’nin Büyük Kürt İhmali

11.01.2010

Kısa adı TÜİK olan Türkiye İstatistik Kurumu, nihayet, ulusal gelirin bölgelere dağılımı konusunda 2001’den bu yana mahrum olduğumuz bilgileri açıkladı. 28 alt bölgenin, 2004-2006 döneminde ulusal gelire katkıları, dolayısıyla, kişi başına ulusal gelirleri de ortaya çıkmış oldu. Uzun süredir ve her fırsatta bu veriden bizi mahrum bıraktığı için TÜİK’i kıyasıya eleştiren biri olarak yeni açıklanan verilere göz attığımda en çarpıcı gerçek şuydu: AKP iktidarının en yüksek büyüme dönemleri olan 2004-2006 yıllarında Doğu ve G.Doğu’nun 21 ili gelişmenin nimetlerinden pay alamamışlar. 2000’li yıllarda da bölgesel uçurum büyümüş ve gelişme rüzgarı yine İstanbul’dan yana eserken, Doğu ve G.Doğu, büyümeden nasiplenememiş. AKP iktidarı, 21 ilin ve yüzde 16’ya yakın nüfusun yer aldığı Doğu’ya büyümenin rüzgarını taşıyamadığı için en gelişmiş metropol İstanbul ile en az gelişmiş G.Doğu ve Doğu illeri arasındaki uçurum daha da açılmış bulunuyor. Kürt nüfusunun ağırlıkla barındığı ve açlıkla, işsizliğin kol gezdiği bölgeye AKP hükümeti iş-aş götürmemiş, bu ortaya çıkıyor. Bu gerçek hissediliyordu ama TÜİK verileri bunu teyit etmiş oldu.

Resim 1

1980 sonrası uygulanan piyasacı, anti-kamucu neoliberal politikalar, sosyal devleti askıya aldıkça, özelleştirmeleri doludizgin uyguladıkça, tarımı, yıkıcı piyasanın insafına terk ettikçe zaten iyi durumda olmayan Batı-Doğu arasındaki eşitsizlik, daha da büyüdü. Doğu ve G.Doğu bölgelerinde 1984’ten bu yana yaşanan şiddet iklimi, yaranın üstüne tuz biber ekti. Köyler yakıldı,boşaltıldı, hayvancılık yapılamaz oldu ve kentler işsizlerle doldu. Nitekim, 1980’in hemen öncesinde, Türkiye ulusal gelirinden yüzde 8,2 pay alan bölgenin 21 ilinin bu payı, batının kullandığı enerji ağırlıklı GAP yatırımlarına rağmen, 2001’de yüzde 7.7’ye kadar düşmüştü. Son açıklanan verilerden anlıyoruz ki, AKP iktidarında, yüksek dış kaynak girişi ile ortalama yüzde 7’yi bulan 2004-2006 büyüme döneminde, Doğu, gelişmeden nasiplenememiş ve ulusal gelirden payı yüzde 7’nin altına düşmüş. Yani AKP hükümeti, uçurumun derinleşmesine önlem almak yerine, seyirci kalmış, bölgeyi piyasanın insafsızlığına terk etmiş.

Peki gelişen neresi olmuş? Tabi ki yine İstanbul, yine İstanbul. Sanayiyi desantralize etme, metropolü rahatlatma iddialarına rağmen, üretim yine İstanbul’da yoğunlaşmış, 1980’den 2000’e saltanatını koruyan İstanbul, AKP iktidarı döneminde büyümenin rüzgarını daha çok arkasına almış ve ulusal gelirden payını, 6 puandan fazla artırarak, yüzde 28’e yaklaştırmış. İşte bunun sonucunda, İstanbul’da kişi başına gelir, 2006’da Doğu ve G.Doğu’dakinden neredeyse 7 bin dolar daha üstünde gerçekleşmiş. Resim 2

Resim 2



Yine TÜİK verileri ortaya koyuyor ki, 2006’da 6 bin 700 dolara yaklaşan Türkiye ortalama kişi başına geliri, İstanbul’da en yüksek noktaya, 10 bin 350 dolara çıkmış. Bu, İstanbul ile Türkiye ortalaması arasında 3’e 2 fark demek. Ama Doğu ve G.Doğu’daki kişi başına gelir ile kıyaslandığında fark 10’a 3’e çıkıyor. Hele ki, en yoksul bölge olan Van-Muş-Bitlis-Hakkari’deki kişi başına gelir ile fark 10’a 2 ye kadar çıkıyor.

***
Bu, uçurumun derinleşmesine, evet, AKP iktidarı seyirci kaldı. Eğer bölgeye yeni kamusal yatırımlar götürülse, işgücüne nitelik kazandıracak eğitim, sağlık yatırımları yapılmış olsa, bölgede barışı tesis edecek, sözde değil, gerçek açılımlar yapılsa ve bölge insanlarına yatırımı özendirecek etkili destekler verilse, yerel yönetimlere kentsel altyapıyı güçlendirecekleri kaynaklar sağlansa, bu uçurum bu kadar derinleşmemiş, bölge insanı da kendisini bu kadar üvey, ihmal edilmiş, ötelenmiş ikinci sınıf vatandaş gibi görmeyecekti.

Derinleşen uçurumda AKP iktidarının vebali büyüktür ve kriz döneminde uçurum daha da açılmaktadır. AKP’nin büyüme döneminde ihmal ettiği bölgeyi, kriz döneminde canlandıracak hiç bir vizyonu yoktur. Bölgeye alternatif, kamu ağırlıklı yatırım ve sosyal destek programları ile yaklaşılmalı ve bölge dinamiklerini, girişimcilerini, yerel yönetimlerini, harekete geçirecek eylem planlarına yer verilmeli, mutlaka da toprak reformu yapılarak yoksul köylü topraklandırılmalı.

10 Ocak 2010 Pazar

AKP Döneminde Ege ve Çukurova Bile Geriledi…

- TÜİK verilerine göre, 2004-2006 yüksek büyüme döneminde sadece İstanbul, çevre illeri, Ankara ve Antalya ulusal gelirdeki payını artırırken, diğer tüm bölgeler gelişmenin nimetlerinden faydalanamadı.
- İzmir ve çevresi, Ege illeri, Adana-Mersin ve çevre iller, 2001’e göre ulusal gelirden daha az pay aldılar.
- Öteden beri gelişme olanağı bulayamayan Doğu ve G.Doğu, AKP iktidarında yine kan kaybederken Karadeniz ve Orta Anadolu bölgeleri de ulusal gelirdeki paylarını koruyamadılar…


MUSTAFA SÖNMEZ

2001 yılından sonra ulusal gelirin illere ve bölgelere göre dağılımına ilişkin ilk kez veri açıklayan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2004-2006 yıllarında yüksek büyümeden en çok İstanbul ve onu çevreleyen illerin pay aldığını, Ege ve Çukurova bölgesi illerinin önemli ölçüde ulusal gelirden pay kaybettiklerini ortaya koyuyor.

Yabancı sermaye, sıcak para , dış borç girişi ile yıllık yüzde 7 büyüme gerçekleştirilen ve AKP iktidarının en yüksek büyüme yıllarını içeren 2004-2006 döneminde, gelişmenin en çok İstanbul’a yaradığı ve 2001’de ulusal gelirdeki yüzde 21’lik payını 2006’da yüzde 28’e yakın artırdığı anlaşılıyor. Bu, İstanbul’un ulusal gelirdeki payını 5 yılda yüzde 30 artırması demek. TÜİK verilerinden anlıyoruz ki, İstanbul’un sanayiyi aktardığı Bursa, Eskişehir,Bilecik,Tekirdağ,Kırklareli bölgelerinin de bu büyüme döneminde payları artmış.



AKP iktidarının büyüme yıllarından pay alan diğer iki bölgeden birini Antalya, diğerini ise Başkent Ankara oluşturuyor. Antalya , turizm ve sera tarımındaki gelişme ile ulusal gelirdeki payını yarım puan artırırken Ankara’nın da ulusal gelirdeki payının 1 puan artarak yüzde 8,4’e çıktığı anlaşılıyor.



EGE VE ÇUKUROVA GERİLEDİ

2001 krizi sonrası yaşanan büyüme ağırlıkla İstanbul,Ankara ve Antalya ile sınırlı kalırken, diğer gelişme kutupları olan İzmir ve çevresi ile Adana ve çevresi ulusal gelirdeki paylarını koruyamadılar. 2001’de ulusal gelirden yüzde 7,5 pay alan İzmir’in 2006’daki payı yüzde 6,7’ye düşerek yaklaşık yüzde 11 kayba uğradı. Ege’nin diğer alt bölgelerinden Manisa ve çevresi ile Aydın-Denizli bölgelerinin de ulusal gelirdeki payları azaldı. Kuzey Ege illeri Balıkesir ve Çanakkale’nin de ulusal gelir içindeki payının artmadığı anlaşılıyor. Ege’deki kayıpta, tarımdaki ve sanayideki gerilmenin etkili olduğu, turizm ve ticaretteki gelişmenin, bu kaybı telafi edemediği görülüyor.

Türkiye’nin diğer büyüme kutuplarından Adana-Mersin’in de 2001’de yüzde 6’ya yakın payının 2006’da yüzde 4’e kadar gerilediği anlaşılıyor. Bu kaybın, bölgedeki sanayi ve tarımdaki gerilemeden kaynaklandığı söylenebilir. Bu illere komşu Hatay, K.Maraş, Osmaniye’nin de söz konusu dönemde gelişmenin nimetlerinden pay alamadıkları görüldü. Aynı coğrafyadaki G.Antep,Kilis ve Adıyaman da ulusal gelirdeki paylarını artıramadılar.


ORTA ANADOLU, KARADENİZ DE DURAKLADI

Türkiye’nin tarım,ticaret ve kısmen sanayi ile geçinen diğer Orta Anadolu illerinin, Batısı ve Doğusu ile Karadeniz’in de ulusal gelirdeki paylarını artıramadıkları, yer yer ciddi ölçüde geriledikleri anlaşılırken, Doğu ve G.Doğu’nun da “makus talihini” bu dönemde de kıramadığı ve gelişme rüzgarından nasiplenemediği anlaşılıyor.

TÜİK verilerinden anlaşılan o ki, 2001 krizi sonrası AKP döneminde yaşanan dış kaynak girişi kaynaklı büyüme, Orta Anadolu’da Kayseri ve Konya çevrelerinde de sıçramaya yol açmamış. Bu bölgeler de ulusal gelirdeki paylarını koruyamamışlar.




KİŞİ BAŞINA GELİRDE GERİLEYEN METROPOLLER…

AKP dönemindeki büyümenin büyük eşitsizliği kişi başına gelir verilerinde de görülüyor. TÜİK’in verdiği kişi başına gelir rakamlarına göre, 2001’de Türkiye ortalamasının yüzde 43 üstünde kişi başına geliri olan İstanbul, bu payını AKP iktidarı döneminde yüzde 55’e çıkarırken İzmirlinin geliri yüzde 26’ya gerilemiş görünüyor. 2001’de Türkiye ortalama kişi başına gelirinden yüzde 50 fazla olan İzmir kişisel geliri, AKP döneminde Türkiye ortalamasından sadece yüzde 26 fazla. Esas büyük gerileme Adana-Mersin bölgesinde. 2001’de Türkiye ortalamasının yüzde 11 üstünde olan bölge kişi başına gelirinin AKP döneminde Türkiye ortalamasının 20 puan altına düştüğü anlaşılıyor. Bölgenin, özellikle Güneydoğu’dan aldığı göçe istihdamla yanıt verememesi, artan yoksullaşma, kişi başına geliri de çok düşürmüş görünüyor. Komşu iller, Hatay,K.Maraş, Osmaniye bölgesinde de kişi başına gelirde yüzde 21 gerileme olduğu dikkat çekiyor.

TÜİK verilerine göre, Diyarbakır ve Ş.Urfa bölgesinde, AKP iktidarı döneminde kişi başına gelir endeksi yüzde 20’ye yakın azaldı ve 2001’de Türkiye ortalamasının yüzde 54’ü olan bölge kişisel geliri, AKP döneminde Türkiye ortalamasının yüzde 43’üne kadar düştü. Bu oran Van ve çevresinde yüzde 35’e kadar iniyor. Beş yılda önemli bir yoksullaşma yaşandığının açık bir göstergesi….

***

Bir bütün olarak bakıldığında, AKP iktidarı döneminde, gelişmenin Türkiye geneline yansımadığı, özellikle İstanbul’da odaklandığı anlaşılıyor. İstanbul’un ulusal gelirdeki payı yüzde 28’e kadar çıkarken Bursa, Tekirdağ gibi komşu illerin , İstanbul odaklı bir gelişme gösterdikleri anlaşılıyor. Ankara, inşaat ve hizmet sektörlerindeki üretim artışları ile dönemi karlı kapatırken, Antalya’nın da sera tarımı ve turizmi ile ulusal gelirdeki payını artırdığı görülüyor.Bunların dışında Ege’den Orta Anadolu’ya, Karadeniz’den Doğu ve G.Doğu’ya kadar bütün bölgelerin AKP iktidarı döneminde ulusal gelirdeki paylarını koruyamadıkları, TÜİK verileri ile bir kez daha teyit edilmiş oluyor. Bu, AKP iktidarının Doğu-Batı arasındaki uçurumu daraltamadığı gibi, Türkiye’nin Batısı, Kuzeyi ve Güneyinde de gelişme yaratamadığını, İstanbul ile Türkiye’nin diğer bölgeleri arasındaki uçurumu iyice derinleştirdiğini ortaya koyuyor…

9 Ocak 2010 Cumartesi

Hepimiz Avatarız, Hepimiz Pandoralıyız!..



09.01.2010

Önce vizyona girdiği hafta şansımızı denedik ama ne mümkün!.. Sonuçta yeni yılın ilk gününe bilet bulduk ve oğlum Rüzgar ve yeğenim Zeynep ile Avatar ziyafetinden biz de nasiplendik. Gözümüze geçirdiğimiz gözlüklerle üç boyut tekniği sayesinde Pandora gezegenine ve Na’vi halkının hikayesinin içine gömüldük. Kendimizi perdede gördüğümüzün tam içinde hissederken yer yer ağzımız açıkta kaldı…On ayak uzunluğunda, mavi insansı görünümlü, kabile kültürüyle yaşayan, saldırıya uğramadıkları sürece barışçıl olan Na'vi kahramanlarımızla birlikte havada uçtuk, şelalelerden yuvarlandık, zümrüdüanka kuşlarının kanatlarına bindik, yeşilin her tonunda yüzdük, göğü delen ulu ağaçlardan geçilmeyen, unutulmaz orman manzaralarının eşlik ettiği sahnelerde 160 dakika kendimizden geçtik…


Kediyle insan arası, kuyruklu, mavi tenli, kocaman gözlü, Kızılderilileri andıran Na’viler, panter gibi çevik, atletik, enerjik ve upuzun yaratıklar ve yurtlarını, dünyalarını savunuyorlar, sömürgecilere karşı direniyorlar… Bu fantastik epiği, Titanik’in de ustası James Cameron, bilimkurgu romanlardan esinlenerek yazmış ve yönetmiş. Öykü, sömürüp kuruttuğu dünyanın dışına çıkıp uzayda sömüreceği yeni gezegenler arayan açgözlü kapitalistlerle, tuhaf bitki ve hayvanlarla dolu, yüksek, sarp dağların gökte asılı durduğu, bakir ve yemyeşil bir Pandora gezegeninde yaşayan Na’viler arasındaki işgal-savunma öyküsü... Sömürgeciler, Pandora'nın havasını soluyamadıkları için, akıl bağlantısı aracılığıyla kontrol edilebilen insan ve Na'vi karışımı Avatarları üretirler. Ama Avatarlar, sömürgeci-yerli çatışmasında , mazlum Na’vilerin safına geçer ve savaşırlar…


***


2154 yılının sömürgecileri, Pandora'nın değerli madenlerini sömürmek ve daha çok sömürmek peşindedirler. Tıpkı 18’nci, 19’ncu yüzyılda atalarının Afrika’da, Amerika’da, Asya’da yaptıkları gibi, yine sömürgeci, yine emperyalistler... Sömürgecilik, kapitalizmin ilk geliştiği yıllardan sonra, kaba biçimleri terk etse de ince biçimlerle sürdü, “yeni sömürgecilik” biçimini aldı. Giderek, sermaye, mal ihracı, tüm dünya coğrafyalarını kapladı ve emperyalizm, 1980 sonrası isim değiştirip “küreselleşme” adını alarak, imaj değişimi denedi. Filmimiz 22’nci yüzyılda, emperyalizmin dünyanın da dışına taştığını ve başka gezegenlere uzadığını varsayarak kurgulanmış. Kısacası filmimiz, tarih boyutundan bağımsız olarak, anti-emperyalist, anti-faşist, anti-sömürgeci…Na’vilerin yanındayız…Tüm film boyunca onların mücadelelerini hissediyor, onlarla gülüp onlarla hüzünleniyoruz ve saldırgan sömürgecilere okları, mızrakları hatta gezegenin vahşi hayvanlarıyla karşı koymalarını, saldırganlara hadlerini bildirmelerini nefesimizi tutarak bekliyoruz ve “Hepimiz Avatarız, hepimiz Pandoralıyız” duygusuyla ulaşıyoruz finale…Pandoralılar kazanmış, sömürgeciler yenilmiştir…


***


Film, sinema eleştirmeni kadim dostum Sungu Çapan’ın, yazdığı gibi, “Pocahontas”ı (1995) ya da “Kurtlarla Dans Eden Adam”ı (1991) çağrıştıran bildik bir hikâye ile aynı tonda olsa da, geçmişteki sömürgecilik öyküsünü geleceğe taşıyarak seyirciyi yeniden bu süreç üstüne düşündürtüyor.


Avatar’ın sinema sanatında bir aşama olduğu bahsi ise sinema yorumcularının işi..Nitekim, Sungu Çapan, 18 Aralık 2009 tarihli Cumhuriyet’te şöyle yazdı;


“22. yüzyılda, işgalci uygar insanoğlunun, ilkel ama masum bir dünyadışı ırkı ve gezegenini mahvetmeye giriştiği “Avatar”ı, gerçek çekimlerle sentez görüntüleri harmanlayıp normal oyuncularla dijital oyuncuları kaynaştırarak ve özel üç boyutlu kameralarla çalışarak meydana getiren Cameron’ın bu son eseri, vaktiyle 1930’larda sesin, sonra 1940-50’lerde de rengin girmesiyle temelden değişen Yedinci Sanat’ın evriminde belki de yeni bir dönüm noktası sayılabilir şimdiden, üç boyutlu teknolojinin katkısıyla.”


James Cameron, bilimkurgu denildiği zaman akla gelen ilk isim. Her filmiyle olay yaratıyor. Filmleri kült olan, kullandığı teknolojiler taklit edilemeyen bir yönetmen. Mükemmeliyetçi, biraz da huysuz. Nitekim Avatar’a tam 11 yıl emek vermiş. Yüzde 60’ı dijital görüntülerden oluşuyor filmin ve sinema tarihinde devrim yaratacak iddiası var.


200 milyon dolarlık bütçe, daha önce kullanılmamış tekniklerle ve klasik Hollywood yıldızlarının olmadığı bir kadro ile birçok testten sonra üretilmiş Avatar… Özel efekt bombardımanı halinde ve sıkı aksiyon sahneleri içeren, büyük bütçeli üstün yapımların, erişilmez yönetmeni James Cameron’un bu son filmi, görkemli bir seyirlik gerçekten.

8 Ocak 2010 Cuma

Sosyal Güvenlik İflasta, Emekliler İsyanda…


08.01.2010

1980 sonrasının neoliberal politikaları adım adım sosyal devleti yok etti. 12 Eylül mamulü 1982 Anayasası’na konulan emek örgütlenmelerine getirilen kısıtlamalar, grev, toplusözleşme haklarını görünürde var gösterip fiiliyatta yok eden yaklaşımlar, emeğin enformalleşmesine imkân sağlayan her tür düzenleme, devletin istihdam sağlayıcı yatırımcı özelliğini budama… Bunların yanı sıra, vergi-harcama politikalarında, emeğin aleyhine sermayenin lehine düzenleme de sosyal devleti berhava etti. Malum; dışa açılmak için, rekabet gücü edinmek, onun için de emek maliyetini düşürmek, devletin bütçe üstünden emeğe aktardıklarını kesip sermayeye aktarmak, onu güçlendirmek gerekiyordu.

Emeklilere sağlanan maaş ve sağlık harcamalarında eli sıkı davranmak da bu neoliberal anti-sosyal yaklaşımın ürünüydü. Çoğu, IMF diktesiyle, istisnasız 1980 sonrası tüm hükümetlerin icraatlarına yansıyan bu anti-sosyal devlet yaklaşımı, son 7 yıllık AKP iktidarına da damgasını vurdu. Dahası, “Sağlıkta Dönüşüm” adı altında AKP iktidarınca girişilen “reform” adı altındaki icraat da tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Bugün, SGK, yani Sosyal Güvenlik Kurumu hızla iflasa gidiyor ve kurumu ayakta tutmak için bütçe kaynaklarını artan oranlarda aktarmak gerekiyor. Öyle ki, bütçede en önemli kalemin biri faiz ödemeleriyse, diğeri SGK’ye, batmaması için yapılan, bütçe transferleridir.

AKP iktidarının ilk icraat yılı olan 2003’ün sonunda 16 milyar TL’yi bulan ve o yılın milli gelirinin yüzde 3.5’u tutarındaki bütçeye aktarımlar, 2007’de 33 milyar TL’yi buldu ve milli gelire oranı da yüzde 4’e yaklaştı. 2008’de ise bütçe transferleri 35 milyar TL’ye çıktı. Krizin de etkisiyle SGK 2009’da iyice batmaya başladı. Krizde çok sayıda işçi işten çıkartıldı, dolayısıyla prim gelirleri 1 yılda 2 milyar TL azaldı. Yanı sıra, hem özel sektör, hem Bağ-Kurlu esnaf, hem de çoğu AKP’li belediyeler prim borçlarını ödememeye başladılar. Bu yılın 10 ayında tahsili gecikmiş prim alacağı tutarı 44 milyar TL. Borçluların çoğu, “Nasılsa bir af çıkar” uyanıklığı içinde.

Prim gelirleri azalırken ilaç firmalarına, özel hastane ve kliniklere bol keseden aktarılan kaynaklar, SGK’yi iyice dibe itti. Bu yılın 10 ayında 45 milyar TL’yi bulan bütçe yamasının, 12 ayda 54 milyar TL’yi, milli gelir içindeki payının da yüzde 5’i geçtiği tahmin ediliyor.

***

SGK’nin iflasa doludizgin gidişi ile paçası tutuşan iktidar, işte bu nedenle eczacılardan başlayarak sektörün bütün bileşenlerini mağdur edecek önlemlere başvurdu. Bundan tabii ki, emekliler de nasibini alıyor.

Türkiye’de insafsızlığın temel göstergesi aranırsa, emeklilere layık görülen maaşları gösterebilirsiniz. Sayıları 9 milyonu bulan emeklilerin ortalama aylık gelirleri 600 TL’yi bulmuyor. 7 milyon emekliye topu topu, seyyanen 60 TL’lik komik zam yapan ve bunu, “Yüzde 20’ye varan zam yaptım”, diye takdim edip kasılan Başbakan’a, emekliler isyan ediyor. Memur emeklileriyle birlikte sayıları 9 milyonu bulan bu barut fıçıları, acaba önlerine seçim sandığı konulduğunda nasıl tercih kullanacaklar? Bu zammın bütçeye 3 milyar TL’ye mal olacağını söyleyen Başbakan, öte yandan, işverenlerin yüzde 5’lik SSK prim yükümlülüklerini üstlenerek onlara 3 milyar TL’lik teşvik aktardığı bilgisini neden toplumla, emeklilerle paylaşmıyor?

***

Tütün işçilerinin, referandumla “Durmak yok, direnişe devam!” kararı önünde saygı ile eğilelim ve onların yanında olduğumuzu her fırsatta, her biçimde gösterelim. Dip dalganın bu kararlılığı, işçi ve memur sendikalarının koltuklarına yapışmış sendika ağalarını kış uykularından uyandırır mı bilemeyiz ama, belli ki 2010, her şeye ve her ayak bağına rağmen, sokağın yılı olacak. Sokak, emeklilerle de dolacak… Türkiye, yavaş yavaş, ağır ağır da olsa, gerçek gündemine nihayet dönüyor:

Su çatlağını buluyor...

mustafasnmz@cumhuriyet.com.tr

http://mustafasnmz.blogspot.com/

6 Ocak 2010 Çarşamba

Ücretlerden Ne Haber?

06.01.2010

Türkiye’de 13 milyona yakın ücretli-maaşlı var. Yani Türkiye’de nüfusun yüzde 60’ından fazlası ücretli. Bu ücretli ordusunun 9 milyona yakını sigortalı çalışan, 2 milyonu memur, 2 milyonu da güvencesiz çalışan.



Sigortalı çalışan 9 milyonun üçte ikisi 10’dan fazla çalışanı olan işyerlerindeler. Yani üçte biri küçük işyeri çalışanı. TÜİK,yani Türkiye İstatistik Kurumu, 10’dan fazla çalışanı olan işyerlerini temsilen 20 bin kadar işyerine ücret anketi uyguladı ve sordu: İşgücü maliyetiniz nedir, sigorta primlerini çıkardığınızda, ücretlilerin eline brüt ayda ne para geçer? Alınan cevaplar çarpıcı. Sonuçları kılçıklarından ayıklayarak sunalım:

*



*Ücretliler ayda ortalama yaklaşık 1 500 TL brüt ücret alıyorlar. Bunun yüzde 20’si vergiye gitse, elde 1 200 TL net para kalıyor.

*Ancak, ücretlilerin yüzde 50’si, ticaret, inşaat, gıda, tekstil,turizm gibi alt sektörlerde çalışıyor ve ayda ortalama 1130 TL brüt , 900 TL net ücret alıyorlar.

*Ortalama 1 500 TL brüt ücret, toplu iş sözleşmesi olan azınlık işyerlerinde 2 700 TL, ama sendikasız yerlerde 1300 TL’ye düşüyor.

*En yüksek ücret, petrol rafinajında, yani TÜPRAŞ’ta. Toplam ücretlilerin binde 2’si ayda 4 bin 800 TL brüt ücret alıyorlar. En düşük ücret ise deri sektöründe ve ayda 800 TL brüt ücret. Böylece iki kutup arasında 100’e 17 ücret farkı var.

*En yüksek karı eden bankalarda çalışan ücreti göreli iyi. Çoğu üniversite mezunu ortalama finans çalışanı ayda 3 bin 500 TL dolayında brüt maaş alıyor. Ama bilinir ki, finansta da ücret hiyerarşisi var.Üst düzeyde maaşlar yüksek, aşağı doğru ortalama düşer.

*İmalat sanayinde en yüksek ortalama ücret ayda 2 bin 500 TL brüt ücret ile kimya-ilaçta. Onu, 1 700 TL ile otomotiv, benzer ücretlere sahip elektrikli cihaz, metal sektörü izliyor. İmalatta en düşük ücret tekstil-konfeksiyonda: Ayda 874 TL. Neti 700 TL eder ki, asgari ücretin biraz üstü. Lastik-plastik, mobilya, makine-teçhizat diğer düşük ücretli sanayi sektörleri.
*Hizmet sektöründe finanstan sonra, ikinci “yüksek ücretli! “ görünen ulaştırma-haberleşmede ortalama brüt ücret 2 bin TL dolayında. Bu sektörde ücretlilerin yüzde 7’si istihdam ediliyor. Sağlıkta da brüt ücret aylık 2 bin TL’yi bulmuyor, eğitimde 1 700 TL’ye yakın, ticarette 1 500 TL’nin altında. En düşük ücret de otel-lokanta, yani turizmin omurga alt-sektöründe;aylık 1000 TL brüt ücret…

Özetle, resmi veriler diyor ki; ülkede 3,5 milyon işsiz var. İşi olan sigortalı çalışanların eline ayda ortalama 900-1200 TL dolayında para geçiyor. Bu, asgari ücret 2 ise, ortalama ücretin 3 etmesi demek. Bunlar 2008’in ortalama ücreti ve sanmayın ki, 2009’da zam gördü bu ücretler. TÜİK’e göre, yüzde 6,5 oranında tüketici enflasyonu yaşandı. Ama, bu ücretler, o enflasyon kadar zam da alamadı.


Devletin resmi kayıtlarına böyle geçen düşük ücretliler ve işsizler, bundan sonra AKP hükümetinin gerçek kabusu olacaklar…

CHP, Devletçiliğine Sahip Çıkmalı


Türkiye’nin en yakıcı iki sorunu, işsizlik ve bölgesel uçurum…Bu sorunlara çözüm üretmek bir yana, sadece seyirci kalınması, bir dizi ekonomik, politik, sosyal çöküşü de beraberinde getiriyor. Resmi işsiz sayısı 3,5 milyonu geçti, sayılmayan işsizlerle beraber 6,3 milyonu buldu. Bu, yüzde 22 işsizlik demek…


15-24 yaş grubunda olan işsiz genç sayısı 1 milyon 165 bin…Kentlerde iş arayan kadın sayısı 1 milyonun üstünde.…

Bir de “Kürt sorunu”nun en önemli ayağını oluşturan bölgesel uçurum var. TÜİK’in “dandik” gelir dağılımı verilerini ciddiye alsanız bile, İstanbul’daki zengin aile geliri ile Güneydoğulu yoksul aile arasındaki fark 55’e 4 yani 1’e 14... Peki gerice bölgeler için yapılan ne? Kocaman bir hiç!...GAP emziği ile bölge, yıllardır avutuluyor. Özünde Batı’nın kullandığı enerji için yapılan GAP yatırımları, Bölge için yapılmış gibi gösteriliyor. Sulama kanalları yapılıyor ama toprak reformu yok, su, ağalar için. TOKİ, kentlere inşaat yaptırıyor, ama müteahhitler zengin Kürt patronlar…Üç-on paraya yoksul Kürt işçileri güvencesiz, gece yarılarına kadar çalıştırılıyor… Yine de binlerce işsiz, binlerce yoksul, bölgede iş-aş bekliyor, umut bekliyor…
Bırakın 6 milyon işsize iş yaratmak, birkaç yüz bin kişiyi iş sahibi yapmak bile devasa yatırımlar istiyor.

Özel sektör inisyatifi, yatırımları milli gelirin yüzde 20 bandının üzerine çıkaramıyor. Krizde de iyici içine kapandı, milli gelirin yüzde 17’sinin altına indi özel yatırım tutarı. Devletin yatırımlardaki payı 1980’de yüzde 40’tı, bugün yüzde 20 bile değil. O da daha çok ulaşıma, karayollarına yapılan yatırımlar . Devlet, artık yatırımcı, hele sanayici hiç değil, pek istihdam yaratmıyor, özelleştirmelerle işi olanları da direnen Tekel işçileri örneğinde olduğu gibi işsiz bırakıyor. Kayıtlı, sigortalı ücretli sayısı kabaca 9 milyon ama bunların 800 bini (belediyeler vs. dahil) kamu çalışanı. Memur statüsünde olanlar 2,3 milyon. Yani toplamda 13 milyon ücretlinin sadece 3 milyonu devlet kapısında…72 milyonluk Türkiye’de devletin işçi-memur istihdamı 3 milyonu ancak buluyor .

1980 sonrasının neoliberal faşizmi, “devlet geri, özel sektör ileri” komutu verdi. Son krizle yerle bir olan neoliberalizmin bu piyasacı, özelleşmeci amentüsüne, Özal ile birlikte uyum gösteren hükümetler, devleti geri çektikçe çektiler. Gerekli mi, doğru mu, bölgesel etkileri ne olur sorularını sormadan devlet işletmeleri satılıp savruldu. Doğu-G.Doğu’da tarım,hayvancılığı iyi-kötü ayakta utan Et Balık’lar,Süt Endüstrisi Kurumları, illerin şeker,çimento fabrikaları yok pahasına satıldı, kapatıldı, eritildi, tarım da çöktü, il ekonomileri de…

***

Açık olan bir şey var; İşsizlik azalmayacak, artacak…Doğu-G.Doğu’ya Batı’dan özel yatırım gitmeyecek, bölgesel uçurum derinleşecek…Bu durum, bırakalım politik-ideolojik mülahazaları, son derece pratik nedenlerle çok etkin bir kamu müdahaleciliğini zorunlu kılıyor. Devletin, aktif, ekonomik bir öge olarak, yeni KİT’lerle yeniden yatırımcı rol üstlenmesi gerekiyor. Azgelişmiş bölgeler için ayrı bir sosyal gelişme programı ve onları icra edecek yapılanmalar gerekiyor. Bunu, neoliberal AKP zihniyetinin yapacağını beklemek safdillik olur. CHP, iktidara aday ise, üstündeki ölü toprağını atıp, bunları açık açık topluma söyleyebilmeli. CHP’nin, 6 okunun içinde yer alan “devletçilik” ne anlam taşıyor? O ilke bugün hayata geçirilmeyecek de ne zaman geçirilecek? 2008 öncesinin neoliberal bombardımanı karşısında “devletçilik” ilkesinden utanan, hatta o oku atıp kurtulmak gerektiğini savunan birçok CHP’li bilirim … Sayın CHP’liler!...Utanmayın, kısık sesle değil, bağırarak “devletçiliği” savunun, hayata geçirin. AKP ile CHP’nin farkını en iyi ifade etmenin bir yolu da budur. Ancak bunu yaparsanız, iş-aş bekleyen halkı yanınızda bulur, gerçek açılımı yapmış olursunuz…