Sayfalar

21 Aralık 2009 Pazartesi

Yeni Bir Devletçilik

21.12.2009-pzt.

Türkiye’nin yakıcı iki sorunu işsizlik ve bölgesel uçurum, acil müdahale gerektiriyor. Bunun yolu da içinde bulunduğumuz küresel kriz konjonktürünün de etkisiyle kamu müdahalesinden, kamunun ekonomide doğrudan etkinliğini artırmasından geçiyor. Bu fikre, AKP çok yabancıdır. İktidara aday CHP, temel ilkeleri arasında yer alan “devletçilik”ile sorunlara müdahil olabilir. Ancak, bugün uygulanacak devletçiliğin de 1980 öncesinden mutlaka farkları olmalı, o dönemin zaaflarından arınmalıdır. Neydi o zaaflar?

***

Geçmişte KİT’ler, birçok sanayinin kurulmasına, altyapının oluşturulmasına, işgücünün eğitimine öncülük ederlerken, özellikle 1950-1980 döneminde, siyasi partilerin istismar ettikleri, yandaşlarına rant aktardıkları, parti üyelerinin, yandaş sendikaların arpalıkları olarak da kullanıldılar. KİT’lerin özel sektörce kullanılan mal ve hizmetlerin fiyatlarının Bakanlar Kurulu’nca maliyetinin altında belirlenip zararının da bütçeye yazılması, KİT’leri bir emme basma tulumbasına döndürmüş, verimlilikten uzak, beceriksiz, kaynak savuran kurumlar imajına yol açmıştı.

Bugünün devletçiliği, yeniden kurulacak KİT’lere yeni görevler verebilir. Bunların bazıları, yarıda bırakılan sanayileşmeyi tamamlamakla, enerji üretimini geliştirmekle görevlendirilir, böylece yatırım ve ara malı ithalatında ikame yaratır, özel sanayilere de tedarikçi olur. Kamu bankalarının tahkim edilmesi, yeni uzman kamu bankaları kurulması yerinde olur. Yeniden kurulacak Süt Endüstrisi Kurumu ve büyütülecek Et Balık, özellikle Doğu ve G.Doğu tarım ve hayvancılığını ayağa kaldırmak için bir ihtiyaçtır. Kamunun sulama yatırımlarını hızlandıracak kuruluşlarla birlikte Türkiye, giderek stratejik özellik kazanan gıda alanında yeniden bir dünya gücü olabilir. Gerice yörelerde işsizlere iş yaratmak, işgücünü eğitmek amaçlı KİT yatırımları, ekonomik olmasa da sosyal görev saikiyle mutlaka yapılmalı, bu sosyal müdahaleden kaynaklanan “görev zararları”nın karşılığı, savunma-emniyet, lüks bürokrasi ve bakanlık harcamaları daraltılarak bulunabilir.

***

Yeni devletçilik, Doğu ve G.Doğu’daki, Doğu Karadeniz’deki yerel yönetimlerle, bölgenin girişimcileriyle ortaklıklar kurup onlara ihtiyaç duydukları sermaye,işgücü,teknoloji desteği sağlayabilir. Bu bölgelerin turizm endüstrisi potansiyeli kamu destekli konaklama yatırımları ile, ulaşım yatırımları ile canlandırılabilir. Sınır ticaretine katkıda bulunan kamu ortaklıkları düşünülebilir. Bu bölgelerdeki KİT kuruluşlarına, ya da “Gelişme Ajansları”na, yöre belediyelerinin, dernek ve sendika temsilcilerinin katılımı sağlanarak yerinden yönetimle daha demokratik ve etkin bir işletmecilik anlayışı hayata geçirilebilir.

Yeni devletçiliğin KİT’leri, kriz nedeniyle Anadolu’da kapanmış ve/veya kapanmanın eşiğine gelmiş sanayi tesislerine omuz verebilir, buralara ortaklık desteği vererek istihdamı kurtarabilir, hatta yeni istihdam yolları açabilir.

Yeni devletçilik, yeni bir yönetim anlayışı ile icra edilmelidir. Çalışanların “özyönetim komiteleri”, sendikalar, TMMOB gibi mesleki kuruluşlar KİT yönetim kurullarında temsil edilmelidir.Bu, hem yolsuzluklara karşı bir sigorta olacak hem de aşağıdan yukarıya yararlı görüş ve önerilerin iletilmesini sağlayacak, sağlıklı karar üretimine, işyeri demokrasisine de katkı sağlayacaktır.

***

Yeni devletçilik, sadece yeni KİT’ler demek değildir. Yeni devletçilik, yeni bir maliye, vergi ve harcama politikası, yeni bir kur ve dış ticaret politikası ile el ele yürütülmelidir. Çoğunu halkın ödediği dolaylı vergi oranını bugünkü yüzde 65-70 seviyesinden yüzde 50’lere kadar indirip vergiyi gücü olandan almak yeni devletçiliğin temel yaklaşımı olmalı, özellikle yüksek kira, yüksek faiz, temettü gelirlerinden, şirket ve bankaların karlarından dişe dokunur vergiler almalı, vergi kaçaklarının,vergiden kaçınmanın önü kesilmelidir. Keza asker-polisin, üst bürokrasinin, meclisin lüks harcamalarında yapılacak tasarruflarla daha etkin bir bütçe ortaya çıkacak, borç stoku azaltılıp bütçeden faize giden kaynağın da daha verimli alanlara harcanması mümkün olacak, sağlıkta yeniden kamucu bir yaklaşım, SGK deliğini de daraltacaktır.

İthalatı kışkırtıp ihracatı tembelleştiren kur politikasını terk edecek olan yeni devletçilik, gerçekçi kur ile sanayiyi daha ihracatçı bir noktaya çekebilir, bizzat KİT’ler etkili ihracatçı kuruluşlar olarak da faaliyet gösterebilirler.

Yeni devletçilik, sıcak paranın yarattığı kaypaklığa karşı çeşitli önlemler (Tobin vergisi gibi) getirebilir, sıcak para yerine, teknoloji transfer edecek, istihdam ve bölgesel kalkınmaya omuz verecek doğrudan yabancı sermaye girişini özendirebilir, bizzat KİT’lerle yabancı sermaye işbirliklerine gidilebilir. Bu konuda Çin deneyimi oldukça öğreticidir. Dış borçlanmaya disiplin de mutlaka atılması gereken bir adımdır.

Yeni devletçi yaklaşımı “olağan dışı, radikal” bulanlar olabilir. Onlara, hatırlatın ki, “olağan”, 2008 öncesinde kaldı. Artık olağanüstü bir dönemdeyiz ve olağanüstü dönemin sorunlarına ancak olağan dışı önlemlerle çözüm bulunabilir.

28 Temmuz 2009 Salı

Paran Kadar Eğitim


Nitelikli kamusal eğitimi savunup eğitimin ticarileşmesine karşı çıkmalıyız. Yaratılan ulusal gelir daha yüksek oranda vergiye dönüşmeli ve verginin de daha büyük kısmı eğitim ve sağlık için harcanmalı. Kamu emekçilerinin düzeyi yükseltilmeli, okullar iyileştirilmeli, zorunlu eğitim 12 yıla çıkmalı.



28 Temmuz 2009, Salı
Eğitimde devlet okullarının başarısızlığı , ortaya çıkan son sınav sonuçları ile dillere pelesenk oldu. Sığ, yüzeysel yaklaşımlarla, eğitimde devlet okullarının başarısızlığına vurgu yapılırken özelleşme, özel okullu öğrencilerinin sınav başarıları, bir tür "özelin, piyasanın kamusala karşı zaferi" gibi takdim ediliyor. Ağaçlarla uğraşmaktan ormanı gözden kaçırma dar görüşlülüğü her zamanki gibi hakim. Ortadaki tablonun bir sonuç olduğu, ileride de değişmeyeceği o kadar ortada ki...


15 Temmuz tarihli Cumhuriyet'teki yazısında Mümtaz Soysal şöyle diyordu; "Şurası galiba korkunç bir gerçeklik olmak üzeredir: Türkiye Cumhuriyeti en önemli, en temel, en vazgeçilmez iki görevi konusunda, yani eğitimde ve sağlıkta, havlu atma ve bu görevleri piyasa ekonomisinin çalkantısına bırakma yoluna girmiş gibi."


Mümtaz hoca haklı olmasına haklı, ama mesele bir çaresizlik ve havlu atmak meselesi değil gibi gelir bana. Tersine 1980 sonrası tutturulan rotaya bakarsak, bunun eğitim ve sağlık dahil olmak üzere devletin sosyal fonksiyonlarını bilinçli olarak metalaştırma, ticarileştirme politikasının sonucu olduğunu söylememiz gerekir.


Ve bu politikanın şimdi sonuçları alınmakta, bu sonuçtan ne YÖK ne Milli Eğitim Bakanlığı bir mahcubiyet duymaktadır. Devlet okullarında eğitim, her geçen gün biraz daha kalitesizleşmekte, eline diploma tutuşturulan çocuklar sınav duvarlarına kafalarını çarpıp her yıl yüz binlercesi hedefsiz, işsiz, rehbersiz gençler olarak oradan oraya savrulmaktadır.


Ne kadar harcama?


Eğitimi kalitesizleştiren neoliberal politikanın üstü kapalı olarak çocuklarını devlet okullarına gönderenlere söylediği bir şey var yıllardır: "Bizden bu kadar, paranız kadar eğitim almayı öğrenin". Daha kaliteli eğitimi istiyorsanız çocuklarınız için onu piyasadan para ile alacaksınız, devlet okulundan bu kadar... Son 30 yılda özel okulu, dersanesi, vakıf üniversitesi ile eğitim endüstrisine ek olarak bir sınav endüstrisi böyle ortaya çıktı, hatta çıkarıldı, yaratıldı.
Eğitimde devlet okulları, yoksul, alt orta sınıfların mecburi istikameti , sonuçta da mecburi başarısızlığı olurken, özel okullar varlıklı ve üst-orta sınıfların fedakarlıkla katlandıkları tercih olmaktadır. Birkaç sayı manzarayı netleştirecektir. Resim 1



2008 yılında merkezi bütçeden eğitime yapılan harcama tutarı yaklaşık 30,5 milyar TL'dir. Bu harcama, toplamı 16 milyon 242 bini bulan devlet okullarındaki öğrenciler için yapılmıştır. Bölün bütçeyi, öğrenci sayısına, elde edeceğiniz sayı öğrenci başına 1877 TL'dir. Devletin harcamasına, velilerin devlet okuluna bağış, donanıma katkı vb gibi harcamalarını ekleseniz bile, öğrenci başına "yatırım" yıllık 3 bin TL'yi geçmez.


Şimdi, kendi pratiğinizden ya da çevrenizden özel okula öğrenci gönderen bir ailenin çocukları için yaptıkları yatırımı anımsayın. İlköğrenimden başlayarak Vakıf üniversitelerine kadar, bir öğrenci için ailenin ayırdığı bütçe yılda 20 ila 30 bin TL arasında değişiyor. Bu ödemenin bir kısmı okul sahibine kar olarak gitsin, ama hiç olmasa 15 bini öğrenciye eğitim olarak geri dönsün. Şimdi düşünebiliyor musunuz? Devlet okullunun eğitimi için harcanan para yıllık 3 bin TL'yi bulmazken özel okullu öğrenci en az 15 bin TL'lik net eğitimle donanmış olarak yarışa, sınava giriyor. Bire en az beş! Müthiş bir fırsat eşitsizliği. Bunlara, yine paraya dayanan özel ders, dershane desteklerini katmıyorum.


Ortada tabi ki bir haksız rekabet, eşitsiz donanımlarla yarış var ve tabii ki sonuçta büyük bütçelerle eğitilmiş öğrencinin, engelli yarışta rakibini ekarte etme şansı daha yüksek. Mesele bu kadar para ile ilgili, bu kadar sınıfsal...


Daha az bütçe


Daha şimdiden Türkiye gibi, nüfusun yüzde 80'inin ulusal gelirin yarısı ile geçinmeye çalıştığı bir ülkede eğitimde, sağlıkta dikkate değer bir endüstri oluştu. Özel okulları, vakıf üniversiteleri ile ortaya çıkan eğitim endüstrisini , bunlar için yarışan milyonlarca genci yarışa hazırlayan dersaneleriyle bir "sınav endüstrisi" izledi. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) verilerine göre, kayıtlı özel eğitim işyeri sayısı 13 binin üstünde ve bu işyerlerinde 191 bin kişi istihdam ediliyor. Bu da okulu, dershanesi ile eğitimin daha şimdiden ne kadar ticarileşip metalaştığını ortaya koyuyor.


Eğitimde ticarileşme, devletin eğitime ayırdığı bütçenin , dolayısıyla kaliteli öğrenci yetiştirememesinin sonucunda ortaya çıkıyor. Türkiye'de 2008'de merkezi bütçeden eğitime harcanan para 30,5 milyar TL'dir. Bu, bütçenin yüzde 13,5'u ama ülke ulusal gelirinin yüzde 3,3'ünden ibarettir. Peki başka ülkeler, örneğin OECD ortalaması kaçtır? Yüzde 5...
Onun içindir ki, devlet okullarında öğretmen sayısı, derslik sayısı yetersizdir. Nitekim özel okullarla karşılaştırıldığında sonuçlar çarpıcıdır.Resim 2




İlköğrenimde devlet okulunda bir öğretmene 24 öğrenci düşerken bu sayı özelde 10'dur. Devlet okulunda derslikler 33 kişilik özelde 16 kişiliktir. Ortaöğrenimde özelde öğretmen başına 7, devlette 18 öğrenci düşüyor. Hele okul öncesinde devlet kuruluşlarında öğretmen sayısı inanılmaz yetersizliktedir; 161 okul öncesi miniğe 1 öğretmen!...Hepsi stajyer öğrencilerin, bakıcıların elinde...


Cemaatler, yerellik


Bugün, eğitimde özelleşmeyi, devletin eğitim yükünü hafifletici bir olumluluk olarak algılayan bir yönetim zihniyeti hakimdir. Özelleşme hem neoliberal, hem muhafazakar-bağnaz olan bugünkü yönetimin öteden beri işine gelmektedir. Çünkü cemaat örgütlenmesinde dersaneler, okullar, şimdi de özel üniversiteler ile eğitim özelleştikçe hızlı yol almaktalar, özelleşmiş eğitim üstünden genç beyinlerde tahakküm kurmaları daha da kolaylaşmaktadır. Ama henüz yapılacaklar bitmiş, hedeflere ulaşılmış değildir. Esas yönelecekleri hedef, eğitimi "yerel"e devretme projesidir. "Yerele devretme" deyince, bazı Kürt arkadaşların gözleri parlamakta ve bu neoliberal-gericilerin zokasını sorgulamadan balıklama atlamaktadırlar.


Sormak gerekir, bunlar, elde kalan niteliksizleştirdikleri kamu eğitimini niye "yerel"e devretmek isterler? Demokratlıklarından mı? Kanmayın. Amaçları, iş güvenliği olan kamu emekçilerini yerelde önce sözleşmeliye dönüştürmek giderek, eğitimi yerelde ticarileşme, piyasalaşmanın çemberine alarak daha çok ticarileştirmek, işgücünü de "esnekleştirmektir" Bu, daha güvencesiz, daha kul-köle bir eğitim emekçisi ortaya çıkarma projesidir. Eğitimi- hatta sağlığı- yerele devretme projesinin altında bu hinlik vardır. Bu hedefe ulaşmak için de Anayasa'nın 174 maddesi tarafından korunan, Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nu (Öğrenim Birliği Yasası) değiştirmeyi göze almaları gerekir. Çünkü bu yasanın 5. maddesine göre bütün okullar Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlıdır ve MEB'in taşra teşkilatının yerel yönetimlere devri bugünkü şartlarda Anayasa'ya aykırıdır.



Nitelikli kamusal eğitimi savunup eğitimin ticarileşmesine karşı çıkmalıyız. Yaratılan ulusal gelir daha yüksek oranda vergiye dönüşmeli ve verginin de daha büyük kısmı eğitim ve sağlık için harcanmalı. Kamu emekçileri daha kaliteli eğitim veren düzeylere yükseltilmeli, okullar iyileştirilmeli, laik-demokratik zorunlu eğitimi de 12 yıla çıkaran bir talebimiz olmalı.(MS/EÜ)

16 Mart 2009 Pazartesi

Sanayi İçin İç Talep; İç Talep İçin Adil Bütçe



Bir yandan istihdamı koruyucu önlemlere yer verilirken bir yandan da, hiçbir gerçekliği olmayan sanal 2009 bütçesi yenilenerek daha adil bir vergi ve harcama kurgusu yapılmalı.


16 Mart 2009, Pazartesi
Küresel kriz, Türkiye’nin de aralarında olduğu çevre-bağımlı ülkeleri sanayideki yumuşak karnından vurdu ve vurmaya devam edecek. Sanayideki kan kaybının önlemi alınmaz ise, eninde sonunda yangın bankalara da sıçrayacak ve o zaman tüm Türkiye, tüm sektörler yangın yerine dönecek. Bunun şakasının olmadığı, açıklanan her gösterge ile ortaya çıkıyor.
Sanayide en son açıklanan yüzde 21’i aşkın üretim düşüşünü anlamayanlara, önümüzdeki ay daha bir sert uyarı gelecek. İşsizlikteki tırmanışı anlamayanlara, bütçedeki devasa açık uyarısını yapacak.
Sanayideki yangının her geçen gün büyümesi, irili ufaklı bütün sektörleri içine çekecek. Özellikle dayanıklı tüketim malları ile ilgili sektördeki yangın alarm verici boyutta. Otomotiv, beyaz eşya, ev elektroniği sektörlerindeki daralma, Erdemir başta olmak üzere bu sektörlere girdi temin eden ana metal sanayisini de ciddi biçimde tehdit ediyor.
Bu sektörlerin özelliği, özellikle son yıllarda, yabancı kaynak girişi ile birlikte kapasitelerini ağırlıkla ihracata dönük kurmaları şeklinde gerçekleşti. Bir tür AB’nin dayanıklı ürün tedarikçisi olma rolü, hem dış karar odakları hem yerli karar vericiler tarafından benimsendi. Düşük kur politikasından yararlanarak hem yapılan dış borçlanmalar ile hem kapasiteler artırıldı, hem de yine düşük kur avantajı kullanılarak ithal girdi oranını artırma pahasına üretim kamçılandı, bol ve ucuz, uysal işgücü ile AB ağırlıklı tedarikçilik bu sektörlerin ana kimliğini oluşturdu. Öyle ki, bu sektörlerde ihracat, yani dış talep yüzde 60’ları aştı. Küresel kriz ile birlikte, dış talep azalmaya başlayınca bu sektörlerin rüzgarı da kesilmiş oldu.
Bu sektörlerde dış talebin belirleyiciliğini mercek altına alalım.



Otomobil
Daha 1995’te 234 bin dolayında olan üretim, AB ile yapılan Gümrük Birliği anlaşmasının rüzgarıyla hızla artırıldı ve 2004’te 447 bine çıkan üretim 2008’de bile 621 bini buldu. Düşük kur politikasının da etkisiyle kamçılanan ithalat da yıldan yıla arttı ve 1995’te 22 bin adet olan otomobil ithalatı 2004’te 311 bine kadar çıktı. 2008’de bile 207 bin otomobil ithal edildi. Böylece yerli üretimle beraber ithalat ortaya devasa bir arz çıkardı; 1995’te 255 bin otomobil pazara çıkarılırken 2008’de bu 828 bini buldu . Ancak, bu arz artışının esas rüzgarını ihracattan aldığı dikkatlerden kaçmadı. 1995’te toplam arzda ihracatın payı yüzde 13 iken 2000’li yıllarda yüzde 50’lerin üstüne çıktı ve 2008’de yüzde 63’ü aştı. Otomobilde dış talep, bu ölçüde bir belirleyicilik kazanmış durumda. 1. Resim

Beyaz Eşya
Tablo, beyaz eşya için de farklı değil; Beyaz eşyada da dış pazarın yeri ve önemi belirleyici durumda. Yılda 6-7 milyon adet üretilen buzdolabında ithalatın payı çok düşük. Pazara çıkan bu sayıdaki buzdolabının 2006-2008 döneminde yüzde 70’i ihraç edilmiş. Yani, ihracat sektörde dominant rolde.
Keza, yılda 4-5 milyon adeti bulan çamaşır makinasında da ithalatın payı çok düşük. Üretilen çamaşır makinalarının da yüzde 70’inin dış pazarlarda satıldığı anlaşılıyor.
Yılda 2 milyonu bulan bulaşık makinesı üretiminin yine yüzde 50’ye yakını dış pazarlara dönük. Yılda 3 milyona ulaşan fırın üretiminin de ihracata dönük satışlarının payı yüzde 80’e ulaşmış durumda. 2.Resim





Özet olarak, otomobilde ihracatın payı yüzde 63’ü, bulaşık makinesı, çamaşır makinası ,fırında yüzde 70-80’i, bulaşık makinasında yüzde 50’yi bulmuş durumda. Bu dış pazarların ağırlığını da AB oluşturuyor.
Küresel krizi ağır bir biçimde geçiren AB’de tüketici, bu ürünlere olan talebini kasmış,daraltmış durumda. Bu pazara alternatif olabilecek pazarlara yönelme seçeneği de pek umut verici değil. Çünkü, diğer AB dışı pazarlarda da kriz var ve talep daralmış durumda. Orta Doğu,Afrika pazarları hem küçük, alım gücü düşük pazarlar hem de oralarda başta Çin olmak üzere dibe doğru yarışla müthiş fiyat kıran, rekabet gücü Türkiye’yi geçen ülkelerin acımasız rekabeti var. AB’den kaybedilen pazarı buralardan telafi etmek zor. Dolar kurunda 1,70-1,80 TL rüzgarları bile ihracatı motive etmiyor.
Böyle bir iklimin 2009 için değişmeyeceğini IMF, Dünya Bankası dahil olmak üzere herkes teslim etti. 2010 ve sonrası için de umutlu konuşan az.. Özellikle yüksek istihdam, katma değer, vergi vb üreten bu sektörlerin, bu dış pazar kaybı karşısında ellerinde tek bir şey kalıyor; iç pazar…Orada neler yapılabilir?
Otomobil ve beyaz eşyanın iç pazardaki paylarını artırarak kriz kayıplarını biraz olsun telafi edebilmeleri, iç talebin canlılığına bağlı. Oysa, görünen o ki, iç pazarda, talep, bırakın küresel krizi, 2006’dan sonra azalmaya başlamış. Bunda, hem gelirin bölüşümünde bir iyileşme yaşanmamasının hem de hanehalklarının tüketici kredisi ve kredi kartı kullanma limitlerine yaklaşmış olmasının etkisi var. Bunlara şimdi bir de işini kaybederek mutlak gelir kaybına uğrama, yeni yoksullaşma dalgası eklenmiştir.

Gelir dağılımı iyileşmedi
2001 krizinde önemli bir yoksullaşma süreci yaşayan ücretli kesim, 2002-2007 döneminde yaşanana büyüme döneminde gelir kaybını telafi edemedi. Tersine, özel sektörde, ihracata dönük büyüme, düşük tutulan işçi ücretlerinin sağladığı rekabet gücüyle gerçekleşti. 3 milyona yaklaşan maaşlı kesimde de IMF buyruklu mali disiplin gelir iyileşmesine imkan tanımadı. Hızla daralan üretimiyle tarım kesimi de bu dönemde bozulan gelir dengelerini iyileştiremedi ve 2008 küresel krizine bütün bu kesimler düşük gelirlerle girdiler.

Banka borçlarında sınıra gelindi
Bugün iç talebi canlandıracak bir etken tüketici kredilerini çekici kılmak olabilirdi. Ama o noktada da alan dar. Hanelerin kullandıkları krediler ve kredi kartı borçları , toplam banka kredileri içinde yüzde 23 gibi bir büyüklüğe ulaşmış durumda.
Bu da yeni bir borçlanmaları kasıyor, iştah kesiyor. Çünkü bankaların tüketici kredisi ve kredi kartı alacakları hızla artıyor ve bu borçlarını ödemede güçlük çeken tüketici sayısı kabardıkça kabarıyor.
Merkez Bankası verilerine göre, 2008 sonunda toplamı 388 milyar YTL’yi bulan kredilerin yüzde 23’ü tüketici ailelerce kullanılmış. Bu, 89 milyar YTL’ye yakın bir kullanım demek. Aynı yılın sonunda bu kredilerden batık duruma düşen miktar, 4 milyar YTL’ye yakın. Aynı yılın batıktaki kredilerinin yüzde 31’i demek bu..
Yine TCMB verileri, kredi borcunu ve kart borcunu ödeyemeyen kişi sayısındaki artışın alarm verici boyutta olduğuna dikkat çekiyor. 2004’te borcunu ödeyemeyen sayısı 42 bin dolayında iken 2005’te 112, 2006’da 138 bine, 2007’de 208 bine çıkmışken 2008’de 687 bine yaklaşmış. Yani kriz yılında yüzde 231 artmış. Böylece, alt alta toplandığında borcunu ödeyemeyen tüketici sayısının 2008 sonunda 1 milyon 326 bine ulaştığını görüyoruz.
Faizler hızla düşürüldüğü halde, tüketicinin iştahı kesik. Yeni kredide isteksiz. Daha çok, borcu borçla kapatmak şeklinde borçlanıyor. İşini kaybetme korkusu olanlar daha da yoğurdu üfleyerek yiyorlar. Bankalar da, artan batık kredi oranını ve ödeme güçlüğü çeken sayısındaki artışı dikkate alarak daha ihtiyatla kredi veriyorlar.
Özetle, ekonomideki daralma arttıkça, işsiz sayısı çoğaldıkça, hem tüketici cephesinin hem bankaların, kredi alışverişinde ne tat var, ne iştah…

İç talep için adil bütçe
İç talebin canlandırılması için, öncelikle, işi olanların işlerini koruyacak istihdamı koruyacak önlemlere ihtiyaç var. İşini kaybetme korkusu ile yatıp uyananları hiçbir vergi indirimi harcamaya ikna edemez. Bir yandan istihdamı koruyucu önlemlere yer verilirken bir yandan da, hiçbir gerçekliği olmayan sanal 2009 bütçesi yenilenerek daha adil bir vergi ve harcama kurgusu yapılmalıdır.
Türkiye, Meksika ile birlikte OECD ülkeleri içinde en adaletsiz gelir dağılımına sahip ülkedir. Nüfusun yüzde 80’i hala “orta ve alt gelir grubu” tanımı altındadır. Yeşil kartlı,yani geliri asgari ücretin üçte birinden az olanların sayısı 10 milyonu bulurken 4 milyon nüfusun hiçbir sosyal güvencesi yoktur. Memurların yüzde 80’inin net maaşı 1200 TL’nin altında kalırken, 3 milyon resmi işsiz, 3 milyon da “sayılmayan işsiz” vardır. Gelirin bu kadar kötü dağıtıldığı bir toplumda, bütçe üstünden bazı müdahaleler yapılmadıkça, iç talep harekete geçirilemez.
Bunun yolu da, öncelikle çalışanların vergi yükünü azaltacak vergisel düzenlemelere gitmek olmalı, memurların,emeklilerin maaşlarında reel artışlar gerçekleştirilmeli, bunun için gerekli kaynaklar ise , vergi olarak , toplumun en üst gelir grubunda yer alan yüzde 5’lik nüfustan (ki bunlar gelir pastasından yüzde 30 pay almaktadırlar) sağlanmalıdır. Bu kesimden alınacak servet vergisinin yanı sıra, gayrimenkul gelirleri, beyan ettikleri öteki gelirleri denetlenmeli, rant gelirleri vergilendirilmeli.
Bütçenin harcama ayağında da, savunma ve emniyet bütçelerinden , lüks bürokratik harcamalardan tasarrufa gidilerek “hanehalkı transferi” kalemleri artırılmalı; Yeşil kartlı ailelerin annelerine bütçeden yarım net asgari ücretlik maaş bağlanmalıdır. Tarıma, esnafa dönük transfer harcamaları artırılmalıdır.
Bütün bunlar, iç talebi canlandıracak etkiler yaratır ve 70 milyonluk bir iç pazar, kayıp dış pazarları bir nebze telafi edebilir.
Bunların yerine, seçmenin gözünü boyamak için büyük şamatalarla ilan edilecek ÖTV indirimleri, seçmene ufak tefek harçlık kabilinden rüşvetler ve dahası IMF’e mali disiplin uygulatma şansı tanıyacak yeni stand-by anlaşmaları, hem Türkiye’nin sanayi birikimini çökertecek , hem çok ciddi yoksullaşmalar ve işsizlikler üretecek, buradan da daha kaotik, gergin, çatışmalara boğulmuş bir Türkiye tablosu çıkacaktır. (MS/EÜ)

5 Ocak 2009 Pazartesi

2008 Buhranından 21. Yüzyıl Sosyalizmine

Bu kriz herkese öğretecek ki, bu çürüyen kapitalizme mahkum değiliz, başka bir dünya, başka bir toplum kurmak mümkün. 21. yüzyılın, çürümekte olan kapitalizmi, yeni bir insanı ve yeni bir toplumu yaratmanın potansiyelini de sunuyor insanlığa.


05 Ocak 2009, Pazartesi
2008, yaşlı dünyamızın tarihine, “başka bir tarihin sonu” olarak geçecek. Tıpkı, 1990’da duvarın yıkılması ile reel sosyalizmin sonunun gelmesi gibi. O zaman da buna “tarihin sonu” denilmişti.. 2008 de bir milat!.. Başka bir tarihin sonu…Piyasa her şeye kadirdir ezberinin sonu. Küreselleşme ile dünya bir köy haline geldi ezberinin sonu. Ulusal devlet yok, küresel kurumlar var ezberinin sonu. Çevre ülkelere “ihracatçı olun” ezberinin sonu ve daha birçok şablonun, ezberin sonu…


Artık kimse, “piyasa”nın ilahi gücüne inanmıyor, Aralarında Kemal Derviş’in de olduğu piyasaperestler, şimdi “devlet kontrollü piyasa”, “Küresel Sosyal Demokrasi” çizgisine- mahçup biçimde- gerilediler.


Seyfettin Gürsel, 20 Kasım 2008 tarihli Referans’ta diyor ki;


“Piyasanın dengeleyici özelliğine olan sarsılmaz inancı ile Yeni Klasik İktisat ve bu inancın dayattığı, tarihten kopuk, aşırı uzmanlaşmaya dayanan iktisat eğitimi krizden sorumlu mudurlar? Evet, bir hayli sorumludurlar! Yeni Klasik İktisat krizin geldiğini tahmin edemezdi. Çünkü piyasaların, rekabet kuralları hariç, ne kadar az kurala tabi tutulurlarsa o kadar etkin çalışacaklarını kabul ediyordu…” Ne hayal kırıklığı!...


Piyasanın iflası mı sadece? Son 30 yılımızın ilahi sözcüğü "Küreselleşme" de yerle yeksan.. Artık kimse ağzına almaya cesaret edemiyor neredeyse. Küreselleşme, yerini ulusal korumacılığa, kapitalist devlet müdahaleciliğine, hatta devletçiliğe bırakıyor adım adım. Fransa'daki "ekonomik yurtseverliğin" ardından İtalyan Başbakanı Berlusconi "İtalyanlık"tan, " söz ediyor. Ne iş?
ABD'de, Bear Stearns için 30 milyar doların Morgan Chase'e hediye edilmesi, Fannie Mae ve Freddie Mac’ın, dünyanın en büyük sigortacılarından AIG’ın, en büyük tasarruf sandıklarından Washington Mutual'ın kamulaştırılması, İngiltere’de Northern Rock ve Bradford & Bingley'in devletleştirilmesi, yine AB’de Fortis, Dexia ve Hypo Real Estate'in kamulaştırılması. Nedir bunlar? Nasıl bir ezber bozulması ?


Ya IMF Başkanı Kahn’ın, yılın son günlerinde İspanya’da, “ihracata dönük çevre ülkeleri” iç pazarı canlandırmaya çağırması, çağırma ne kelime, adeta iç pazarınızı canlandırın diye yalvarması, ne acizlik, ne iflas!...


Kim ne derse desin, bir tarihin sonu ve yeni bir sayfanın açılması bu..


Kapitalizmden başka hiçbir alternatif kalmadığına iman edenler şimdi gördüler ki, kapitalizmin bu türünün sonuna gelinmiş, yeni bir türünün olduğuna olan güven ve inanç ise çok mu çok zayıf.
"Sermayenin en büyük engeli yine sermayedir” önermesiyle Karl Marks yeniden hatırlanır oldu. Kitleler, yavaş yavaş , SSCB, Çin ve Doğu Avrupa'da yaşananları, sosyalizmin başarısız bir deneyimi olduğuyla yüzleşerek, yeniden bir seçenek olarak sosyalizmi konuşmaya, hayal etmeye ve cesaretle dillendirmeye başladılar.


Unutulmamalı ki, bugün 2008 buhranıyla çöküntüye uğrayan kapitalizmdir. Bu enkazın nasıl ayağa kalkacağı, sermaye birikiminin yeni yatağının ne olacağı ve bunun yolunun nasıl bulunacağı ise bir muamma. Ters dönmüş bir kaplumbağanın halidir bu. Debelenmekte, ama ayakları üstüne dönmek için mutlak bir dış yardıma ihtiyaç duymaktadır global kapitalizm kaplumbağası. O müdahale devletten umulmaktadır. Ama devlet müdahalesinin bile henüz işe yaramadığı bir yıl oldu 2008.


Merkez’den Çevre’ye..


Global kriz, önce Merkez’in beyni ABD’de finansal alanda başladı, giderek diğer Merkez ülkelerin finansına sıçradı, derken reel sektörlere sıçradı . Merkezle sınırlı kalacağı sanılırken kısa sürede çevre-bağımlı ülkeleri başka bir yerinden, reel sektörden vurdu ve içine çekti. Şimdi beklenen şu; önce Merkez ülkelerde finansal sektör toparlanmaya başlayacak, buradaki iyileşme kendisini reel sektöre yansıtacak. Derken, Merkez’deki görece iyileşme, çevre-bağımlı ülkelere de yansıyacak. Ama bu iyileşme geciktikçe, IMF eliyle , gücü yettiği kadar çevre-bağımlı ülkelerden de destek bekleniyor.


Dünya Bankası ise 2009 için IMF’den daha kötümser. 2009’da dünya ekonomisinde ancak yüzde 0,9 büyüme öngören Dünya Bankası, Merkez ülkelerde yüzde 0,1’lik küçülme öngörüyor. Bu, merkez ülkelerde, 1929 krizinden bu yana ilk kez yaşanacak.


Küçülme ile birlikte yaşanabilecek en önemli felaket işsizlik. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), mali krizin küresel ekonomi üzerindeki etkisinin, 2009 sonuna kadar 20 milyon kişinin işini kaybetmesiyle sonuçlanacağı uyarısında bulundu.


ILO'nun, IMF tahminlerine dayanarak verdiği rakamlara göre, halen dünya genelinde 190 milyonu bulan işsiz sayısı 20 milyon kişinin eklenmesiyle 210 milyona ulaşacak. Bu krizden muhtemelen en çok inşaat, emlak, mali hizmetler ve otomotiv sektörü etkilenecek.


2009, 2008’in ikinci yarısında başlayan iflasların, eldeğiştirmelerin, devlet kurtarmalarının 2009’da her ülkede, her sektörde daha da artacağı bir yıl olacak. Krizde yaralananlar, görece diri olanlara yem olurken, bazıları birleşme ile krizi atlatmaya çalışacak, devletin, kamu kaynakları ile şirket kurtarması ise her ülkede çok ciddi halk muhalefetlerine yol açabilecek. Emeğin üstünden yapılan tasarruflar toplumsal dokularda çok ciddi sarsıntılara, genel greve uzanan sendikal mücadelelere, sokak çatışmalarına yol açabilecek.


Türkiye de çukurda…


Global krize büyük cari açık, yüksek dış borç stoku, ithalata dayalı- AB’ye bağımlı yoksullaştırıcı bir ihracat yapısı ile yakalanan Türkiye, IMF’ye sığınarak krizi aşmaya çalıştıkça derin bir küçülme yaşayacak. Reel sektörden, imalat sanayinden başlayan küçülme, tensikatları en önemli sorun olarak yaşatıyor. Krize borçlu yakalanan hane halkları, şimdi işten çıkarmalarla derin bir yoksulluğa sürükleniyor.


Gündemdeki IMF ile anlaşma, sadece, Türkiye’den alacaklı finansörlerin ve borçlu sermayedarların derin nefes almasını getirecek. Ama Türkiye’ye, ezberinde olan yeni sıcak para akışı ve ihracata dönük büyümeyi getirmeyecek. Mali disiplin sevdalısı IMF, bütçe üstünden topluma yeni kemerler sıktıracak ve bu Türkiye’ye her anlamda kan ve zaman kaybettirecek.


Seçenek "21.Yüzyıl Sosyalizmi"


Yaşanan global krizi, bir panik hali, bir takım açgözlülerin doymak bilmeyen iştahları, finansal innovasyon eksikliği vb. şeklinde “açıklama”ya kalkanlar, açıkladıkça batıyorlar. Pratik, her gün, gök kubbenin altında söylenmiş bu boş lakırtıları hemen, anında tekzip ediyor. Onca devlet müdahalesine rağmen, krizin dibi bulunamıyor. Felç inen sistem sürekli umutsuzluk yayıyor.


Yüzleşilemeyen gerçek şu; Bu, bizatihi kapitalizmin krizi, kapitalizme içkin bir kriz. Otuz yıldır ayak sesleri duyulan bu büyük krizin en son ertelenebileceği nokta burasıydı. Burada da deniz bitti. Bu kapitalizm artık kolay kolay iflah etmez. Kar ve sermaye birikimine dayalı bu insanlık dışı, bu doğayı, insanlığı çürütme bahasına gün bulup gün yiyen sistem, artık kim ne yaparsa yapsın, iflah olmaz durumda. Artık, bu mevtanın yeniden can bulması için hiçbir dua kar etmez, hiçbir radikal müdahale merhem olmaz. Bu enkaz yığınının ayağa kalkıp kopan filmin yeniden, kaldığı yerden başlamasını bekleyenler, boş beklerler.


Özellikle bu enkazın iyileşmesi için duacı olanların aklına turp sıkmalı. Özellikle emekçiler açısından duacı olunacak hiçbir durum yok. Doğru olan, bu kriz ne zaman biter türü boş beklentiler beslemek, bu enkaza üzülmek yerine bu yığıntının ortasından yeni bir hayatı, yeni bir geleceği filizlendirmek, yeşertmek olmalıdır. Bugün, bu kriz insanlığa bunun fırsatını da sunmaktadır.


Bu gelecek, lamı cimi yok, 21.yüzyıl sosyalizminden başka bir şey değildir, olamaz da.


Global kapitalizm, piyasaya yamanmış hiçbir “küresel denetim kurumu” , tekil ya da kolektif devlet müdahaleleri ile dikiş tutamayacak kadar yıpranmıştır. Kar ve sermaye birikimine dayalı paradigma ile insanlığın devam etmesi pek mümkün değildir. Kar ve sermaye birikiminin vardığı düzey, bu güdünün üstüne bina edilmiş eşitsizlikleri sürdürmek, artık esksi kadar kolay olamayacaktır. Sermaye, bir kez daha, bizatihi sermayenin kendi önünde engel oluşturmuştur ve bunu aşmak, belki mümkün ama çok mu çok zordur artık.


Emek sahne almalı


Doğal kaynaklar üstünde kolektif denetim ve sorumlu kullanım, insan yeteneklerinin, emeğin planlı kullanımı, aileden okula, işyerinden kışlaya, her yerde demokratik katılım, cinsel, etnik, sınıfsal farklılıkların azaltılması, giderek kaldırılması, daha adil bölüşüm öngören, ihtiyaç tanımını yeniden yapan, daha az hiyerarşiye, daha yatay bir düzene; 21. yüzyıl sosyalizmine ihtiyacı var insanlığın ve büyük krizle birlikte bu, gün be gün fark edilmekte, daha kolay algılanmaktadır.


Elbette ki, düzenlerini, kan , barut ve gözyaşı üstüne tesis edenlerin, bu iflah olmaz sistemi kendiliklerinden terk etmeleri ve üstüne oturdukları servetleri toplumsal kullanıma kayıtsız şartsız teslim etmeleri söz konusu değil, olmayacaktır da.. Kapitalizm, “Benden sonrası tufan!” diyenlerin sistemidir ve sistemlerinin iflah olmaz hale geldiğini hiçbir zaman kabullenmeyecek, doğayı, insanlığı çürüterek, savaşlar çıkartarak, dünyayı yangın yerine dönüştürerek kendi varlıklarını idame etmekten geri durmayacaklardır.


Ancak, bu kar hırsı ve birikim çılgınlığından muzdarip akıl sahibi insanlığın, bütün bunlara izin vermemesi gereken bir kavşaktayız, artık.


Özetle, bu kriz herkese öğretecek ki, bu çürüyen kapitalizme mahkum değiliz, başka bir dünya, başka bir toplum kurmak mümkün. Yeni bir insan, evet mümkün ve hedeflenmeli. 21. yüzyılın, çürümekte olan kapitalizmi, yeni bir insanı ve yeni bir toplumu yaratmanın potansiyelini de sunuyor insanlığa. O zaman geriye ne kalıyor? Yerkürenin her yerinde emeğin sahne alması.


Evet, Rosa Luxemburg’un veciz cümlesinden esinlenerek sonlandıralım; Ya insanlık, ya barbarlık..Ya barbarlık ya 21. yüzyıl sosyalizmi…Herkes tercihe zorlanacaktır, istisnasız herkes.(MS/EÜ)

14 Ekim 2008 Salı

Mustafa Sönmez ile Röportaj: Devrim Sevimay / SORU-CEVAP, Milliyet gazetesi


Mustafa Sönmez: "Kürtler içe kapanıyor"
14 Ekim 2008 Salı





Tarihteki en birinci gerçeğimiz bu toprakların bir büyüsünün olduğuydu. Dil, din, ırk bakmadan herkesi birbirine kardeş yapan, insandan insana geçen bir büyü... Ermenilerle, Rumlarla bozulduğu zaman içimizin nasıl da yandığı, aramızdan gittiği anda bizi nasıl da eksik bırakan, artık eskisi kadar sağlıklı ve güzel olamadığımız bir büyü...

Şimdi o büyü Malazgirt'ten bu yana birlikte yaşayan iki kardeşin arasında da sancılar çekmeye başladı. Elbette 937 yıldır hiç bozulmadı, ama kabul edelim ki bir süredir tepemizde sarı bir ikaz lambası yanıp sönüyor. Hepimizi ikaz ediyor: "Bu coğrafyanın, tarihin büyüsünü mahalle aralarında heba etmeyin" diyor.
Bunu Altınova'da diyor, Hadırlı'da diyor, Ordu'nun fındık bahçelerinde, Akyazı'da diyor, Bozüyük'te, Ödemiş'te, Milas'ta ve daha duyduğumuz, okuduğumuz, kulağımıza gelen tüm akılsız "Türk-Kürt gerginliği" hikâyelerinde diyor.

Zaten geçen hafta Prof. Dr. Erinç Yeldan da söyledi, "Ekonomide durgunluk, işsizlik arttıkça toplumda etnik ve inanç merkezli çatışmalar artar" diye... Bu hafta da iktisatçı Mustafa Sönmez'den öğreniyoruz ki, işin hiç üzerinde durmadığımız ama çok ciddi bir boyutu daha varmış. Hem de "Başka Aktütün'ler olmasın"ı konuşurken mutlaka "Başka Altınova'lar olmasın"ı da konuşturacak bir boyut...

Velhasıl, tüm leydilerin ve centilmenlerin, ağaların-beylerin, konu komşu, çoluk çocuk herkesin dikkatine:

Linç kültürü gelişiyor

- Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ geçen hafta kimi uzman ve bilim adamlarını çağırıp mealen "Kürt meselesiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?" diye sordu. Bu soruyu size de yöneltse bir Kürt, bölgeye sürekli gidip gelen bir araştırmacı ve de bir iktisatçı olarak ilk neye dikkat çekmek isterdiniz?

- "Aşağıda inanılmaz ayrışmalar başlıyor, buna çok dikkat edin" derdim.

- Ne tür ayrışmalar?

- Türk - Kürt mahalleleri ayrışması. Böyle bir şeyle ilk kez karşılaşıyoruz.

- Sizce niye oluyor bu?

- Türkiye'de son örneklerini Altınova'da, Adana'da gördüğümüz feci bir linç kültürü gelişiyor. Bunun elbette türlü sebepleri olabilir, fakat tek bir sonucu var, o da çok ürkütücü.

- Nedir o?

- Kürtler artık Güneydoğu'ya kapanıyor.

- Bunu neye dayanarak söylüyorsunuz?

- İstatistiki verilere baktığınızda Güneydoğu'nun artık göç vermediğini görüyorsunuz.

- Elinizdeki sayılar ne?

- Türkiye İstatistik Kurumu'nun verilerine göre, 1990-2000 döneminde, Doğu ve Güneydoğu'daki 21 ilden 426 bin göç yaşanmış. Ama 2000 sonrası bu eğilimin değiştiğini gözlemliyoruz. 2007 Adrese Dayalı Nüfus Sayımı sonuçlarına göre 2000-2007 arasında bölge nüfusu, 21 il toplamında yüzde 1.4 oranında azalmış. Ancak, nüfusu artan ve azalan iller tasnif edildiğinde, genel karakteri göç vermek olan bölgede, Güneydoğu'nun nüfusunun azalmayıp arttığı dikkat çekiyor.

2000-2007 döneminde nüfusu en çok artan iller Şırnak, Van ve Siirt. Nüfusları 1.5 milyon bandında olan illerden Diyarbakır'da 7 yıldaki nüfus artışının yüzde 7.2, Şanlıurfa'da yüzde 5.5 olması, 1 milyona yaklaşan nüfusuyla Van'daki artışın yüzde 12'ye yaklaşması, keza 750 bine yaklaşan nüfusuyla Mardin'de yüzde 6'ya yakın nüfus artışı yaşanması önemli bulgulardır.

Sefalete rağmen göç durdu

- Bölgedeki doğurganlık hızının yüksek olması bir sebep olamaz mı?

- Bir sebeptir, fakat daha önce bu kadar göç hareketi olan bir bölge için tek açıklama doğurganlık hızı olamaz. Anlıyorsunuz ki nüfus göç etmiyor, hatta belki de geri dönüşler oluyor bölgeye.

- Acaba bölgenin refah düzeyi arttı diyebilir miyiz?

- Değil, göstergelere baktığınızda işsizlik artmış; tescilli yoksul insan sayısı artmış; kamu yatırımları azalmış; kişi başına eğitim harcamaları düşmüş; kişi başına sağlık harcamaları düşmüş. Hiçbir refah göstergesi yok. Ama açlık, sefalete rağmen insanlar göç etmiyorlar, kendi bölgelerine kapanıyorlar. En fazla köyünden çıkıp merkez ilçelere geliyor.

Tarım işçilerine bakın, eskiden köylerde yaşarlardı. Çukurova'ya veya fındığa köylerden giderlerdi. Şimdi bütün tarım işçileri Güneydoğu kentlerinin varoşlarında yaşıyor. Merkez ilçeler yoğun nüfus baskısı altında. Artık nüfusun yarısını bölgenin merkez ilçeleri barındırıyor. Göç hareketi bölgenin içinde devam ediyor ama dışarı çıkmıyor.

- Bunun sebebi doğurganlık hızı değilse, refah düzeyinin artması değilse, o halde içe kapanma meselesi mi diyorsunuz?

- Evet, Kürtler içe kapanmaya, güvenlik kaygısı yüzünden işin aşın bile peşinden gidemiyor, bölgede yoksulluğu ile kalıyor. Bu tercihlerinde de Batı illerimizde Kürt kimliğine karşı bazı kesimlerce gösterilen hoşgörüsüzlüğün, lince varan mütecaviz tavırların, "milliyetçi mahalle baskıları"nın etkisi çok büyük. Bunu bire bir gözlemlerle de anlıyorsunuz.

Güneydoğu'da konuştuğunuz zaman insanlar artık diyorlar ki, "Biz burada yoksuluz ama emniyetteyiz. Biz İstanbul'a ya da başka bir Batı iline gittiğimizde geriliyoruz. Eskiden Doğu'da yaşarken geriliyorduk ama artık kendimizi burada hiç olmazsa güvende hissediyoruz "diyorlar.

21 plakalılara saldırganlık var

- Nasıl bir gerginlik mesela?

- Mesela Türkiye'nin her yerinde ana dilini sokakta, vapurda, metroda rahat rahat konuşabilmek istiyor insanlar. Bunu konuşamayınca, kendisine kötü kötü bakıldığını hissedince ve hatta sataşılınca geriliyorlar. Ama artık değil yollarda Kürtçe konuşmak, İstanbul'da şu anda 21 plakalı otomobille dolaşmak bile sorun.

- Gerçekten böyle mi?

- Böyle tabii, 21 plakalılara inanılmaz bir saldırganlık var. Bunlar olacak şeyler değil, ama buralara kadar geldik. Hepsi medyaya yansımıyor, fakat bu havayı kokluyorsunuz, bu gerilimin artık her yerde yaşandığının farkındasınız. O zaman da ne oluyor? Kürtler ancak birbirleriyle iş yapmaya başlıyor, birbirlerinin yaşadıkları mahallelerde oturmayı tercih ediyor ve giderek tatsız, talihsiz bir gruplaşma doğuyor.

Hiç politik nedenlerle olmayan bir asayiş meselesinde bile bir Kürt ismi ortaya çıktığı anda hadise hemen bir Kürt-Türk, Kürt-Arap meselesine dönüştürülüp kışkırtılabiliyor.

- Tabii bir de işin "ekmek kavgası" tarafı var?..

- Tabii, hele de artık ekmek iyice aslanın ağzına girecek, çünkü tarihin en büyük dünya krizlerinden birini yaşamaya başladık. Bu, Türkiye'ye de yansıyacak ve yavaş yavaş şantiyeler kapanacak, kayıtlı işçilerin olduğu fabrika kesiminde daralmalar olacak. Eğer o vakit bir sağduyu hâkim olmazsa, özellikle sendikalar meselenin etnik değil, sınıfsal bir mesele olduğunu tabana doğru düzgün anlatamazlarsa, çok rahat, alttan alta bir kavga başlayabilir, mesele sınıfsal olmaktan etnik meseleye doğru eğrilebilir.

- Almanya'da Türklerin başına gelenler gibi mi?

- Aynen öyle. Bu tehlike şimdi Türkiye'nin kendi kardeşlerinin arasında var.

Biz komşulardan farklıyız

- Yalnız belki şimdi bir kısım insan da "Ne güzel işte göç durmuş, onlar kendi kültürleriyle orada yaşasınlar, biz de burada" diyebilir?..

- İşte bu olabilecek en sağlıksız yaklaşım olur. Kürtlerin de Türklerin de Türkiye'yi bir bütün olarak vatan kabul edip her yerini evi gibi görebilmesi gerekiyor. Eğer tam tersine "oradakiler - buradakiler" ayrışması başlarsa o zaman orası vatan olmaktan, oradakiler de vatandaş olmaktan çıkar. Oysa Türkiye'nin Suriye'den, Irak'tan, İran'dan farkı, Kürtlerinin bir coğrafyada bloklaşmamış olması, bütün Misak-ı Milli sınırları içinde yaşama şansı bulmuş olmasıdır.

- Bu aslında Türkiye'nin en büyük şansı değil mi?

- Elbette, zaten bu şans sayesinde Kürtler Türkiye'de belli kademelere kadar gelme imkanı bulmuşlar, kapitalist olmuşlar, siyasetçi olmuşlar, sermaye biriktirmişler ve bunu ülkenin her yerinde yapabilmişler. Ama şimdi süreç tersine işlemeye başlarsa, belli bir coğrafyaya itilirlerse, sıkıştırılırlarsa, onlar da ancak orayı kendilerine vatan bellerlerse işte asıl tehlike o zaman ortaya çıkar.

- "Belki de belli bir coğrafyaya çekilmekten Kürtler de memnundur, siyasi gelecek açısından bunu bir ön adım olarak görüyorlardır"; böyle bir ihtimal olabilir mi?

- Ben kesinlikle böyle bir memnuniyet de, böyle bir ihtimal de görmüyorum. Kürtler bütün Türkiye'yi vatan olarak yaşamayı istiyorlar. Ankara'yı da istiyorlar, İstanbul'u da istiyorlar, İzmir'i, Akdeniz'i, Karadeniz'i, her tarafta gidip yaşayabilmeyi istiyorlar. "Burası bizim bölgemiz, bağımsız Kürdistan" gibi bir anlayış bir kere en başta kendi çıkarlarına uygun değil. Kaldı ki toplumsal dokuya da hiç uygun değil. Bizimki gibi bir Kürt-Türk kardeşliği boyutunda başka bir etnik kaynaşma örneği sanırım pek yoktur yeryüzünde.

Türkiyelileşmek yara alacak

- Aslında hâlâ bu bağlar sağlam, duruyor. Hâlâ Kürtlerle Türkler evleniyor; hâlâ Diyarbakır havaalanından binlerce yolcu Batı illerine gidip geliyor. Siz de herhalde "Entegrasyon çözülmeye başladı, bu iş bitti" demiyorsunuzdur?

Elbette demiyorum ama bölgeye çekilme, içe kapanma gibi de bir eğilim var diyorum. Bu henüz bir eğilim ama çok önemli bir uyarı yapıyor bize. Olmayan bir şeyi ilk defa gösteriyor. Bu veri bize, "Eğer bu ayrışmalar devam ederse herkes kabuğuna çekilecek, Türkiyelileşmek yara alacak" diyor.

- Yani sizce bu toplum bir 25 yıl daha bu şiddeti ve gerilimi kaldıramaz gibi mi duruyor?

- Bence kaldıramaz, çünkü insanlar yorgun düşüyor. Bağlar gevşiyor, tahammüller azalmaya başlıyor, yabancılaşma, birbirini düşman gibi görme tohumları besleniyor ve bu iş kötü bir yere doğru gidiyor. Kaynak kaybı var, insan kaybı var ama her şeyden önce gerçekten bir kardeşlik geleneği, bir arada yaşama kültürü yok oluyor.

- Tabii o en kötü senaryoyu ağzımıza bile almak istemiyoruz?

- İstemiyoruz ama tarihten de ders çıkarmak lazım. Eskiden acaba Türkler, Kürtler ve Ermenilerin ilişkileri çok mu kopuktu? Hayır, orada da iç içe geçmişlik vardı. Ermenilerin farklı dinleri olsa da insanlar bir kardeşlik içersinde yüzyıllarca bir arada yaşadılar. Ama sonra öyle bir an geliyor ki işte o ummadığınız şey yaşanıyor.
Bunu kışkırtan çok farklı dinamikler olduğunu unutmamak lazım. Kendimizi kışkırtılmaya çok müsait bir ülke haline getirmememiz lazım. "Kürt = PKK" yargısı yerine herkes Kürdünü, özellikle Kürt emekçisini sevsin, korusun, güvensin. Göreceksiniz, her sorun daha çabuk çözüm bulacak, her fitne, fesat dönüp sahibini kahredecektir.

Dört Kürt enstitüsü kurulsa kıyamet kopmazdı

- Kürt kimliğinin tanınmasından genel anlamda kastedilen ne; mesela Kürtlerin Anayasa'da kurucu unsur olarak geçmesi mi yoksa sadece kültürel haklarla ilgili istekler mi?

Bugüne kadar neredeyse bütün liderler "Biz bu kimliği tanıyoruz" diyor. Hatta kuvvet komutanları bile "Biz yanılmışız" dediler. Peki sonuç? Tanıdınız da ne yaptınız? Bir şeyler yapın. Mesela, hiç Anayasa'ya falan girmeden Kültür Bakanlığı'na bağlı İstanbul, Ankara, İzmir, Diyarbakır'da dört Kürt enstitüsü veya kültür merkezi kurulsaydı, orada isteyenler gidip dil öğrenseler, müziklerini icra etseler, isteyenler tiyatro yapsalar, isteyenler edebiyat grupları kursalar kıyamet mi kopardı? Bu çok olmaz bir şey mi?

- Sadece dört kültür merkezi mi?

- Bunun pazarlığı olmaz, önemli olan niyettir. Ama mesela birtakım okullarda Kürtçe, seçmeli ders olarak konabilirdi. RTÜK'e bağlı olarak Kürtler de televizyon kurabilirdi. İşte kültürel haksa kültürel hak; yani "Ben seni kimliğinle tanıyorum, kültürel gelişmene merkezi bütçemizden harcama yapıyorum." Bunlar denense ne kaybedilir? Bunlar ne referandum gerektirir ne anayasa değişikliği gerektirir; anlayış değişsin yeter.

Kadınlara 200’er YTL vermek hayat kurtarır

- Sizin Doğu ve Güneydoğu illerimize ilişkin "5K+3T" diye özetlediğiniz bir öneriniz var. Ne demek "5K+3T?"

K1: Kültürel Hakların Geliştirilmesi.
K2: Kadınlara Bütçeden Mutfak Desteği.
K3: Kamu Altyapı Yatırımları Desteği.
K4: Kentsel Yatırımlara Öncelik.
K5: Katılımcı Yerel Yönetimleri Güçlendirme.
T1: Ticaretin Geliştirilmesi.
T2: Turizmin Geliştirilmesi.
T3: Tarım ve Hayvancılıkta İyileştirme.

- K2'nin formülü ne?

- Şimdi bölgede çeşitli sektörlere bir yatırım hamlesi düşünülse bile bu yatırımların olgunlaşması ve gelir yaratıcı sonuca ulaşması uzun bir zaman alacaktır. Oysa bölgenin çok acil kaynak girişine ihtiyacı var. Bunun için merkezi bütçeden, bölgedeki 1 milyon yoksul aileye ama o da doğrudan annelere, her ay net asgari ücretin yarısı olan 200 YTL maaş bağlanmalıdır. Bu desteğin mali portesi 2.4 milyar YTL'dir. Yani 2007'de 203 milyar YTL'yi bulan Türkiye bütçe harcamalarının sadece yüzde 1' i dolayında. Bu da vergi ve harcamalarda yapılacak küçük düzenlemelerle kolaylıkla karşılanabilir.

- İyi, ama batıdaki yoksul anneler "Hani bize" demeyecek mi?

- Aslında 200 YTL'yi Türkiye'nin bütün yoksul annelerine tek tek vermek mümkün. Bu gerçekten sanıldığı gibi bütçede önemli bir kalem değil. Bütçenin yüzde 2 veya 3'ünü ancak buluyor. Bunu Brezilya'da Lula yaptı ve çok etkili sonuçlar aldı. Başka Güney Amerikalılar yaptı. Bunlar olmayacak şeyler değil.
Hele de Doğu ve Güneydoğu bölgelerine yapılacak artı kaynak girişi, talebi artırarak diğer ekonomik sektörlere de canlılık kazandıracaktır.
Daha önemlisi çok sıcak bir mesajı var. Diyecek ki oradaki Kürt annesi, "Bak, benim devletim bana kol kanat geriyor, benim mutfağımı dert ediyor." Çünkü bu onun için bir vatandaşlık hakkı olacak. Bunu AKP'nin sadakaları gibi değil, sosyal devletin özellikle bölgedeki Kürt kadınlarına kucaklayıcı bir kaynak transferi olarak düşünün.

- Peki 5K+3T gerçekleşse sizce terör biter mi?

- Hiç olmazsa tünelin ucunda bir ışık olduğu görünür. Bunu denemekle bir şey kaybetmezsiniz ve denemenin de çok ağır bir faturası yok. "Bunu denedik ama sonuç alamadık" diyebiliyorlar mı? Hayır, onun yerine hep denenmişte ısrar ediyorlar. Hep şiddete şiddetle karşılık vermek; hep evin, sınırlarımızın içini düzenlemek yerine sınır ötesiyle uğraşmak.

Zaten 25 yıldır sadece bunu yapıyorsunuz, bir kere de kendi insanınızı kucaklamayı bilin, sizin gözünüzün içine korkmadan bakmasını sağlayın, bakalım oluyor mu bunlar, bakalım ayartılabiliyorlar mı?
***

Mustafa Sönmez kimdir?

Özellikle Güneydoğu üzerine yaptığı araştırmalarıyla dikkat çeken iktisatçı Mustafa Sönmez, 1955 Van doğumlu. Son olarak Güneydoğu Anadolu Belediyeler Birliği için hazırladığı bölge raporunun yakında kamuoyuna açıklanması bekleniyor. Sönmez, ODTÜ İdari İlimler Fakültesi'nden 1978'de mezun oldu. Çeşitli araştırma kuruluşlarında, sendikalarda uzman; medyada editör, yazar, yorumcu olarak çalıştı. Türkiye ekonomisi üzerine yayımlanmış 20'nin üzerinde kitabı, ayrıca çok sayıda rapor ve makalesi bulunuyor. Bir araştırma şirketi bulunan Sönmez, GS Üniversitesi'nde medya endüstrisi üzerine lisansüstü programda ders veriyor.
www.milliyet.com.tr

1 Ocak 2008 Salı

ÖZGEÇMİŞ

İsim, Soyad : Mustafa Sönmez
Doğum Yeri, Tarihi : Van, 1955
Medeni Durumu : Evli
Çocuk : İki erkek çocuk
Diller : Türkçe, İngilizce
Adres : Beyodaları Sok. Bolu Apt. 4/6
Gümüşsuyu /İstanbul
Tel : 0212- 249 48 04 - 2923271
Fax : 0212- 252 46 27
GSM : 0532 323 35 70
e.mail : mustafasnmz@hotmail.com

EĞİTİM
Atatürk Lisesi Van 6 yıl 1965-1971
ODTÜ İdari İlim. Ankara 5 yıl 1973-1978


MESLEKİ GEÇMİŞ

• Tüm İktisatçılar Birliği -Ankara - 1 yıl - 1977-1978 - Genel Sekreter
• Yurt Ansiklopedisi - İstanbul - 2 yıl- 1980-1982 - Araştırmacı
• Nokta,E.Panorama - İstanbul - 7 yıl- 1983-90 - Editör-Yönetmen
• THY Skylife - İstanbul - 3 yıl - 1991-1993 -Yönetmen
• Kum Ajans Ltd. Şti. - İstanbul - 4 yıl - 1995 - Kurucu/Yönetici
• TOBB E. Forum - İstanbul - 5 yıl- 1995-2001 - Yayın Yönetmeni
• Nokta Dergisi -İstanbul -1 yıl - 2004 - Yayın Yönetmeni

Cumhuriyet - İstanbul - 2009 Nisan itibariyle Köşe yazarı


Ayrıca, GSÜ, konuk öğretim görevlisi (Kültür Endüstrisi ve Medyanın Ekonomi Politiği master programı dersi )

YAYINLARI

Devlet İşletmeleri ve Türkiye: TİB Yayınları, 1978
Türkiye Ekonomisinde Bunalım I: 24 Ocak Kararları ve Sonrası, Belge Yayınları, 1980
Türkiye Ekonomisinde Bunalım II: 12 Eylül'ün Ekonomi Politiği, Belge Yayınları, 1982
Özal Ekonomisi ve İşçi Hakları: Belge Yayınları, 1984
Türkiye'de Holdingler: Gözlem Yayıncılık, 1987. Arkadaş Yayınevi, 1990
Doğu Anadolu'nun Hikayesi: Ekonomik ve Sosyal Tarih: Arkadaş Yayınevi, 1990
Türkiye'de Gelir Eşitsizliği: İletişim Yayınları, 1991.
100 Soruda Dışa Açılan Türkiye Kapitalizmi: Gerçek Yayınları, 1992
Grafiklerle İstanbul: Sosyal ve Ekonomik Atlas, İst. B.Belediyesi Yayını, 1994
İstanbul'un İki Yüzü: Arkadaş Yayınları, 1996.
Paranın Serüveni : İş Bankası/Tarih Vakfı, 75. Yıl Serisi, 1998
Bölgesel Eşitsizlik, Alan Yayıncılık, 1998
Gelir Uçurumu, OM Yayıncılık, 2001
100 Göstergede Kriz ve Yoksullaşma, İletişim Y. 2002
Filler ve Çimenler: Medya ve Finansta Doğan/Anti,Doğan Savaşı,İletişim Y., 2003
İşte Eseriniz:100 Göstergede Kuruluştan Çöküşe Türkiye Ekonomisi, İletişim Y. 2003
EBSO için Türkiye ve Ege Ekonomisinde Ekonomik Panorama, Düzenli Rapor..2002, 2003, 2004, 2005
Cumhuriyetin 80. Yılında Ege Bölgesinde Gelişme, EBSO Yayını, 2003
Kriz ve 2003 Ekonomisinin Analizi, Petrol-İş Yayını, 2004
IMF Politikaları,Petrol-İş Yayını, 2004
Türkiye Ekonomisinin 80 Yılı, İTO Yayını, 2004
Tarladan Borsaya Pamuk, İTKİB Yayını
Türkiye’nin Dış Ticaretinin Sektörel Analizi, EBSO Yayını,2004
Türkiye İhracatının İthalat Bağımlılığı, EBSO Yayını, 2005
Göstergelerle İstanbul, ASK Yayını, 2005
2001 Krizinden 2005’e Ege Ekonomisi, İzmir AOSB Yayını,2006
İzmir’in İstihdam ve Büyüme Sorunları,İzmir AOSB Yayını, 2007
Garanti Bankası Anadolu Sohbetleri Programı için üretilmiş çeşitli il monografileri
Cari Açığı Büyüten Faktörler ve Ege Bölgesinin Potansiyelleri, EBSO Yayını, 2007
100 Soruda Küresel Kriz ve Türkiye, Alan Yayınları, 2009
Türkiye’de İs Dünyasının Örgütleri ve Yönelimleri, F.Ebert Vakfı Yayını, 2010
Ayrıca çeşitli dergi ve gazeteler de yayımlanmış bilimsel makaleler, çeşitli kongrelere sunulmuş bildiriler.