Sayfalar

9 Ocak 2010 Cumartesi

Hepimiz Avatarız, Hepimiz Pandoralıyız!..



09.01.2010

Önce vizyona girdiği hafta şansımızı denedik ama ne mümkün!.. Sonuçta yeni yılın ilk gününe bilet bulduk ve oğlum Rüzgar ve yeğenim Zeynep ile Avatar ziyafetinden biz de nasiplendik. Gözümüze geçirdiğimiz gözlüklerle üç boyut tekniği sayesinde Pandora gezegenine ve Na’vi halkının hikayesinin içine gömüldük. Kendimizi perdede gördüğümüzün tam içinde hissederken yer yer ağzımız açıkta kaldı…On ayak uzunluğunda, mavi insansı görünümlü, kabile kültürüyle yaşayan, saldırıya uğramadıkları sürece barışçıl olan Na'vi kahramanlarımızla birlikte havada uçtuk, şelalelerden yuvarlandık, zümrüdüanka kuşlarının kanatlarına bindik, yeşilin her tonunda yüzdük, göğü delen ulu ağaçlardan geçilmeyen, unutulmaz orman manzaralarının eşlik ettiği sahnelerde 160 dakika kendimizden geçtik…


Kediyle insan arası, kuyruklu, mavi tenli, kocaman gözlü, Kızılderilileri andıran Na’viler, panter gibi çevik, atletik, enerjik ve upuzun yaratıklar ve yurtlarını, dünyalarını savunuyorlar, sömürgecilere karşı direniyorlar… Bu fantastik epiği, Titanik’in de ustası James Cameron, bilimkurgu romanlardan esinlenerek yazmış ve yönetmiş. Öykü, sömürüp kuruttuğu dünyanın dışına çıkıp uzayda sömüreceği yeni gezegenler arayan açgözlü kapitalistlerle, tuhaf bitki ve hayvanlarla dolu, yüksek, sarp dağların gökte asılı durduğu, bakir ve yemyeşil bir Pandora gezegeninde yaşayan Na’viler arasındaki işgal-savunma öyküsü... Sömürgeciler, Pandora'nın havasını soluyamadıkları için, akıl bağlantısı aracılığıyla kontrol edilebilen insan ve Na'vi karışımı Avatarları üretirler. Ama Avatarlar, sömürgeci-yerli çatışmasında , mazlum Na’vilerin safına geçer ve savaşırlar…


***


2154 yılının sömürgecileri, Pandora'nın değerli madenlerini sömürmek ve daha çok sömürmek peşindedirler. Tıpkı 18’nci, 19’ncu yüzyılda atalarının Afrika’da, Amerika’da, Asya’da yaptıkları gibi, yine sömürgeci, yine emperyalistler... Sömürgecilik, kapitalizmin ilk geliştiği yıllardan sonra, kaba biçimleri terk etse de ince biçimlerle sürdü, “yeni sömürgecilik” biçimini aldı. Giderek, sermaye, mal ihracı, tüm dünya coğrafyalarını kapladı ve emperyalizm, 1980 sonrası isim değiştirip “küreselleşme” adını alarak, imaj değişimi denedi. Filmimiz 22’nci yüzyılda, emperyalizmin dünyanın da dışına taştığını ve başka gezegenlere uzadığını varsayarak kurgulanmış. Kısacası filmimiz, tarih boyutundan bağımsız olarak, anti-emperyalist, anti-faşist, anti-sömürgeci…Na’vilerin yanındayız…Tüm film boyunca onların mücadelelerini hissediyor, onlarla gülüp onlarla hüzünleniyoruz ve saldırgan sömürgecilere okları, mızrakları hatta gezegenin vahşi hayvanlarıyla karşı koymalarını, saldırganlara hadlerini bildirmelerini nefesimizi tutarak bekliyoruz ve “Hepimiz Avatarız, hepimiz Pandoralıyız” duygusuyla ulaşıyoruz finale…Pandoralılar kazanmış, sömürgeciler yenilmiştir…


***


Film, sinema eleştirmeni kadim dostum Sungu Çapan’ın, yazdığı gibi, “Pocahontas”ı (1995) ya da “Kurtlarla Dans Eden Adam”ı (1991) çağrıştıran bildik bir hikâye ile aynı tonda olsa da, geçmişteki sömürgecilik öyküsünü geleceğe taşıyarak seyirciyi yeniden bu süreç üstüne düşündürtüyor.


Avatar’ın sinema sanatında bir aşama olduğu bahsi ise sinema yorumcularının işi..Nitekim, Sungu Çapan, 18 Aralık 2009 tarihli Cumhuriyet’te şöyle yazdı;


“22. yüzyılda, işgalci uygar insanoğlunun, ilkel ama masum bir dünyadışı ırkı ve gezegenini mahvetmeye giriştiği “Avatar”ı, gerçek çekimlerle sentez görüntüleri harmanlayıp normal oyuncularla dijital oyuncuları kaynaştırarak ve özel üç boyutlu kameralarla çalışarak meydana getiren Cameron’ın bu son eseri, vaktiyle 1930’larda sesin, sonra 1940-50’lerde de rengin girmesiyle temelden değişen Yedinci Sanat’ın evriminde belki de yeni bir dönüm noktası sayılabilir şimdiden, üç boyutlu teknolojinin katkısıyla.”


James Cameron, bilimkurgu denildiği zaman akla gelen ilk isim. Her filmiyle olay yaratıyor. Filmleri kült olan, kullandığı teknolojiler taklit edilemeyen bir yönetmen. Mükemmeliyetçi, biraz da huysuz. Nitekim Avatar’a tam 11 yıl emek vermiş. Yüzde 60’ı dijital görüntülerden oluşuyor filmin ve sinema tarihinde devrim yaratacak iddiası var.


200 milyon dolarlık bütçe, daha önce kullanılmamış tekniklerle ve klasik Hollywood yıldızlarının olmadığı bir kadro ile birçok testten sonra üretilmiş Avatar… Özel efekt bombardımanı halinde ve sıkı aksiyon sahneleri içeren, büyük bütçeli üstün yapımların, erişilmez yönetmeni James Cameron’un bu son filmi, görkemli bir seyirlik gerçekten.

8 Ocak 2010 Cuma

Sosyal Güvenlik İflasta, Emekliler İsyanda…


08.01.2010

1980 sonrasının neoliberal politikaları adım adım sosyal devleti yok etti. 12 Eylül mamulü 1982 Anayasası’na konulan emek örgütlenmelerine getirilen kısıtlamalar, grev, toplusözleşme haklarını görünürde var gösterip fiiliyatta yok eden yaklaşımlar, emeğin enformalleşmesine imkân sağlayan her tür düzenleme, devletin istihdam sağlayıcı yatırımcı özelliğini budama… Bunların yanı sıra, vergi-harcama politikalarında, emeğin aleyhine sermayenin lehine düzenleme de sosyal devleti berhava etti. Malum; dışa açılmak için, rekabet gücü edinmek, onun için de emek maliyetini düşürmek, devletin bütçe üstünden emeğe aktardıklarını kesip sermayeye aktarmak, onu güçlendirmek gerekiyordu.

Emeklilere sağlanan maaş ve sağlık harcamalarında eli sıkı davranmak da bu neoliberal anti-sosyal yaklaşımın ürünüydü. Çoğu, IMF diktesiyle, istisnasız 1980 sonrası tüm hükümetlerin icraatlarına yansıyan bu anti-sosyal devlet yaklaşımı, son 7 yıllık AKP iktidarına da damgasını vurdu. Dahası, “Sağlıkta Dönüşüm” adı altında AKP iktidarınca girişilen “reform” adı altındaki icraat da tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Bugün, SGK, yani Sosyal Güvenlik Kurumu hızla iflasa gidiyor ve kurumu ayakta tutmak için bütçe kaynaklarını artan oranlarda aktarmak gerekiyor. Öyle ki, bütçede en önemli kalemin biri faiz ödemeleriyse, diğeri SGK’ye, batmaması için yapılan, bütçe transferleridir.

AKP iktidarının ilk icraat yılı olan 2003’ün sonunda 16 milyar TL’yi bulan ve o yılın milli gelirinin yüzde 3.5’u tutarındaki bütçeye aktarımlar, 2007’de 33 milyar TL’yi buldu ve milli gelire oranı da yüzde 4’e yaklaştı. 2008’de ise bütçe transferleri 35 milyar TL’ye çıktı. Krizin de etkisiyle SGK 2009’da iyice batmaya başladı. Krizde çok sayıda işçi işten çıkartıldı, dolayısıyla prim gelirleri 1 yılda 2 milyar TL azaldı. Yanı sıra, hem özel sektör, hem Bağ-Kurlu esnaf, hem de çoğu AKP’li belediyeler prim borçlarını ödememeye başladılar. Bu yılın 10 ayında tahsili gecikmiş prim alacağı tutarı 44 milyar TL. Borçluların çoğu, “Nasılsa bir af çıkar” uyanıklığı içinde.

Prim gelirleri azalırken ilaç firmalarına, özel hastane ve kliniklere bol keseden aktarılan kaynaklar, SGK’yi iyice dibe itti. Bu yılın 10 ayında 45 milyar TL’yi bulan bütçe yamasının, 12 ayda 54 milyar TL’yi, milli gelir içindeki payının da yüzde 5’i geçtiği tahmin ediliyor.

***

SGK’nin iflasa doludizgin gidişi ile paçası tutuşan iktidar, işte bu nedenle eczacılardan başlayarak sektörün bütün bileşenlerini mağdur edecek önlemlere başvurdu. Bundan tabii ki, emekliler de nasibini alıyor.

Türkiye’de insafsızlığın temel göstergesi aranırsa, emeklilere layık görülen maaşları gösterebilirsiniz. Sayıları 9 milyonu bulan emeklilerin ortalama aylık gelirleri 600 TL’yi bulmuyor. 7 milyon emekliye topu topu, seyyanen 60 TL’lik komik zam yapan ve bunu, “Yüzde 20’ye varan zam yaptım”, diye takdim edip kasılan Başbakan’a, emekliler isyan ediyor. Memur emeklileriyle birlikte sayıları 9 milyonu bulan bu barut fıçıları, acaba önlerine seçim sandığı konulduğunda nasıl tercih kullanacaklar? Bu zammın bütçeye 3 milyar TL’ye mal olacağını söyleyen Başbakan, öte yandan, işverenlerin yüzde 5’lik SSK prim yükümlülüklerini üstlenerek onlara 3 milyar TL’lik teşvik aktardığı bilgisini neden toplumla, emeklilerle paylaşmıyor?

***

Tütün işçilerinin, referandumla “Durmak yok, direnişe devam!” kararı önünde saygı ile eğilelim ve onların yanında olduğumuzu her fırsatta, her biçimde gösterelim. Dip dalganın bu kararlılığı, işçi ve memur sendikalarının koltuklarına yapışmış sendika ağalarını kış uykularından uyandırır mı bilemeyiz ama, belli ki 2010, her şeye ve her ayak bağına rağmen, sokağın yılı olacak. Sokak, emeklilerle de dolacak… Türkiye, yavaş yavaş, ağır ağır da olsa, gerçek gündemine nihayet dönüyor:

Su çatlağını buluyor...

mustafasnmz@cumhuriyet.com.tr

http://mustafasnmz.blogspot.com/

6 Ocak 2010 Çarşamba

Ücretlerden Ne Haber?

06.01.2010

Türkiye’de 13 milyona yakın ücretli-maaşlı var. Yani Türkiye’de nüfusun yüzde 60’ından fazlası ücretli. Bu ücretli ordusunun 9 milyona yakını sigortalı çalışan, 2 milyonu memur, 2 milyonu da güvencesiz çalışan.



Sigortalı çalışan 9 milyonun üçte ikisi 10’dan fazla çalışanı olan işyerlerindeler. Yani üçte biri küçük işyeri çalışanı. TÜİK,yani Türkiye İstatistik Kurumu, 10’dan fazla çalışanı olan işyerlerini temsilen 20 bin kadar işyerine ücret anketi uyguladı ve sordu: İşgücü maliyetiniz nedir, sigorta primlerini çıkardığınızda, ücretlilerin eline brüt ayda ne para geçer? Alınan cevaplar çarpıcı. Sonuçları kılçıklarından ayıklayarak sunalım:

*



*Ücretliler ayda ortalama yaklaşık 1 500 TL brüt ücret alıyorlar. Bunun yüzde 20’si vergiye gitse, elde 1 200 TL net para kalıyor.

*Ancak, ücretlilerin yüzde 50’si, ticaret, inşaat, gıda, tekstil,turizm gibi alt sektörlerde çalışıyor ve ayda ortalama 1130 TL brüt , 900 TL net ücret alıyorlar.

*Ortalama 1 500 TL brüt ücret, toplu iş sözleşmesi olan azınlık işyerlerinde 2 700 TL, ama sendikasız yerlerde 1300 TL’ye düşüyor.

*En yüksek ücret, petrol rafinajında, yani TÜPRAŞ’ta. Toplam ücretlilerin binde 2’si ayda 4 bin 800 TL brüt ücret alıyorlar. En düşük ücret ise deri sektöründe ve ayda 800 TL brüt ücret. Böylece iki kutup arasında 100’e 17 ücret farkı var.

*En yüksek karı eden bankalarda çalışan ücreti göreli iyi. Çoğu üniversite mezunu ortalama finans çalışanı ayda 3 bin 500 TL dolayında brüt maaş alıyor. Ama bilinir ki, finansta da ücret hiyerarşisi var.Üst düzeyde maaşlar yüksek, aşağı doğru ortalama düşer.

*İmalat sanayinde en yüksek ortalama ücret ayda 2 bin 500 TL brüt ücret ile kimya-ilaçta. Onu, 1 700 TL ile otomotiv, benzer ücretlere sahip elektrikli cihaz, metal sektörü izliyor. İmalatta en düşük ücret tekstil-konfeksiyonda: Ayda 874 TL. Neti 700 TL eder ki, asgari ücretin biraz üstü. Lastik-plastik, mobilya, makine-teçhizat diğer düşük ücretli sanayi sektörleri.
*Hizmet sektöründe finanstan sonra, ikinci “yüksek ücretli! “ görünen ulaştırma-haberleşmede ortalama brüt ücret 2 bin TL dolayında. Bu sektörde ücretlilerin yüzde 7’si istihdam ediliyor. Sağlıkta da brüt ücret aylık 2 bin TL’yi bulmuyor, eğitimde 1 700 TL’ye yakın, ticarette 1 500 TL’nin altında. En düşük ücret de otel-lokanta, yani turizmin omurga alt-sektöründe;aylık 1000 TL brüt ücret…

Özetle, resmi veriler diyor ki; ülkede 3,5 milyon işsiz var. İşi olan sigortalı çalışanların eline ayda ortalama 900-1200 TL dolayında para geçiyor. Bu, asgari ücret 2 ise, ortalama ücretin 3 etmesi demek. Bunlar 2008’in ortalama ücreti ve sanmayın ki, 2009’da zam gördü bu ücretler. TÜİK’e göre, yüzde 6,5 oranında tüketici enflasyonu yaşandı. Ama, bu ücretler, o enflasyon kadar zam da alamadı.


Devletin resmi kayıtlarına böyle geçen düşük ücretliler ve işsizler, bundan sonra AKP hükümetinin gerçek kabusu olacaklar…

CHP, Devletçiliğine Sahip Çıkmalı


Türkiye’nin en yakıcı iki sorunu, işsizlik ve bölgesel uçurum…Bu sorunlara çözüm üretmek bir yana, sadece seyirci kalınması, bir dizi ekonomik, politik, sosyal çöküşü de beraberinde getiriyor. Resmi işsiz sayısı 3,5 milyonu geçti, sayılmayan işsizlerle beraber 6,3 milyonu buldu. Bu, yüzde 22 işsizlik demek…


15-24 yaş grubunda olan işsiz genç sayısı 1 milyon 165 bin…Kentlerde iş arayan kadın sayısı 1 milyonun üstünde.…

Bir de “Kürt sorunu”nun en önemli ayağını oluşturan bölgesel uçurum var. TÜİK’in “dandik” gelir dağılımı verilerini ciddiye alsanız bile, İstanbul’daki zengin aile geliri ile Güneydoğulu yoksul aile arasındaki fark 55’e 4 yani 1’e 14... Peki gerice bölgeler için yapılan ne? Kocaman bir hiç!...GAP emziği ile bölge, yıllardır avutuluyor. Özünde Batı’nın kullandığı enerji için yapılan GAP yatırımları, Bölge için yapılmış gibi gösteriliyor. Sulama kanalları yapılıyor ama toprak reformu yok, su, ağalar için. TOKİ, kentlere inşaat yaptırıyor, ama müteahhitler zengin Kürt patronlar…Üç-on paraya yoksul Kürt işçileri güvencesiz, gece yarılarına kadar çalıştırılıyor… Yine de binlerce işsiz, binlerce yoksul, bölgede iş-aş bekliyor, umut bekliyor…
Bırakın 6 milyon işsize iş yaratmak, birkaç yüz bin kişiyi iş sahibi yapmak bile devasa yatırımlar istiyor.

Özel sektör inisyatifi, yatırımları milli gelirin yüzde 20 bandının üzerine çıkaramıyor. Krizde de iyici içine kapandı, milli gelirin yüzde 17’sinin altına indi özel yatırım tutarı. Devletin yatırımlardaki payı 1980’de yüzde 40’tı, bugün yüzde 20 bile değil. O da daha çok ulaşıma, karayollarına yapılan yatırımlar . Devlet, artık yatırımcı, hele sanayici hiç değil, pek istihdam yaratmıyor, özelleştirmelerle işi olanları da direnen Tekel işçileri örneğinde olduğu gibi işsiz bırakıyor. Kayıtlı, sigortalı ücretli sayısı kabaca 9 milyon ama bunların 800 bini (belediyeler vs. dahil) kamu çalışanı. Memur statüsünde olanlar 2,3 milyon. Yani toplamda 13 milyon ücretlinin sadece 3 milyonu devlet kapısında…72 milyonluk Türkiye’de devletin işçi-memur istihdamı 3 milyonu ancak buluyor .

1980 sonrasının neoliberal faşizmi, “devlet geri, özel sektör ileri” komutu verdi. Son krizle yerle bir olan neoliberalizmin bu piyasacı, özelleşmeci amentüsüne, Özal ile birlikte uyum gösteren hükümetler, devleti geri çektikçe çektiler. Gerekli mi, doğru mu, bölgesel etkileri ne olur sorularını sormadan devlet işletmeleri satılıp savruldu. Doğu-G.Doğu’da tarım,hayvancılığı iyi-kötü ayakta utan Et Balık’lar,Süt Endüstrisi Kurumları, illerin şeker,çimento fabrikaları yok pahasına satıldı, kapatıldı, eritildi, tarım da çöktü, il ekonomileri de…

***

Açık olan bir şey var; İşsizlik azalmayacak, artacak…Doğu-G.Doğu’ya Batı’dan özel yatırım gitmeyecek, bölgesel uçurum derinleşecek…Bu durum, bırakalım politik-ideolojik mülahazaları, son derece pratik nedenlerle çok etkin bir kamu müdahaleciliğini zorunlu kılıyor. Devletin, aktif, ekonomik bir öge olarak, yeni KİT’lerle yeniden yatırımcı rol üstlenmesi gerekiyor. Azgelişmiş bölgeler için ayrı bir sosyal gelişme programı ve onları icra edecek yapılanmalar gerekiyor. Bunu, neoliberal AKP zihniyetinin yapacağını beklemek safdillik olur. CHP, iktidara aday ise, üstündeki ölü toprağını atıp, bunları açık açık topluma söyleyebilmeli. CHP’nin, 6 okunun içinde yer alan “devletçilik” ne anlam taşıyor? O ilke bugün hayata geçirilmeyecek de ne zaman geçirilecek? 2008 öncesinin neoliberal bombardımanı karşısında “devletçilik” ilkesinden utanan, hatta o oku atıp kurtulmak gerektiğini savunan birçok CHP’li bilirim … Sayın CHP’liler!...Utanmayın, kısık sesle değil, bağırarak “devletçiliği” savunun, hayata geçirin. AKP ile CHP’nin farkını en iyi ifade etmenin bir yolu da budur. Ancak bunu yaparsanız, iş-aş bekleyen halkı yanınızda bulur, gerçek açılımı yapmış olursunuz…

4 Ocak 2010 Pazartesi

Medya Çatırdıyor, Dip Dalga, Gerçeği Arıyor…

04.01.2010-pzt.

Hürriyet’te Ertuğrul Özkök’ün koltuğunu bırakması, Aydın Doğan’ın köşesine çekildiğini ilan etmesi, Türkiye medya tarihi açısından bir kilometre taşı sayılmalı. Bu istifalar, çevresi bir süredir T.Erdoğan tarafından vergi toplarıyla kuşatılan Doğan Medya’da bir biat hazırlığıdır. Oysa çok kısa süre önce Aydın Doğan, “Bizim kültürümüzde biat yok!” diyordu.

Son 30 yılda , yani 24 Ocak+12 Eylül darbesiyle başlayan süreçte, medya, icraata geçen neo-liberal faşizmi kamufle eden ipek şal, kitleleri apolitikleştiren yalan değirmeni oldu. Medya hızla ticarileştirilip üstünden para kazanıldı. Ama daha çok da medyayı iktidarlara, gereğinde rakip sermayedarlara karşı silah olarak kullanıp üstünden rant sağlama ve politika dikte etme çabaları arttı . Otuz uzun yılı bu köşede özetleyemem. Merak edenler, 2003’te İletişim Yayınları’ndan çıkan Filler ve Çimenler: Medya ve Finans Sektöründe Doğan/Anti-Doğan Savaşı kitabımı okuyabilirler. Yine de belli satırbaşları vermeye çalışayım.

***

Medyanın yükselme devri, sermaye birikimini dışa açılarak sürdürme derdindeki burjuvazinin, 12 Eylül’e medya üstünden de destek verdiği, devamında Özal’ı yücelttiği dönemdir. Dış kaynakla başlayan büyüme, reklam pastasını da, medya kazancını da büyüttü. Özal’ın, iktidar edebilmek için medyaya uzattığı teşvik, kredi, arsa tahsisi biçimindeki havuçlara tenezzül ile yozlaşma arttı. Aydın Doğan ve Dinç Bilgin, medya endüstrisinin iki önemli patronu olarak sivrilirken Ertuğrul Özkök ile Zafer Mutlu, reislerin sağ kolları olarak sahne aldılar. Sonradan bir sürü küçük Özkökler ve küçük Mutlular da türedi elbette..

***

1990’ların başında özel televizyonculuğa geçişle birlikte, medyanın gelişme devri de başladı. Medya endüstrisi, finans-sanayi ile bütünleşmiş komplekslere dönüştü. Özellikle zayıf koalisyon hükümetlerini desteklemenin karşılığı, bir dizi rant olarak Ankara’dan kapıldı. Doğan’ın hissesine Dışbank, Petrol Ofisi, Hilton Oteli, devlet bankalarından ucuz krediler vb. düşerken Dinç Bilgin pek becerikli çıkamadı.Özelleştirmeden aldığı Etibank’ı hortumladığı için hapislere düştü. Başta, sağ kolu Zafer Mutlu olmak üzere, dost bildikleri de, Doğan’ın desteğiyle Vatan’ı kurarak, Bilgin’i terk ettiler.

Merkez medya gelişip büyürken , çürüme ve çürütme süreçleri de iç içe geçti. Bu dönemde Ertuğrul Özkök’ün dinlemeye takılan ANAP’lı bakan Güneş Taner ile teşvik pazarlığı, medya tetikçiliğinin en önemli belgelerindendir. Uzanların, Asil Nadirlerin parlayıp söndükleri bu dönem, medya etiği adına, haber alma hakkı adına, gazeteci hakları adına ne varsa, her şeyin de ırzına geçildiği bir dönem oldu. Medyanın bu kadar ticarileştiği, silah-şantaj aracı olarak kullanıldığı, sendika düşmanı kesildiği; editörlerin, köşe yazarlarının bu kadar silahşörleş(tiril)diği; bu oyunun bir parçası olmak istemeyenlerin de bu kadar itilip kakılıp dışlandığı bir dönem olmadı.

Doğan ile Bilgin, egemenlik için itişirken, züccaciye dükkanını girmiş filler misali, hem kendilerine hem topluma büyük zarar verdiler. Dinç Bilgin’i iyice saf dışı bırakıp medyanın tek hakimi olma ihtirasındaki Doğan’ın bu hevesi, arkadan gelen neoliberal-muhafazakar AKP iktidarının taş koyması ile, kursağında kaldı.

***

Şimdi, AKP iktidarı ile birlikte, “Merkez medyada” gerileme devrindeyiz artık... Bilgin sahneden silindi ama Sabah-ATV, ne Doğan’a ne de kenardan yanaşan Ciner’e kaldı. T.Erdoğan,onu, damadının yönettiği Çalık Holding’in patronajına sokarak kontrolüne aldı. Dahası; yeni medyalarla ,TRT, AA kontrolü ile yandaş medyasını inşa etti, şimdi de Doğan’ı, daha da küçülmeye zorluyor. Ertuğrul Özkök’ü istifa ettiren , Aydın Doğan’ı köşesine çekilmeye iten baskı, diğer medya yatırımı olanlara, Ciner, Doğuş, Karamehmet’e ve oradaki küçük Özköklere de gözdağı aynı zamanda.

Açık olan bir şey var; Bu kadar ticarileşip, araçsallaşmış medya, kitleler nezdinde ciddi güven kaybına uğramış durumda. Aynı güven kaybı, neoliberal-gerici kesimin TV kanalları, kapılara bırakılan gazeteleri için de geçerli. Kendi iktidarları uğruna, toplumun tarafsız haber alma, farklı yorumlara ulaşma hakkını gasp edenlere, daha da ileri giderek ellerindeki sermaye ve teknolojiyle toplumu gütme, yanlış yönlendirme çabasında olanlara, öteden beri duyulan inançsızlık ve öfke daha da büyüyor. Bu tepki, yavaş da olsa, dipten geliyor, sokağa yansıyor. Nerede mi? Gözü olan görür, kulağı olan duyar…

2 Ocak 2010 Cumartesi

“Devletin Mali Krizi” Ve Sokağın Yılı 2010

02.01.2010
Küresel krizin 2010’da dünyada ve Türkiye’de nereye doğru seyredeceği, krizden büyümeye geçişin mümkün olup olamayacağı sorusu, yeni yılın en beylik sorularından. Hemen belirtelim ki, Türkiye ekonomisini 2010’da ne bekliyor diye soranların öncelikle dünyayı içeren büyük fotoğraftan giderek Türkiye’nin yerini anlamaları gerekiyor.

Hemen hatırlayalım ki, derin bir küresel çöküşün ardından, geniş kapsamlı devlet müdahaleleriyle talebin desteklenmesi ve finans piyasalarındaki belirsizliğin ve sistemik riskin düşürülmesi çabası, daha önemli bir çöküş riskini şimdilik önledi. Ama bu devlet müdahalelerinin , büyük bütçe açıkları ve beraberinde önemli büyük kamu borç stoklarına yol açtığı da madalyonun diğer yüzünde yatan gerçek. 2009’un son çeyreği ile, kriz “devletin mali krizi”ne de dönüşmeye başladı. Merkez ülkelerdeki finansal kurumların krizin zehirli unsurlarından, toksik kağıtlarından ne kadar arındıkları, yapılarını ne kadar sterilize edip bünyelerini güçlendirdikleri tam anlaşılamazken, bu belirsizliğe Dubai, arkasından Güney Avrupa, şimdi de Japonya’nın kamu bütçe-borç krizleri eklenmeye başladı. 2010, Türkiye de dahil birçok ülkede bütçe açığı ve kamu borç yükünün konuşulacağı ve bu sorunlara da çözüm aranacağı bir yıl olacağa benzer.

***

Hatırlayın, Ekim 2009’da IMF, İstanbul’daki toplantısında kamuoyu ile paylaştığı “Dünya Ekonomik Görünümü, Ekim 2009 (World Economic Outlook, Oct.2009” başlıklı raporunda, 2010 için, krizden büyümeye geçiş yılı iddiasını taşıyordu. IMF, krizin yarattığı daralmanın tüm dünya için 2009’da yüzde 1,1’de kalacağını ama 2010’da bunun yerini yüzde 3,1 büyümenin alacağını öngörüyordu. Devamında, Merkez ülkelerde 2009 küçülmesinin yüzde 3,4, Avro alanı için de yüzde 4,2 olacağı öngörülmüştü. Aynı IMF, 2010 için Merkez ülkelerde büyümenin yüzde 1,3’e çıkacağını, ama Avro alanında büyümenin yüzde 0,3’te kalacağını öngörmüştü. IMF raporu, Türkiye’nin de yer aldığı “yükselen ülkeler”in Çin, Hindistan, Brezilya gibi kuyruğu dik tutan ülkeler sayesinde 2009 büyümelerinin yüzde 1,7 olacağını, ama 2010’da yüzde 5’in üstünde büyüyeceklerini öngörmüştü. Bunlar IMF’nin son “evdeki hesapları”…

***

IMF’nin 2009 öngörüsünün ve 2010 hedeflerinin ne kadar isabetli olduğu , herhalde Mart ayında yayımlanacak yeni bir “Outlook” ile test edilecek. Yine hatırlayın; IMF’nin son raporunda hep, ama hep , kamu müdahalelerinin kaçınılmazlığına ve iyileşme belirtileri ortaya çıkıncaya kadar kesilmemesi gerektiğine vurgu yapılırken bunun kamuya, neye mal olacağına, ortaya çıkacak devasa bütçe açıkları ve borç yüklerinin yaratacağı komplikasyonların ne olacağına, zinhar, değinilmiyordu.

Raporun “Yönetici Özeti(Executive Summary)” kısmına bakarsanız şöyle deniyor; “ Pek çok ülkede açıkların ve kamu borcunun halihazırda yüksek düzeylere ulaşmış olmasına rağmen, düzelme iyice belirgin hale gelene kadar canlandırıcı mali önlemlere devam edilmesi gerekiyor. Büyümeyi olumsuz etkileyebilecek risklerin gerçekleşmesi halinde, bu önlemlerin daha da yoğunlaştırılması ve mevcut planlarda öngörülenin ötesine geçmesi gerekebilir. Dolayısıyla hükümetlerin gerektiğinde yeni paketler uygulamaya hazır olması gerekiyor.” Yani, IMF, açıklara, borçlara aldırmayın, hasta yataktan kalkana kadar gerekirse yeni yardım paketleri uygulayın diyor, ama bu sırada oluşacak bütçe açığı yükü, borçların yenilenmesi için girilecek sıkıntılar , hele ki, bu operasyonların toplumsal maliyetinin kitlelere vergi, harcama kısıntısı vb. şeklinde yansımaları hiç mi hiç dert edilmiyor. IMF etmiyor, ama bunlar ülke iktidarları için büyük dert…

***

Devletin mali krizi, Türkiye için de geçerli. Türkiye’de bütçe açıkları 2009’da 60 milyar TL’yi bulduktan sonra, 2010’da, hedeflenen yüzde 3,5 büyümenin olması halinde bile 50 milyar TL’nin altına düşmeyecek. Kamunun borç stoku şimdiden 450 milyar TL’yi aşmış, 500 milyar TL’ye doğru koşuyor. Borçları çevirmek için ödenen faizin bugünkü seviyelerde seyri kolay değil. AKP iktidarının teknesi, Kürt açılımı fiyaskosu, Ordu ile, emek cephesi ile yaşadığı sürtüşmelerden dolayı hızla su alıyor. Bu dibe doğru iniş, iktidarı, sonunda IMF kapısına gitmeye de zorluyor. Bütçe-borç krizinin IMF parasıyla aşılmaya çalışılması, yükü, emeğe, alt-orta sınıfa yıkma anlamını taşıyan “bütçe mali disiplini”nin IMF komutunda sıkılaştırılması demek. Bu da 2010’u, “sokağın yılı” yapmaya yetecek bir gerekçe…

1 Ocak 2010 Cuma

“Yeni Sol”un Nesi Yeni, Nesi Sol?

01.01.2010

Parti kurma hazırlığı içinde olduğu söylenen “Yeni Sol” hareketi, “Çerçeve metin” isimli bir dökümanı kamuoyuna duyurdu. Bu metni oluşturan 1915 sözcük üstünden bir “içerik analizi” denemesi ile bu siyasi girişimi anlamaya çalışalım.

Yeni Sol’un çerçeve metninde hiç olmayan sözcükler: Sosyalizm, işçi sınıfı, sınıf mücadelesi, devrim, emek iktidarı, kamulaştırma…Dolayısıyla, aralarında Ufuk Uras, Ahmet İnsel, Burhan Şenatalar, Ahmet Asena gibi, çoğu sosyalist gelenekten gelen bu hareket temsilcilerinin sosyalist bir parti kurma niyetinde olmadığı açık. O zaman, geriye bu partinin nasıl bir sol parti olacağını anlamak kalıyor. İçerik analizinde, geleneksel merkez solda, mesela CHP sözlüğünde yer alan şu tür kavramlara da yer vermedikleri görülüyor; Devletçilik, halkçılık, kamu müdahalesi, KİT, planlama, özelleştirme karşıtlığı...Hatta devletçi sözcüğü 2 yerde, negatif, itici anlamda kullanılmış. Demek ki, Yeni Sol, CHP türü bir merkez sol parti de olmak istemiyor.

***

Devam edelim; Yeni Sol, sınıf kavramını pek sevmiyor. Sadece iki yerde “sınıfsal eşitsizlik” ifadesi kullanılmış, ama hiçbir yerde emekçi sınıflar, sermaye sınıfı vb ifadeleri yer almıyor. Oysa, sol, sosyal demokrat partiler, burjuvazinin varlığına itiraz etmemekle beraber, yerlerini emekçi sınıfın yanı olarak tarif ederler. Yeni Sol’da bu yok. Buna karşılık Yeni Sol’u tanımlayan temel kavram “Yurttaş”. Çerçeve metinde 11 yerde yurttaş sözcüğü kullanılıyor. Eşit yurttaşlık, Anayasal yurttaşlık,Yurttaş katılımı,Yurttaş inisyatifi, Yeni Sol’un, sınıftan çok önem verdiği kategoriler. Bu, emek-sermaye karşıtlığı yerine “sivil toplum-devlet” karşıtlığını önemsemek aslında. Ama bunun sol bir partinin alameti farikası olmadığı , sağ liberallerin de benimsediği bir ayrıştırma olduğu açık.

Yeni Sol’un küreselleşme ile ilgili fikri ne? İki yerde sermayenin küreselleşmesinden söz ediliyor. Birincisinde sermayenin küreselleşmesinin muazzam zenginlik yarattığından söz ediliyor. İkinci yerde de bu küreselleşmenin yarattığı sosyal tahribat ve adaletsizlikten söz ediliyor. Anlaşılan şu ki, Yeni Sol, küreselleşmeye karşı çıkmanın yersiz olduğuna, ama bazı savunma mekanizmaları geliştirerek küreselleşmenin ortaya çıkardığı adaletsizliklerin azaltılabileceğine inanıyor.

Yeni Sol’un, AB’nin liberal ve elitist yanına itirazı var ama AB sürecinin Türkiye’nin demokratikleşmesine destek verdiğine inanıyor; AB’de, sosyal bir Avrupa isteyenlerle dayanışmak gerektiği ifade ediliyor.

***

Çerçeve metinde yer alan şu paragraf, birçok soruyu sordurtuyor ama cevap vermiyor: “Bugün toplum, insani ve toplumsal ihtiyaçların karşılanması için ya devlete ya da piyasaya muhtaç bırakılıyor. Kapitalizmin liberal ve devletçi seçenekleri insanlığın kaderi olarak kabul edilemez. Bu çaresizlik ikileminden, katılıma, ortaklığa ve gönüllülüğe dayalı yeni bir seçenekle çıkılabilir”. Devlete ve piyasaya muhtaçlık derken, devleti anladık da, piyasa kim? Özel sektör mü? Kapitalizmin liberal ve devletçi seçeneğinin dışındaki üçüncü seçenek ne? Yeni sol, bunların yerine seçenek olarak neyi savunuyor? Katılım, ortaklık ve gönüllülükten oluşan kapitalizm nasıl bir şey ? Bu soruların yanıtı yok. Yeni Sol, devlet sözcüğünden irite oluyor, piyasayı da sevmiyor. Planlama sözcüğü çerçeve metinde bir kez olsun yer almıyor. Devlet ya da kamu müdahalesi olmadan, piyasanın yarattığı eşitsizlik ve melanetlerin nasıl önüne geçilecek, bunun araçları neler olacak ? Bu soruların da cevabı yok.

Yeni Sol, metnin 8 yerinde eşitsizlikten söz ederken, bunların iki tanesinde “sınıfsal eşitsizlik” ifadesini kullanıyor. Eşitsizlik sınıfsal ise, çözümün de sınıfsal olması gerekmez mi? Gerekir ama, Yeni Sol, herhangi bir sınıfsal duruş ve çözüm önermiyor.

***

Özetle, Yeni Sol, sermayenin küreselleşmesine karşı değil, onu bir realite olarak kabul ediyor. Eşitsizlikten şikayetçi ama bunun kaynağı olan emek-sermaye karşıtlığı ile ilgili bir sorunu var görünmüyor. Hem devletçi, hem piyasacı yaklaşımlara karşı olduğunu ifade ediyor ama üçüncü yol olarak ne önerdiği belli değil. Bol katılım, bol adalet sözcükleri var ama eşitsizlikleri yaratan sınıfsal farklılıkların reddiyle, onun yerine, gri bir yurttaşlık vurgusuyla solcu olunur mu?

Dikkat çeken bir husus da, Yeni Sol’un bildirgesinde, küresel krizin piyasacılık, küreselleşme, AB gibi süreç ve olguları, bunun Türkiye’ye etkilerini hiç dikkate almaması, eski ezberle yola devam etmesi…

“Yeni Sol”, çerçeve metninde yer alan takdimiyle bana, ne “yeni”, ne de sosyal demokrat anlamda bile, “sol” gibi geldi.