<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766</id><updated>2011-10-11T14:35:55.645+03:00</updated><category term='Turizm'/><category term='Araştırma - Haber'/><category term='Futbol - Sinema'/><category term='Medya eleştirisi'/><category term='Seçilmiş söyleşiler'/><category term='Pover Pointler'/><category term='Video'/><category term='Makale'/><title type='text'>Mustafa Sönmez</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>273</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-8227006677470092941</id><published>2011-03-05T13:22:00.001+02:00</published><updated>2011-03-05T13:23:19.774+02:00</updated><title type='text'>Yeni Adres</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:180%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;a href="http://mustafasonmez.net/"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;http://mustafasonmez.net/&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-8227006677470092941?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/8227006677470092941'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/8227006677470092941'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/03/yeni-adres.html' title='Yeni Adres'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-1394737854836361958</id><published>2011-03-05T13:15:00.004+02:00</published><updated>2011-05-14T19:54:56.155+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Açıklama</title><content type='html'>Dün akşam saatlerinde blogun kapatıldığını duyurmuştum. Bugün yaptığım incelemeler sonunda kapatılan sadece benim blogum değil tüm blokların olduğudur. Buna sebep olarak da dijitürk’ün Diyarbakır’da bir blog üzerine açtığı dava sonucunda bloğun kapatıldığı ve bununla yetinilmeyip tüm blogların kapatılması olarak mahkeme kararı çıkardığı yönündedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu alınan karar da yanlıştır. Suç kişisel olup tüm kesimleri bağlamamaktadır. Bu kararı alan mahkeme ve bunu ortaya koyanlar da bundan tabii haberdardırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse gelin biraz paronaya yapalım. Nasıl olsa bizler “PARONAYAK’IZ” ya bunu hareketlendirelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adamın biri çıkıyor maç yayınlarını blog üzerinden nasıl yapıyorsa yapıp yayınlıyor. Dikkat edin burası Diyarbakır ve yayın yapılan merkez başka bir adres değildir. Arkasından tespitler yapılıyor. Kişiler ve kişi neyse mahkemelik oluyor cezalandırılıyor. Dijitürk buna itiraz ediyor ve tüm blogların kapatılmasını istiyor. Mahkeme de bunu onaylıyor.Peki, bugün sesini duyurabilecek ve yazılarını tüm dünyayla paylaşabilecek vasıta olan bu blogların kapatılması neyi ortaya çıkarmıştır sizce?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Susturulan ve göz ardı edilen Aydınların sesi bu şekilde kesilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazılı, Görsel ve sesli medya organları artık rahat bir şekilde diledikleri ve taraftarlarını konuşturabileceklerdir. Ve bunlara karşı cevap verecek bugün tek kesim kalmıştı, o da ellerinden alındı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakında facebook, google gibi arama motorları ve iletişim ağları kesilir ve engellenirse hiç şaşırmayın çünkü güneyde yaşanan olayların organizasyonların internet üzerinden ve sosyal paylaşım ağları üzerinden başarıldığını düşünürsek bugün hükümetin bunu yaptırması ve bilinçli şekilde kontrol ediyor olması tesadüf değildir.Sonuç bu uygulamanın arkasında şirket ya da kuruluş aramaya gerek yoktur.Bu işin arkasında Hükümet vardır.Ve bu bağlamda çalışmalarını sürdürecektir.Bizler yine bir yolunu bulacak ve sizlere ulaşacağız. Yapılacak tüm engellemeler ve yıldırma çalışmaları bizi yolumuzdan asla ceviremiyecektir.Oluşan bu tablodan dolayı sizlerden özür dilemekteyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Sönmez&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:mustafasnmz@hotmail.com"&gt;mustafasnmz@hotmail.com&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Beyodaları Sok. 4/6 Gümüşsuyu-Taksim…&lt;br /&gt;0532 323 35 700212 251 36 19&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-1394737854836361958?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/1394737854836361958'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/1394737854836361958'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/03/acklama.html' title='Açıklama'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-6726219114313398609</id><published>2011-03-02T10:00:00.003+02:00</published><updated>2011-03-02T10:00:04.700+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Gelir Utancıyla Yüzleşememek…</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllardır bölüşüm ile yazdıklarımı izleyenler bilirler; TÜİK’in , özellikle 2002’den bu yana yıllık olarak tekrarladığı “Gelir dağılımı araştırmaları”na, yine bu ankete bağlı olarak üretilen tüketim harcamaları, yoksulluk araştırmalarına ihtiyatla yaklaşılmasını öneririm. Rezerv koymamın nedeni, TÜİK’in izlediği metodoloji ile ilgilidir. TÜİK, araştırmasının “metaveri” kısmında izlenen yöntemle ilgili şöyle yazar:&lt;em&gt; “ Hanehalkı Gelir Dağılımı’na ilişkin verilerin dayanağını hanehalklarının beyanları oluşturmaktadır.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki yüz yüze görüşmede, hanelerin &lt;strong&gt;beyanlarına ne kadar güveneceğiz ?&lt;/strong&gt; Örneğin, piramidin en tepesinde olan ve 2009 gelir pastasının yüzde 30,4’üne el koyduğu söylenen &lt;strong&gt;“krema”,&lt;/strong&gt; yıllık gelirinin yaklaşık 65 bin TL olduğunu belirtmiş. Bu, “krema”nın hanesine –dikkat edin haneye diyorum, tek kişinin geliri demiyorum- aylık giren gelirin 5 bin 500 TL olduğu anlamına gelir. Şimdi buna inanacak mıyız? O zaman, kıdemli bir kamu görevlisi, bir doktor, bir mühendis, avukat, TÜİK haberlerini sayfasına koyan gazetenin editörü, bu araştırmayı sorgulamadan ahkam kesen köşe yazarının ailesi, bu toplumun “yüzde 10’luk kreması mıdır?&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Devam edelim. TÜİK araştırması, ortalama aile gelirini, yıllık 21 bin TL olarak açıklıyor. 18,3 milyon hane olduğuna göre ,&lt;strong&gt; paylaşılan pasta 390 milyar TL&lt;/strong&gt; dolayında. İyi de, dönüp 2009’un GSYİH’na, yani milli gelirine bakalım ne kadar? 952 milyar TL. Diyelim ki, bunun yüzde 80’i, yani &lt;strong&gt;761 milyar TL’si&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;“kullanılabilir gelir”&lt;/strong&gt; olarak hanelere girdi. Peki &lt;strong&gt;761 milyar TL nere&lt;/strong&gt;, TÜİK’in gelir dağılımında bölüşüldü, dediği &lt;strong&gt;390 milyar TL nere?&lt;/strong&gt; Arada tam 370 milyar TL fark var. Yani TÜİK anketörlerinin yüz yüze görüşüp ailelerin beyan ettiklerinin &lt;strong&gt;üstünde 371 milyar TL var.&lt;/strong&gt; Bu kadar beyan edilmemiş geliri yok sayarak, beyan edilenin gruplar arasında dağılımının “Bilimsel araştırma” olarak topluma , dünyaya açıklanmasını nasıl makul karşılayabiliriz?&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Açık ki, gelirini saklayan, &lt;strong&gt;beyan etmeyenler üst gelir gruplarıdır.&lt;/strong&gt; Alttaki işsiz ya da düşük ücretli gelirini niye saklasın, ne kadarını saklasın ? Ama biliyoruz ki, üst gelir grupları, eve, &lt;strong&gt;kar, faiz, kira geliri&lt;/strong&gt; olarak giren gelirlerini beyan etmez. Bu gelirlerin önemli bir kısmının vergiden kaçırılmış gelir olduğu sır değildir. Anketöre beyan edip de başını mı ağrıtsın krema? Çoğu, anketöre kapı bile açmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelir dağılımı araştırmaları, medeni ülkelerin çoğunda böyle yapılıyor. Ama, bizim gibi “vergi cenneti” olmayan ülkelerde bu araştırmalar daha inandırıcıdır. Gelirleri, zaten kayıt alında olanlar , niye yanlış beyanda bulunsun? Bir de bu yolla elde edilen bilgilerin çapraz bulgularla test edilmesi gerekir. Biz de bu işlem de yapılmıyor. Dolayısıyla, en üstteki yüzde 10 gelir grubu ile en alttaki yoksul yüzde 10’un geliri arasında 100’e 8 olarak açıklanan gelir uçurumu , eksik beyan edilen gelirler dikkate alınsa,&lt;strong&gt; gerçekte çok daha büyüktür.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-MaM-KTocZcA/TWzbmVAbK1I/AAAAAAAAAqM/l-6y0X3Hj_g/s1600/201102hty.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5579075489925638994" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 372px; CURSOR: hand; HEIGHT: 301px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-MaM-KTocZcA/TWzbmVAbK1I/AAAAAAAAAqM/l-6y0X3Hj_g/s400/201102hty.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, gelirin adaletsiz dağıtıldığı bir ülke. Bu kesin. Nüfusun çalışabilir olanının yüzde 51’i işgücü değil bir kere, yani mal ve hizmet üretmiyor. İşgücü tanımına girenlerin de 3 milyonu yani yüzde 12’si resmi işsiz, yüzde 8 kadarı , yani bir 2 milyonu da “kahve işsizi”. &lt;strong&gt;Gerçek işsizlik yüzde 20&lt;/strong&gt; dolayında. Ev kadını sayılıp eve tıkılan kadın sayısı 12 milyon. İşi olanların yüzde 65’i ücrete, maaşa talim ediyor. Ama ücretlilerin sendikası yok, toplu sözleşmesi yok…Böyle bir toplumda gelir, biraz olsun adil bölüşülüyor olabilir mi? Üstelik yıllardır iyileşen bir şey yok. İşte krizde geçen, 2009’da, bırakın reel ücretleri nominal ücretler bile geriletildi. İşsizlik arttı. Sonuçta, bu şaibeli araştırma bile gösteriyor ki, &lt;strong&gt;sadece “Top 10”in geliri artmış&lt;/strong&gt;, diğer dilimler kriz öncesine göre gelir kaybetmiş. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yoksulluğun ve adaleti olmayan bölüşümün fotoğrafı bile çekilemiyor. Ama ne gam!..Böyle bir ayıpla yüzleşmek niye ? Ayıbı, utancı zaten yaşıyoruz, ölçsek ne olacak? Değiştirebiliyor muyuz bu zulmü, onu konuşalım…&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-6726219114313398609?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/6726219114313398609'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/6726219114313398609'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/03/gelir-utancyla-yuzlesememek.html' title='Gelir Utancıyla Yüzleşememek…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-MaM-KTocZcA/TWzbmVAbK1I/AAAAAAAAAqM/l-6y0X3Hj_g/s72-c/201102hty.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-4610126228366037853</id><published>2011-02-28T10:00:00.002+02:00</published><updated>2011-02-28T10:00:05.406+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Libya’nın Çöl Fırtınası…</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2010’un şamatalı yüzde 8 büyümesini ancak tarihi 48,5 milyar dolarlık döviz (cari) açığı ile becerebilen AKP iktidarı, Libya’dan sonra her şeyin çok farklılaştığını görecek mi acaba? Bu cari açıkla, hedeflenen yüzde 5’lik 2011 büyümesi zaten zor, peki ne olur? Bilinen şu ki, Libya sonrası dünya ahvali yine karışacak. Çöl fırtınası, yeni bir topoğrafya yaratmaya aday. Fırtına ilk olarak enerji fiyatlarını yukarı çekerken enerjide ithalata göbekten &lt;strong&gt;bağımlı Türkiye&lt;/strong&gt;, birçok yönden olumsuz etkilenecek. .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-7zu4jHQ5KYs/TWomiXa-QdI/AAAAAAAAAp8/XPQyihbd0tc/s1600/201102kkkk.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5578313460296335826" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 280px; CURSOR: hand; HEIGHT: 157px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-7zu4jHQ5KYs/TWomiXa-QdI/AAAAAAAAAp8/XPQyihbd0tc/s400/201102kkkk.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;em&gt;Kaynak TÜİK Dış Ticaret veri taban ve Hazine M.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ham petrol fiyatları en iyi ihtimalle 2008’deki düzeyine (varili 93 dolar) çıksa ve orada kalsa bile Türkiye’nin sadece enerji ithalat faturası o yılın 47 milyar dolarlık düzeyinden az olmaz. Bu, ithalata ağır bir yük ve akabinde de cari açığı daha da artırıcı bir unsur. Türkiye’nin “enerji” olarak konsolide ithalatında ham petrol ve doğalgaz yüzde 60 pay alırken kok kömürü ve işlenmiş petrol ürünleri yüzde 14’lük, diğer kömür türleri de yüzde 4’lük pay alıyor. Tüm enerji kalemlerinin fiyatları yukarı yönlü gelişiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim Libya çöl fırtınasının &lt;strong&gt;ihracat üzerindeki&lt;/strong&gt; etkilerine. Türkiye’nin küresel krizin kopuşu ile birlikte , en büyük yara alan kanadı, dış pazar oldu. Özellikle AB’ye olan ihracatta ciddi azalma yaşandı. Kriz öncesi yıl 2008’de 132 milyar doları bulan ihracatta, AB(27)’nin payı yüzde 48’di. Kriz yılı 2009’da ihracat 102 milyar dolara kadar düşerken AB’nin payı da yüzde 46’ya geriledi. AKP iktidarı, “İslami kredileri” de kullanarak yüzünü Afrika ve Orta Doğu pazarlarına döndü ve kayıpların bir kısmını oralardan telafi etmeyi denese de büyüme yılı 2010’da ihracat ancak 114 milyar dolara çıkabildi. Yani kriz öncesinin hala yüzde 14 gerisinde kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-_hVhxVBaCkc/TWonHZr1TmI/AAAAAAAAAqE/-Hkz0jDkGK8/s1600/201102klsd.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5578314096559083106" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 226px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-_hVhxVBaCkc/TWonHZr1TmI/AAAAAAAAAqE/-Hkz0jDkGK8/s400/201102klsd.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak: Dış Ticaret Müsteşarlığı veri tabanı&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artan petrol fiyatları, AB’nin belini doğrultmasını bir kez daha, bir başka bahara erteletecek. Türkiye’nin ihracatı açısından AB pazarında bir iyileşme ufukta görünmezken bu kez de Libya’daki gelişmeler nedeniyle Afrika ve Orta Doğu pazarlarına ihracatın olumsuz etkilenmesi söz konusu. Bu bölgelere malı satsanız bile&lt;strong&gt; para tahsilatı sıkıntı&lt;/strong&gt; yaratacak. İhracat sigortası olmayan bu bölgeler artık daha da riskli. Bir de inşaat işlerinin akibeti var. Yeni bir &lt;strong&gt;Libyazede grubu&lt;/strong&gt; ortaya çıkacak gibi: Hem işçilerde, hem müteahhitlerde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de &lt;strong&gt;sıcak paranın ne yapacağı&lt;/strong&gt; sorusu var. Merkez Bankası’nın iştah kesici reçetesi ile , Başkan’ın söylediğine bakılırsa 10 milyar dolarlık sıcak para çıkmış. Arap dünyasındaki hayhuy, Türkiye’nin sıcak para için cazibesini azaltıcı yeni bir etken olabilir. Bu da cari açığı tarihi boyutlara ulaşan Türkiye’de, &lt;strong&gt;cari açığın finansmanın&lt;/strong&gt; da zorlaşacağı yeni bir dönem demek. Olacakları tahmin etmek zor değil: Enflasyonda başkaldırı, faiz artışı , küçülme, işsizlikte büyüme……&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP iktidarının bu çöl fırtınasının etkilerini &lt;strong&gt;seçime gidinceye kadar&lt;/strong&gt; topluma hissettirmemesi mümkün mü? Çaba o yönde olacak ama hoşnutsuzluklar hissedilmeyecek gibi değil. Dahası, seçime 100 gün var... O zamana kadar Pandora’nın Kutusu’ndan neler çıkar kim bilir?...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-4610126228366037853?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/4610126228366037853'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/4610126228366037853'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/02/libyann-col-frtnas.html' title='Libya’nın Çöl Fırtınası…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-7zu4jHQ5KYs/TWomiXa-QdI/AAAAAAAAAp8/XPQyihbd0tc/s72-c/201102kkkk.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-7874114510332666540</id><published>2011-02-26T11:27:00.004+02:00</published><updated>2011-02-26T11:34:24.641+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Turizm'/><title type='text'>Turizmde Antalya, Muğla: 4 İstanbul,İzmir: 3</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kum-deniz-güneş turizmi, 2010’da da hakimiyetini korudu ve Antalya-Muğla distinasyonları , toplam girişlerden yüzde 42 pay alırken, kültür turizmini temsil eden İstanbul ve İzmir’in payı yüzde 28’de kaldı. Böylece 4 büyük destinasyon, 2010 girişlerinden yüzde 70’e yakın pay alırken, geri kalan yüzde 30’luk girişi Türkiye’nin diğer 77 ili paylaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-DvDFl0g-JqU/TWjILgQj5mI/AAAAAAAAAp0/kEdWFDD7ifY/s1600/201102hryarpp.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577928238461871714" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 295px; CURSOR: hand; HEIGHT: 157px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-DvDFl0g-JqU/TWjILgQj5mI/AAAAAAAAAp0/kEdWFDD7ifY/s400/201102hryarpp.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak:Kültür ve Turizm Bakanlığı veri tabanı&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yabancı turist sayısı durmadan artıyor ama gelir o ölçüde artmıyor. Nitekim, 2010’da turist artışı yüzde 4’ü geçti ama gelirler yüzde 2 geriledi. 2009’da 580 dolar olan turist başına gelir 2010’da 530 dolara düştü. Yani fiyat kırarak, ucuza satarak otellerin doluluk oranı belli bir seviyede tutulmaya çalışıldı. Düşük kar oranları ile turizm varlığı yine üç-on paraya satıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kum-deniz-güneş turizminin merkezi Antalya’nın 2009’da yüzde 31’e yaklaşan payı, 2010’da 1 puan artarak yüzde 32’yi geçti. Buna karşılık &lt;strong&gt;2010 Avrupa Kültür Başkenti &lt;/strong&gt;avantajını arkasına alan İstanbul, turist artışı yerine &lt;strong&gt;gerileme gösterdi&lt;/strong&gt; ve 2009’a göre 550 bin daha az yabancı ziyaretçi ağırladı ve payı yüzde 3 puan geriledi, yüzde 24’e düştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul girişlerinde azalmanın açıklaması, kayıtların değişmesi ile yapılıyor. 2009’da transit uçuşların İstanbul’a yazıldığı için rakamın yüksek çıktığı, 2010’da bunun değişmesi ile, azalma olduğu iddia ediliyor. Azalma, bu kayıt-kuyut işiyle açıklanıyor. Öyle de olsa ortada 550 bin bir azalma var ve bunun izahı, sadece bu kayıt-kuyutla yapılamaz. Ortada, &lt;strong&gt;net bir gerileme&lt;/strong&gt; olduğu açık. Özellikle İstanbul’a, AB menşeli yabancı ziyaretçileri 2010’da azaldı. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti rüzgarını hiç iyi kullanamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul Kültür ve Turizm Müdürlüğü, İstanbul’un 2011’e iyi bir başlangıç yaptığını müjdeledi. 2010 ocak ayına göre İstanbul’a yabancı girişi Ocak ayında yüzde 28’in üstünde artarak 378 bini geçmiş. Bu, geçen Ocak ayına göre 84 bin artış demek. Umalım, sonraki aylarda da bu tempo sürsün. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Öte yandan, Antalya’nın 2010 performansına bakıldığında, 2009’dan daha iyi yaşanan dönemin, Mayıs-Ekim dönemi olduğu görülüyor. 2010’da 9,3 milyon yabancının ziyaret ettiği Antalya’da trafik, Mayıs ve Haziran’da en hızlı artışı göstermiş görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kültür turizmi potansiyeli açısından Türkiye’nin en zengin destinasyonlarından biri olan İzmir ise, ne yazık ki, hakkettiği turisti çekemiyor. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;2005’te 780 bin olan turist girişinin 2010’da 1 milyon 155 bine çıkmış olması olumlu görünmekle beraber, İzmir’in potansiyelleri açısından yetersiz ve hayıflandırıcıdır. Kaldı ki, 2010 girişlerinde üçte bire yakın giriş, &lt;strong&gt;günübirliktir.&lt;/strong&gt; Alsancak Limanı’ndan 2010’da 350 binin üstünde günübirlikçi kruvaziyer turizm gezgini İzmir’i ziyaret etti.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Efes,Yamaç Evleri,Bergama Akropol, Asklepieıon, Bazilika, Çeşme Müzesi gibi çok önemli müze ve ören yerlerine sahip olan İzmir’de yerli ve yabancı turistler öncelikle Efes’i geziyorlar. 2010 yılında 9 milyon TL’ye yaklaşan müze ve ören yerleri gelirlerinin üçte ikisi Efes’ten gerçekleşirken ikinci sırayı Akropol, üçüncü sırayı Yamaç Evleri aldı.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Turizm işletme belgeli 135 tesisinde 27 binin üstünde yatak varlığı olan İzmir’in turizmde iddiasının daha büyük olması, bunun için de Bakanlığın tanıtım konusunda daha büyük destek vermesi gerekiyor.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-7874114510332666540?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/7874114510332666540'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/7874114510332666540'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/02/turizmde-antalya-mugla-4-istanbulizmir.html' title='Turizmde Antalya, Muğla: 4 İstanbul,İzmir: 3'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-DvDFl0g-JqU/TWjILgQj5mI/AAAAAAAAAp0/kEdWFDD7ifY/s72-c/201102hryarpp.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-7019186237742646983</id><published>2011-02-25T10:00:00.002+02:00</published><updated>2011-02-25T10:00:15.004+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>CHP’nin Yönetime Katılma Projeleri Olmalı</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’den birçok anlamda farkını koymak durumunda olan CHP’nin bir tek &lt;strong&gt;“Aile Sigortası”&lt;/strong&gt; projesinin bile, AKP’yi nasıl hop oturtup hop kaldırdığı görüldü. CHP, AKP’nin yapamayacağı, kendi kimyasına uygun yeni projeler üretmeye devam etmeli, seçim meydanlarına bu projelerle çıkabilmeli. Bunlardan biri yolsuzluklara, keyfiliğe karşı, demokrasiyi güçlendirmeye de yarayacak kamu kuruluşlarının yönetimine &lt;strong&gt;çalışanların katılımını sağlayacak&lt;/strong&gt; projeler olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokratikleşmenin yaşanabilmesi için kamu yönetiminde, saydamlık, katılımcılık, hesap verebilirlik, tutarlılık gibi çağdaş kavramlar hayata geçirilmeli. AKP iktidarı, bu saydıklarımızdan fersah fersah uzak. Artık gizlenmeyen bir ajande ile sivil bir dikta, adım adım inşa ediliyor. Yolsuzluklar örtbas ediliyor. Yargının iyice ele geçirilmesi ile, rüşvet, kayırmacılık, yolsuzluk önünde hiçbir engel kalmayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP’nin, AKP iktidarına, demokrasi alternatifi ile karşı çıkışı lafta kalmamalı, halka, özellikle çalışan sınıfa, emeklilere somut projeler önerilmelidir. &lt;strong&gt;Yerel yönetimleri güçlendirmek&lt;/strong&gt; ve daha çok söz ve karar sahibi yapmak, yerel yönetimlerde mahallelere kadar inen demokratik yapıları kurgulamak ve işletmek, bir projedir mesela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başkası, çalışan sınıfı doğrudan ilgilendiren kamu kuruluşlarında çalışanların temsilini içeren yönetim projeleri ile seçmenin karşısına çıkmaktır. Hangileridir bu kuruluşlar ? Başta, 16 milyon çalışanın sigorta primleri ile ayakta duran &lt;strong&gt;Sosyal Güvenlik Kurumu.&lt;/strong&gt; 2010 yıllık harcaması 112 milyar TL ile merkezi bütçenin yüzde 40’ına ulaşan bu kurumda, çalışanların, emeklilerin ve onların ailelerinin hiçbirinin söz hakkı yok. Bu devasa kuruluş, RTE’nin has adamı Çalışma Bakanı &lt;strong&gt;Ömer Dinçer’in&lt;/strong&gt; iki dudağının arasındaki tasarruflarla yönetiliyor. AKP’li belediyelerin, yandaş şirketlerin prim borçları hasır altı ediliyor. “Sağlıkta Dönüşüm” mahreçli Dünya Bankası ürünü neoliberal icraatta, SGK büyük bir keyfilik içinde yönetiliyor. Bu kurumda, sigortalıların, emeklilerin, yeşil kartlı yoksulların, yardıma muhtaç yaşlıların, özürlülerin temsilcileri yer almalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-n-eM-c5NUDA/TWZClDjMvTI/AAAAAAAAAps/L639evBRGIE/s1600/201101KLMN.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577218392920472882" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 262px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-n-eM-c5NUDA/TWZClDjMvTI/AAAAAAAAAps/L639evBRGIE/s400/201101KLMN.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP’nin yönetim biçimine müdahil olması, çalışan sınıfın, onların sendikalarının ivedi olarak yönetimine girmelerini önereceği bir kurum da &lt;strong&gt;İşsizlik Sigortası Fonu.&lt;/strong&gt; Yine, AKP iktidarının çiftliği gibi kullanılan bu kurumda, çalışanlardan kesilen primler çarçur ediliyor. AKP iktidarı, son torba yasası ile, 3 yıldır tepe tepe kullandığı İşsizlik Fonu kaynaklarını iyice hortumlamanın yasal altyapısını da hazırladı. Son 3 yıldır buradan bütçeye aktarılan kaynaklar neredeyse 10 milyar TL’yi buldu. GAP yatırımlarında kullanıyoruz, teranesiyle, bütçe açığına yama olarak kullanılan bu fonun şu anda 46 milyar TL varlığı var ve bu fonlar, yeni talanlara amade. Fondan, işsizler için işçiler için bugüne kadar kullanılmış kaynak 5 milyar TL’yi bulmuyor bile ve bunların bir kısmı da yandaş firmalara, eğitim vs. gerekçesiyle kullandırıldı, kullandırılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP’nin çalışanların yönetimine açmayı vaat edeceği iki diğer kamu kurumu grubu, &lt;strong&gt;kamu bankaları ve KİT’ler.&lt;/strong&gt; Üç kamu bankası Ziraat, Halkbank ve Vakıflar Bankası’nın 46 bin çalışanı var. Kamu bankalarının özellikle kredi kullanımında AKP iktidarının doğrudan müdahalesi söz konusu. &lt;strong&gt;Sabah-ATV&lt;/strong&gt; medya grubu, RTE’nin damadının yönettiği Çalık’a 1,1 milyar dolara satılırken 10 yıl vadeli 750 milyon dolarlık kredinin, talimatla, kamu bankalarına verdirildiğini unutmayın. Bu kamu bankalarının özelleştirilmesine karşı çıkılmalı ve keyfiliklere, usulsüzlüklere, kamu bankası çalışanlarının örgütlerinin yönetime ve denetime müdahalesiyle engel olunmalıdır. Haraç mezat satılan onca KİT’ten geriye 28 kuruluş kaldı. Bunların da 6 tanesi de satılmak üzere tezgahta. Bu kuruluşlar da iktidarın çiftliği gibi kullanılıyor. 188 bin kişinin çalıştığı bu KİT’lerin yönetim ve denetimlerinde işçi konseylerinin söz ve karar sahibi olması sağlanmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP’nin ilkeleri arasında olan “yönetime katılma”, bu tür somut projelerle seçmene sunulabilmeli.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-7019186237742646983?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/7019186237742646983'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/7019186237742646983'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/02/chpnin-yonetime-katlma-projeleri-olmal.html' title='CHP’nin Yönetime Katılma Projeleri Olmalı'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-n-eM-c5NUDA/TWZClDjMvTI/AAAAAAAAAps/L639evBRGIE/s72-c/201101KLMN.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-4570742652313792059</id><published>2011-02-23T10:00:00.001+02:00</published><updated>2011-02-23T10:00:04.194+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Futbol - Sinema'/><title type='text'>Özelleştirme ile Al-Sat  Vurgunu</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2003’te özelleştirilen ve kısa sürede iki kez el değiştirerek, özelleştirme fiyatının 10 katına varan değere ulaşan kamunun ,Tekel’in içki fabrikasının serüveni, özelleştirme soygununu bir kez daha gözler önüne seriyor. Kamudan 292 milyon dolara satın alınan Tekel İçki, Mey İçki adını aldı, bir miktar yatırımla allayıp pullandı ve 2006’da ABD'li Teksas Pacific Group'a (TPG) 810 milyon dolara satıldı ve 5 yıl geçkmeden bu kez İngiliz içki şirketi Diageo’ya 3.3 milyar liraya yeniden satıldı. Kamunun rakı kuruluşu, kamuya verilen paranın nereyse 10 katına ABD'lilerden İngilizlerin mülkiyetine geçmiş oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece Mey İçki’den mi ibaret, &lt;strong&gt;“özelleştir, zenginleştir”&lt;/strong&gt; furyası? İş Bankası ile birlikte Doğan Grubu’nun özelleştirmeden satın aldığı &lt;strong&gt;Petrol Ofisi&lt;/strong&gt; de şimdi Avusturya kökenli &lt;strong&gt;OVM’nin&lt;/strong&gt; portföyünde. Bundan 10 yıl önce 2001 krizinde devletin kucağına bırakılan Sümerbank , 2001’de Oyak’a satılmış ve 2002 de &lt;strong&gt;Oyak Bank A.Ş.&lt;/strong&gt; ile birleştirilmişti. Peki sonra ne oldu? "Yeni" Oyak Bank A.Ş. yurt sathına yayılmış 359 şubesiyle 2008'de &lt;strong&gt;Hollanda'nın ING&lt;/strong&gt; bankasına 2 milyar 600 bin dolara yaklaşan bir fiyatla satıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Karayolları’nın&lt;/strong&gt; Zincirlikuyu’daki arsası Vestel’in sahibi &lt;strong&gt;Zorlu’ya&lt;/strong&gt; 800 milyon dolara satıldı. Şimdi yolunuz düştüğünde birinci köprü yakınından, kafanızı çevirip bakın orada &lt;strong&gt;kaç 800 milyon&lt;/strong&gt; dolarlık gökdelen yükseliyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2001 krizinde IMF-Dünya Bankası telkiniyle &lt;strong&gt;Kemal Derviş’e&lt;/strong&gt; hazırlatılan, icraatı ise AKP iktidarınca gerçekleştirilen &lt;strong&gt;özelleştirme yağması&lt;/strong&gt; ile kamu malları bir avuç yerli-yabancı firmaya peşkeş çekildi. Tabi ki bunlarla kalmayacak bu serüven, bekleyin bakın kamu malları elden ele kimlere neler kazandıracak… Bazı yorumcu dostlar ise, köşelerinden bütün bunlara “başarı öyküsü” deyip, şapka çıkarıyorlar. &lt;strong&gt;Canları sağolsun!...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;----------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hovarda Beşiktaş, Mirasyedi Cimbom&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belalımız Beşiktaş , hepimizi hasta ediyor. İnönü Stadı’nın başına getirilen Fi’ye mi yanalım, Kulübü onca borca soktuktan sonra hem ligde hem Avrupa’da atılan havlulara, Fener’e altın tepside sunulan galibiyete mi yanalım. Hangisine ? Alman kökenli &lt;strong&gt;transfermarkt.de,&lt;/strong&gt; futbol endüstrisini sayılarla izlemek isteyenler için çok iyi bir kaynak. Türkiye’deki kulüplerin futbol kadrolarının piyasa değerlerini alt alta yazıp, bu yatırımla ligde 34 maç oyananacağını varsaysanız, şimdiye kadar 22 maça yapılan yatırım çıkıyor. Bunu, her takımın aldığı puana bölseniz, her puan için harcanmış yatırıma ulaşırsınız. Ve bakın 1 puan için en ekonomik yatırım harcamasını kim yapmış?&lt;strong&gt; Karabük&lt;/strong&gt;. İkinci &lt;strong&gt;Manisa&lt;/strong&gt; ve üçüncü &lt;strong&gt;Bucaspor.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-Lff2phT3yCk/TWQLghX2NYI/AAAAAAAAApk/-mJjcw62Yg4/s1600/2011023578.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5576594891933627778" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 337px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-Lff2phT3yCk/TWQLghX2NYI/AAAAAAAAApk/-mJjcw62Yg4/s400/2011023578.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karabük, 1 puan için 100 birim yatırım yaparken &lt;strong&gt;Beşiktaş &lt;/strong&gt;ancak 511 yatırım ile 1 puan alabilmiş, &lt;strong&gt;Galatasaray&lt;/strong&gt; da yaklaşık 500 birim yatırıma 1 puan alabilmiş. &lt;strong&gt;Fener &lt;/strong&gt;de başarılı sayılmaz, yaklaşık 400 birim yatırıma 1 puan ve &lt;strong&gt;Trabzon&lt;/strong&gt; 226 birim yatırıma 1 puan. Alkışı ve ıslığı kimler hak ediyor dersiniz ?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-4570742652313792059?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/4570742652313792059'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/4570742652313792059'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/02/ozellestirme-ile-al-sat-vurgunu.html' title='Özelleştirme ile Al-Sat  Vurgunu'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-Lff2phT3yCk/TWQLghX2NYI/AAAAAAAAApk/-mJjcw62Yg4/s72-c/2011023578.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-4669798402864244471</id><published>2011-02-21T10:00:00.001+02:00</published><updated>2011-02-21T10:00:12.102+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Halep Oradaysa, Notlar Burada…</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümetin ekonomi bakanları, onların medyadaki yağdanlıkları, işlerin hep yolunda gittiğinden dem vuruyorlar. Onların borazanı durumuna gelen Anadolu Ajansı, TRT ve yandaş medyada da aynı çarpıtmalar boy boy... TÜİK’in 14 Şubat’ta açıkladığı işsizlik verileri, işin arka planı gösterilmeden “ Yükselen büyümeyle işsizlik düştü” biçiminde verilirken Bakanlardan &lt;strong&gt;Nihat Ergün &lt;/strong&gt;da işsizliği yakında yüzde 10’a indireceğiz diye buyuruyor. Önümüzdeki ay açıklanacak yüzde 8’lik büyümenin arkasında bıraktığı 48,5 milyar dolarlık cari açığın his esamesi okunmuyor ama bütün bu “parlak tablo”ya, hem IMF’den hem de kredi derecelendirme kuruluşları cephesinden farklı notlar var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hafta içinde IMF İcra Direktörleri Kurulu, “Program sonrası izleme görüşmeleri”nin ikincisini bir notla kamuoyuna açıkladı.. Açıklama metninin orijinali eleştirel tonda ve bir dizi uyarı içeriyor. Gelin görün ki, Anadolu Ajansı, açıklamayı bir dizi çeviri hatası ile ve cımbızlanmış cümlelerle servis etti. Medyadaki sazanlar da alıp kullandılar; &lt;em&gt;“IMF, Türkiye’nin performansından memnun!” &lt;/em&gt;gibi başlıklarla…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa gerçekte IMF, 2010’daki toparlanma ve işsizlikteki iyileşmeyle kriz öncesi üretim seviyesinin üzerine çıkılmasını olumluyordu ama &lt;strong&gt;sıcak para girişi&lt;/strong&gt; ile rekabetçiliğin zayıflattığı ortamda&lt;strong&gt;, hızla büyüyen cari açığa&lt;/strong&gt; hemen dikkat çekiyordu. IMF direktörleri, sıcak para girişlerinin devam edebileceğini ama &lt;strong&gt;ani sermaye çıkışları&lt;/strong&gt; karşısında da kaygılı olduklarını belirtiyorlardı. Bu yüzden de Türkiye’nin, aşırı iç talep ve oynak kısa vadeli sermaye akımları karşısında ‘doğru politika bileşimini’ belirlemesi gerektiği uyarısını yapıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IMF ile birlikte kredi derecelendirme kuruluşları da benzer değerlendirmeler içinde oldukları için, Türkiye’nin kredi notunu yükseltmekte acele etmiyorlar.&lt;br /&gt;Türkiye, alarm verici cari açık kamburuna bakmadan kredi notunun yükseltilmesi ve bu cari açıkla yaşayabilecek &lt;strong&gt;dış kaynak beklentisi&lt;/strong&gt; içinde. AKP Bakanları ve yağdanlıkları, kredi dereceleme kuruluşlarının BB, Ba2 gibi mütevazi kredi notunu düşük buluyorlar, Türkiye’nin ‘yatırım yapılabilir’ sınıfında gösterilmemesinden pek şikâyetçiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derecelendirme yapanlar, madalyonun tek yüzüne bakmıyor, öteki yüzünü de okuyorlar. Baz etkili yüksek büyüme ve sürdürülürlüğü şüphe götüren istihdam artışında acele etmiyorlar, öbür yüzde yatan dehşetli cari açığı hiç mi hiç göz ardı etmiyorlar.&lt;br /&gt;Nitekim, 3 büyük derecelendirme kuruluşunun ikisinde Türkiye 7’nci, birinde de 6’ncı basamakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-Q_urMd50vaA/TWDfuurMoiI/AAAAAAAAApc/lJ7UNamQRSw/s1600/201102555555.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5575702332580864546" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 392px; CURSOR: hand; HEIGHT: 268px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-Q_urMd50vaA/TWDfuurMoiI/AAAAAAAAApc/lJ7UNamQRSw/s400/201102555555.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye ile aynı küme içinde yer alan ülkeler, Türkiye’nin birlikte anılmaktan pek hoşlanacağı ülkeler değil. Kimler yok ki…&lt;strong&gt;Güney Amerika’dan&lt;/strong&gt; Guatemala, Kolombiya, Kosta Rika, Surinam…&lt;strong&gt;Orta Doğu’dan&lt;/strong&gt; Mısır, Ürdün; &lt;strong&gt;Doğu Avrupa’dan&lt;/strong&gt; Romanya, Makedonya, Belarus, Letonya ve hatta müflis diye horladığımız komşu &lt;strong&gt;Yunanistan!...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, yüzde 6,5 cari açık/milli gelir kamburu ortada dururken ve bunun daraltılmasını getirecek ciddi önlemler henüz yetersizken , derecelendirme kuruluşları, Türkiye’nin notunu yükseltirler mi? Bu kolay değil. Hele ki, küresel krizin patladığı 2007 sonrasında derecelendirme kuruluşlarına spotların tutulmasından sonra, hiç değil. Finansal balonlaşmanın küresel bir krizi patlatacağına ilişkin bu kuruluşların gerekli uyarıları yapmadığından çok şikayet edildi ve geçen yaz ABD’deki yeni finansal düzenlemelerle, dereceleme kuruluşlarına da önemli yükümlülükler getirildi.. Artık, Moodys, S&amp;amp;P,Fitch gibi kuruluşların verdiği nota dayanarak adım atan bir şirket, sonuçta iflas eder ya da borç ödeyememe gibi durumla karşılaşırsa, bu kuruluşları dava edebilecek ve onlar hakkında &lt;strong&gt;tazminat davası&lt;/strong&gt; açabilecek. Yani, pabuç, hoşlanmayanların &lt;strong&gt;“sıfırcı hoca”&lt;/strong&gt; diye eleştirdikleri bu kuruluşlar için de pahalandı. Yüzde 8 gibi göz kamaştırıcı bir büyümeyi ancak 48,5 milyar dolar tutarında döviz açığı vererek gerçekleştirmiş bir ülkenin, bu haliyle notunu yükseltmeye kimse kolay kolay yanaşmaz. Hele ki IMF’nin eleştiri ve uyarıları ile dolu, “Program sonrası izleme görüşmeleri” notları açıklandıktan sonra…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, Halep oradaysa, notlar burada…Çakma Tarzanların dış dünyadaki gerçek itibarlarını notlarıyla birlikte izleyin, yanılmayın…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-4669798402864244471?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/4669798402864244471'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/4669798402864244471'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/02/halep-oradaysa-notlar-burada.html' title='Halep Oradaysa, Notlar Burada…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-Q_urMd50vaA/TWDfuurMoiI/AAAAAAAAApc/lJ7UNamQRSw/s72-c/201102555555.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-8310849177254302765</id><published>2011-02-20T11:14:00.002+02:00</published><updated>2011-02-20T11:25:51.071+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>CHP’nin Aile Sigortası: “Yetmez, Ama Evet!”…</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çarşamba günü Yeşilköy’de Polat Otel’de CHP Genel Başkanı &lt;strong&gt;Kemal Kılıçdaroğlu&lt;/strong&gt; ve kurmaylarından Aile Sigortası Projesini dinledik. &lt;strong&gt;"Yoksulluğu yönetmek değil, bitirmekte kararlıyız"&lt;/strong&gt; diyor CHP Başkanı. Çok iddialı bir laf. Kapitalizmi bitirmedikçe, yoksulluk da bitmez. Ama, herkesin bir yoksulluk tanımı var, Dünya Bankası’nın bile…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP’nin, toplumun en ezilenlerinden başlayan bir projeye öncelik vermesi önemli. Proje, zaten 1971 ‘de Uluslararası Çalışma Örgütü ile imzalanan ama uygulanmayan, tozlu raflarda unutulan bir anlaşmaya dayanıyor. Özeti şu; Takribi yoksul &lt;strong&gt;3 milyon&lt;/strong&gt; haneye, bütçeden ayda &lt;strong&gt;600 ile 1.200TL&lt;/strong&gt; arasında gelir sağlanacak. Yardım, doğrudan ailenin annesinin &lt;strong&gt;hesabına&lt;/strong&gt; yatırılacak. Peki &lt;strong&gt;kaynak?&lt;/strong&gt; Kılıçdaroğlu, &lt;strong&gt;sosyal devlete doğru&lt;/strong&gt; Aile Sigortası için &lt;strong&gt;8.7 milyar lira&lt;/strong&gt; gerektiğini söylüyor. Mevcut 14 kurumun kullandığı yardımların &lt;strong&gt;yıllık 4.1 milyarlık&lt;/strong&gt; maliyet ile birleştiğinde yoksul kesime yılda &lt;strong&gt;12.8 milyar lira&lt;/strong&gt; aktarılmış olacak. Bu da toplam &lt;strong&gt;kamu harcamalarının yüzde 1.7'si demek.&lt;/strong&gt; Kılıçdaroğlu bunun bir &lt;strong&gt;kaynak değil, tercih sorunu&lt;/strong&gt; olduğunun altını çiziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aile sigortası, yoksullara “balık dağıtmak” için doğru ve CHP’nin ruhuna uygun bir proje. Ama, hedef, hep balık dağıtmak değil, insanların balık tutmasını sağlamak, yani istihdama katmak olmalı. Bu, proje onu da hedefliyor. Yoksula kamuda iş buldukça, projeden çıkarmayı öngörüyor. Bu da iyi bir yaklaşım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;CHP’nin, bu projesinin, AKP’nin, “sadaka-hayırseverlik” yaklaşımından önemli bir farkı var: AKP, yardımları, bütçe üstünden en az; vakıf, cemaat, dernek vb üstünden en çok yapan, dolayısıyla yardımın karşılığı insanlarda minnet-biat duygusu yaratıp onu istismar eden, hatta oya tahvil eden bir parti. Olması, gereken, muhtaçlara bu yardımların bir &lt;strong&gt;“yurttaşlık hakkı”&lt;/strong&gt; olarak, merkezi bütçeden aktarılması. Bunun bir iane değil, bir yurttaşlık hakkı olarak verilmesi. Dolayısıyla, AKP iktidarının militanca uyguladığı neoliberal politikaların omurgası olan &lt;strong&gt;sosyal harcamaları budama&lt;/strong&gt; yaklaşımından uzaklaşarak, yeniden “sosyal devlet”i inşa etmek, CHP’nin birinci hedefi olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’liler, CHP’nin bu projesine dudak büktüler. Bakan &lt;strong&gt;Babacan,&lt;/strong&gt; bütçeden yoksullara 14 milyar TL çıkmakta olduğunu belirtti. AKP’lilerin bu hesabının içinde, 5,5 milyon tarım üreticisine tarımı desteklemek üzere aktarılan 6 milyar TL’ye yakın transfer harcaması da var. Bu bir “yardım” değil, tarımsal üretimi artırmak için yapılması gereken bir teşviktir. O zaman, sanayicilere verilen teşvikleri de “sosyal yardım” görmek gerekirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-A5IXo7p1a30/TWDcQydRjWI/AAAAAAAAApU/REB3CW1A40E/s1600/20110244444.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5575698519665249634" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 250px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-A5IXo7p1a30/TWDcQydRjWI/AAAAAAAAApU/REB3CW1A40E/s400/20110244444.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak: Maliye Bakanlığı, 2010 Bütçe verileri&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin, sayıları 9,3 milyon olan yeşil kartlı yoksullara, bütçeden sağlık gideri olarak ayırdığı bütçe 2010’da 4,6 milyar TL’ye düştü. Önceki yıllarda daha yüksekti. AKP yönetimi, yeşil kartlı başına &lt;strong&gt;yılda 50 TL’yi&lt;/strong&gt; bulmayan bu sağlık harcamasını bile çok görüp daraltmaya çalışıyor. Yeşil kartlıların ödeneği, bütçe harcamalarının yüzde 1,5’undan ibaret. Ama daha önemlisi, AKP iktidarındaki “mali disiplinler” ile Türkiye’de sosyal devletin nasıl içinin boşaltıldığı. Bütçeden, sayıları 20 milyonu bulan öğrencilere burs olarak aktarılanlar 1 milyar TL’yi bile bulmuyor. SGK üstünden, yaşlı ve özürlü 1,4 milyona yakın nüfusa ödenen aylıklar 2,5 milyar TL’yi bile bulmuyor . Bu garibanlara aylık 100-200 TL dolayında bir aylık verilmekle, “sosyal yardım” yapıldığı sanılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP, sosyal devletin yeniden inşasına aile sigortası ile başlayabilir ama “yetmez!”…AKP’nin sağlıkta, eğitimde, barınmada, beslenmede budadığı bütün sosyal kalemlerde iyileştirme yapmalı, bir tür Robin Hood’luğa soyunmalıdır CHP. Herkesten gücüne göre vergi alma ilkesi hayata geçirilirse, bütün bunlar için kat be kat kaynak ortaya çıkar zaten.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-8310849177254302765?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/8310849177254302765'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/8310849177254302765'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/02/chpnin-aile-sigortas-yetmez-ama-evet.html' title='CHP’nin Aile Sigortası: “Yetmez, Ama Evet!”…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-A5IXo7p1a30/TWDcQydRjWI/AAAAAAAAApU/REB3CW1A40E/s72-c/20110244444.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-7950522330971718924</id><published>2011-02-18T10:00:00.007+02:00</published><updated>2011-02-18T10:00:10.041+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>İşgücünde Varlık İçinde Yokluk..</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkelerin kapitalist gelişme farklılıklarına, toplumların insan gücünü kullanma optiğinden bakınca, daha ufuk açıcı, ama bir o kadar hayıflandıran kareler yakalayabilirsiniz. Nüfus, bir ülke için iyi kullanıldığında önemli bir varlıktır. Ama, kullanmayı bilene…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, 73 milyonu bulan nüfusuyla önemli bir varlığa sahiptir. Jeopolitiği, tarihsel, kültürel varlıkları ve diğer potansiyelleri ile gelişmenin ununa, şekerine, yağına sahip bir ülkedir ama ne yazık ki helvası yetersizdir, üretileni de en adaletsiz paylaşan, (daha doğrusu paylaşmayan) bir ülkedir. Türkiye, azgelişmiş burjuvazisi ve güdümündeki iktidarların basiretsizliği yüzünden, elindeki onca varlığa karşın, gelişmesine kendisi yön verebilen bir ülke olamamakta, tersine, gelişimi, başka merkezlerin kontrolüne, insiyatifine geçtiği için, ancak onların yaptığı işbölümünün tanıdığı gelişmenin sınırlarında at oynatabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela nüfus ve işgücümüzü alalım. 73 milyon nüfusumuz var diyoruz ama bunun ancak 23 milyonu iş-güç sahibi. Yani yüzde 32’si. Bu 23 milyon çalışıyor kendisini, ayrıca 50 milyonu geçindiriyor. Tabi geçinmek denirse…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-8iNHqfSOKew/TV0WNYfzy7I/AAAAAAAAApM/1TqPmm-0Wps/s1600/20110256667.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5574636332924521394" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 323px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-8iNHqfSOKew/TV0WNYfzy7I/AAAAAAAAApM/1TqPmm-0Wps/s400/20110256667.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutturulan bağımlı ekonomik yol, 23 milyondan daha fazlasına istihdam imkanı vermiyor. İşgücü piyasasına çıkabilenler 26 milyonu ancak buluyor. Şimdi, bunların &lt;strong&gt;3 milyonu resmi işsiz&lt;/strong&gt;. Aslında 3 milyon nüfus daha var işsiz , ama onlar işgücü pazarına çıkmadıkları için “resmen işsiz” sayılmıyorlar. Onlara, “kahvehane işsizleri” de diyebilirsiniz. Böylece &lt;strong&gt;6 milyon gerçek işsizi&lt;/strong&gt; var Türkiye’nin. Ama işgücü olabilecek önemli bir nüfus evlerde, &lt;strong&gt;“ev kadını”&lt;/strong&gt; olarak kodlanmış. Onların sayısı 12 milyon. Dehşetli bir sayı. Zaman zaman özellikle kriz dönemlerinde evlerinden çıkıp iş bakınıyorlar ama kolay olmuyor iş bulmaları, işsiz erkeklerden dirsek yiyip eve geri dönüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 yaşın üstünde olan nüfusun işgücü olarak ortaya çıkıp işe talip olmasına, &lt;strong&gt;“işgücüne katılım oranı”&lt;/strong&gt; deniliyor. Bizde kahvehane ve evdeki nüfus işgücünden sayılmadığı için, 26 milyon işgücü, 53 milyonluk 15 yaş üstü nüfusa oranlandığında &lt;strong&gt;yüzde 49&lt;/strong&gt; gibi bir sayı çıkıyor. Yani çalışabilecek her 100 kişiden ancak 49’u işgücü piyasasında. Bu sayıyı bu kadar aşağı çeken, hem umudunu kaybetmiş 3 milyon işsiz, hem de 12 milyon “ev kadını”. 15 yaşın üstündeki diğer nüfus ise emekliler, öğrenciler, özürlüler ve çalışamaz yaşlılardan oluşuyor. Bizde yüzde 49 olan bu oranın &lt;strong&gt;OECD ortalaması ise yüzde 67 !..&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-J-ZfqsiQv1k/TV0T733MRKI/AAAAAAAAApE/TF8LK6O-VmU/s1600/201102gtrd.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5574633833083192482" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 344px; CURSOR: hand; HEIGHT: 294px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-J-ZfqsiQv1k/TV0T733MRKI/AAAAAAAAApE/TF8LK6O-VmU/s400/201102gtrd.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte azgelişmişlik farkımız burada ortaya çıkıyor. OECD ortalamasında erkeklerin işgücüne katılımı yüzde 76, bizimki yüzde 67. Ama esas fark, &lt;strong&gt;kadınlarda. OECD ortalaması yüzde 58, bizde yüzde 23!...&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Model aldığımız AB ülkelerinin, diğer Meksika, Rusya, Brezilya, Polonya, G.Kore gibi “yükselen ülkeler”in hiçbirinde, bizdeki kadar &lt;strong&gt;kadınları eve tıkmış&lt;/strong&gt; bir ülke yok. 1960’larda Türkiye ile aynı yerde olan &lt;strong&gt;G.Kore,&lt;/strong&gt; bugün dünya devi ve işgücüne kattığı nüfus hem genelde hem kadın işgücünde Türkiye’den &lt;strong&gt;20 puan fazla. &lt;/strong&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kadını, 3 çocuk doğurmakla mükellef, “tacize davet çıkaran” gözüyle gören AKP zihniyeti, bu kafayla, bu toplumun insan gücünü ne kadar aktif kılabilir, ne kadar geliştirebilir? Hiç…Hiç umut yok, hiç…&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-7950522330971718924?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/7950522330971718924'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/7950522330971718924'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/02/isgucunde-varlk-icinde-yokluk.html' title='İşgücünde Varlık İçinde Yokluk..'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-8iNHqfSOKew/TV0WNYfzy7I/AAAAAAAAApM/1TqPmm-0Wps/s72-c/20110256667.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-4679953368832737861</id><published>2011-02-16T10:00:00.004+02:00</published><updated>2011-02-16T10:00:01.466+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>İçe Kapanma Arttıkça İşsizlik Düşmüş Görünüyor</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kasım ayı işgücü göstergeleri açıklanınca, o alışıldık sığ yorum yine tekrarlandı: &lt;em&gt;“İşsiz sayısı 1 yıl önceye göre 459 bin azaldı, işsizlik oranı da yüzde 13’ten yüzde 11’e geriledi.Geçtiğimiz Ekim’den Kasım’a da işsiz sayısı 90 bin azaldı, işsizlik oranı da 0,2 puan düştü”&lt;/em&gt;. Öncelikle belirtelim ki, işsiz sayısına ve işsizlik oranına bakarak yapılan bu “resmi yorum”, gerçeği yeterince anlatmıyor. Gerçek nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle, &lt;strong&gt;işgücüne&lt;/strong&gt;, yani iş bulmak için iş pazarına çıkmışların sayısındaki değişime bakmak gerekir. Ne görüyoruz? 2010’da Kasım’dan Ekim’e işgücünde 208 bin çekilme var, bu bir. İkinci olarak istihdama bakılmalı. İşi olan nüfus artmış mı, azalmış mı? Kasım’dan Ekim’e istihdamın artmadığını, tersine 118 bin azaldığını görüyoruz. Yani hem işgücü göstergesinde geri çekilme var, hem işi olanlarda . Bu ne demektir ? İşini kaybedenlerin sayısına ek olarak, 90 bin kişi işgücü pazarından çekilmiş. Nereye gitmişler? Birincisi, &lt;strong&gt;“Umutsuz işsizler”&lt;/strong&gt; grubuna katılmışlardır. Bunların Ekim’de 1 milyon 974 bin olan sayıları, pes edip iş aramaktan vazgeçen 84 bin kişi ile daha kalabalıklaşmış ve &lt;strong&gt;2 milyon 58 bine çıkmıştır.&lt;/strong&gt; Pes edip içe kapanan, işgücü piyasasından çekilenlerin ikinci adresi “ev”dir ve eve, pes etmiş &lt;strong&gt;kadınlar içe kapanmaktadır&lt;/strong&gt;. Nitekim, Ekim’den kasıma evde, &lt;strong&gt;“ev işiyle iştigal eden”&lt;/strong&gt; ve tamamını kadınların oluşturduğu 15 yaş üstü nüfus , bir ayda 151 bin kişi artarak &lt;strong&gt;12 milyon 50 bine&lt;/strong&gt; ulaşmıştır. Umudunu kaybedip iş aramaktan vazgeçen, mekanı kahvehaneler olanlarla, pes edip eve çekilen kadınlar, böylece, işgücü pazarını tenhalaştırırken işsiz sayısını da düşmüş gösteriyor, olan budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-_sMi8bA16gc/TVp6uuWzctI/AAAAAAAAAo0/GzBS_KfitOw/s1600/2011klm.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573902431960658642" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 228px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-_sMi8bA16gc/TVp6uuWzctI/AAAAAAAAAo0/GzBS_KfitOw/s400/2011klm.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak:TÜİK,Hanehalkı İşgücü Anketi veri tabanı&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu içe kapanmayı, geri çekilmeyi görmeyince, sahnenin önünde kalan işsiz sayısı ve sahnede kalan işgücü ve istihdam ile gerçek işsizliği göremezsiniz. Bu sahne arkası ile birlikte değerlendirildiğinde, kasım 2010 itibariyle işsizliğin azalmadığını tersine, kış mevsiminin de etkisiyle arttığını görüyoruz. Bir kere tarımda bir ayda 223 bin kişinin istihdamdan çekildiğini, turizmden 18 bin, ticaretten 55 bin, hatta finanstan 22 bin kişinin işini kaybettiği görülüyor. Buna karşılık imalat sanayisinin 146 bin, eğitimin, okulların açılmasının etkisiyle 38 bin kişiyi istihdam ettiği görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama sonuçta, sahne arkasına geçen, umutsuz işsizlerin kahvehanesine ve eve kapanan kadınlarla birlikte düşünüldüğünde, işsizlerin sayısının düşmediğini, tersine arttığını görüyoruz. Bu umutsuz işsizlerle birlikte &lt;strong&gt;gerçek işsizliğin&lt;/strong&gt; yüzde 11 değil, &lt;strong&gt;yüzde 17,6 yı bulduğu&lt;/strong&gt; , sayı olarak da 4,9 milyona yaklaştığını görebiliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçe kapanmaları, işgücü pazarından çekilmeleri akıldan çıkarmadan, sahnede kalanlar üstünden konuşursak, &lt;strong&gt;genç işsizliği&lt;/strong&gt; bütün yakıcılığıyla sürüyor. 15-24 yaş grubunun, özellikle tarım dışında olanlarının, kentte yaşayanların işsizliğinin yüzde 24,4 olarak önemini koruduğunu görebiliyoruz. &lt;strong&gt;Diplomalı işsizlik&lt;/strong&gt; de öyle. Resmi işsizlerin yüzde 42’sini lise, mesleki lise ve üniversite mezunları oluşturuyor. Evet, kasım 2010 itibariyle 407 bin lise mezunu, 289 bin meslek lisesi mezunu ve 479 bin üniversite mezunu olmak üzere &lt;strong&gt;1 milyon 175 bin diplomalı işsiz&lt;/strong&gt;, iş bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, detaylara bakmadan, &lt;em&gt;“Yüksek büyüme işsizliği düşürdü”&lt;/em&gt; başlığı ile ortaya çıkan Bahçeşehir Üniversitesi’nin &lt;strong&gt;Betam’ına,&lt;/strong&gt; işgücü dışı nüfus alanını analize katmadan yorum yapmamasını salık verirken, istihdamda sektörel durumu da tahlil etmesini öneririm. Tarımdaki büyüme 2010’da yüzde 0,5’i bulmazken tarımda istihdam nasıl oluyor da yüzde 7 artabiliyor? O tarım, 2009 kasımından bu kasıma nasıl 354 bin yeni istihdam yaratmış oluyor acaba ? 2010’un istihdam artışının yüzde 31’inin tarımda gerçekleşmiş görünmesini sorgulamadan, bilim adına nasıl böyle başlıklarla ortaya çıkıyorlar, anlamak zor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-4679953368832737861?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/4679953368832737861'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/4679953368832737861'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/02/ice-kapanma-arttkca-issizlik-dusmus.html' title='İçe Kapanma Arttıkça İşsizlik Düşmüş Görünüyor'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-_sMi8bA16gc/TVp6uuWzctI/AAAAAAAAAo0/GzBS_KfitOw/s72-c/2011klm.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-7753544215212501378</id><published>2011-02-14T10:00:00.000+02:00</published><updated>2011-02-14T10:00:06.435+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Bu Cari Açıkla, Nereye ?</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beklenenden da ürkütücü bir sonuç geldi ve cari açık, yani Türkiye’nin döviz açığı, 2010’da 48,5 milyar dolara çıktı. 2010’un milli gelirinin 730 milyar dolar olarak gerçekleştigi varsayılırsa, cari açığın milli gelire oranı yüzde 6,7’ye çıkmış bulunuyor ki, Türkiye tarihinde bu ölçüde bir açık yok!...En son 2006’da bu oran yüzde 6,1 olarak gerçekleşmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-gO-bbj7QBvM/TVeywbERPSI/AAAAAAAAAok/XXz6DUm2ZdI/s1600/246933.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573119608863407394" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 199px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-gO-bbj7QBvM/TVeywbERPSI/AAAAAAAAAok/XXz6DUm2ZdI/s400/246933.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak;TCMB Ödemeler Dengesi, TÜİK büyüme verileri&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki şimdi ne oluyor, ne olacak? AKP iktidarı, Orta Vadeli Plan(OVP)’da 2010’un cari açığının 39 milyar dolar olacağını umuyordu. Umduğunun neredeyse 10 milyar dolar üstünde bir açık gerçekleşti. Yani, büyük bir şamata ile dillendirilen &lt;strong&gt;yüzde 7’ye yakın bir büyüme&lt;/strong&gt;, sonuçta &lt;strong&gt;48,5 milyar dolarlık bir döviz açığı&lt;/strong&gt; bahasına gerçekleşmiş oluyor. OVP, 2010 için cari açık/milli gelir oranını yüzde 5,4 olarak öngörmüştü. Gerçekleşme, en az &lt;strong&gt;yüzde 6,5&lt;/strong&gt;…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP iktidarı, OVP’de, 2011 için de yüzde 4,5 büyüme öngörüyor ve cari açığın bu kez 41,5 milyar dolara çıkacağını, yine milli gelirin yüzde 5,4’ü oranında olacağını öngörüyor. Ama, 2010’da ortaya çıkan bu durumla, &lt;strong&gt;“evdeki hesabın çarşıya uyması”&lt;/strong&gt; pek mümkün görünmüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda, Merkez Bankası’nın uyarılarıyla, iktidar fark etti ki, bu gidiş gidiş değil, cari açıkta kantarın topuzu kaçtı. Bu kez ne yaptılar? Güya, açığı frenleyecek bazı önlemler geliştirdiler. MB, faizleri biraz indirdi, bankaların kredi musluklarını kısmaları için “munzam karşılık oranları”nı artırdı. Tekstil ithalatını biraz zorlaştırıyorlar vs,vs…Amaç, ithalatı kamçılayan sıcak para girişini yavaşlatmak, sıcak paranın iştahını azaltmak. 2011 için bir yandan yüzde 5’e yakın büyüme umuyorlar, ama bunun rüzgarı olan sıcak parayı da bu tempoda istemiyorlar. Çünkü, 2010 temposu değişmezse, ortaya çıkan döviz açığını finanse etmek gibi bir sorunla burun buruna gelinecek, finansman zorlaşınca &lt;strong&gt;kur şoku&lt;/strong&gt; yaşanabilecek. Eğer, küresel kriz olmasaydı, yani AB’de hava günlük güneşlik olsaydı, değil bu ölçüde cari açık, bunun bir gömlek hafifi bile Türkiye’de ciddi bir kriz yaratırdı. Ama şimdi olmuyor, en azından şimdilik olmuyor.Neden? Çünkü, Türkiye’nin yer aldığı cari açık veren ülkeler kümesi, yani Güney Avrupa, Doğu Avrupa ülkeleri, öyle berbat durumda ki, Türkiye’nin bu derbeder hali bile, onlardan ehven görünüyor sıcak para sahiplerine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-ysFxRnPZek8/TVezqIz07tI/AAAAAAAAAos/63jMPpNV8UU/s1600/258888.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573120600395017938" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 192px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-ysFxRnPZek8/TVezqIz07tI/AAAAAAAAAos/63jMPpNV8UU/s400/258888.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak: IMF, World Economic Output,Update, Jan. 25, 2011, p. 9&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye bu derbeder haliyle bile kredi notunun yükseltilmesi ve bu cari açıkla yaşayabilecek &lt;strong&gt;dış kaynak beklentisi&lt;/strong&gt; içinde. Bu haline bakmadan, kredi dereceleme kuruluşlarının BB, Ba2 gibi mütevazi kredi notunu düşük bulan, Türkiye’nin ‘yatırım yapılabilir’ sınıfında gösterilmemesinden şikâyetçi olan çok. Peki, yüzde 6,5 cari açık/milli gelir göstergesiyle, derecelendirme kuruluşları, Türkiye’nin notunu yükseltirler mi? Zor. Bu kuruluşların artık sırtlarında &lt;strong&gt;yumurta küfesi&lt;/strong&gt; var. Geçen yaz ABD’deki yeni finansal düzenlemelerle, dereceleme kuruluşlarına da önemli yükümlülükler getirildi.. Artık, Moodys, S&amp;amp;P,Fitch gibi kuruluşların verdiği nota dayanarak adım atan, bir iflas ya da borç ödeyememe hali ile karşılaşırsa, bu kuruluşlar hakkında &lt;strong&gt;tazminat davası&lt;/strong&gt; açabilecek. Yani, pabuç pahalandı. Tarihi döviz açığı vermiş bir ülkenin, bu haliyle notunu yükseltmeye yanaşan olur mu, bilinmez. Ama, görünen o ki, bu kadar açıkla, 2011’de değil hedeflenen yüzde 5 büyüme, &lt;strong&gt;yüzde 2 büyüme bile güç.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çakma Tarzan,&lt;/strong&gt; daldan dala atlıyor, Balyoz ile, KCK ile, KKTC ile, ucube ile vakit kazanma peşinde. Ama dallar çürük…Silkelemeyi bilen olsa, tepetaklak olması işten değil…Ama nerede?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-7753544215212501378?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/7753544215212501378'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/7753544215212501378'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/02/bu-cari-ackla-nereye.html' title='Bu Cari Açıkla, Nereye ?'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-gO-bbj7QBvM/TVeywbERPSI/AAAAAAAAAok/XXz6DUm2ZdI/s72-c/246933.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-801462857984279758</id><published>2011-02-12T13:32:00.005+02:00</published><updated>2011-02-12T13:46:49.409+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Meslek Lisesi, 300 Bin İşsizin Meselesi…</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gençlerimiz iş arıyor.İşverenlerse iyi yetişmiş çalışan bulmakta zorlanıyor”. İkide bir duyduğumuz bu klişe cümle, pek de Türkiye gerçeğine uymuyor. Neden mi? İyi yetişmiş, meslek lisesi mezunu 300 bin kişi işsiz ve iş arıyor da ondan. Meslek liselilerden 100 bin fazla, yani 400 bin de lise mezunu işsiz var. Böylece cebinde lise ve meslek lisesi diploması olan 700 bin işsiz gençten söz ediyoruz. Gelelim, liseden sonra nice sınav barajlarını aşıp üniversiteye kapak atan, en az 4-5 yıl dirsek çürütüp üniversite-yüksek okul bitirip mezun olan ama iş bulamayanlara. Bunların sayısı da 2010 Ekim itibariyle 500 bin. Böylece, diplomalı işsiz olarak tanımlayabileceğimiz eğitimli, &lt;strong&gt;diplomalı işsiz&lt;/strong&gt; sayısı &lt;strong&gt;1 milyon 200 bine ulaşıyor.&lt;/strong&gt;Yani, toplam resmi işsizlerin yüzde 40’ından fazla bir diplomalı işsiz kitlesinden söz ediyoruz!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onca yıl okul okuyan genç iş bekliyor, onca yıl, bin bir fedakarlıkla çocuğunu okutan, lise, meslek lisesi, hatta üniversite mezunu yapan aile, çocuğuna iş bekliyor…Bekliyor da bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-q9N8yv6tp64/TVZxU3tOyrI/AAAAAAAAAoc/VUklKfFN43I/s1600/24691.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5572766192282553010" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 127px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-q9N8yv6tp64/TVZxU3tOyrI/AAAAAAAAAoc/VUklKfFN43I/s400/24691.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düz liselerin eğitim kalitesi malum. Çocuklara işe girmelerine yarayacak pek bir formasyon kazandırılamıyor. Çeşitli üniversitelerin fakültelerinden, yüksekokullarından mezun olanların da bu kalitesiz eğitimle ne kadar beceri kazandığı sorgulanmaya değer. İyi de, sanayiye, bilişim sektörüne, hatta turizme mesleki bilgilerle donatılmış eleman yetiştiren meslek liselerinden mezunlar, yani mesleği olanlar, eskilerin deyimiyle “altın bileziği olanlar”, nasıl iş bulamıyor? Nasıl meslek lisesi mezunu olup da iş arayanların sayısı &lt;strong&gt;300 bin kişiyi buluyor&lt;/strong&gt;?&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bu 300 bin kişiye iş imkanı sunulamazken bir de meslek liseliliği özendiren çabalar var. Ortaöğretimde dokuzuncu sınıftan sonra mesleki teknik liseler ile genel liseler arasında geçişlere imkan veren esnek bir yapıya geçildi. Amaç, düz liselilerin, isteyen olursa, meslek lisesine geçiş imkanı vermek. Ne kadar yönelim var bilinmez, ama ortada 300 bin meslek liseli işsiz mezun dururken, bu okula yöneliş nasıl cazip hale gelsin ? Liseli bir genç, liseli olarak da mezun olsa, meslek lisesini bitirerek de işgücü pazarına çıksa, iş bulamıyor. Bunlardan tam 700 bin işsiz var işgücü pazarında.&lt;br /&gt;Bütün bu diplomalı işsizlik gerçeği ortada duruyorken, hele ki, meslek lisesi mezunu, dolayısıyla meslek sahibi 300 bin genç ortada iş beklerken , İş yaratmak yerine, “Mesleksizlik” sorununu gidermek iddiasıyla adeta proje üstüne proje yaratılıyor. Bunlardan biri Çalışma Bakanlığı koordinasyonunda hazırlanan &lt;em&gt;“İstihdam ve Mesleki Eğitim İlişkisinin Güçlendirilmesi Eylem Planı”&lt;/em&gt; …15 Temmuz 2010 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe konuldu. Konuldu da, ne işe yaradı? Bir de Milli Eğitim Bakanlığı, Çalışma Bakanlığı, İŞKUR ve TOBB işbirliğinde uygulanan “&lt;em&gt;Uzmanlaşmış Meslek Edindirme Merkezleri” &lt;/em&gt;projesi kapsamında 81 ilde faaliyet gösteren 111 adet endüstri ve meslek lisesinin makine ve teçhizat altyapısının güçlendirilmesi ve öğretmenlerinin hizmet içi eğitimden geçirilmesini öngören bir proje var. Amacı, hem örgün eğitimin kalitesinin artırılması hem de meslek edindirme kurslarının düzenlenmesi… Projeler tamam da, ne oluyor? Ortadaki 300 bin meslek lisesi mezununa iş bulunamazken yenilerini piyasaya süreceksiniz de ne olacak? &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;300 bin meslek liseli işsiz piyasada iş beklerken, devlet büyükleri, mevcut meslek liselilere, hatta üniversitelilere neden iş bulamıyoruz sorusu ile yüzleşmek yerine, sanki aranan kan bulunamıyormuş gibi işgüzarca, beyhude işlere koşuşturuyorlar. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;Sıcak para morfinmanı &lt;strong&gt;sanayinin neden istihdam yaratmadığı&lt;/strong&gt;, çalışmaya hazır hem de meslek sahibi olan onca genç, diplomalı onca liseli ve üniversiteli varken, onları görmezden gelip, “mesleksizlik” gibi abartılı sorunlara yönelmek, gerçeklerle yüzleşmekten kaçmak değilse, nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;400 bin liseli, 300 bin meslek liseli, 500 bin üniversiteli iş bekliyor, iş…&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-801462857984279758?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/801462857984279758'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/801462857984279758'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/02/meslek-lisesi-300-bin-issizin-meselesi.html' title='Meslek Lisesi, 300 Bin İşsizin Meselesi…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-q9N8yv6tp64/TVZxU3tOyrI/AAAAAAAAAoc/VUklKfFN43I/s72-c/24691.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-4722470540280676117</id><published>2011-02-11T10:00:00.002+02:00</published><updated>2011-02-11T10:00:00.715+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>TÜSİAD Başkanı’nın Vergi Yanılgısı</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-kTsQnFzc3Lc/TVOpgA_DzeI/AAAAAAAAAoM/j-pxUctlbYw/s1600/grty.bmp"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;TÜSİAD’ın &lt;strong&gt;Görüş&lt;/strong&gt; dergisinin Şubat 2010 sayısında yer alan makalesinde Başkan &lt;strong&gt;Ümit Boyner&lt;/strong&gt;, kayıt dışılığın Türkiye’deki boyutları, yarattığı haksız rekabet ve devamında da vergi yükünün paylaşımındaki hakkaniyetsizlik konularına değiniyor. Makaleyi, yoğun iş trafiğinde kendisi mi hazırladı, danışmanları mı yardımcı oldu , bilinmez ama, Başkan Boyner’in yazısında kullanılan kayıt dışı veriler doğru yorumlanmamış, vergi ile ilgili dünyadaki durum iyi araştırılmamış, dolayısıyla yapılan analiz ve ulaşılan sonuçlarda büyük &lt;strong&gt;eksik ve yanlışlar&lt;/strong&gt; var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi, Türkiye’de kayıt dışı istihdam, kabaca yüzde 45’leri bulur ama bunun tarım-tarım dışı analizi yapılmalıdır. 10 milyon dolayındaki kayıt dışı istihdamın , yarısı &lt;strong&gt;tarım dışındadır&lt;/strong&gt;. 5 milyon kayıt dışının tarımda olması ise tarımın yoksulluğu ile ilgilidir. Neredeyse tamamı aile işçisi, üreticisi olan kayıt dışı tarımın Türkiye milli gelirine katkısı yüzde 3-4’ü bulmaz. Dolayısıyla buradan derde derman bir vergi ve sigorta primi beklemek safdillik olur. Tarım dışındaki kayıt dışı 5 milyon istihdam ise, daha çok atölyelerde, ama ağırlıkla da küçük ticaret-turizm işyerlerindedir. Çoğu vasıfsız, ucuz emek kullanan bu işletmelerin yarattığı katma değer de dikkate değer büyüklükte değildir. Dolayısıyla, kayıt dışı ekonomiden büyük vergi ve prim kaybı olduğu tezi bir şehir efsanesidir. Ve bu klişe TÜSİAD Başkanı’nın makalesinde de tekrarlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl atlanan ya da kamufle edilen gerçek nedir, biliyor musunuz? &lt;strong&gt;Kayıt dışılık&lt;/strong&gt; ya da vergi -prim kaçağı, aslında, &lt;strong&gt;kayıtlı görünen sektörün içindedir&lt;/strong&gt;. Herkes de bilir ki, kayıtlı görünen işletmelerde hem vergiden kaçınma, vergi kaçırma, hem de sigorta prim kaçağı vardır. İşyeri ve işçiler kayıtlı görünür ama Maliye’ye matrah düşük gösterilir, vergi kaçırılır; işçilerin primleri SGK’ya asgari ücretten yatırılarak saklanan ücretin hem vergisi hem sigorta primi ödenmez. Kayıtlı işyerlerinde yapılan sınırlı denetimler bile büyük kaçaklar saptıyor. Bu sınırlı denetimlerden sadece Hesap Uzmanları Kurulu tarafından yapılan 2004-2009 dönemine ait olanlardan ulaşılan sonucu, Kurul’un faaliyet raporundan aktaralım: &lt;em&gt;“…son 5 yılda Hesap Uzmanları tarafından yapılan vergi incelemelerinde toplam 136,15 milyar TL tutarında matrah incelenmiş ve bu incelemeler neticesinde incelenen matrahın % 36’sı oranında (49,05 milyar TL tutarında) matrah farkı tespit edilmiştir&lt;/em&gt; (Hesap Uzmanları Kurulu, 2009 Faaliyet Raporu.s. 46) . Yüzde 36 kaçak, müthiş bir sonuçtur ve göstermektedir ki, esas kaçak, Boyner’in “sütten çıkmış ak kaşık” gibi gösterdiği kayıtlı gibi görünen kesimdedir.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Başkan Boyner, makalesinde şöyle diyor: &lt;em&gt;“Hükümetler, .. AB ortalamalarına yakın bir reel vergi veya kişi başına vergi düzeyini yakalamak ve korumak durumundadır”.&lt;/em&gt; Güzel bir tavsiye, ama acaba şunun farkındalar mı: Türkiye, OECD ülkeleri içinde milli gelirine göre en az vergi ve prim toplayan ülkedir. &lt;strong&gt;OECD genelinde yüzde 42&lt;/strong&gt; olan kamu gelirlerinin milli gelire oranı ortalaması &lt;strong&gt;Türkiye’de yüzde 30’a&lt;/strong&gt; kadar düştüğü gibi, verginin alındığı kaynak ve sınıflar açısından da &lt;strong&gt;Türkiye en adaletsiz ülkedir&lt;/strong&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-kTsQnFzc3Lc/TVOpgA_DzeI/AAAAAAAAAoM/j-pxUctlbYw/s1600/grty.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5571983531472834018" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 222px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-kTsQnFzc3Lc/TVOpgA_DzeI/AAAAAAAAAoM/j-pxUctlbYw/s400/grty.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak:OECD, Kamu Geliri/GSYH verileri, 2008 yılına aittir ve OECD ortalaması yüzde 42’dir. Diğer veriler 2009 yılına aittir. &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;OECD verilerine göre, milli gelirin en çoğunu vergi ve sigorta primi olarak alan ve sonra bu geliri, çağdaş kamu hizmeti için harcayan, gelir adaletsizliğini azaltmada kullanan ülkeler Norveç,İsveç gibi İskandinav ülkeleridir. Boyner’in örnek aldığı diğer &lt;strong&gt;AB ülkelerinde&lt;/strong&gt; de kamu gelirleri, milli gelirin &lt;strong&gt;yüzde 42-43’ünü&lt;/strong&gt; bulmaktadır. Demek ki, örnek aldığımız ülkelerin düzeyine çıkmak için milli gelirin en az bugünkünün yarısı kadar &lt;strong&gt;daha fazla vergi ve prim toplanmalıdır&lt;/strong&gt;. Bu, yeni vergiler salma ,vergi ve prim kaçaklarını önleme gerekliliği demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AB ülkelerinden bizi ayıran asıl adaletsizlik, verginin kaynakları, dolayısıyla sosyal sınıfların &lt;strong&gt;vergi yükündeki büyük adaletsizliktir.&lt;/strong&gt; Türkiye’de verginin üçte ikisinin &lt;strong&gt;dolaylı vergi&lt;/strong&gt; olarak tüketiciden alındığı ve bu yapının AB’deki en adaletsiz yapı olduğu açık. Gelirden, servetten alınan vergilerin ağırlığı ise Türkiye’de diğer ülkelerden daha düşük. Kaldı ki, gelirden alınmış görünen vergilerin çoğu da sayıları 10 milyonu bulan kayıtlı ücretlilerin bordrosundan, kaynakta kesilir. Vergi, gelirin toplandığı kesimlerden alınmalıdır. Türkiye’de gelir, piramidin tepesinde toplanıyor. Vergi de piramidin tepesindeki TÜSİAD; MÜSİAD,TUSKON gibi örgütlerin üyesi sermayedarların gelir ve servetlerinden, büyük firma ve bankalarından alınmalıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-4722470540280676117?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/4722470540280676117'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/4722470540280676117'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/02/tusiad-baskannn-vergi-yanlgs.html' title='TÜSİAD Başkanı’nın Vergi Yanılgısı'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-kTsQnFzc3Lc/TVOpgA_DzeI/AAAAAAAAAoM/j-pxUctlbYw/s72-c/grty.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-5712607032705469250</id><published>2011-02-09T10:00:00.006+02:00</published><updated>2011-02-09T10:00:07.006+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Mutfak Yanıyor, AKP Tarımı Umursamıyor</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Gündem, kısır tartışmalarla işgal altında iken, sokak için &lt;strong&gt;geçim derdi&lt;/strong&gt; bütün yakıcılığını koruyor, tabi görmek isteyene. Çarşı, pazara çıkanlar hallerinden hep şikayetçi. Şikayetçi olmaları da anlaşılır bir şey. Çünkü hem gelir yetersiz, hem de tüketim sepetine her geçen gün biraz daha az gıda malı girebiliyor.Gıda fiyatları düşmek bilmiyor. Tarımın ihmali ile, bütün ithalat önlemlerine rağmen &lt;strong&gt;gıda enflasyonu&lt;/strong&gt; yakıcılığını koruyor. Tarıma AKP iktidarının tutumu pek değişmiyor, tarımın ihmali, hem üretici köylüyü hem de kentteki tüketicileri mağdur ediyor.&lt;br /&gt;2011’in ilk ayının düşük enflasyonu ile yüzde 5’in altına düşen tüketici fiyatlarının pek reklamı yapıldı, ama alt-orta gelirli gruplar için enflasyon denince akla gelen gıda enflasyonunda &lt;strong&gt;yıllık artış yüzde 7’nin&lt;/strong&gt; altına inmedi. Biraz geriye gidip, mesela AKP iktidarının &lt;strong&gt;2006-2010 &lt;/strong&gt;dönemini analiz edersek, bu 5 yılda tüketici fiyatlarındaki artışın yüzde 41’i bulmasına karşılık &lt;strong&gt;gıdadaki enflasyonun yüzde 51’i geçtiğini&lt;/strong&gt;, yani, mutfaktaki enflasyonun genelin 10 puan üstünde seyrettiğini görürüz. Gıdadaki fiyat artışlarının genelin üstünde seyri artık “yapısal” bir özellik kazanmış durumda. 2006-2008 yıllarında yüzde 12’de direnen gıda enflasyonu son iki yıldır ancak yüzde 8’e indirilebildi. Ama yine de gelecek için umutlanmaya fazla neden yok. Çünkü tarımsal üretimde iç açıcı bir tablo yok. Tarım, özellikle 2007’de yüzde 7 küçülmeyi yaşadıktan sonra belini doğrultamadı. 2010 için beklenen tarımsal büyüme ancak yüzde 0,5. Özetle, 2006-2010 döneminde tarımdaki yıllık büyümenin yüzde 0,6’ da kaldığı görülüyor.&lt;br /&gt;Tarımdaki bu çöküşün ortaya çıkardığı ürün arzını telafi için başvurulan ithalat ise hızla artıyor. Kendi kendine yetmekle övünülen Türkiye tarımı, giderek artan ölçüde ithalata muhtaç hale getirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TVEodwv30WI/AAAAAAAAAn8/B2GLP_KRq2A/s1600/2011020911.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5571278705801023842" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 206px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TVEodwv30WI/AAAAAAAAAn8/B2GLP_KRq2A/s400/2011020911.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP iktidarında, yani &lt;strong&gt;2003-2010&lt;/strong&gt; döneminde tarım ürünleri ve gıda sanayi ürünlerinin ithalatına ödenen döviz, &lt;strong&gt;54 milyar doları&lt;/strong&gt; geçti. AKP iktidarının ilk yıllarında 4-5 milyar dolar bandında olan yıllık tarım-gıda ithalatı, izleyen yıllarda yıllık 9-10 milyar dolar bandına sıçramış durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin yönettiği dönemin tümünde tarım-gıda ithalatının payının toplam ithalatın yüzde 5’inin üstüne çıktığı görülüyor. 2000’lerin başlarında yok sayılacak balık ithalatı, 2010 yılında 33 milyon dolara çıkmış durumda. Tarım ürünleri ithalatı, AKP iktidarının başında 2,5 milyar dolar iken 2010’da 6,5 milyar dolara çıktı ve mamul gıda ürünleri ile birlikte toplamı&lt;strong&gt; 10 milyar dolara&lt;/strong&gt; yaklaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üretimi özendirmek yerine mutfaktaki yangını et, sebze-meyve, tahıl vb. ithalatı ile yatıştırma kolaycılığına kaçan AKP iktidarının, yıllık büyümesi yüzde yarıma düşmüş tarımı ihmali , merkezi bütçeden tarıma ayırdığı desteğin dandik boyutlarından da belli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TVEpUeEpTUI/AAAAAAAAAoE/kRSie-68YpQ/s1600/ger145.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5571279645680684354" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 363px; CURSOR: hand; HEIGHT: 158px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TVEpUeEpTUI/AAAAAAAAAoE/kRSie-68YpQ/s400/ger145.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok değil, 2007 ve sonrasına baktığınızda bile, merkezi bütçeden &lt;strong&gt;tarıma destek&lt;/strong&gt; olarak aktarılanların, hele ki faiz harcamaları ile kıyaslandığında, &lt;strong&gt;devede kulak&lt;/strong&gt; kaldığı görülüyor. Bu dönemde tarımın bütçeden aldığı pay yüzde 2’lerde iken &lt;strong&gt;faizinki yüzde 22-23&lt;/strong&gt; dolayında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidar, bu yıl yani 2011 için ise bütçeyi 312 milyar TL’ye çıkarırken tarıma transferleri 6 milyar TL’de tutuyor. Faiz farkı desteği gibi diğer desteklerle birlikte bile, bu toplamın, önceki yıllardan çok fark yaratmayacağı ve tarımda üretimi teşvik etmeyeceği açık. Bu da, mutfaklar için gıda enflasyonun kolay kolay düşmeyeceği anlamına geliyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-5712607032705469250?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5712607032705469250'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5712607032705469250'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/02/mutfak-yanyor-akp-tarm-umursamyor.html' title='Mutfak Yanıyor, AKP Tarımı Umursamıyor'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TVEodwv30WI/AAAAAAAAAn8/B2GLP_KRq2A/s72-c/2011020911.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-1652488037097955246</id><published>2011-02-07T10:00:00.001+02:00</published><updated>2011-02-07T10:00:13.942+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>“Sağlığa Kaynak Sınırlı” Kuyruklu Bir Yalan…</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;AKP İktidarı, bir süredir “Sağlıkta Dönüşüm” adı altında bir “reform” programı uyguluyor. Rehberi &lt;strong&gt;Dünya Bankası&lt;/strong&gt; olan bu programın özü, neoliberalizmin kurallarını sağlığa taşımaktan başka bir şey değil. Bu amentünün de özü, sağlık hakkını metalaştırmak, ticarileştirmek, sağlığa ayrılmış kamu bütçesiyle, bir kuzudan birkaç post çıkarırcasına yurttaşın sağlık hakkını en ucuz harcamayla geçiştirmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sağlıkta Dönüşüm” adlı safsatanın bir ayağını, sağlıktan özel sermayenin birikim sağlamasının yollarını açmak, insan sağlığını, üstünden daha çok para kazanılır bir &lt;strong&gt;meta haline&lt;/strong&gt; getirmek, bir insan hakkı olan sağlık hakkını paraya tahvil etmek oluşturuyor. Özel hastanecilik hızla teşvik ediliyor. Devlet, hizmet alıcı olarak özel hastane girişimlerini hızla teşvik ediyor.&lt;br /&gt;Sağlıkta neoliberal “reform”un ikinci ayağını ise, kamusal bir hizmet olan sağlığa kamusal kaynaklardan en az dilimi ayırmak, harcamanın bir kısmını hastanın, hasta sahibinin cebinden çekip almak, kendi ifadeleriyle, &lt;strong&gt;“tahsiste verimlilik”&lt;/strong&gt; sağlamak oluşturuyor. Bu anlayış, bütçeden sağlığa ve sosyal güvenliğe ayrılmış kaynaklardan, “azami verimliliği sağlamak” hedefi üstüne kurulu. Sağlıkta, tam gün, üniversite hastaneleri üstündeki tasarruflar, aile hekimliği vb. taşeron kullanımı operasyonlarının hepsi, sağlığa ayrılmış bütçelerin en verimli biçimde kullanılması, faturanın bir kısmını hastaya yıkma anlayışına dayanıyor. Bu da “performans değerlendirmesi” adı altında, hekimden, sağlık personelinden, aldığı ücretin karşılığında en uzun ve yoğun mesaiyi almak denklemine dayanıyor. Böylece, AKP’nin sağlık yöneticileri , &lt;strong&gt;her hasta vakasını en ucuza mal etmeyi&lt;/strong&gt; ana hedef haline getiriyor. Sağlıkta kalite, özen, isabetli teşhis, doğru tedavi amaçları, Üniversitenin araştırma, uzman yetiştirme gibi görevleri , tüm bunlar, bu kilitlenmenin içinde öğütülüyor,yok olup gidiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bu özünde, kapitalizmin vahşileştirilmesi dönemine ait &lt;strong&gt;“Taylorizm”&lt;/strong&gt;in sağlığa taşınmasından başka bir şey değil. Hasta başına ayrılan süreler, oda, yatak, ilaç, gereç vb. girdiler hesaplanıyor, "Verimlilik" güdüsüyle, birim zaman içinde “üretim bandındaki” hastaya ne kadar zaman, ne kadar ilaç-malzeme harcanacağı hesaplanıyor ve bunun birim hasta için en az zaman ve maliyetle yerine getirilmesinin hesapları yapılıyor. Hekimden, birim zaman içinde daha çok “ürüne (hastaya) bakması, bunu yaparken en az araç-gereç,ilaç harcaması ve vakayı en ucuz maliyetle banttan indirmesi isteniyor. Hekimler, böylece &lt;strong&gt;performansla &lt;/strong&gt;tanışmış oluyorlar. Yani, ücretlerini artık kaç hasta baktıklarına, kaç reçete yazdıklarına, kaç operasyon yaptıklarına, kaç sevk yaptıklarına, vb göre alıyorlar. 19.yüzyılın başlarında fabrikalarda uygulanan “Bilimsel Yönetim”, yani Taylorizm, artık sağlık sektöründe….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan sağlığını paraya teslim eden, “paran kadar sağlık” anlayışını besleyen, devletin sağlık hakkı yükümlülüğünü ise “kaynaklar kısıtlı, buna mecburuz” bahanesi arkasına saklayan bu anlayış, topluma &lt;strong&gt;büyük yalanlar&lt;/strong&gt; söylüyor. Konu sağlık olunca, kaynaklar kısıtlı diyenler, gerçek savurganlıkları toplumdan arsızca saklıyorlar. Genel bütçeden sağlığa ayrılan kaynak, 2010’da polis harcamalarının 3 milyar TL altında kaldı ve 16 milyar TL olarak gerçekleşti.Yani bütçenin yüzde 6’sı bile değil.. Asli işi, gaz,su sıkmak olarak tariflenmiş polise , nasıl oluyor da sağlık hizmetlerine harcanandan 3 milyar daha fazla kaynak bulunabiliyor ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyal Güvenlik Kurumu’na açıklarını kapaması için çoğunu halkın ödediği vergilerden yapılan aktarmalar, 2009’da 29 milyar TL, 2010’da 30 milyar TL’yi geçti. Peki bu kaynaklarla geliri 2010’da 95 milyar TL’nin üstüne ulaşan &lt;strong&gt;SGK, sağlığa bu bütçenin ne kadarını harcayabiliyor?&lt;/strong&gt; Sıkı durun: sadece &lt;strong&gt;üçte birini.&lt;/strong&gt; Hem de sağlık tedarikinde özel hastanelerin payını hızla artırıp kamu ve üniversite hastanelerinin payını azaltarak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SGK, açıklarını yıllık 30 milyar TL’ye çıkarıp bütçeden bu açığın finansmanını karşılarken, özel firmalardan, AKP’li belediyelerden &lt;strong&gt;tahsil edemediği prim&lt;/strong&gt; gelirleri ne kadar dersiniz? 30 milyar TL. Yani, primini tahsil etse, bütçeden kaynak çekmeyecek. Bu batık 30 milyar TL’lik kaynak bile kendi başına, sağlığa para yok, varolanı ekonomik kullanmalıyız argümanını öylesine çöpe atmaya yeterli ki. Kaynak mı soruyorsunuz sağlığa: SGK bütçesini doğru dürüst kullanın, primlerini tahsil edin. Kaynak mı soruyorsunuz: Polis harcamalarını azaltıp sağlığa ayırın. Ödemeleri gereken verginin yüzde 82’sini kaçıran patronların üstüne düşün artacak vergi ile sağlığa kaynak çıkar. Sağlığa kaynak mı soruyorsunuz: Kaçak çalıştırılan 4 milyon işçinin patronunu bulup kayıt altına alın bakın SGK primleri nereden nereye çıkar. Sadece patronlara yıllık verilen sigorta prim teşvikiniz bile 3,5 milyar TL. Bu kaynağı sağlık bütçesinde kullansanız, bu abuk subuk reformlara gerek kalır mı?.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-1652488037097955246?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/1652488037097955246'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/1652488037097955246'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/02/saglga-kaynak-snrl-kuyruklu-bir-yalan.html' title='“Sağlığa Kaynak Sınırlı” Kuyruklu Bir Yalan…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-3634345690775479550</id><published>2011-02-05T10:00:00.001+02:00</published><updated>2011-02-05T10:00:10.029+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Polis Devletinin Neresindeyiz?</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TUw4mJuiOtI/AAAAAAAAAns/mFuAgTnI1WM/s1600/2011546.bmp"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, AKP iktidarı ile birlikte hızla &lt;strong&gt;polis devleti&lt;/strong&gt; haline geliyor. Polisteki “cemaat vesayeti” artık sır değil. Halkın can ve mal emniyetini karşılaması beklenen polisi, daha çok işçilerin,öğrencilerin toplumsal tepkilerini bastırırken, gaz, su sıkarken, Ergenekon, Balyoz operasyonlarında görüyoruz. Polis bütçesinin, merkezi harcamalardan aslan payı alan temel bütçelerden biri olması gözden kaçmıyor. Devletin genel kolluk kuvveti, &lt;strong&gt;241 bin kişilik Emniyet Genel Müdürlüğü&lt;/strong&gt;, 5 bin kişilik Jandarma ve 1500 kişilik Sahil Güvenlik kadrolarından oluşuyor. Merkezi bütçeden &lt;strong&gt;“Kamu Düzeni ve Güvenlik”&lt;/strong&gt; adlı hizmete 2010 yılında yapılan harcamanın 19 milyar TL ile genel bütçe harcamalarının &lt;strong&gt;yüzde 6’sını&lt;/strong&gt; bulduğu görülüyor. Aynı bütçede &lt;strong&gt;askerin &lt;/strong&gt;“savunma harcamalarının” 15 milyar TL ile polis harcamasından 3 milyar geride kaldığı görülürken &lt;strong&gt;sağlığa yapılan harcamanın&lt;/strong&gt; da polis harcamasından 3 milyar TL geride olduğu görülüyor. Bu sayılar, polis devletinin neresinde olduğumuza dair bir gösterge sayılabilir ama polis devletinin gerçek boyutlarını anlamak için &lt;strong&gt;“özelleştirilmiş emniyet”&lt;/strong&gt; i de dikkate almak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980 sonrası başlatılan ve son yıllarda hızlandırılan&lt;strong&gt; “Özel Güvenlik Hizmeti”&lt;/strong&gt; ile polisin “güvenlik” işlevleri özelleştirilirken “asayiş” adı altındaki işlevi devletin polisine bırakıldı ve “özel güvenlik” büyütüldükçe gazcı-coplu polisin gücü artıyor. Peki, emniyette özelleşme nasıl gelişiyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül diktatörlüğünün ilk icraatlarından biri olan bankaların özel güvenlikçilerce korunması, bankalarla sınırlı kalmadı; bir dizi işyeri, kamusal alan, derken özel alanlara, korunaklı sitelere kadar genişledi. Özel güvenlik sektörü, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün kontrolünde gelişiyor. Özel güvenlikçi yetiştiren eğitim kurumları, özel güvenlik hizmeti satan firmalar da Emniyet’in kontrolünde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TUw4mJuiOtI/AAAAAAAAAns/mFuAgTnI1WM/s1600/2011546.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5569889067247745746" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 396px; CURSOR: hand; HEIGHT: 254px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TUw4mJuiOtI/AAAAAAAAAns/mFuAgTnI1WM/s400/2011546.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP iktidarı ile birlikte hızlanan özel güvenlikçilik önemli boyutlarda. Özel güvenlik hizmeti alan yer sayısı &lt;strong&gt;2010’da 47 bini geçiyor&lt;/strong&gt;. Özel Güvenlik uygulamasının yapılabilmesi için kişi, kurum ve kuruluşların, Valiliklerden “Özel Güvenlik İzni” alması zorunlu. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Çoğu emekli polis şefleri ve askerlerce kurulan özel eğitim hizmeti veren şirket sayısı 2010 sonunda 1294’ü bulmuş durumda. Özel güvenlikçi olmak özel eğitim almaktan geçiyor. Bu eğitimi veren şirket sayısı da 717’ye ulaşmış. Özel güvenlikçi sertifikası almak isteyen TC vatandaşının ; &lt;em&gt;“Kamu Haklarından Yasaklı olmayan, 10/d kapsamındaki suçları işlememiş, Temel Eğitim Sertifikası sahibi, Silahsızlar için 18 yaşını ikmal etmiş ilköğretim mezunu, Silahlılar için 21 yaşını ikmal etmiş lise mezunu, Yeterli sağlık şartlarına haiz olması”&lt;/em&gt; gerekiyor. Bunca işsizin bulunduğu ülkede, özel güvenlikçi olmak için birçok genç , eğitim veren şirketlerden parasıyla ders alıyor ve sertifika ediniyor. Böyle sertifika sahibi gençlerin sayısı şimdiden &lt;strong&gt;690 binin&lt;/strong&gt; üstünde. Ama her sertifika sahibi iş bulamıyor. Önce kimlik edinmek gerekiyor. ÖGG kimliği olan eleman sayısı 428 binden fazla. Özel güvenlik izni bulunan kuruluşlara tahsis edilen &lt;strong&gt;kadro 298 bin&lt;/strong&gt; olmasına karşılık istihdam edilmiş&lt;strong&gt; özel güvenlikçi sayısı 171 bin&lt;/strong&gt; dolayında. Yani, sertifikası olan her 4 özel güvenlikçiden sadece 1’i istihdam ediliyor, diğerleri de iş bekliyor.. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Devletin 246 bini bulan kolluk kuvveti 19 milyar TL’lik bütçe harcarken&lt;/strong&gt; polisin yanında istihdam edilen&lt;strong&gt; 171 bin özel güvenlikçinin harcaması da 13-14 milyar TL’den az olmamalı.&lt;/strong&gt; Bir kamusal hizmet olarak “emniyet”in özelleştirilmesinin öbür yüzü, bu faturanın vatandaşa ödetilmesi. Çünkü, özel güvenlik hizmeti alan firmalar, bunun faturasını herhalde sineye çekmiyorlar; tersine ürettikleri mal ve hizmete yansıtarak tüketiciye ödetiyorlar.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-3634345690775479550?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/3634345690775479550'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/3634345690775479550'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/02/polis-devletinin-neresindeyiz.html' title='Polis Devletinin Neresindeyiz?'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TUw4mJuiOtI/AAAAAAAAAns/mFuAgTnI1WM/s72-c/2011546.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-9201478351207606565</id><published>2011-02-04T10:00:00.004+02:00</published><updated>2011-02-04T10:00:03.268+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Ucuzcu ve Aciz Burjuvazi</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye kapitalizmi, emeği olabildiğince ucuzlatarak buradan, küresel arenada rekabet gücü bulma acizliğinden vazgeçemiyor. Meclisteki “Torba Yasa” yı, emek blokunun muhalefetini göğüsleyerek militanca sahiplenmesi de bu acizliğinden. Emeği bugün olduğundan daha çok ucuzlatarak ancak rekabet gücü bulabileceğini varsayıyor. Asya’daki emsalleri ile “&lt;strong&gt;dibe doğru yarışta”&lt;/strong&gt;, ancak böyle güç kazanacağını sanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa OECD’deki çoğu Batılı diğer ülkeler, emeği ucuzlatmak gibi demode yollar yerine, eğitim, ileri teknoloji, iyi iş örgütlenmeleri ile birim emekten en yüksek verimi( gerçekte sömürüyü) sağlama derdindeler. Bu yolla küresel pazarda yer edinip sermaye biriktirme derdindeler. OECD verilerine göz atalım. Norveç’i bir yana bırakırsak, &lt;strong&gt;ABD,&lt;/strong&gt; krizdeki gerilemesine rağmen 2009’da mal ve hizmet üretiminde, çalışılan &lt;strong&gt;saat başına en yüksek değeri üreten&lt;/strong&gt; ülke durumunda. ABD, bu haliyle G7 ülkelerinden emek üretkenliğinde 12, AB’den 15, Japonya’dan 33 , Türkiye’den ise 56 puan ileride. &lt;strong&gt;Türkiye,&lt;/strong&gt; kişi başına gelir ve emek üretkenliğinde, OECD’nin 30 ülke sıralamasında, Polonya, Rusya ve Meksika ile &lt;strong&gt;son dörtte.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TUreXheTiwI/AAAAAAAAAnk/-1pyE2Qew-4/s1600/201102041.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5569508384900877058" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 345px; CURSOR: hand; HEIGHT: 396px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TUreXheTiwI/AAAAAAAAAnk/-1pyE2Qew-4/s400/201102041.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Üretkenlikte bu kadar farklılık olunca, haliyle ABD, kişi başına gelirde (Satın alma gücü paritesine göre), OECD ortalamasından neredeyse 30 puan ileride ve Türkiye’nin kişi başına geliri de OECD ortalamasının ancak yüzde 40’ı. Türkiye kapitalizmi şunu göremedi, ya da görmek işine gelmedi: 1980 sonrasının küresel kapitalizm koşullarında , uluslararası piyasalarda &lt;strong&gt;uzmanlaşma ve teknoloji geliştirme&lt;/strong&gt; yetkinliği rekabet gücünün önemli unsurları haline geldi. Hızla gelişen ve değişen bilgi ve iletişim teknolojileri, iş yapma biçimlerinde köklü değişiklikler yarattı. &lt;strong&gt;Bilgi yoğun ve yüksek katma değerli&lt;/strong&gt; mal ve hizmet üretimi ön plana çıktı. İşgücünün ucuzluğu değil, işgücünün &lt;strong&gt;eğitim seviyesi&lt;/strong&gt; ve gerekli yeteneklere sahip olması önem kazandı. Akıllı kapitalistler, &lt;strong&gt;akıllı işçiye&lt;/strong&gt; yatırım yaptılar. Bizimkiler gibi çapaçul kapitalistler ise varsa yoksa ucuz emekten ve kamu malı yağmasından nasiplenmeye baktılar.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sonra bir de dönüp baktılar ki, Çin ve Hindistan gibi, ibadullah ucuz emeği olan ülkelerle tekstil, giyim, deri gibi geleneksel sektörlerde rekabet mümkün olmaktan çıkmış… Otomotiv, makine, beyaz eşya, ana metal ve petrol ürünlerinde ihracata odaklanmayı deneseler de, çoğu &lt;strong&gt;çakma ihracatçı&lt;/strong&gt; kaldı. Net ihracat, birkaç sektörden öteye geçemedi. Çoğu sektörde &lt;strong&gt;net ithalatçılığı aşamadılar.&lt;/strong&gt; Sıcak para morfinmanlığı, onun ithalatı kışkırtması karşısında, birçok sektör, iyice havlu atar hale geldi ve bir kısmı dışarı ile rekabeti bırakıp içeride konut, plaza, AVM sektörlerinden; devletin terke zorlandığı sektörlerden para kazanma yolunu seçti. Ama, bunun da bir sonu var tabi ki.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Torba yasaları ile ucuz ve güvencesiz emeğe ihtiyaç duyan aciz burjuvazi, teknoloji üretiminde yetersiz, modern teknoloji kullanımını yaygınlaştıramıyor, işgücüne nitelik kazandırmaya niyeti ve sabrı yok, yüksek katma değerli ürünlerde üretim yeteneği çok sınırlı, tesislerin üretim ve yönetim yapılarında modernizasyon ihtiyacına cevap veremiyor. Bu acizlik içinde saplantı halinde, hep işgücünü ucuzlatmanın, onu, ihbar-kıdem tazminatı engeline takılmadan şekillendirmenin derdinde. Devleti de ucuz hizmete, bunun için de ucuz ve güvencesiz memur istihdamına yönlendiriyor. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;Bu kafa, istediği kadar emeği ucuzlatsın, yine krizden krize sürüklenir, toplumu da perişan eder.Bu kafa, gelişme yetisini kaybetmiştir, ehliyeti elinden alınmalı, kamusal yarara dayalı, &lt;strong&gt;planlı atılım devri&lt;/strong&gt; başlatılmalıdır.&lt;br /&gt;.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-9201478351207606565?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/9201478351207606565'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/9201478351207606565'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/02/ucuzcu-ve-aciz-burjuvazi.html' title='Ucuzcu ve Aciz Burjuvazi'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TUreXheTiwI/AAAAAAAAAnk/-1pyE2Qew-4/s72-c/201102041.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-3860138758947169686</id><published>2011-02-02T10:00:00.003+02:00</published><updated>2011-02-02T10:00:14.327+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Aç Gözlü Sermaye, İstiyor da İstiyor…</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP iktidarı, 12 Eylül referandum “torba”sında yaptıklarını pek başarılı bulmuş olmalı ki, aynısını tekrarlıyor. Torbanın içinde vergi affı, öğrenci affı, emekli maaşlarının iyileştirilmesi gibi “şeker”ler var ama aynı torbada daha fazla sömürü anlamına gelen esneklik, gençlere güvencesizlik, stajyer ve çırakların ücretlerinde düşüş, taşeronlaştırma, kadrolu çalışanları öğütme hinliği de var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geriye çekilip genel tabloya bakıldığında, emek zaten bu kadar örgütsüzken ve her geçen yıl elindeki, avucundaki budanırken hala daha ne isteniyor sorusunu sormadan edemiyor birçok kimse. Gerçekten de, 14 milyon ücretlinin 1 milyonu bile toplu sözleşme hakkını kullanamaz durumda, yılda 1000 kişi bile greve çıkamayacak durumda. 3 milyonu resmi, 3 milyonu gayriresmi 6 milyon işsiz, asgari ücretle çalışmaya razı, krizde reel ücretler geriletildi… Daha ne isteniyor? Dahası, devlet kuruluşu TÜİK bile ücretlilerin yaklaşık 4 milyonunun kayıtsız yani kaçak çalıştırıldığını açıklıyor. Üstelik, bu kaçak işçinin yüzde 85’i, tarım dışında yani &lt;strong&gt;kentlerde.&lt;/strong&gt; Kaçak çalıştırma suç. Hem vergi kaçırmak hem sosyal güvenlik yükümlülüklerinden kaçmak demek. Ama buna yıllardır göz yumuluyor. Kaçak istihdam, çünkü &lt;strong&gt;işverenlere bir tür teşvik&lt;/strong&gt; demek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TUh0-SkljwI/AAAAAAAAAnY/wO1zC4bZpwY/s1600/201102021.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5568829552729624322" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 279px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TUh0-SkljwI/AAAAAAAAAnY/wO1zC4bZpwY/s400/201102021.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Her 4 işçiden birinin&lt;/strong&gt; kaçak istihdamına göz yuman devlet, bununla yetinmiyor, ücretleri daha da geri çekecek, işverenlerin kıdem tazminatından çekinerek işten çıkaramama engelini aşmalarına imkan verecek, genç ve kadın işsizliğinden tepe tepe yararlanacakları düzenlemeleri “ Torba yasa” ile geçirmeye çalışıyor. TÜSİAD’ın, TİSK’in bazı üniversitelerdeki sermaye yalakası hocalardan, medya meddahlarından destek alarak AKP iktidarının programına yerleştirdiği “mikro reform”ların başında gelen &lt;strong&gt;“İstihdam Strateji Belgesi”&lt;/strong&gt; , temelde hak gasplarını, işsizlik fonunun yağmalanmasını ve sayıları 4 milyona yaklaşan kaçak istihdama yeni kaçakların eklenmesini, kamu çalışanlarını da güvencesizleştirmeyi hedefliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki neden bu bitmez saldırganlık, emek düşmanlığı ? Neden açık: Türkiye kapitalizminin AKP eliyle icra edilen neoliberal versiyonu, bunca sömürüye karşın, ayakta kalamıyor. Sadece 2010 yılına bakın. Yüzde 7 büyüyebilmek için 184 milyar dolar ithalata karşılık 114 milyar dolar ihracat yapabilmiş. Yani, &lt;strong&gt;açık 70 milyar dolar.&lt;/strong&gt; Böyle bir açıkla &lt;strong&gt;çarkı döndürmek kolay değil.&lt;/strong&gt; Peki ne gerek? Daha fazla ihracat için; yıkıcı Asya ithalatı ile rekabet için daha düşük maliyetli emek… Neoliberalizmin , bildiği tek yol var: Daha çok ucuz, örgütsüz işçilik, daha ucuz devlet hizmeti… Bunun için, kendi kullandığı işgücünün daha ucuz, daha atılır tutulur(esnek), daha düşük maliyetli olmasını istiyor. O nedenle, “staj-eğitim” bahanesiyle genç emeği tepe tepe kullanmaya yöneliyor. Genç işçi ve kadın işçi çalıştırmaya devlet teşviki sağlıyor. İhbar tazminatı, kıdem tazminatı yüklerini en az indirecek kolaylıklar sağlıyor, 46 milyar TL’lik işsizlik fonunun kendisi için yağmalanmasını istiyor. &lt;strong&gt;İstiyor da istiyor.&lt;/strong&gt; Ama bununla bitmiyor. Sermaye, devletin de verdiği her tür hizmeti daha ucuza mal edip &lt;strong&gt;küçülmüş devlet&lt;/strong&gt; olmasını istiyor. Sağlık, ucuza servis edilsin, bunun için gerekiyorsa sağlık çalışanları daha uzun, daha ucuza çalıştırılsın istiyor. Devlet memurunun işten atılamaz olmasına tahammülü yok, onun bu “ayrıcalık”ına son verilmesini, bunun için de statüsünün değiştirilmesini, istenildiği gibi esnetilir hale gelmesini istiyor. İnsanları evden çalıştırayım, ofisten , ekipmandan tasarruf edeyim ama buna karşılık bir sigorta yüküm olmasın istiyor. &lt;strong&gt;Aç gözlü, istiyor da istiyor&lt;/strong&gt;…Dur denilmezse, daha da isteyecek, daha da…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-3860138758947169686?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/3860138758947169686'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/3860138758947169686'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/02/ac-gozlu-sermaye-istiyor-da-istiyor.html' title='Aç Gözlü Sermaye, İstiyor da İstiyor…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TUh0-SkljwI/AAAAAAAAAnY/wO1zC4bZpwY/s72-c/201102021.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-3229310092191841565</id><published>2011-02-01T10:09:00.004+02:00</published><updated>2011-02-01T10:26:04.666+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Video'/><title type='text'>Disk konuşması - 13 Şubat 2007</title><content type='html'>&lt;object width="400" height="300"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.dailymotion.com/swf/video/xgtw6v?width=400&amp;theme=none&amp;foreground=%23F7FFFD&amp;highlight=%23FFC300&amp;background=%23171D1B&amp;additionalInfos=1&amp;start=&amp;animatedTitle=&amp;iframe=0&amp;autoPlay=0&amp;hideInfos=0"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed type="application/x-shockwave-flash" src="http://www.dailymotion.com/swf/video/xgtw6v?width=400&amp;theme=none&amp;foreground=%23F7FFFD&amp;highlight=%23FFC300&amp;background=%23171D1B&amp;additionalInfos=1&amp;start=&amp;animatedTitle=&amp;iframe=0&amp;autoPlay=0&amp;hideInfos=0" width="400" height="300" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-3229310092191841565?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/3229310092191841565'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/3229310092191841565'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/02/disk-konusmas.html' title='Disk konuşması - 13 Şubat 2007'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-3147675696690121684</id><published>2011-01-31T10:00:00.001+02:00</published><updated>2011-01-31T10:00:00.904+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Patlamış Mısır, Kabarmış Türkiye…</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır’da halk hareketinin boyutları Tunus’takinden çok daha büyük ve güçlü. Öyle güçlü bir dalga ki, buna karşı çıkmak ve bu hareketi zor kullanarak sindirmeyi denemek, daha büyük yangınları ve kaosu göze almak demek. Bunun ABD de, AB’nin merkez ülkeleri de farkında ve üstünde ittifak ettikleri görüş şu: 82 yaşında ve hasta “Reis” Mübarek, 30 yıllık iktidar dönemini kapatmalı, bir an önce çekilmeli, hemen seçimlere gidilmeli. Ve galiba olacak da o…Gidenin yerine neyin geleceğini anlayabilmek için, Mısır’ın üretim ilişkilerine göz atmak, patlamış Mısır’ı, kabarmış Türkiye ile kıyaslamak yerinde olacak. Ülkeleri kıyaslamada en kestirme ve görece güvenilir kaynak olarak CIA sitesini &lt;strong&gt;(ww.cia.gov)&lt;/strong&gt; tavsiye ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TUQqlA3C3PI/AAAAAAAAAnQ/5G-4FosYraI/s1600/20110129.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5567621854711176434" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 245px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TUQqlA3C3PI/AAAAAAAAAnQ/5G-4FosYraI/s400/20110129.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, nüfus olarak Mısır’dan 7 milyon az, ama kapitalistleşmede Mısır’ın çok önünde. Mısır, Türkiye milli gelirinin ancak yüzde 52’si kadar milli gelir üretiyor. Bundan dolayı da kişi başına gelir, Türkiye’dekinin yarısı kadar. Nüfusun işgücüne katılım oranı, Türkiye’dekinden daha geri ve verimsiz tarım işgücü yüzde 35’lere yaklaşıyor. Aradaki &lt;strong&gt;kapitalistleşme farkını&lt;/strong&gt; hem dünya ekonomisi ile ilişkili göstergelerde hem de kentleşmede görebiliriz. Türkiye’de kentsel nüfus yüzde 75’e ulaşmışken Mısır’da yüzde 48’de. Yani Türkiye’nin 1970’lerdeki hali. Türkiye dünya ekonomisine Mısır’ın sattığının 4 katı mal satarken Mısır’ın aldığının 4 katı fazla mal ithal ediyor. Dolayısıyla cari açığı da Mısır’ın cari açığından kat kat fazla. Mısır, 2009’da 3 milyar cari açık vermişti 2010’da açığını kapadı.Türkiye ise 47 milyar dolar cari açık vermiş durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İşsizlik ve adaletsiz gelir dağılımı&lt;/strong&gt;, iki ülkenin de ortak kaderi . Türkiye’nin resmi işsizliği Mısır’ınkinin 2-3 puan üstünde, gelirin paylaşımında da Türkiye,Mısır’ı epeyi geride bırakan daha adaletsiz bir ülke. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kamu maliyesinde Mısır’da hükümetin aşırı borçlandığı ve kamu borcunun milli gelirin yüzde 80’ini geçtiği anlaşılıyor. Türkiye’nin şimdilik tuzu daha kuru. Türkiye, Mısır’ın yaptığı dış borçlanmanın neredeyse 8 katını yapmış ve 270 milyar dolarlık borç yüküne sahip.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Özetlersek, Mısır, yetersiz kapitalistleşmenin, Türkiye ise bağımlı doludizgin neoliberal kapitalistleşmenin sorunlarını yaşıyor. Mısır’da kapitalistleşememenin sancıları, sıkıntıları, kırsal yoksulluk, artan kent işsizliği,&lt;strong&gt; &lt;/strong&gt;yolsuzluk ve diktatörün baskıcı rejimi ile yaşanıyor. Türkiye ise , 1980’ler sonrası başlayan ve 2000 sonrası AKP eliyle doludizgin yol alan neoliberalizmin doğurduğu sorunlar yumağı ile boğuşuyor. Yüksek işsizlik Türkiye için bir numaralı sorun. Gelir bölüşümünde, bölgesel adaletsizlikte OECD birinciliğini Meksika ile paylaşıyoruz. &lt;strong&gt;Yolsuzluk&lt;/strong&gt;, AKP iktidarı ile aldı başını gidiyor. Büyüme, ancak sıcak para girişi ile gerçekleşiyor ve ülkenin dışa bağımlılığını, dış borç yükünü kabartarak, üretim gücünü aşındırıp ülkeyi gerçekte yoksullaştırarak sürüyor ama her an tıkanabilir. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Siyasi olarak fark&lt;/strong&gt; şu ki, Mısır, 30 yıldır bir diktatörün baskıcı rejimi ile gaz biriktirdi ve sonunda patladı. Türkiye, arada bir yapılan göstermelik seçimlerle gazını oradan oraya boşaltıyor ve kitleler ancak istemediklerini iktidar yapmayarak ama istedikleri siyasi oluşumu da bir türlü bulamayarak oyalanıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır’dan sonra Arap dünyasındaki dönüşüm, herkesin merakı. Dünya ekonomisine yeterince entegre olamamış bu coğrafyada, merkez kapitalizmin ekonomik ve siyasi inisiyatifinden kopmayacak bir “değişim”e, Batı da onay verecektir. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kapitalistleşmenin önü açılacaksa, neden diktatörlerle oyalansınlar? Özgürlükçü görünüp, neoliberalizmi bu ülkenin kılcal damarlarına zerkederek ömrü kısalmakta olan dünya kapitalizmine biraz daha taze kan bulunacaksa, “devrime karşı çıkmanın” ne alemi var?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomik sancıları ve hızla faşizme yönelişin endişesi ile öfkesi kabaran kitleleriyle, Türkiye’de AKP iktidarına dönük bir halk hareketine Batı, “Mısır yaklaşımı”nı gösterir mi? Evet demek, kolay değil. Çünkü Türkiye’nin ıstırabı, yeterince kapitalistleşememek değil, çarpık, insafsız, yoksullaştıran, eşitsizlikleri büyüten geleceksiz bir kapitalistleşmeye, onun icracısı gerici neoliberal iktidara &lt;strong&gt;cepheden itiraz.&lt;/strong&gt; Fark, önemli…&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-3147675696690121684?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/3147675696690121684'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/3147675696690121684'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/01/patlams-msr-kabarms-turkiye.html' title='Patlamış Mısır, Kabarmış Türkiye…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TUQqlA3C3PI/AAAAAAAAAnQ/5G-4FosYraI/s72-c/20110129.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-5249645195693668235</id><published>2011-01-29T10:00:00.001+02:00</published><updated>2011-01-29T10:00:06.187+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>“Torba”da Esnek Kazıklar…</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başlangıçta, kamu alacaklarını yeniden yapılandırma, sermaye piyasasını yeniden düzenleme gibi özellikleri ile sermaye kesimini rahatlatıcı önlemlerden oluşan “torba yasası”, içine bir dizi &lt;strong&gt;emek karşıtı &lt;/strong&gt;yasal düzenlemeyi alarak, bir saldırı tasarısına dönüştü. Tasarı, genç işsizliğini ve kadın işsizliğini azaltma gerekçesi ile bu kategorideki işsizlere, güvencesiz, “esnek” istihdam yolu açarak ekonominin körpe, ucuz emek beklentisine cevap vermenin peşinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasarının 61. maddesi ile “mesleki ve teknik eğitim yapan yükseköğretim kurumları” &lt;strong&gt;staj kapsamına&lt;/strong&gt; alınarak emek sömürüsünün kapsamı genişletiliyor. Ayrıca tasarının 62. maddesi ile; önceleri 50 ve daha üzeri, en son ise 20 ve daha fazla işçi çalıştıran işyerleri için geçerli olan stajyer çalıştırabilme uygulaması, 10 işçi çalıştıran işyerlerini de kapsıyor ve &lt;em&gt;“on personel sayısını beş personele kadar indirmeye Bakanlar Kurulunun yetkili”&lt;/em&gt; olduğu belirtiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Staj adı altında çalışma mecburiyeti anlamına gelen bu uygulamaya bir de &lt;strong&gt;köle ücreti&lt;/strong&gt; boyunduruğu getiriliyor. Her öğrenci için eğitim süresince 18 yaşını bitirenlere ödenen aylık asgari ücretin 2/3'ü nisbetinde yapılacak olan ödeme oranı “&lt;em&gt;asgari ücretin net tutarının 1/3’i nispetinde, yirmi ve daha fazla personel çalıştırılması halinde 2/3’ü nispetinde”&lt;/em&gt; şeklinde değiştiriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasarının 67. maddesi, kot taşlama işinin illeti , &lt;strong&gt;slikozis &lt;/strong&gt;nedeniyle çalışma gücünü en az yüzde 40 kaybeden işçilere, 65 yaş üstü “muhtaç, güçsüz ve kimsesizlere” bağlanan aylık oranında ödeme yapılmasını öngörüyor ve bu illet, &lt;strong&gt;meslek hastalığı&lt;/strong&gt; statüsüne alınmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Torba, şimdiden yağmalanmaya başlanmış &lt;strong&gt;işsizlik fonunun&lt;/strong&gt; iyice talanını hedefliyor. Halen 46 milyar TL varlığı olan işsizlik fonundan, bu güne kadar işçiler için 4 milyar TL harcanmışken, son 3 yılda GAP yatırımlarına destek gerekçesiyle,&lt;strong&gt; fondan bütçeye 10 milyar TL&lt;/strong&gt; aktarıldı. Bununla kalmıyor AKP iktidarı, işsizlik fonuna yeniden büyük bir iştahla saldırıyor. Tasarı, iktidara, İşsizlik Fonunun bir önceki yıl prim gelirlerinin yüzde 30’unu kullanma ve bu oranı yüzde 50’ye çıkarma yetkisi veriyor. Hangi hallerde bu fon kullanılacak? “&lt;em&gt;Genel ekonomik krizler, zorlayıcı sebepler ve sektörel ve bölgesel kriz”&lt;/em&gt; hallerinde… Yani her durumda fon kaynağı kullanılabilecek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasarının 74. maddesinde 2015 sonuna kadar özel sektörde istihdam edilecek yeni işçilere dair sigorta primlerinin işveren payının İşsizlik Sigortası Fonundan karşılanması ve Bakanlar Kuruluna 2015 yılından sonra 5 yıl daha uzatma yetkisi verilmesi düzenleniyor. Yalnızca &lt;em&gt;“18 yaşından büyük ve 29 yaşından küçük erkekler ile 18 yaşından büyük kadınların”&lt;/em&gt; istihdamını öngören bu teşvik, 6 ay ile 4 yıl arası süreleri kapsıyor. Bu uygulama, işverenlerin prim maliyetinden kaçınmak için 29 yaş üzerindeki işçileri işe almaması veya işten çıkarmasına da yol açacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasarının 77. maddesi ile en çok 2 ay olarak belirtilen işçiyi &lt;strong&gt;deneme süresi&lt;/strong&gt;, toplu iş sözleşmeleriyle ilk defa işe girenler için &lt;strong&gt;4 aya çıkarılıyor&lt;/strong&gt;. Esasen gençleri kapsayan bu düzenleme, genç işgücünün sömürü koşullarını ağırlaştıracak ve işsizliğe çok daha açık bir genç işçi piyasası oluşumunu teşvik edecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gündemdeki tasarının 76. maddesinde, 4857 sayılı Yasanın “Çağrı üzerine çalışma” başlıklı 14. maddesi, &lt;strong&gt;“Çağrı üzerine çalışma, evden çalışma ve uzaktan çalışma”&lt;/strong&gt; başlığıyla genişletiliyor. Bu madde, işgücü piyasalarında serbestleşmenin, esnek çalışma biçimlerinin ve yetersiz istihdamın yaygınlaşmasına yol açacak.&lt;br /&gt;Bu düzenleme ile çağrı üzerine çalışma biçimindeki kısmi süreli iş sözleşmesi ile birlikte sözleşmesizlik de yasallaşıyor ve sözleşmesiz çalışmanın süresi &lt;strong&gt;“haftada 20 saat”&lt;/strong&gt; olarak belirleniyor. Kısaca işçinin istismar edilme durumunda, eğer elde edebilirse, talep edebileceği hakkı, gerçek çalışmanın çok gerisinde kalacak olan bir süre ile sınırlandırılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine 76. madde ile yasallaştırılmak istenen &lt;strong&gt;evden çalışmaya,&lt;/strong&gt; “yazılı sözleşmeye dayalı iş ilişkisi” deniliyor. “Parça başı veya götürü” ücrete tabi bu çalışma biçiminin üretim ve bağlantılı yan hizmetlerle ilgili olduğu anlaşılıyor. &lt;strong&gt;Uzaktan çalışma&lt;/strong&gt; ise esasen haberleşme ve bilgisayar üzerinden yapılan işlerle ilgili yazılı iş sözleşmesi olarak tanımlanıyor. Diğer esnek çalışma biçimleriyle birlikte bu çalışma biçimleri, gerçekte kayıt dışının alanını genişletecek. Özellikle geniş anlamda medya ve kültür sektörlerinden de iyi bilinir ki, bu çalışma biçiminin sözleşmeli halinin yaşamdaki karşılığı çok sınırlı kalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasarının 48. maddesiyle de esnek istihdamın aktörlerine işsizlik sigortasından yararlanabilmek için kendi sigorta primini ödeme yükümlülüğü de getiriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Torba’da memurlara, kamu çalışanlarına özel başka “esnek kazıklar”da var. &lt;strong&gt;Makine Mühendisleri Odası’nın&lt;/strong&gt;, “torba tasarısı”nın tüm kazıklarını sergilediği çalışmasına, (&lt;a href="http://www.mmo.org.tr/"&gt;http://www.mmo.org.tr&lt;/a&gt;) adresinden ulaşmak mümkün.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-5249645195693668235?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5249645195693668235'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5249645195693668235'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/01/torbada-esnek-kazklar.html' title='“Torba”da Esnek Kazıklar…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-2701828909758923008</id><published>2011-01-28T10:00:00.007+02:00</published><updated>2011-01-28T10:55:03.735+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>AKP, Doğu ve G.Doğu’yu 2010’da da İhmal Etti</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğu ve G.Doğu’nun 21 ilinde yaşayan 11,5 milyon nüfusa, 2010 bütçesinden harcananlar, bölge insanının ülkenin diğer bölgeleri ile arasındaki büyük farkı pek değiştirmişe benzemiyor. Maliye Bakanlığı’nın bütçe giderlerinin 2010’da 294 milyar TL olarak gerçekleştiğini görüyoruz. Bu, 2009’a göre yüzde 10’a yakın bir bütçe harcaması artışı demek. Ne var ki, bu bütçe harcamaları, ülkenin en az gelişmiş bölgelerine yaramış görünmüyor. 294 milyar TL’lik bütçe harcamasının yüzde 60’ı “merkez”den, ülkenin tüm illerinin yararlandığı varsayılan harcamalar için yapılıyor. Mesela yasamanın, bakanlıkların, yüksek yargının harcamaları, borç faizleri, SGK’ya transferler, “merkez” harcamaları arasında. Geri kalanı, 81 vilayete bölünen 116 milyar TL’lik harcamadan ise &lt;strong&gt;21 Doğu ve G.Doğu ili&lt;/strong&gt; 22 milyar TL ya da &lt;strong&gt;yüzde 19&lt;/strong&gt; dolayında pay almış görünüyorlar. Nüfusun yüzde 16’sının yaşadığı bu bölge için bütçeden yüzde 19 pay &lt;strong&gt;makul gibi&lt;/strong&gt; görünüyor, ama kazın ayağı öyle değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kere, bu bölge illerinin bütçe harcamalarını, bölge nüfusuna böldüğümüzde kişi başına 1954 TL harcama görünüyor.Diğer 60 ilin kişi başına harcaması 4805 TL. Bu, iki bölge arasında &lt;strong&gt;100’e 40 &lt;/strong&gt;gibi bir fark demek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TUKECIRr_II/AAAAAAAAAnI/s20oqK6aMLs/s1600/b2487.bmp"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 361px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TUKECIRr_II/AAAAAAAAAnI/s20oqK6aMLs/s400/b2487.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5567157261499628674" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk bakışta,&lt;strong&gt; Tunceli’de&lt;/strong&gt; yaşayanların kişi başına bütçeden aldıkları, 6 bin TL ile diğer 60 il ortalamasının üçte bir oranda üstünde görünürken, &lt;strong&gt;Hakkari’&lt;/strong&gt;ninkinin ortalamaya yaklaştığı görülüyor. AKP iktidarının, özellikle &lt;strong&gt;Başbakan RTE’nin&lt;/strong&gt;, zaman zaman bu &lt;strong&gt;görüntüyü&lt;/strong&gt; telaffuz ederek bölgeye “ihsan ettikleri”(!) kaynakları diline pelesenk ettiği malum. Oysa, bu görünütünün detaylarına girildiğinde, işin aslının öyle olmadığı, bütçeden bölgeye harcanmış görünen kaynakların, önceki yıllarda olduğu gibi, 2010’da da ağırlıkla &lt;strong&gt;asker ve polis harcamaları&lt;/strong&gt; için yapıldığı görülüyor. Bölgedeki Kürt muhalefetine karşı yürütülen baskıcı yönetimin asker, polis harcamaları, Hakkari’ye ayrılmış görünen bütçenin yüzde 34’ünü, Tunceli’de yüzde 51’ini, Bingöl’de yüzde 31’ini aştı. Bölgenin 21 ili için ise bu, &lt;strong&gt;bölge bütçesinin yüzde 25’ine&lt;/strong&gt; yaklaşıyor. Oysa, asker ve polis harcamaları, bölge dışı 60 ilin bütçesinde &lt;strong&gt;yüzde 11&lt;/strong&gt; kadar pay almış görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğu ve Güneydoğu’ya bütçeden aktarılmış kaynakları yüksek gösteren bir kalem de enerji-sulama yatırımları. Tunceli’ye ,elektrik iletim hatlarına yapılan devlet yatırımları, kişi başına bütçe harcamasını şişiriyor. GAP’ta &lt;strong&gt;toprak ağalarını&lt;/strong&gt; ihya edecek sulama yatırımları için &lt;strong&gt;işsizlik fonundan&lt;/strong&gt; aktarılan ve son 3 yılda &lt;strong&gt;9 milyar TL’yi&lt;/strong&gt; bulan harcamalar da , bölge halkı için yapılmış gibi görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kriz yılı 2009’da, Doğu ve G.Doğu’da resmi &lt;strong&gt;işsizlik&lt;/strong&gt;, Türkiye ortalamasının 5 puan üstüne çıkarak &lt;strong&gt;yüzde 19’u&lt;/strong&gt; bulmuştu. Kentlerde bu oranın yüzde 25’leri aştığı unutulmamalı. Sayılmayan, umutsuz işsizlerle birlikte işsizlik oranının &lt;strong&gt;bölgede yüzde 35’lere&lt;/strong&gt; çıktığı söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2010’da Türkiye genelinde yatırımların arttığı öne sürüldü ve Hazine’ye göre, 2010 boyunca teşvik belgesi alan projelerin yatırım tutarı 44 milyar TL’yi aştı. Peki Doğu ve G.Doğu’ya ne kadar yatırım öngörüldü dersiniz? Sadece 2 milyar TL’lik. Yani nüfusun yüzde 16’sının yaşadığı bu bölgeye , öngörülen &lt;strong&gt;yatırımlardan&lt;/strong&gt; ancak &lt;strong&gt;yüzde 5’i&lt;/strong&gt; öngörülmüştü. Ekonominin toparlandığı iddia edilen 2010, Türkiye’nin üvey evladı, 21 ildeki Kürt nüfusun ağırlıkta olduğu bölgenin makus talihinde bir değişim getirmiş görünmüyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-2701828909758923008?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/2701828909758923008'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/2701828909758923008'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/01/akp-dogu-ve-gdoguyu-2010da-da-ihmal.html' title='AKP, Doğu ve G.Doğu’yu 2010’da da İhmal Etti'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TUKECIRr_II/AAAAAAAAAnI/s20oqK6aMLs/s72-c/b2487.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-3818187848458715552</id><published>2011-01-26T10:00:00.002+02:00</published><updated>2011-01-26T10:00:02.199+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Sıcak Para Modelinde  Tıkanma ve Bedeller…</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP iktidarları döneminde iyice pekişen dış kaynağa, özellikle dış kaynağın &lt;strong&gt;sıcak para&lt;/strong&gt; biçimine dayanan ekonomik &lt;strong&gt;büyüme modeli,&lt;/strong&gt; ona bağlı olarak, dış ticaret ve döviz dengesi ve yine ona bağlı olarak şekillenen bütçe-maliye dengeleri, artık &lt;strong&gt;sürdürülebilir olmaktan çıkıyor&lt;/strong&gt;. Bunun böyle olacağı, bağımsız iktisatçılar tarafından öteden beri söylendi, yazılıp çizildi. Şimdi Merkez Bankası’nın faiz indirimleri, mevduat üstünden alınan munzam karşılık oranı araçları ile, dış ticarette de getirilen bazı ithalat kısıtlamaları ile “tükenmekte olan deniz”e derinlik bulma yolları aranıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkez Bankası’nın hamlelerini gündeme getiren tabi ki cari açıkta ortaya çıkan alarm verici sonuçlar oldu. Cari açık, ocak-kasım döneminde 41.6 milyar dolara çıktı. Aralık ayı açığı da açıklandığında toplamın 47 milyar dolara ulaştığını göreceğiz. 2010 milli geliri tahmin edildiği gibi 730 milyar dolar dolayında gerçekleşirse cari açık, milli gelirin yüzde 6.5’ine yaklaşacak, ki bu &lt;strong&gt;alarm verici&lt;/strong&gt; bir orandır. Bu orana sahip ülkelere, değerlendirme kuruluşları dikkat çeker, kreditörler temkinli yaklaşırlar. Cari açığın yüzde 85’i, borsaya ve devlet kağıtlarına gelen sıcak parayla finanse edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Sıcak paranın, büyümenin ana rüzgarı olmakla beraber, bir dizi &lt;strong&gt;tahribat yarattığı&lt;/strong&gt; da nihayet kabullenildi. Sıcak para akışı, döviz kurunu aşağı ittikçe ithalatı patlattı, ihracatı yavaşlattı. Sonuçta, ortada 65 milyar dolar dolayında bir dış ticaret açığı var. İthalatın dur durak bilmemesi ürkütücü. &lt;strong&gt;Yıkıcı ithalat,&lt;/strong&gt; yerli üretimi ve yerli istihdamı olumsuz etkiledikçe tepkiler de yükseliyor. Bu soruna çözüm olarak Merkez Bankası&lt;strong&gt;, faiz indirimi&lt;/strong&gt; silahını kullanıyor. Sıcak para için faiz getirisini düşürerek iştah kesmeyi deniyor. Bakalım işe yarayacak mı?&lt;br /&gt;Bunu tamamlayan bir önlem de dış ticaret kanadından geldi. Dış Ticaret Müsteşarlığı, &lt;strong&gt;kumaş ve hazır giyim&lt;/strong&gt; ürünleri ithalatı için damping soruşturması başlatarak ek vergi uygulamasına geçti. Bu iki kalemin yıllık ithalat tutarı 3.5 milyar dolar dolayında. Getirilen ek vergiler ile bu iki ürünün ithalatının düşmesi umuluyor. Bu önlemin ileride Çin ve ucuz ihracat yapan diğer Asya ülkelerinden başka ithal mallara da yayılması söz konusu olabilir. Ama , ek vergi getirerek ithalatı caydırmak mümkün olacak mı? AB üstünden bu ürünler ithal edilmeye devam edilirse ne yapılır? Bunların yanında, ithalat düşmez, biraz maliyetlenir ve enflasyona katkı yapar; ithalat yerine yerli kumaşa yöneliş olursa, hazır giyimin rekabet gücü zayıflar, argümanları da dikkate alınmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faizi daha fazla düşürmek, yerli yatırımcıyı mevduattan ve Hazine kâğıtlarından kaçırarak tüketime yöneltebilir. Bankalar da kredi kullandırarak tüketimi kışkırtabilir. Bunun ortaya çıkaracağı &lt;strong&gt;enflasyon tehlikesine&lt;/strong&gt; karşı, Merkez Bankası bir önlemi daha devreye soktu, mevduata bağlı &lt;strong&gt;karşılık oranlarını&lt;/strong&gt; artırarak bankaların krediye yöneltecekleri imkanları daralttı, böylece kredi maliyetlerinin yükselmesini, tüketimin yatışmasını amaçladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem cari açığı daraltmaya, bunun için ithalatı azaltmaya dönük önlemlerin, hem de iç tüketimi soğutmanın &lt;strong&gt;bütçe üstüne&lt;/strong&gt; bazı etkileri olacak. Hatırlayalım: 2009 yılında 49.2 milyar TL açık veren Hazine nakit dengesinin açığı 2010 yılında 34.9 milyar TL’ye gerilemiş görünüyor. Bu gelişmenin bir sonucu olarak 2009 yılındaki 4.4 milyar TL tutarındaki faiz dışı açık, 2010 yılında 6.2 milyar TL tutarında bir faiz dışı fazlaya dönüşmüştü. Bu sonuçta tabi ki, patlayan ithalat ve kışkırtılan iç tüketimden alınan KDV ve ÖTV’ler en önemli etkendi. Buna özelleştirme gelirleri ile işsizlik sigortasından aktarılan kaynakları da eklemek gerekli. İthalat azalırsa, bankacılığa getirilen düzenleme ile kredi kullanımı kısılırsa ne olur? Tüketim, dolayısıyla KDV-ÖTV azalır. Bu da umulan bütçe performansını aksatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Akacak kan damarda durmaz&lt;/strong&gt;, derler. Sıcak paraya dayalı büyümeyi sürdürmek mümkün değil. İster istemez sıcak paranın iştahı kesilmek istenecek , onun yerini tutacak dış kaynağı hemen bulmak kolay değil ve bu iktidarın iç kaynağa yönelmesi de söz konusu değil. Bu, 2011 büyüme hedefinin daha mütevazi bir rakama düşürülmesine rıza göstermek demek. Büyümede düşüşle birlikte, &lt;strong&gt;işsizlik sorunu&lt;/strong&gt; da büyür, bütçe açığı da artar. Enflasyon hedefine ulaşılabilir ama bu &lt;strong&gt;durgunluk içinde bir istikrar&lt;/strong&gt; demektir ki, &lt;strong&gt;2011’i kayıp bir yıl&lt;/strong&gt; yapar. Tabi ki, aynı yılda &lt;strong&gt;genel seçim yapılacağı&lt;/strong&gt; unutulmamalı. AKP iktidarı, ekonominin gerekleri ile siyasetin gerekleri arasında kalan dar manevra alanında sıkışacak, ama en azından seçim tarihine kadar, bir &lt;strong&gt;kur şokuna &lt;/strong&gt;yol açmayacak, kriz yaratmayacak yollar deneyecek; esas operasyonları-kazanabilirse- seçim sonrasına bırakacaktır.&lt;br /&gt;Bakalım, hayat ne gösterir…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-3818187848458715552?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/3818187848458715552'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/3818187848458715552'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/01/scak-para-modelinde-tkanma-ve-bedeller.html' title='Sıcak Para Modelinde  Tıkanma ve Bedeller…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-1900663418352924306</id><published>2011-01-24T10:00:00.002+02:00</published><updated>2011-01-24T10:00:13.690+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>TÜSİAD, AKP ve Seçimler</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başöğretmen edasıyla salona giren RTE’nin, TÜSİAD patronlarına sıkı bir azar patlaktmasını umanlar, “Baldan tatlı” bir muhabbete tanık oldular. Kimileri “İkinci balkon konuşması” diye olumladı. Referandum öncesi “bitaraf olan, bertaraf olur” diyerek tehditler savuran RTE’nin yerine, yaşam tarzının güvencesi olduğunu, gençleri içkiden korumak için AB normunda önlemler geliştirdiğini, ekonomiyi de güllük gülistanlık yaptığını ifade eden bir RTE vardı TÜSİAD kongresinde. Sanki sevindirik oldu TÜSİAD’cılar. Buzlar eridi diye manşetler atıldı büyük medyada. Artık 12 Haziran’da TÜSİAD da AKP’den yana durur yorumları yapıldı. Acaba öyle mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir türbeye sahip çıkma bahanesiyle insanlık anıtına, &lt;strong&gt;“ucube”&lt;/strong&gt; diyen, tiryakilerin “&lt;strong&gt;Tıksırıncaya kadar”&lt;/strong&gt; içtiğinden yakınan, &lt;strong&gt;“Muhteşem Yüzyıl”&lt;/strong&gt; dizisine dönük protestolara, &lt;em&gt;“tarihi şahsiyetlerin manevi değeri bizim için son derece önemlidir”&lt;/em&gt; diyerek destek veren RTE, TÜSİAD salonuna girince, bütün bunları unutmuş olamazdı. Herkes gibi, TÜSİAD patronları da RTE’nin dümeni &lt;strong&gt;milliyetçi-muhafazakarlığa&lt;/strong&gt; kırdığını görüyordu. Bu profilin seçimlere kadar değişmeyeceği söylenebilir. O tarihe kadar ne AB, ne de Kürt meselesi gibi bir derdi olan AKP göremeyeceksiniz. Buna en çok “yetmez ama evetçi” liboş zevat üzülüyor. RTE’nin, “&lt;strong&gt;Arabın işi bitti, Arap gidebilir”&lt;/strong&gt; muamelesini , kullanılıp bir kenara atılmış liboşların hazmetmeleri kolay olmayacak. “Nankör kedi” şarkısı dillerinden düşmüyor. Ama ne yazık ki öyle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden seçime doğru milliyetçi-muhafazakar AKP profili? Neden basit. AKP’nin hedefi MHP tabanı, milliyetçi oylar da ondan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RTE, CHP’nin oy tavanını yüzde 30 gibi görürken kendi oyunun yüzde 45’in altına düşmeyeceğini varsayıyor. MHP’nin oy potansiyeli ise yüzde 10’un biraz üstünde. Sandık böyle tecelli ederse AKP yine iktidar. Ama fazlasının peşinde RTE: Anayasa değiştirmeye yetecek ve kendisini Çankaya’ya taşıyacak bir meclis çoğunluğu. Bunun yolunu da milliyetçi oylara yönelmekte görüyor. Büyük Birlik Partisi ile yakın temasta. Demokrat Parti’de eski ülkücü Zeybek’in, Agah Oktay Güner’in yönetime gelmesi AKP’de sevinçle karşılandı.&lt;br /&gt;AKP’nin hedefi bu kesimleri yanına çekmek, MHP’nin oylarını barajın altına itmek ve BDP’yi de baraj altına düşürmek. Bunları yapabilirse AKP, yüzde 40’ın altında oy alsa bile, Meclis’te anayasayı tek başına değiştirebilecek ve RTE’yi , “Başkan” seçtirebilecek milletvekili sayısına erişiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir oyun planında geleneksel büyük sermayenin seçime doğru tutumu ne olabilir? TÜSİAD, ekonomik olarak iktidarın neoliberal icraatlarından memnun. Eksiklerin de yerine getirileceğinden emin. AKP, seçim ekonomisini ise cinliklerle yürütüyor.Özelleştirme gelirlerini, işsizlik fonunu tepe tepe kullanarak bütçe açığını en azda tutmaya gayret ediyor. Hele ki AB’de bir dizi ülkenin, Doğu Avrupa’da Türkiye sikletindeki ülkelerin , Türkiye’nin başına gelenlerden daha derin kriz yaşadıkları göz önüne alınınca, AKP icraatı, Şam’da kayısı… Sıcak paranın çekilerek 2010’un kurtarıldığı , 2011’in de idare edilebilecek bir yıl olduğunu gören TÜSİAD’ı esas kaygılandıran ise, ekonomi dışı yönelişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar da gördüler ki, AKP+Fethullah Koalisyonu, özellikle ikinci iktidar döneminde gerçek gündemlerine yöneldiler, kendi yandaş sermayedarlarını daha çok palazlandırdılar, bunları yaparken liberalleri de yedeklerine çekerek askeri itibarsızlaştırıp güçten düşürdüler, 12 Eylül sonrası da yargıyı hallaç pamuğu gibi atmaya başladılar. Yine gördüler ki bu iktidar hızla gericileşmekte (buna &lt;strong&gt;muhafazakarlaşma&lt;/strong&gt; demek pek moda). Eğitim, gündelik hayat, hızlı bir İslamileşmeye tabi tutulurken en küçük protestolara bile tahammülsüzlük diz boyu. Bunun son örneğini “Galatasaray Olayı”nda yaşayan GS kökenli patronların, kulüp yönetimini istifaya zorlamaları, duyulan rahatsızlıkların bir başka tezahürü sayılmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilinmeli ki, TÜSİAD da yekpare bir blok değil. Kendi grubunun çıkarlarını öne çekerek AKP ile iyi geçinen hatta onu kayıtsız, şartsız destekleyen TÜSİAD’cılar kadar, tüm bedelleri göze alıp, seküler duruşundan taviz vermeyen AKP ile çatışmayı göze alanlar da var. Ama ortalama TÜSİAD’cının duruşu, bekleneceği gibi, &lt;strong&gt;sistemin esenliği ve yeniden yaşayabilirliği&lt;/strong&gt; amacına bina edilmiştir. Uzun vadeli hedef, AKP’yi mümkün olduğu kadar merkez sağa çekmek, AB odaklı halde tutmak, onu, uç noktaya yönelten güç odaklarını etkisizleştirmektir. Aynı TÜSİAD, toparlanmaya çalışan CHP’yi dinçleştirmeyi, AKP’ye el freni hale gelecek bir parti olması için destek vermeyi de ihmal etmez. Bunların yanında MHP’yi de baraj üstüne çıkararak AKP’nin güçlenmesini önlemek, BDP’nin mecliste temsilini yeniden sağlayarak sıcak çatışma iklimini kurutmak da TÜSİAD’ın amaç seti içinde…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-1900663418352924306?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/1900663418352924306'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/1900663418352924306'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/01/tusiad-akp-ve-secimler.html' title='TÜSİAD, AKP ve Seçimler'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-6385602168339216654</id><published>2011-01-22T10:00:00.001+02:00</published><updated>2011-01-22T10:00:03.514+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>İşsizin Parası, AKP’ye Seçim Cephanesi…</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel krizin de etkisiyle 2009’da yaklaşık 53 milyar TL açık veren bütçenin 2010 açığı 39,5 milyar TL’ye düşmüş görünüyor. Bunu bir “başarı öyküsü” olarak sunan AKP iktidarının bütçedeki bu “performans”ı, 12 Haziran seçimleri için kullanacağı açık. Ancak bu cephanenin nasıl oluştuğu ve buna nasıl izin verildiği de önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2010’da borsaya ve devlet kağıtlarına üşüşen sıcak para ile yeniden büyüyen ekonomi, AKP bütçesine de olumlu rüzgarlar taşıdı. Toplamı 184 milyar doları bulan ithalatın getirdiği, ithalattan alınan KDV, iç tüketimin kışkırtılmasıyla artan KDV, ÖTV gelirleri, toplam bütçe gelirlerini yukarı çekti ve sadece 2010 vergi gelirleri yüzde 22 arttı. Vergi, toplam bütçe gelirlerinin yüzde 82’sini oluşturuyor. Bu dolaylı vergilerdeki artışın yanında, yeniden artan istihdamdan alınan gelir vergileri de vergi artışında etkili oldu. Bütçenin gider ayağına bakınca da en önemli kalem olan faiz harcamalarında talih AKP hükümetine güldü. Dünyadaki faiz oranlarının düşmesinin etkisiyle bütçenin faiz harcamaları da yüzde 9 geriledi. Bütçenin başında 56 milyar TL olarak öngörülen &lt;strong&gt;faiz harcamaları yıl sonunda 48 milyar TL’de &lt;/strong&gt;kaldı. Ayrıca, en büyük açık kalemi SGK’ya transferler azaldı. Çünkü eksilen istihdam yerine döndü, prim gelirleri yeniden arttı. Daha önemlisi sağlık harcamalarının bir kısmı halka yıkıldı. Böylece, toplamda bütçe giderleri yıl boyunca ancak yüzde 9,5 arttı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak burada esas üzerinde durulması gereken vergi dışındaki gelirler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TTmT91Yt_dI/AAAAAAAAAmw/gn0lBE7o--c/s1600/145po.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5564641505105018322" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 381px; CURSOR: hand; HEIGHT: 278px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TTmT91Yt_dI/AAAAAAAAAmw/gn0lBE7o--c/s400/145po.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak; İşkur ve DPT&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Bu gelirlerin başında da özelleştirmeden bütçeye yapılan transferler ile İşsizlik Fonu’ndan bütçeye aktarılan kaynaklar var. Bu iki kaynaktan son &lt;strong&gt;3 yılda 26 milyar TL kaynak kullanıldı.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP iktidarı, neoliberal zihniyetinin de gereği &lt;strong&gt;özelleştirmede fütursuz&lt;/strong&gt; ve KİT’lerin kökünü kuruttuktan sonra hızla kamu arsalarına, diğer kamu varlıklarına yönelmiş durumda. İktidar, bu satışlardan elde edilen gelirleri de bütçeye yamıyor. Çok geriye değil, son 4 yıla baktığımızda 2007’de 12 milyar TL’ye ulaşan özelleştirme gelirleri 2008’de 8,2 milyar TL olarak gerçekleştikten sonra izleyen dönemde ivme kaybetti. 2009’da 4,4 milyar TL’ye düşen özelleştirme gelirleri 2010’da 4 milyar TL’ye düştü. AKP, özellikle İstanbul’un kamu varlıklarını satarak,&lt;strong&gt; B2 denilen arazileri&lt;/strong&gt; legalize ederek özelleştirme geliri üretmeye çalışıyor. Bunları gözeterek 2011 özelleştirme gelir hedefi 13,6 milyar TL olarak belirlenmiş durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümetin özelleştirmenin yanında ikinci “tırtıkladığı kaynak” &lt;strong&gt;İşsizlik Fonu.&lt;/strong&gt; İşsizleri korumak, onları eğitmek, istihdam olanaklarını genişletmek gibi amaçları olan bu fonun, özellikle son 3 yıldır AKP hükümetince hovardaca, ciddi bir muhalefetle karşılaşılmadan, kullanıldığını görüyoruz. 2010 sonunda &lt;strong&gt;gelirleri 60 milyar TL’yi&lt;/strong&gt; bulan bu fonun 27 milyarlık geliri primlerden, 33 milyarı fon kaynaklarının yatırım gelirlerinden(faizden) sağlandı. Ancak bu devasa gelirden bugüne kadar fonun amacına göre harcanan kısmı 5 milyar bile değil. 2002’den bu yana 2,5 milyon işçiye ortalama 1500 TL fondan para çıkmış. Bu, 3,7 milyar TL ediyor. Ücret garanti fonu ödemesi, kısa çalışma ödeneği adları altında harcanan fon kaynağı ile birlikte &lt;strong&gt;harcamalar 4 milyarı ancak buluyor&lt;/strong&gt; . Gelin görün ki, fondan &lt;strong&gt;10 milyar TL,&lt;/strong&gt; son 3 yılda gerçek amaç dışında kullanıldı ve bütçeye yama yapıldı. Hükümet, 2008’de yaklaşık 1,5 milyar TL, 2009’da 5 milyar TL, 2010’da da 3,5 milyar TL olmak üzere 10 milyar TL dolayında fon kaynağı kullandı. Hem de “GAP yatırımlarını tamamlama” gerekçesiyle. Böylece Fon’dan geriye &lt;strong&gt;varlık olarak 46 milyar TL&lt;/strong&gt; kalmış bulunuyor ki, bunu da AKP tırtıklamaya devam edecek. Hem de yeni torba yasasına koyduğu bazı maddelerle, yeni kemirme gerekçeleri yaratarak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamu varlıklarının haraç mezat satışından ve işsizlik fonunun kaynaklarından AKP, son &lt;strong&gt;3 yılda 26 milyar TL’yi &lt;/strong&gt;keyfince kullandı, bütçe açığını böylece düşük gösterdi, ayrıca bu kaynakları özellikle seçim konjonktüründe seçim rüşvetleri olarak tepe tepe daha da kullanacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki, kim muhalefet edecek bu keyfiliğe, kim?&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-6385602168339216654?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/6385602168339216654'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/6385602168339216654'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/01/issizin-paras-akpye-secim-cephanesi.html' title='İşsizin Parası, AKP’ye Seçim Cephanesi…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TTmT91Yt_dI/AAAAAAAAAmw/gn0lBE7o--c/s72-c/145po.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-4523507981528850994</id><published>2011-01-21T10:00:00.001+02:00</published><updated>2011-01-21T10:00:00.146+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>AKP’nin Alternatifi Olmak…</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçim sandığına gitmeye fazla zaman kalmadı. Neoliberal-gerici AKP iktidarına son verme niyetinde olanların seçmene giderken inandırıcı, ikna edici bir programı olmalı ve bunu kitlelere anlayacağı bir dille, ikna edici biçimde açıklaması gerekli. AKP’nin, toplumun değişik kesimlerinin &lt;strong&gt;yaşam tarzlarına&lt;/strong&gt; dönük müdahaleleri fütursuzca sürerken, bunun hedefi olan, gelecekten endişe duyan kesimlerin AKP’ye yakın durmayacakları açık. AKP iktidarının hızla otoriter-faşizan bir yönetime yöneldiği, 12 Haziran seçimlerinden tek parti iktidarı olarak çıkması durumunda artık saklamadığı gerici gündemi iyice hayata geçirmede önünde hiçbir engelin kalmayacağı da açık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin kıyı illerinin seçimlerdeki tavrı referandumdan farklı olmaz. Ya İstanbul merkezli Marmara, Orta Anadolu, Karadeniz ve en azından Kuzey Doğu Anadolu? Bu kesimlerdeki seçmenlerin “yaşam tarzı” kaygusu ne kadar oy tercihinde ağırlık taşıyor? İş-aş meselesine gelince seçeneklere yaklaşım ne olacak? İş-aş meselesinde AKP iktidarına alternatif olarak ortaya çıkanların, başta &lt;strong&gt;CHP’nin&lt;/strong&gt;, inandırıcı olması için akla gelebilecek sorulara cevaplarının &lt;strong&gt;net&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;olması,&lt;/strong&gt; &lt;em&gt;“Hem İsa’ya Hem Musa’ya yaranmak”&lt;/em&gt; yanlışına düşmemesi beklenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yılda ortalama yüzde 7 büyüme yönünde bir hedef belirleniyorsa, bu &lt;strong&gt;büyümenin kaynağı&lt;/strong&gt; da net olarak ortaya konulmalı. AKP iktidarı, bu kaynağı, ağırlıkla &lt;strong&gt;dışarıdan &lt;/strong&gt;sağladı ve sağlama tercihinde. Dış kaynak, özelleştirmelere ve banka satışlarına gelen &lt;strong&gt;yabancı sermaye&lt;/strong&gt; ile, banka kredileriyle ve borsaya devlet kağıtlarına gelen &lt;strong&gt;sıcak para&lt;/strong&gt; ile sağlandı ağırlıkla…CHP, bu kaynak tercihine karşı, kendi tercihini nasıl tanımlıyor ? Bu kaynak tercihinin Türkiye’yi yeniden getirdiği cari açık darboğazı, hangi politikalarla aşılacaktır? Örneğin, nasıl bir döviz kuru politikası ve buna bağlı olarak nasıl bir sıcak para yaklaşımı söz konusu olacağının açıklıkla ifadesi gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer dış kaynak, büyümede ağırlık taşıyacaksa, o zaman AKP iktidarında ortaya çıkan yoksullaştırıcı, bağımlılaştırıcı sonuçlar, bir başka iktidar döneminde de kaçınılmaz. &lt;strong&gt;Alternatif,&lt;/strong&gt; dış kaynağa bağımlılığı azaltıp &lt;strong&gt;yerli kaynağa yönelmek&lt;/strong&gt; olabilir. Bunun da yolu esaslı bir &lt;strong&gt;vergi reformundan ve tasarrufları özendirmekten&lt;/strong&gt; geçer. Vergi reformuna niyeti olanların, her şeyden önce milli gelirden vergi olarak alınan miktarın radikal biçimde artırılacağını, bunun da &lt;strong&gt;gücü olan sınıflardan&lt;/strong&gt; alınacağını ilan etmesi gerekir. Bu, dolaylı vergi ve ücretlilerden alınan gelir vergisi üstüne kurulu mevcut vergi sisteminde değişiklik taahhüdüdür. Bu yapılmadıkça, kalıplaşmış, “kayıt-dışı ile mücadele, vergi kaçağı ile mücadele” gibi kozmetik önlem ifadeleri ikna edici olmayacaktır. &lt;strong&gt;Kamu harcamaları&lt;/strong&gt; ayağında da sosyal devlete dönüş vaat edilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP iktidarı, &lt;strong&gt;özelleştirmeleri&lt;/strong&gt; , politikalarının odağına koydu, hala en önemli gelir kaynağı olarak koruyor. İktidara alternatif CHP’nin sadece &lt;em&gt;“kamu bankaları özelleştirilmeyecektir&lt;/em&gt;” ifadesi yetmez. Özelleştirmenin her türüne karşı olunduğu, kamu arsalarının, varlıklarının satışına, her tür kamu hizmetinin piyasalaştırılıp özelleştirilmesine karşı durulacağı, özellikle &lt;strong&gt;eğitim ve sağlıktaki&lt;/strong&gt; yıkımların onarılacağı ifade edilmelidir. Özellikle &lt;strong&gt;enerjide &lt;/strong&gt;kamuya getirilen yatırım yasağının değiştirileceği, kamu yatırımlarının toplam yatırımlardaki payının hızla artırılacağı programda yer almalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP’nin, kendini AKP’den ayrıştırmasının bir diğer önemli ayağı &lt;strong&gt;işçi hakları&lt;/strong&gt; olmalıdır. Özellikle işgücünün, istihdamın esnekleştirilerek güvencesizleştirilmesi konusunda CHP, tavrını net olarak ortaya koyabiliyor mu? CHP metinlerine giren “&lt;em&gt;İstihdamda istikrar ve esneklik arasında uygun bir dengenin kurulmasının önemi her geçen gün artmaktadır&lt;/em&gt;” ifadesinin ne anlama geldiği sorulmalıdır. TÜSİAD,TİSK gibi patron örgütlerinin peşinde oldukları esnekleştirme konusunda, bu kesimlere mavi boncuk dağıtma, daha baştan çalışan sınıfı kaybetmek demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alternatif olabilmek, emek sınıflarıyla örgütlenmeye bağlıdır. Ne var ki, ücretli olabilecek 6 milyonun &lt;strong&gt;işi yok,&lt;/strong&gt; işi olan 13 milyon ücretlinin de &lt;strong&gt;örgütü yok.&lt;/strong&gt; Sendikalı sayısı 3 milyonu, toplu sözleşme yapan sayısı 1 milyonu bulmuyor. Bu işsiz ve örgütsüz sınıfı kendine taban yapmadan, bir partinin neoliberal gericiliğin alternatifi olması mümkün değil. Dolayısıyla esnekleşmeye yüz verilmeden kitleleri yeniden örgütlü, sendikalı bir güç yapmaya dönük projeler sergilenmelidir. Yoksul annelere ayda 600 TL aylık vermeyi projelendirmek tabi ki iyidir ama daha iyisi, evlere kapatılmış 12 milyon kadına, 3 milyonu umudunu yitirmiş, 3 milyonu da umutla iş arayan işsizlere, atıl kitlelere iş yaratmak değil midir? Bunun projelerini üretmek, bu hedeflere ulaşmanın mümkün olduğuna innandırmak değil midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de işsizliği, açlığı geride bırakmak mümkündür, ama emeğe dayanmakla, emeğe gerçekleri ifade ederek onunla birlikte örgütlenerek olacak şeylerdir bunlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-4523507981528850994?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/4523507981528850994'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/4523507981528850994'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/01/akpnin-alternatifi-olmak.html' title='AKP’nin Alternatifi Olmak…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-8529112316795937076</id><published>2011-01-19T10:00:00.005+02:00</published><updated>2011-01-19T10:00:10.474+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Umutsuz İşsizde Artış, İşsizliği Kamufle Ediyor…</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TÜİK’in de güdümlemesiyle, işsizlikte yine &lt;strong&gt;yanlış yorumlar&lt;/strong&gt; yapılıyor. İşsizlik artmıyormuş, hatta azalıyormuş!...Gerçekte ise böyle bir şey yok. Öncelikle, Ekim 2010 için açıklanan veriler içinde, &lt;strong&gt;istihdama bakalım,&lt;/strong&gt; artış var mı? Hayır yok. Tersine, Ekim’den Eylül’e &lt;strong&gt;bin kişi işini kaybetmiş.&lt;/strong&gt; O zaman işsizlik nasıl azalıyor ? Azalma diye gösterilen, iş arama iddiası olan &lt;strong&gt;işsizlerin umudunu kesip&lt;/strong&gt; piyasadan çekilmesinden kaynaklanıyor. Böyle olunca, yani resmi işgücü sayısı azalınca, resmi işsiz sayısı da, resmi işsizlik oranı da artmamış görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradaki esas sorun, 15 yaşın üstündeki nüfustan işgücüne katılanların oranının yüzde 48-49’da seyretmesi, yani 15 yaşın üstündeki nüfusun yarısından fazlasının işgücüne dahil olmaması. AB-25 genelinde yüzde 71 olan işgücüne katılan nüfus oranı bizde hala yüzde 50’yi bulamıyor. Farkı görebiliyor muyuz? &lt;strong&gt;AB’de&lt;/strong&gt; çalışabilir nüfusun &lt;strong&gt;yüzde 71’i&lt;/strong&gt; işgücü piyasasında olduğu halde işsizlik oranı &lt;strong&gt;yüzde 10&lt;/strong&gt;. Bizde çalışabilir nüfusun sadece &lt;strong&gt;yüzde 49’u&lt;/strong&gt; işgücü piyasasında ama işsizlik oranı &lt;strong&gt;yüzde 11-12…&lt;/strong&gt;Nüfus, işgücü piyasasında olmadığı için işsiz sayısı da işsizlik oranı da düşük görünüyor. Bu farkı, bu tabanı, hiçbir analizde gözden kaçırmamak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TTXyqy7SOpI/AAAAAAAAAmg/nHDffpXygIQ/s1600/klll.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5563619731724974738" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 219px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TTXyqy7SOpI/AAAAAAAAAmg/nHDffpXygIQ/s400/klll.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşgücüne dahil olamamanın eğitimle, yaşlılıkla da ilgisi var, ama onlar çıkarıldığında yine önemli bir nüfusun iş arayanlar, çalışanlar arasına katılmadığı görülüyor ve son 3 yılda bu &lt;strong&gt;atıl nüfus&lt;/strong&gt; gerilemiyor, artıyor. Kriz öncesi yani Ekim 2008’de 26,7 milyon (15 yaş üstü) nüfus işgücü dışındaydı. 2009 Ekim’inde bu 162 bin kadar azaldı. Yani yaklaşık 162 bin kişi, işgücü piyasasına iş aramak için çıktı. Ama 2010 Ekim’inde durum ne ? 300 binden fazla artmış işgücü dışı nüfus. Yani, işgücü piyasasına girmeye teşebbüs eden ama iş bulamayan, iş aramaktan artık umudunu yitirenler ile, buna hiç cesaret etmeden piyasaya çıkmayanların, evine, kahvesine çekilmiş olanların sayısı 300 bin artmış durumda. Bunlar arasında vasıfsız işçilerin, özellikle “ev kadını” statüsünde olanların ağırlıkta olduğu söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışabilir nüfusuna iş umudu vermeyen AKP iktidarının izlediği politikalar sonucu, özellikle &lt;strong&gt;sanayide istihdamsız büyüme&lt;/strong&gt; çarpıklığı sürüyor. &lt;strong&gt;Küçülen tarımda&lt;/strong&gt;, 2009 Ekim ayına göre 334 bin &lt;strong&gt;istihdam artışı&lt;/strong&gt; gösteren TÜİK verileri, tarım istihdamında açıklayamayacağı bir tutarsızlık içinde. Büyüyen imalat sanayisi ise kriz öncesinin, örneğin 2008 Ekim’inin istihdamını 2010 Ekim’inde sağlayamıyor. İlkinde 4 milyon 250 bin olan sanayi işçisi sayısı, bugün o düzeyden 7 bin eksik, yani 4 milyon 243 bin. Sanayi büyüyor ama önceki yıldan daha az işçi çalıştırarak. Bu nasıl oluyor derseniz, olur. Üç kişinin işini iki kişiye yıkarsınız, itiraz edeni işten atmakla tehdit edersiniz; ve/veya, işçinin yerine ucuzlamış ithalatla makine getirir koyarsınız, işçiyi de kapının önüne atarsınız. Yaşanan bu değilse nedir? Artan sanayi üretimi, azalmış istihdamla nasıl gerçekleşiyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TTXzmElWQrI/AAAAAAAAAmo/NnoTBLbD_vs/s1600/5789.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5563620750077084338" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 327px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TTXzmElWQrI/AAAAAAAAAmo/NnoTBLbD_vs/s400/5789.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-8529112316795937076?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/8529112316795937076'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/8529112316795937076'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/01/umutsuz-issizde-arts-issizligi-kamufle.html' title='Umutsuz İşsizde Artış, İşsizliği Kamufle Ediyor…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TTXyqy7SOpI/AAAAAAAAAmg/nHDffpXygIQ/s72-c/klll.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-4068186569629521073</id><published>2011-01-17T10:00:00.003+02:00</published><updated>2011-01-17T10:00:05.341+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Dış Ticaretin Kaymağını 50 Firma Yiyor…</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, 1980’lere kadar, daha çok &lt;strong&gt;içe kapalı&lt;/strong&gt; bir ekonomiydi. İhracatı çok düşüktü ve tarım ürünlerine dayanıyordu. İthalat, ağırlıkla ham petrol ve makine-teçhizata dayalıydı ve sıkı kontrol altındaydı. &lt;strong&gt;24 Ocak 1980&lt;/strong&gt; kararları, birçok şey gibi dış ticaretin de libere edilmesine karar verilen kilometretaşıydı. O tarihten sonra Türkiye daha, daha çok dünya kapitalizmi ile bütünleşti ve ihracat, ama özellikle ithalat daha çok arttı. Bu sürecin 2000 sonrası kat ettiği gelişme, öncesi 20 yılı çok gerilerde bıraktı. 2000’de 28 milyar dolar olan ihracat, milli gelirin yüzde 10’u büyüklükteydi. 2010’a gelindiğinde 110 milyar doları bulan ihracat milli gelirin de yüzde 18’i büyüklüğündedir artık. Aynı şekilde hızla tırmanan ithalat, 2000’de 54 milyar dolar iken bugün 170 milyar dolara merdiven dayadı ve 10 yılda milli gelirin yüzde 18’inden yüzde 23’üne çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışa açılmaya methiye düzen neoliberaller, bu açılmanın-&lt;em&gt;daha çok dışa saçılmadır aslı&lt;/em&gt;- ortaya çıkardığı büyük bağımlılığı pek görmek istemezler. Son 10 yılda bile 27 milyar dolardan 70 milyar dolara sıçramış bir &lt;strong&gt;dış ticaret açığı&lt;/strong&gt; söz konusudur ve bu açıkla yaşamak için sıcak para morfinmanlığına kapılmıştır Türkiye…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Buraya kadar anlatılanlar dış ticarette büyümenin boyutlarını anımsatmak içindi. Esas konumuz ise şu: Dünya kapitalizmi ile bu kadar alışverişin &lt;strong&gt;kaymağını kim yiyor?&lt;/strong&gt; Toplamı 270 milyar doları bulan dış ticareti kaç firma yapıyor ve bu faaliyete kaçı damgasını vuruyor? İşte bu ilginç soruya ışık tutacak verileri TÜİK açıkladı. İlki 2009’a ait olmak üzere başlatılan bir yeni ankette, TÜİK, ihracatçı ve ithalatçı kuruluşların profillerini çıkarmayı amaçlamış ve bakın ortada nasıl bir görüntü var;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TÜİK’in bulgularından anlıyoruz ki, ihracat işi yapan 47 bin, ithalat işi yapan 52 bin dolayında firma var. Ama, bunlar irili-ufaklı firmalar…Şırnak’tan Irak’a, Hatay’dan Suriye’ye, Edirne’den Bulgaristan’a mal satan da var, İran’dan Van’a, Erzurum’a, Çin’den Antep’e ithalat yapan da..Önemli olan 50 bini aşkın ihracatçı-ithalatçının olması değil. Önemli olan bu faaliyet kaç firmanın kontrolünde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TTLYu9o7gXI/AAAAAAAAAmY/9Up7rkWwOnQ/s1600/201101171.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5562746791087800690" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 199px; CURSOR: hand; HEIGHT: 187px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TTLYu9o7gXI/AAAAAAAAAmY/9Up7rkWwOnQ/s400/201101171.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TÜİK diyor ki, &lt;strong&gt;ilk 50 firma&lt;/strong&gt; ihracatın yüzde 41’ini, ithalatın ise neredeyse yüzde 50’sini gerçekleştirirler. &lt;strong&gt;İlk 100 &lt;/strong&gt;diye biraz genişletirseniz, ihracattaki payları yüzde 50’ye, ithalattaki payları yüzde 60’a yaklaşıyor. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tekrar hatırlatalım 50 bine yakın ihracatçı ve 50 bine yakın ithalatçı içinde ilk 50’den, ilk 100’den söz ediyoruz ..Yani &lt;strong&gt;binde 1’in hakimiyetinden!...&lt;/strong&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu dış ticaretin hakimlerinin hangi firmalar olduğu da sır değil. Kısa adı &lt;strong&gt;TİM &lt;/strong&gt;olan Türkiye İhracatçılar Meclisi, her yıl bu “ihracat şampiyonları”nı ödüllendiriyor. İlk 6 firma, aşağı yukarı aynı, arada bir yer değiştiriyorlar. Bunlar otomotiv firmaları &lt;strong&gt;Oyak Renault ve Ford,&lt;/strong&gt; beyaz eşya ihracatçısı &lt;strong&gt;Vestel,&lt;/strong&gt; Koç’un özelleştirmeden aldığı petrol rafinaj tekeli &lt;strong&gt;Tüpraş &lt;/strong&gt;ve yine Koç Grubu’na ait &lt;strong&gt;Tofaş ve Arçelik&lt;/strong&gt;. Diğer büyük ihracatçılar arasında &lt;strong&gt;Toyota&lt;/strong&gt;, sınai ve tıbbi gaz ihracatçısı &lt;strong&gt;Habaş&lt;/strong&gt;, demir-çelik ihracatçısı &lt;strong&gt;İçdaş&lt;/strong&gt;, giyimcilerin lideri &lt;strong&gt;GSD Dış Ticaret&lt;/strong&gt;, yine demir-çelik ihracatçısı &lt;strong&gt;Diler Dış Ticaret&lt;/strong&gt; var. En önemli, belki de en hakiki ihracatçı ise &lt;strong&gt;Şişe Cam…&lt;/strong&gt;Neden böyle diyoruz? Çünkü bu ihracat şampiyonu olarak ödüllendirilen firmalar, aynı &lt;strong&gt;zamanda önemli ithalatçılar&lt;/strong&gt;. İhraç ettikleri otomotiv ürünlerinin, petrol ürünlerinin, beyaz eşyaların, elektroniğin, demir-çelik ürünlerinin, hatta giyim eşyalarının girdilerinin &lt;strong&gt;yüzde 50 ila yüzde 70’i ithal…&lt;/strong&gt;Ama bu ihracatçılar, ithalat yaptıkları için ödüllendirilmiyorlar. Ondan dolayı ne kadar ithalat yaptıklarını bilmiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dış ticaret ile ilgili bakan &lt;strong&gt;Zafer Çağlayan&lt;/strong&gt;, Çarşamba günü İstanbul’da bir basın toplantısı düzenliyor. Sayın Bakan, TİM’le birlikte her ay ihracat ritüellerini pek güzel sergiliyor. O toplantıya bir de ithalatın şampiyonları listesi ile gelse, şampiyon ihracatçıların aynı zamanda ne kadar ithalat yaptıklarını da açıklasa, böylece madalyonun öteki yüzünü de görebilsek…&lt;br /&gt;Bilmem yapabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-4068186569629521073?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/4068186569629521073'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/4068186569629521073'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/01/ds-ticaretin-kaymagn-50-firma-yiyor.html' title='Dış Ticaretin Kaymağını 50 Firma Yiyor…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TTLYu9o7gXI/AAAAAAAAAmY/9Up7rkWwOnQ/s72-c/201101171.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-5680068239582555624</id><published>2011-01-15T11:09:00.006+02:00</published><updated>2011-01-15T11:18:32.087+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Medya eleştirisi'/><title type='text'>Gazeteyi İnternetten Okumak...</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Acı ama gerçek: Tüm dünyada olan Türkiye’de de yaşanıyor. Yazılı medyanın bel kemiği gazeteler artan nüfusa, okuryazar oranına ve kişi başına gelire rağmen, satışlarını artıramıyor. Nüfusu 73 milyona, kişi başına geliri 10 bin dolara yaklaşan Türkiye’de yıllardır 5 milyon dolayında bir günlük gazete satışı var ki, bunun neredeyse 1 milyonu, &lt;strong&gt;Zaman &lt;/strong&gt;gazetesinin şaibeli “satışları”ndan oluşuyor. Şaibeli diyorum, çünkü bu gazetenin bayi satışları 50 bini bile bulmuyor ama abone satışının 800-900 binleri bulduğu iddia ediliyor. Üstünde durmayalım, esas konumuz gazete satışının yanı sıra gazetelerin reklam pastasından aldıkları payın da azalması(*).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazetenin zaviye kaybını reklamdan aldıkları paydan da izleyebiliyoruz. Reklamcılar Derneği verilerine göre, henüz özel TV yayıncılığının emeklediği dönemde, 1993’te, reklam yatırımlarında yazılı medyanın payı &lt;strong&gt;yüzde 43&lt;/strong&gt; dolayındaydı. Bu oran izleyen yıllarda azaldı ve 1998’de yüzde 33’e düştü, 2004’te yüzde 37 olarak gerçekleşse de 2008 ve 2009’da tekrar yüzde 33’e kadar indi ve 2010’da dergiler dahil olmak, üzere &lt;strong&gt;yazılı basının reklam payı yüzde 27’ye indi. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TV kanalları, yazılı medyayı gerileten ana mecralar. Ama gelişmekte olan bir mecra, gazeteciliğe, yazılı medyanın mutfağında pişene farklı bir kulvar açtı:O da &lt;strong&gt;internet.&lt;/strong&gt; Şimdi birçok gazete, kağıda basılı halini okuyucuya ulaştırmanın telaşını sürdürmekle beraber, internet ortamından okuyucuya ulaşmanın ve reklamverene bunu kanıtlamanın çabası içinde. Bugün, sadece Sözcü’nün internet erişilebilirliği yok. &lt;strong&gt;Cumhuriyet’&lt;/strong&gt;e ise , ancak ücretli abonelik karşılığında internet ortamından ulaşılabiliyor. Diğer tüm gazetelere, ücretsiz olarak internetten ulaşmak mümkün. Böyle olunca, özellikle 40 yaş üstü kuşağın ağırlıklı kısmı, gazete satın almadan istedikleri gazeteyi, yazarı internetten takip edebiliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malum;internet aboneliği hızla artıyor. 2003 yılında sadece 19 bin internet abonesi bulunmaktayken, bu sayı 2005’te 1 milyon 590 bini, 2010 yılı üçüncü çeyreği itibariyle de 8 milyonu aşmış bulunuyor. En sonuncusu, 2010 yılı Nisan ayı içerisinde gerçekleştirilen TÜİK’in Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması sonuçlarına göre de hanelerin yüzde 41,6’sı internet erişim imkânına sahip. Bu oran 2009 yılının aynı ayında yüzde 30’du. Aynı oranın AB’deki ortalaması yüzde 50’ye yaklaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazılı ve görsel medyaya internet üstünden erişim, 2000’li yılların başlarından itibaren Türkiye’de de hızlandı. Erişimin ücretsiz olması, tıklanma sayılarını hızla artırdı. ABD merkezli, bir internet şirketi alexa.com, sitelerin tıklanma sayılarını kayıt altına alıyor. Alexa istatistikleri "Alexa Toolbar" adlı yazılımın kullanıcılarından alınan verilerden derleniyor.İnternet alanında uluslararası ölçüm yapan alexa.com’un son verilerine göre, Türkiye’de en çok tıklanan ilk 100 site içinde ilk 10’a iki gazetenin internet versiyonları girerken, yine 10 gazete ve TV web sitesinin, ilk 100 arasına girdiği görülebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TTFk_js8unI/AAAAAAAAAmQ/N59211onAn4/s1600/201110kk.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5562338057857579634" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 298px; CURSOR: hand; HEIGHT: 303px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TTFk_js8unI/AAAAAAAAAmQ/N59211onAn4/s400/201110kk.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak:Alexa.com&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternet medyacılığı ve bir reklam mecrası olarak internetin potansiyeli, bu alana yatırımları 2000’li yıllarda biraz daha artırdı. Reklamcılar Derneği’nin reklam yatırımları bulgularına göre, internet mecrası 2008’de a yüzde 3’e yakın olan payını, 2009 ve 2010’da yüzde 6,6’ya çıkardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alexa.com’un verilerine göre Türkiye’nin en çok ziyaret edilen ilk 10 internet sitesi arasında yer alan &lt;strong&gt;www.milliyet.com.tr&lt;/strong&gt; ile &lt;strong&gt;www. hurriyet.com.tr&lt;/strong&gt; haber siteleri ve diğer portallarıyla Doğan Grubu, internet reklamcılığı alanında da pazarın en önde gelen oyuncularından biri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğan Grubu’nun 2006 yılında reklam gelirlerinin ancak yüzde 1’ini oluşturan internet gelirleri, 2008 yılında yüzde 3’e çıktı. Grubun, emlaktan insan kaynakları hizmetlerine, otomobil satışları hizmetlerine uzanan bir dizi web sitesi de bu kulvarda yer alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alexa.com’un verilerine göre, Türkiye’de en çok tıklanan siteler içinde Milliyet 8’nci , Hürriyet 9’ncu sıraları alırken, internet üstünden üretimine erişilen diğer sitelerin bazılarının tıklanmaya göre sıralaması şöyle: Habertürk (13), Sabah(23), Vatan(32). Günde 900 bin-1 milyon gazete satışı iddiası olan &lt;strong&gt;Zaman’&lt;/strong&gt;ın, internet ortamında &lt;strong&gt;77’nci sırada &lt;/strong&gt;yer alması, satış rakamları ile ilgili iddiasının inandırıcılığını daha da azaltıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;(*)Konunun detayları Yordam Kitap’tan yayımlanan yeni kitabım;&lt;strong&gt; Medya,Kültür,Para ve İstanbul İktidarı&lt;/strong&gt;’na bakabilirler.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-5680068239582555624?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5680068239582555624'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5680068239582555624'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/01/gazeteyi-internetten-okumak.html' title='Gazeteyi İnternetten Okumak...'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TTFk_js8unI/AAAAAAAAAmQ/N59211onAn4/s72-c/201110kk.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-8265596100665167991</id><published>2011-01-14T10:00:00.003+02:00</published><updated>2011-01-14T10:00:06.219+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>İnadına İçelim!...</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;RTE’nin&lt;/strong&gt; İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanlığı döneminde belediye tesislerinde başlatılan "içki yasağı" uygulaması, AKP hükümeti tarafından hızla genişletildi. 2005'te içkili mekânların tecridini öngören &lt;strong&gt;"Kırmızı Sokaklar"&lt;/strong&gt; marifetini sergileyen AKP, devamında yerel yönetimler aracılığıyla içkili işletmelere keyfi yaptırımlar uyguladı. Yaptırıma gerek duymadan &lt;strong&gt;mahalle baskısı&lt;/strong&gt; ile ,özellikle Anadolu’nun birçok kentinde içkili mekan bulunmaz hale getirildi. Ama, bitmiyor, dur durak dinlemiyor yasakçı zihniyet. Şimdi de tütün ve alkolle ilgili kurul üstünden çemberi daraltmaya gidiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP iktidarını yasaklar ve vergiler ile iyice içki düşmanı haline getiren, hatta çileden çıkaran, içki tüketiminin her kısıtlamaya ve yasağa rağmen hissedilir düşüş göstermemesi. Kısa adı &lt;strong&gt;TAPDK &lt;/strong&gt;olan Tütün ve Alkol Piyasası Denetleme Kurulu’nun 2010’un 9 aylık üretim, ithalat ve ihracat verilerini yıllığa çevirerek tahmin yürütsek, Türkiye’nin 2010’da &lt;strong&gt;şarap tüketimi&lt;/strong&gt; 10 milyon litre daha arttı ve 53 milyon litreyi geçti diyebiliriz. Çok değil, 2004’te bu tüketim 25 milyon litre idi. Demek ki, şarap tüketimi artıyor. Bunda gelen turist sayısındaki artış da etkili elbette. Ama, Türkiye toplumunun daha çok şarap tükettiği bir gerçek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TS6_aR67PXI/AAAAAAAAAmA/QjsAtpw8Zlg/s1600/20110113.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5561593048057199986" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 292px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TS6_aR67PXI/AAAAAAAAAmA/QjsAtpw8Zlg/s400/20110113.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geleneksel içkimiz &lt;strong&gt;rakıda &lt;/strong&gt;ise tüm AKP engellemelerine karşın, tüketim, 40-42 milyon litreden aşağı düşmüyor. Hatta bu yıl 44 milyon litreye çıktığı tahmin ediliyor. En önemlisi, spor kulübü sponsorluğu bile iptal edilen &lt;strong&gt;Efes Pilsen’in&lt;/strong&gt; domine ettiği &lt;strong&gt;bira pazarı&lt;/strong&gt; kolay kolay gerilemiyor. 2008’de 851 milyon litreye ulaşan bira tüketiminin son iki yılda artışının biraz tempo kaybettiği ve 2010 yılını 800 milyon litre dolayında kapadığı tahmin ediliyor. Hülasa; nüfusa her yıl 1 milyon kişi ekleniyor, gelen turist sayısı 27 milyonu geçti, dolayısıyla içki tüketimindeki artış bu sayılarla çok hızlı değil, ama bir &lt;strong&gt;direnme de söz konusu.&lt;/strong&gt; Üstelik bu direnme &lt;strong&gt;artan içki fiyatlarına&lt;/strong&gt; rağmen yaşanıyor. TÜİK’e göre, 2010 boyunca rakı fiyatları yüzde 28, şarap fiyatları yüzde 14, bira fiyatları ise yüzde 36 arttı. Kuşkusuz bu artışlarda ana etken alkollü içkilere getirilen &lt;strong&gt;yeni dolaylı vergiler&lt;/strong&gt; oldu. Vergiler, hemen fiyatlara yansıtıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TS6_ywEwZrI/AAAAAAAAAmI/ia3ursRJIzE/s1600/201101141.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5561593468468356786" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 385px; CURSOR: hand; HEIGHT: 249px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TS6_ywEwZrI/AAAAAAAAAmI/ia3ursRJIzE/s400/201101141.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP iktidarının alkollü içki tüketiminden aldığı vergi, her yıl biraz daha artıyor. Çok geriye gitmeden, 2006’da 1,5 milyar TL’yi geçen bu kalemin vergisi, 2008’de 2 milyar TL’ye yaklaşırken &lt;strong&gt;2010’da 3 milyar TL’ye&lt;/strong&gt; yaklaşmış durumda. Bu, 5 yılda alkolden alınan verginin yüzde 100’e yakın artması demek. Toplam vergi gelirleri içinde 2006’da yüzde 1 dolayında olan alkol vergisinin payı, 2010’da yüzde 1,5’a yaklaşmış durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’liler, gençliğin işsizlik, yoksulluk ve sürünerek eğitim sorunları söz konusu olunca ortada görünmüyorlar. 15-24 yaş grubunun &lt;strong&gt;işsizlik oranı yüzde 26&lt;/strong&gt;. Aynı gençlerin üçte biri, okul yerine insafsız sömürü gerçekleşen işyerlerinde çalışmak zorundalar. Eğitimde olanları, birer müşteri gibi görüp eğitim üstünden soyuyorlar. 3 milyon genç var ki, ne eğitimde, ne işte. Bu gençlik sefaleti karşısında AKP, gençleri alkolden korumak adına yasaklarla, vergilerle alkole kelepçe vurmayı marifet sanıyor, &lt;strong&gt;ama nafile…&lt;/strong&gt;Onca yoksulluk içinde bile alkol tüketimi gerilemiyor. Özellikle gençler, biralarını kaldırarak “&lt;strong&gt;İnadına içelim”&lt;/strong&gt; diyor, isyanlarını bu biçimde de sürdürüyorlar…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-8265596100665167991?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/8265596100665167991'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/8265596100665167991'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/01/inadna-icelim.html' title='İnadına İçelim!...'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TS6_aR67PXI/AAAAAAAAAmA/QjsAtpw8Zlg/s72-c/20110113.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-7571153596398266945</id><published>2011-01-12T10:00:00.001+02:00</published><updated>2011-01-12T10:00:09.157+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Sanayi Büyürken Yoksullaştırıyor…</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kasım ayına ait sanayi üretim endeksi, sanayide 2010’da, kriz öncesine dönüldüğünü gösteriyor. 2009’da yüzde 10’a yakın küçülen sanayi üretimi 2010’da yüzde 11’e yakın büyümüş, yani kriz öncesi üretim seviyesine geri dönülmüş. Alt sektörler itibariyle bakıldığında büyümeye lokomotifliği &lt;strong&gt;dayanıklı tüketim mallarının&lt;/strong&gt; yaptığı anlaşılıyor. Yani başta otomotiv olmak üzere, beyaz eşya, elektronik, ev tekstili, mobilya vb. sektörler, kriz öncesi üretim seviyelerini yakaladıkları gibi bir hayli geride bile bırakmışlar. Ara malı ve giyim, gıda gibi dayanıksız tüketim mallarında da kriz öncesi geçilmiş. Enerji üretimi aynı seviyede kalırken sermaye malları üretiminde kriz öncesine dönülememiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TSxE4N69BcI/AAAAAAAAAlw/oLaE-TCrAgw/s1600/201101111.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5560895372496012738" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 198px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TSxE4N69BcI/AAAAAAAAAlw/oLaE-TCrAgw/s400/201101111.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak:TÜİK, 2010 verisi yıllıklandırılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Sanayinin aylar itibariyle seyri ise başka bir şeye dikkat çekiyor.. Sanayi 2009’un son çeyreğinden itibaren tempo kazanırken, 2010’un ikinci yarısında yavaş yavaş tempo kaybediyor. Yani bu, çarkların gelecekte aynı hızda dönmeyebileceği anlamına geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanayinin kriz öncesini yakalamasında en önemli etken &lt;strong&gt;sıcak para trafiği.&lt;/strong&gt; Sıcak para girişi-çıkışı ile büyüyüp küçülen Türkiye ekonomisinin omurgası sanayi, yine sıcak para girişi ile büyümeye başlamış ama sıcak para trafiğinin yavaşlaması ile hız kaybedeceğe benzer. Hele ki, iç talebin, özellikle dayanıklı tüketim mallarına talebin, kredi kartları ve tüketici kredileri ile kışkırtılmasının sınırlarına gelindiği anımsandığında…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Gelelim sanayi büyümesinin &lt;strong&gt;kalitesine&lt;/strong&gt;…Açıklanan dış ticaret miktar ve fiyat endeksi göstergeleri, bu sanayi büyümesinin Türkiye’nin ithalatını hem miktar hem fiyat olarak hızlandırdığını, buna karşılık ihracatın miktar olarak ithalatın gerisinde kaldığı gibi, birim ihracat fiyatlarının da ithalatınkinden düşük seyrettiğini , dolayısıyla &lt;strong&gt;fiyat makası üstünden yoksullaştığını&lt;/strong&gt; gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TSxFT7gT8UI/AAAAAAAAAl4/4N7D9z_CppU/s1600/201101112.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5560895848588767554" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 198px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TSxFT7gT8UI/AAAAAAAAAl4/4N7D9z_CppU/s400/201101112.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanayi, Türkiye’nin dış ticaret fotoğrafının ana belirleyicisi. İthalatın önemli kısmı sanayi için yapılıyor. İhracat ise neredeyse tamamen sanayi ürünlerinden oluşuyor. Toplamda bakıldığında , 2010’un ilk 11 ayında ihracat 112 milyar doları bulurken ithalatın 180 milyar dolara yaklaştığını, dolayısıyla &lt;strong&gt;68 milyar dolarlık bir açık &lt;/strong&gt;verildiğini görüyoruz. Sanayinin küçüldüğü 2009’da ithalat ve ihracat da düşmüş, dolayısıyla ikisinin arasındaki açık 39 milyar dolara inmişti. Oysa kriz öncesinde bu rakam 70 milyar dolardı. Yeniden büyüme yaşanan 2010’da da neredeyse 70 milyar dolarlık açığa geri dönüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha da önemlisi, Türkiye birim ithalatı fiyatı, birim ihracat fiyatından daha hızlı artmış görünüyor. Örneğin 2010’un 3. çeyreğinde miktar olarak ihracat yüzde 5 artarken ithalat yüzde 15 artmış. Yani 3 katı. Fiyatlara gelince görülüyor ki, ihracatın birim olarak fiyatı yüzde 1,5 artarken yapılan ithalatın birim fiyatı yüzde 7’ye yakın artmış. Yani, Türkiye, sanayi üretimi için hem daha çok ithalata yönelmiş hem de bu ithalatı daha yüksek fiyatlardan yapmış. Buna karşılık limanlardan gönderdiği mal miktarı daha düşük kalmış hem de birim ihracatını daha ucuz fiyatlara yapmış. İşte bu &lt;strong&gt;sanayinin yoksullaşma pahasına&lt;/strong&gt; büyümesi demektir. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;Türkiye sanayisi, bunu ancak &lt;strong&gt;işçisini ucuza çalıştırarak&lt;/strong&gt;, devletten örtülü-açık bazı destekler alarak yapabiliyor. Sanayi işçileri, 2008 ücretleri ile çalıştırılırken enflasyonun götürdükleri ile birlikte yüzde 11 reel gelir kaybına uğradılar. Sanayinin yeniden büyümesini daha az işçi ile yaparak &lt;strong&gt;istihdamsız büyüdüğünden &lt;/strong&gt;hiç söz etmedik bile…Devletin bu yoksullaştırıcı büyümeye verdiği desteklerin parasal ifadesi ise ayrı bir araştırma konusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-7571153596398266945?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/7571153596398266945'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/7571153596398266945'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/01/sanayi-buyurken-yoksullastryor.html' title='Sanayi Büyürken Yoksullaştırıyor…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TSxE4N69BcI/AAAAAAAAAlw/oLaE-TCrAgw/s72-c/201101111.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-4759012780322340947</id><published>2011-01-10T10:00:00.001+02:00</published><updated>2011-01-10T10:00:09.459+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Öğrencilerin İsyanı: Bu Defa Başka..</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde; Kuzey Afrika’da, Tunus’tan Cezayir’e hızla öğrenci protestoları, isyanları yaygınlaşıyor. Bu öğrenci protestolarını, 1960’ların, 1970’lerin eylemlerinden farklı kılan yanlar var. Öncekilerde, öğrenci gençlik, “işçi sınıfının aydını olma”, onlara öncülük etme, “bilinç taşıma” adına örgütlenir, eylemler ortaya koyardı. Bugünkü öğrenci eylemlerinde bu motif eksik olmasa da, asli olan bu değil. &lt;strong&gt;Bu defa başka.&lt;/strong&gt; Bugünün eylemlerinde, öğrenciler, bizzat kendi başlarına gelen musibetleri savuşturmak, kapitalizmin kendilerine ettikleriyle hesaplaşmak ve en önemlisi gelecekte başlarına geleceklerin kaygısıyla hareket ediyorlar. Öğrenciler, üniversitede güvencesiz çalıştırılan&lt;strong&gt; genç asistanları&lt;/strong&gt; da bir mücadele bileşeni olarak yanlarında buluyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Kapitalizm öğrencilere ne yapıyor? Günümüzün neoliberal kapitalizmi eğitimi ticarileştirip piyasalaştırdı. 1980 öncesinde kamusal bir hizmet olan, parasız &lt;strong&gt;eğitim,&lt;/strong&gt; bugün &lt;strong&gt;meta haline&lt;/strong&gt; getirildi. Metalaşan eğitim öğrencilere, ailelerine para ile satılıyor. Türkiye’deki eğitimden gidelim. Daha ilköğrenimden itibaren sınav maratonları için bir dershane koşuşturması ve aile bütçesinden dershanelere akıtılan paralar… Sonrasında lise eğitimi boyunca özel okullara akıtılan paralar, kamu görünümlü okulların velilerden sürekli sızdırmaya çalıştıkları kaynaklar… Üniversite için yine dershanelere akıtılan paralar… Üniversite çağında vakıf üniversitelerine aktarılan neredeyse küçük bir servet boyutunda aile kaynakları, kamu üniversitelerinde örtülü örtüsüz harcamalar ve kalitesi iyice düşen bir üniversite eğitimi…Öğrencilerin yetersiz burslar, öğrenci kredileri ile geçinme zorlukları, sağlıksız yurt, barınma koşulları…Bütün bunlar kendilerine &lt;strong&gt;“müşteri”&lt;/strong&gt; muamelesi yapılan öğrencinin ve ailesinin isyanına yol açıyor. Aile sineye çekse de öğrenci gençler, haklı olarak, artık bu istismara katlanamıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Günümüz öğrenci eylemlerine damgasını vuran bir gerçeklik de&lt;strong&gt; “geleceksizlik kaygısı”…&lt;/strong&gt;Artan &lt;strong&gt;işsizlik,&lt;/strong&gt; özellikle küresel krizle gelen yeni işsizlik dalgası gençlerde , büyük endişelere yol açıyor. Bu, her ülkede böyle. ABD’de, AB ülkelerinde yüzde 10’un üzerine çıkan ve uzun süre bu oranın altına inmeyecek işsizlik, gençliği, mezuniyet sonrasının bilinmezliğine sürüklüyor. Türkiye koşullarında resmi işsizlerin üçte birini oluşturan 1 milyon kişinin 15-24 yaş grubundaki gençlerden oluşması yeterince endişe verici. Gençler arasında resmi işsizlik tarım dışında, &lt;strong&gt;kentlerde yüzde 26’yı&lt;/strong&gt; biliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha da kaygı verici olan, 3 milyon gencin ne eğitimde ne de işte olması. Bu durumda 1 milyonu resmi işsiz, 3 milyonu işgücü dışında olmak üzere, 4 milyon genç nüfusun işsiz ve atıl olduğu bir ülkenin ağır havasını soluyor gençlik. Yeterince kaygı verici, yeterince gelecekten endişe duymaya neden bir tablo bu…Buna bugünden isyan etmeyip de ne yapsın gençlik? Diplomalar, en güzel yılları harcayarak, kıt aile kaynaklarını kullanarak elde edilecek ama o diplomalar iş kapısını açamayacak….Bu acımasızlığı yaşayan milyonlarca genç örneği gözünün önünde duruyorken, üniversiteli bu geleceksizliğe nasıl isyan etmesin!…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Eylemci öğrencilerin en yakın müttefiki yine üniversiteden, &lt;strong&gt;genç asistanlar.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Lizbon Sözleşmesiyle başlayan &lt;strong&gt;Bologna Süreci&lt;/strong&gt; çerçevesinde üniversitelerde piyasalaşma ve ticarileşme artarken üniversitenin akademik kadrosu da bir &lt;strong&gt;“maliyet öğesi”&lt;/strong&gt;ne dönüştü. Öğretim elemanlarının maliyetini en aza indirdiği sürece, eğitim işletmesi kârını maksimize edecekti. Bunun için de güvencesiz çalıştırma, iş yükünü maksimize etme , en düşük ücreti ödeme öne çıktı. Avrupa ve ABD üniversiteleri arasındaki kârlılık temelindeki rekabetin ve neo-liberal politikaların bir ürünü olan Bologna Süreci’nin asistanlara yansıması, iş güvencesinin giderek daha fazla ortadan kaldırılması şeklinde oldu. İş güvencesinden yoksun bırakılan asistanlar böylece sermayenin talepleri doğrultusunda kâr getiren projelere yönelmek zorunda bırakıldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç asistanlar, öğrencilerle aynı safta, üniversite ve yükseköğrenimin piyasalaşmasına karşı eşit, parasız ve kamusal bir yükseköğretimi savunuyorlar. Üniversitede paranın değil, bilim ve sanatın hâkim olabilmesi için sermayenin her düzeyde üniversiteden dışlanmasını istiyorlar.&lt;br /&gt;İtiraz, üniversitelerin kendi mali kaynaklarını yaratması ve bunun sonucunda sermayenin mütevelli heyetleri ya da benzeri şekillerde üniversite yönetiminde yer alması anlamında bir “özerkliğe”….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylemler, öğrencilerin sadece müşteri ve ürün olarak üniversiteye “katılımının” öngörülmesine karşı. İstenen ise şu: &lt;em&gt;Tam anlamıyla bir akademik özgürlük, öğrencilerin ve emekçilerin kendi öz örgütleri aracılığıyla gerçek katılımı.&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-4759012780322340947?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/4759012780322340947'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/4759012780322340947'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/01/ogrencilerin-isyan-bu-defa-baska.html' title='Öğrencilerin İsyanı: Bu Defa Başka..'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-7732301698893462991</id><published>2011-01-09T16:17:00.004+02:00</published><updated>2011-01-09T16:20:13.466+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Pover Pointler'/><title type='text'>Bölgesel Eşitsizlikler ve İç Göç Hareketleri</title><content type='html'>&lt;object width="400" height="300"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.dailymotion.com/swf/video/xghmot?width=320&amp;theme=none&amp;foreground=%23F7FFFD&amp;highlight=%23FFC300&amp;background=%23171D1B&amp;additionalInfos=1&amp;start=&amp;animatedTitle=&amp;iframe=0&amp;autoPlay=0&amp;hideInfos=0"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed type="application/x-shockwave-flash" src="http://www.dailymotion.com/swf/video/xghmot?width=400&amp;theme=none&amp;foreground=%23F7FFFD&amp;highlight=%23FFC300&amp;background=%23171D1B&amp;additionalInfos=1&amp;start=&amp;animatedTitle=&amp;iframe=0&amp;autoPlay=0&amp;hideInfos=0" width="400" height="300" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-7732301698893462991?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/7732301698893462991'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/7732301698893462991'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/01/bolgesel-esitsizlikler-ve-ic-goc.html' title='Bölgesel Eşitsizlikler ve İç Göç Hareketleri'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-8108112768065834729</id><published>2011-01-09T13:51:00.003+02:00</published><updated>2011-01-09T14:51:53.202+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Pover Pointler'/><title type='text'>Doğu Ve Güneydoğu Anadolu’da Yoksulluk-İstihdam-Sağlık- Eğitim Sorunları</title><content type='html'>&lt;object width="400" height="300"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.dailymotion.com/swf/video/xghfmx?width=400&amp;theme=none&amp;foreground=%23F7FFFD&amp;highlight=%23FFC300&amp;background=%23171D1B&amp;additionalInfos=1&amp;start=&amp;animatedTitle=&amp;iframe=0&amp;autoPlay=0&amp;hideInfos=0"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed type="application/x-shockwave-flash" src="http://www.dailymotion.com/swf/video/xghfmx?width=400&amp;theme=none&amp;foreground=%23F7FFFD&amp;highlight=%23FFC300&amp;background=%23171D1B&amp;additionalInfos=1&amp;start=&amp;animatedTitle=&amp;iframe=0&amp;autoPlay=0&amp;hideInfos=0" width="400" height="300" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-8108112768065834729?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/8108112768065834729'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/8108112768065834729'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/01/blog-post.html' title='Doğu Ve Güneydoğu Anadolu’da Yoksulluk-İstihdam-Sağlık- Eğitim Sorunları'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-5764650520456140410</id><published>2011-01-08T10:00:00.002+02:00</published><updated>2011-01-08T10:00:03.786+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>İnternetleşmenin Neresindeyiz?</title><content type='html'>Mustafa Sönmez&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya genelindeki bilgisayar ağlarını ve kurumsal bilgisayar sistemlerini birbirine bağlayan elektronik iletişim ağı internet , doludizgin hayatımızda. Binlerce akademik, ticari, devlet, ve serbest bilgisayar ağlarının birbirine bağlanmasıyla oluşan bu teknolojik yeniliğin sivil yaşama girişi çok yeni ve radyo,TV ile karşılaştırıldığında çok erken. Düşünün, radyo,tv ve İnternet'in bulunuşundan 50 milyon kullanıcıya ulaşmak için geçen süre incelendiğinde; radyo için 38 yıl, televizyon için 13 yıl iken, İnternet için sadece 5 yıl beklendi.&lt;br /&gt;İnternet’in bize ilk gelişi 1994 ve sivil kullanıma açılışı 2000’lerin başları. Şimdi de ulaşılan abone sayısına bakalım: 2003 yılında sadece 18 bin 604 geniş bant internet abonesi bulunmaktayken, bu sayı 2005’te 1 milyon 590 bini, 2010 yılı üçüncü çeyreği itibariyle de &lt;strong&gt;8 milyonu aşmış&lt;/strong&gt; bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TSbI0lZksbI/AAAAAAAAAlo/MDKmrRoONTI/s1600/201101081.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5559351595753583026" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 243px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TSbI0lZksbI/AAAAAAAAAlo/MDKmrRoONTI/s400/201101081.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak:Bilgi ve Teknoloji Kurulu&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En sonuncusu, 2010 yılı Nisan ayı içerisinde gerçekleştirilen TÜİK’in &lt;em&gt;Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması&lt;/em&gt; sonuçlarına göre hanelerin yüzde 41,6’sı internet erişim imkânına sahip. Bu oran 2009 yılının aynı ayında yüzde 30’du. Aynı oranın AB’deki ortalaması yüzde 50’ye yaklaşıyor. Bu, Türkiye’nin AB ortalamasından uzak olmadığı anlamına geliyor. ADSL yüzde 73,3 ile hanelerde kullanılan en yaygın İnternet bağlantı türü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bilgisayar ve internet kullanımında da &lt;strong&gt;erkek-egemen&lt;/strong&gt; bir görünüm var. Araştırma sonuçlarına göre 16-74 yaş grubundaki bireylerde bilgisayar ve İnternet kullanım oranları sırasıyla erkeklerde yüzde 53,4 ve yüzde 51,8, kadınlarda yüzde 33,2 ve yüzde 31,7.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, Türkiye’de İnterneti ne sıklıkta kullanıyoruz ? Ankete göre, her beş bireyden üçü her gün İnternet kullanıyor. İnterneti halkımız yüzde 63 ağırlıkta evinden kullanıyor. İşyerleri yüzde 31,6, İnternet kafe yüzde 20 paya sahip. Bilgisayar ve İnternet kullanım oranlarının en yüksek olduğu yaş grubu, bekleneceği gibi, &lt;strong&gt;gençler&lt;/strong&gt;, yani &lt;strong&gt;16-24 yaş grubu. &lt;/strong&gt;Doğal olarak en yüksek bilgisayar ve İnternet kullanım oranı yüksekokul, fakülte ve üstü mezunlar arasında.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Sınıfsal olarak&lt;/strong&gt; internet kullanımına bakıldığında patronlara yakın oranda ücretli sınıfın da internet kullandığı görülüyor. Patronlar arasında bilgisayar ve İnternet kullanım oranları sırasıyla yüzde 69,2 ve yüzde 67,8 iken, ücretli ve maaşlı çalışanlarda yüzde 62,6 ve yüzde 60,5. Aynı oranlar işsizlerde ise sırasıyla yüzde 50 ve yüzde 48,2 olarak belirlenmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru:&lt;/strong&gt; İnternet en çok ne için kullanılıyor ? &lt;strong&gt;Cevap:&lt;/strong&gt; e-posta için kullanılıyor&lt;br /&gt;İnternet kullanan bireylerin yüzde 72,8’i e-posta göndermek-almak, yüzde 64,2’i sohbet odalarına, haber gruplarına veya çevrimiçi tartışma forumlarına mesaj göndermek, anlık ileti göndermek, yüzde 58,8’i haber, gazete ya da dergi okumak, haber indirmek, yüzde 55,7’si mal ve hizmetler hakkında bilgi aramak, yüzde 51,2’si oyun, müzik, film, görüntü indirmek ya da oynatmak için İnterneti kullanıyorlar. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;İnternet, alışverişte de kullanılıyor. Bu kolaylığı kullananlar henüz &lt;strong&gt;yüzde 15&lt;/strong&gt; ama artacak. İnternet üzerinden mal veya hizmet siparişi veren ya da satın alan bireyler yüzde 24,3 oranı ile en fazla giyim ve spor malzemeleri almış görünüyorlar. Bunu yüzde 23,8 ile elektronik araçlar, yüzde 19,3 ile ev eşyası, yüzde 15,2 ile seyahat bileti alma, araç kiralama, yüzde 13,3 ile gıda maddeleri ile günlük gereksinimler izliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İletişim devriminin çok önemli bir buluşu olan interneti istersek &lt;strong&gt;demokratikleşme,&lt;/strong&gt; kendi kaderimizle ilgili karar süreçlerine katılma, bunun için etkin bir biçimde örgütlenme yolunda kullanabiliriz. Teknoloji bize bunun &lt;strong&gt;potansiyel imkanını&lt;/strong&gt; sunuyor. Ama aynı teknoloji, internet üstünden kitleleri kontrol altında tutma, yanlış enforme etme, pasifize etme, yozlaştırma, uysallaştırmanın imkanını da &lt;strong&gt;muktedirlere&lt;/strong&gt;, hakim güçlere veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her teknoloji gibi hayatımıza iyice giren interneti nasıl kullanacağımız kendi elimizde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-5764650520456140410?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5764650520456140410'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5764650520456140410'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/01/internetlesmenin-neresindeyiz.html' title='İnternetleşmenin Neresindeyiz?'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TSbI0lZksbI/AAAAAAAAAlo/MDKmrRoONTI/s72-c/201101081.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-3629040157869150271</id><published>2011-01-07T10:00:00.002+02:00</published><updated>2011-01-07T10:00:11.726+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Bütçeden 1 Adalet’e, 5 Polise…</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;Adalet Bakanlığı yakınıyor: Mahkeme artı Yargıtay, bir ceza davası ortalama 1600 günde sonuçlanıyor. Bu, &lt;strong&gt;4,5 yıl&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;demek…&lt;/strong&gt; Üstelik bu ortalama rakam...Misal; Hizbullah, davası hükümlülerinin dosyaları toplam 10 yılda bile karara bağlanamadı. O yüzden salıverildiler...Demek ki &lt;strong&gt;mahkemeleri hızlandırmak&lt;/strong&gt; gerekiyor… Bu çerçevede; hakim, savcı ve adalet hizmetleri personeli sayısının artırılması, teknolojik donanımı artırmak gerekmiyor mu? Gerekiyor ve bu da &lt;strong&gt;bütçe işi.&lt;/strong&gt; Peki, AKP iktidarı Adalet’e toplam bütçenin ne kadarını ayırıyor ? Adalet, AKP hükümetinin öncelikleri arasında nerede duruyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıkı durun , bütçenin &lt;strong&gt;sadece yüzde 1’i adalete&lt;/strong&gt; ayrılıyor. 2010’yılı 11 ay bütçe harcamalarına göz atınca görüyoruz ki, yapılmış görünen 256 milyar TL’lik bütçe harcamasında polise yaklaşık 12 milyar TL’lik harcama yapılırken adalete verilen bütçe 3 milyar TL bile değil. Yani, &lt;strong&gt;1 adalete, 5 polise…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;BÜTÇE HARCAMALARI İÇİNDE&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;POLİS-ADALET-DİYANET VE KARAYOLLARI,2010/11 AY,Milyon TL,%&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TSWm2Rl4NKI/AAAAAAAAAlg/QJDH7-qmmF0/s1600/2011010701.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5559032766424167586" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 331px; CURSOR: hand; HEIGHT: 188px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TSWm2Rl4NKI/AAAAAAAAAlg/QJDH7-qmmF0/s400/2011010701.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak: Maliye Bakanlığı veri tabanı&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Adaletin AKP gözündeki kıymeti harbiyesini anlamak için, ayrılan bütçeyi başka bütçelerle karşılaştırmak da yararlı olabilir. Adalet’in bütçesi Diyanet’in bütçesi kadar…Daha fazla yorum gerekir mi? Başka bir kıyaslama: AKP’nin medarı iftiharı&lt;strong&gt; karayolları&lt;/strong&gt; inşaatına ayırdığı bütçe&lt;strong&gt; 8 milyar TL&lt;/strong&gt; ve adalet hizmetleri için ayrılan kaynakların neredeyse 3 katı…&lt;strong&gt;Karayolları, Adaletten 3 kat önemli olabilir mi?&lt;/strong&gt; AKP’liler için oluyor işte…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Türkiye’de 2010 yılı Eylül ayı itibarıyla hakim ve cumhuriyet savcısı sayısı 11.698, diğer adalet personeli sayısı ise 32.345. Özellikle hakim sayısı olmak üzere bu sayılar genel olarak AB üyesi ülkelerdeki ortalamanın altında. Avrupa Etkin Yargı Komisyonu(CEPEJ)’in verilerine göre, 100 bin kişiye düşen hakim sayısı Portekiz’de 18, Hollanda’da 13 iken Türkiye’de 10. Aynı kaynağa göre, ilk derece mahkemelerde açılan ceza davası sayısı Portekiz’de 1364, Hollanda’da 1345 iken Türkiye’deki 2400. Açık olan şu:&lt;strong&gt; İş yükü ağır, personel yetersiz.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;*** &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;RTE,&lt;/strong&gt; ancak inşa ettirdikleri “Adalet Sarayları”ndandan sözedip onlarla kasınıyor. 2003 yılı başından 2010 yılı Eylül ayına kadar olan dönemde toplam 79 adalet hizmet binası tamamlanarak hizmete açılmış, ayrıca, 50 adalet hizmet binası tamamlanmış ve açılışa hazır hale getirilmiş ve 24’ünün inşaatı ise devam etmekteymiş. Bina gereklidir elbette ama ya adalet personeli? Çağdaş donanım ? Hakim,savcı adalet personeli..?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yargılama süreci etkin ve hızlı işleyemiyor, yargıya ulaşabilirlikteki sorunlar var. Özellikle alt-orta gelir grubu açısından. Adalet hizmetlerine erişim kapsamında; gelir düzeyi düşük olan kişilerin adli yardımdan yararlanmasının kolaylaştırılması gerek. Bu amaçla, adli yardıma ilişkin usuller sadeleştirilmeli ve yararlanıcıların kolayca ulaşabilecekleri yol gösterici belgeler ve yardım merkezleri oluşturulmalı. Ama nerede?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adil yargılanma hakkı tam olarak yaşama geçirilemiyor, hukuk kurallarının oluşturulmasında çağdaş gelişmeler yeterince takip edilemiyor, hukuk eğitiminde çağdaş standartlara ulaşılamıyor, yargının insan kaynaklarına ilişkin nicelik ve nitelik sorunları ile fiziki ve teknik altyapı eksiklikleri giderilebilmiş değil. &lt;strong&gt;Sadullah Ergin&lt;/strong&gt; türü kafalarla da giderilemeyecek. Adalete, bütçesinde ancak yüzde 1 pay ayıran zihniyetin bu sorunları çözmesi beklenebilir mi?&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-3629040157869150271?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/3629040157869150271'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/3629040157869150271'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/01/butceden-1-adalete-5-polise.html' title='Bütçeden 1 Adalet’e, 5 Polise…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TSWm2Rl4NKI/AAAAAAAAAlg/QJDH7-qmmF0/s72-c/2011010701.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-9102673338613425486</id><published>2011-01-05T23:38:00.005+02:00</published><updated>2011-01-05T23:47:42.574+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>4 Milyon İşsiz, Atıl Gencin Geleceği Ne Olacak ?</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüksek büyüme hızı, düşük enflasyonla hava basanlar dönüp gençler ne durumda diye bakıyorlar mı acaba? &lt;strong&gt;Geleceğimiz,&lt;/strong&gt; dediğimiz gençlerin hali pürmelali ne durumda acaba? Resmi sınıflama, 15-24 yaş arası nüfusu &lt;strong&gt;“Genç”&lt;/strong&gt; olarak tanımlıyor. TÜİK, silah altında ve cezaevinde olmayan bu “sivil genç nüfus”u 2010 Eylül ayında&lt;strong&gt; 11,5 milyon&lt;/strong&gt; olarak belirlemiş. Bu, aynı yılın sivil nüfusunun yaklaşık yüzde 16’sı demek. 15-24 yaş grubu, normalde lise ve üniversite sıralarında olması gereken gençlik demek. Peki öyle mi? Bizde bu 11,5 milyon nüfusun ne kadar okul sıralarında, ne kadarı fabrikada, tarlada, büroda çalışıyor ve ne kadarı iş arayıp bulamıyor, hatta umudunu kesip kahvede, evde, AVM köşelerinde hayatının en güzel günlerini harcıyor ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşgücü verileri, ortada, görünenden daha vahim bir tablo olduğunu ortaya koyuyor. Geleceğimiz dediğimiz 11,5 milyon genç nüfusumuzun ne yazık ki sadece &lt;strong&gt;üçte biri okulda.&lt;/strong&gt; Yani lise, meslek okulu, üniversite, yüksek okulda. &lt;strong&gt;Okullaşma,&lt;/strong&gt; lise ve sonrasında hala düşük. 2008 yılı itibarıyla ortaöğretim ve daha üst seviyede eğitim alanların oranı Türkiye’de yüzde 30 iken, bu oran OECD ve AB-19 ülke ortalamalarında yüzde 72…Uçurumu görebiliyor musunuz? Çocuklar, özellikle Doğu ve G.Doğu’da kız çocukları, 8 yıllık mecburi eğitimi 14 yaş dolayında bitirdikten sonra, liseye devam etmekte zorlanıyorlar. Bunda ailelerinin din motifli kısıtlamaları kadar, kırsalda lise eğitimine ulaşmanın zorluğu, yoksulluk en önemli etkenler. Liseyi bitirenlerin üniversite okumalarının nasıl bir kahırlı maraton olduğu gözler önünde. Hoş, lise, hatta üniversite diplomasını cebine koyan kendini kurtarıyor mu? Gençlerin , eğıtimdeki üçte birlik nüfusundan geri kalan üçte ikilik kısmı, bakalım nerede ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Genç yaşta, eğitimlerini doğru dürüst tamamlayamadan çalışalak zorunda kalanların, genç nüfusun &lt;strong&gt;yüzde 31’ini&lt;/strong&gt; oluşturduğunu görüyoruz. Bunların yedeği olarak bekleyen &lt;strong&gt;genç işsiz nüfusun sayısı ise 1 milyona&lt;/strong&gt; yaklaşıyor. Yani Türkiye’deki 3 milyon resmi &lt;strong&gt;işsiz nüfusun üçte biri&lt;/strong&gt; gençlerden oluşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TSTlzYIbKRI/AAAAAAAAAlY/mlBJgFBxtow/s1600/201101051.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5558820510895909138" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 243px; CURSOR: hand; HEIGHT: 164px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TSTlzYIbKRI/AAAAAAAAAlY/mlBJgFBxtow/s400/201101051.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelde resmi işsizlik oranı yüzde 12’ye yaklaşıyor ama gençler arasında bu oran yüzde 21’i aşıyor. Hele ki tarım dışı kesimde, &lt;strong&gt;kentlerde genç işsizliği yüzde 26’yı&lt;/strong&gt; buluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha vahim olanı, ne okulda, ne işte, ne işgücü pazarında olan , yani atıl genç nüfusun ürkütücü kalabalığı. Gençlerin &lt;strong&gt;yüzde 34’ten fazlasını&lt;/strong&gt; oluşturan 3 milyon 55 bin genç, kahvede, evde, sokakta, AVM köşelerinde, yani hem işgücü dışında, hem eğitim dışında. Bu “&lt;strong&gt;atıl genç nüfusun&lt;/strong&gt;” kız-erkek oranının eşite yakın olduğunu tahmin ediyoruz. Yani 1,5 milyon genç kız belki “ev kızı”, belki sokakta; 1,5 milyon genç erkeğin de ne işi var, ne iş arıyor, ne de okulda. Peki nerede? Herhalde kahvelerde, sokaklarda…Bu, gerçekten de çok vahim bir durum. Yani 1 milyon iş arayan işsiz genç ile 3 milyon iş bile aramayan atıl, aylak bırakılmış toplam &lt;strong&gt;4 milyon&lt;/strong&gt; genç nüfus, hayatlarının en güzel yıllarında bu kadar &lt;strong&gt;geleceksiz, sahipsiz bırakılmış&lt;/strong&gt; …Böyle bir bir genç nüfusa sahip olmak, bir fırsat, bir avantaj olacakken, bu haliyle iç burkucu, ürkütücü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Araştırmalar doğruysa, sigara, alkol ve uyuşturucu gibi zararlı alışkanlıklara bağlanma, &lt;strong&gt;11 yaş altına&lt;/strong&gt; kadar düşmüş durumda. Bu, gençleri büyük bir yok oluşa terk etmek demek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitim, işsizlik, sosyal güvenlik, sosyal katılım, karar alma süreçlerine katılım, yabancılaşma, toplumsal duyarlılık, bireysel gelişim ve özgüven gibi gençleri yakından ilgilendiren konularda gençlere destek yok. Devletin, AKP iktidarının gençlerin geleceği ile ilgili iler tutar bir politikası yok. Gençler, neoliberal rüzgarlara terk edilmiş, körpe işgücü olarak görülüyorlar, sahipsiz, kimsesiz bir geleceğin kurbanları durumundalar. Onların okulda, sokakta dile, haykırışa, bazen yumurtalı eylemlere vuran tepkileri ise haksız değil, az bile.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-9102673338613425486?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/9102673338613425486'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/9102673338613425486'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/01/4-milyon-issiz-atl-gencin-gelecegi-ne.html' title='4 Milyon İşsiz, Atıl Gencin Geleceği Ne Olacak ?'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TSTlzYIbKRI/AAAAAAAAAlY/mlBJgFBxtow/s72-c/201101051.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-348612885656682544</id><published>2011-01-03T19:17:00.009+02:00</published><updated>2011-01-03T19:51:38.671+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Pover Pointler'/><title type='text'>Enerji Darboğazına Karşı Kamuya Dönüş</title><content type='html'>&lt;object width="400" height="300"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.dailymotion.com/swf/video/xgdnk1?width=400&amp;theme=none&amp;foreground=%23F7FFFD&amp;highlight=%23FFC300&amp;background=%23171D1B&amp;additionalInfos=1&amp;hideInfos=1&amp;start=&amp;animatedTitle=&amp;iframe=0&amp;autoPlay=0"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed type="application/x-shockwave-flash" src="http://www.dailymotion.com/swf/video/xgdnk1?width=400&amp;theme=none&amp;foreground=%23F7FFFD&amp;highlight=%23FFC300&amp;background=%23171D1B&amp;additionalInfos=1&amp;hideInfos=1&amp;start=&amp;animatedTitle=&amp;iframe=0&amp;autoPlay=0" width="400" height="300" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-348612885656682544?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/348612885656682544'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/348612885656682544'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/01/enerji-darbogazna-kars-kamuya-donus.html' title='Enerji Darboğazına Karşı Kamuya Dönüş'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-8314069744954299750</id><published>2011-01-03T10:00:00.003+02:00</published><updated>2011-01-03T10:00:06.643+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Kaynak Nerede mi? Alın Size Kaynak…</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanın muktedirlerinin sinirlerini oynatan her sosyal önermeye verdikleri karşılık, son günlerde iyice dillere pelesenk oldu: &lt;strong&gt;“Kaynağınız ne kardeşim, kaynak nereden bulacaksınız?”&lt;/strong&gt; AKP hükümetinin medya meddahları da aynı lafı dillerine dolamışlar:Kaynak nereden, onu söyle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle bir şartlanmışlık ki bu, Pavlov’un köpekleri halt etmiş…Kaynak dediğiniz nedir? Nüfusu 75 milyona merdiven dayamış ve onca münbit toprağı, Asya’yı Avrupa’ya bağlayan jeopolitiği, emsalsiz tarih ve kültür varlıkları, yedi iklimi, üç tarafı denizle kaplı, &lt;strong&gt;Nazım’ın &lt;/strong&gt;ifadesiyle, &lt;em&gt;“Bir kısrak başı gibi Uzak Asya’dan Akdeniz’e uzanan bu memleket”&lt;/em&gt;te kaynaktan bol ne var? Ama görene, anlayana…En büyük kaynak, işgücü. 15 yaşın üstündeki nüfus 48 küsur milyon. Ama bunun &lt;strong&gt;ancak yüzde 46’sı “işgücü”…&lt;/strong&gt;Yani 22 milyonu. Fiilen çalışan ise 20 milyon…Yani 20 milyon kişi çalışıyor ve 72,5 milyonu geçiniyor. Bundan büyük kaynak israfı olur mu? El alemin memleketinde işgücüne katılma yüzde 60’larda, bizde yüzde 40’larda. En büyük kaynak ısrafı, çalışabilecek insanları aylak bırakmak, onlara istihdam yaratacak bir büyüme, bir yatırım ortamı yaratamamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20 milyon nüfusla, 700 milyar dolarlık milli gelir yaratıyorsunuz. Bu insan kaynağını çok değil, 1-2 milyon artırmak bile ortaya devasa kaynak çıkarır. Daha çok milli gelir ve milli gelirden daha çok vergi, o vergiyle daha çok sosyal yardım,eğitim,sağlık…Kaynak mı soruyorsunuz? Kaynağı kurutan, tutturduğunuz dışa bağımlı, istihdamsız kof büyüme modelleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Devleti ekonomiden uzaklaştırıp inşa ettiğiniz neoliberal iktisadın, vergi olabilecek kaynağı, özel sermayeye bırakmasıyla, devletin harcama yapabildiği &lt;strong&gt;bütçe kaynağı, milli gelirin yüzde 25’i bile değil.&lt;/strong&gt; Oysa, bakın sosyal devleti uygulayan İskandinav ülkelerine, bu oran yüzde 40…Devlet, &lt;strong&gt;Robin Hood&lt;/strong&gt; gibi, doğru dürüst vergi alıyor ve geliri yeniden paylaştırıyor. Bizde, verginin üçte ikisini zaten halk sınıflarından oluşan tüketici ödüyor. Gelir vergisinin yükünü bordro mahkumları çekiyor. Sıra harcamaya gelince bakın ne oluyor: Size 11 aylık bütçe harcamalarının bileşimini hatırlatalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TSB9hbFWyEI/AAAAAAAAAlQ/UsbxCsDmAQw/s1600/201101031.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5557579953334569026" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 255px; CURSOR: hand; HEIGHT: 274px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TSB9hbFWyEI/AAAAAAAAAlQ/UsbxCsDmAQw/s400/201101031.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütçenin &lt;strong&gt;dörtte birinden fazlası, devletin memur,&lt;/strong&gt; ücretlisinin maaşlarına, sigorta primlerine harcanıyor. İç ve dış rantiyelere ödenen &lt;strong&gt;faiz, yıllık 50 milyar TL’ye&lt;/strong&gt; yaklaşıyor ve bütçenin yüzde 18’den biraz fazlasını tutuyor. Devletin, çoğu özel sektörden aldığı &lt;strong&gt;mal,hizmet,&lt;/strong&gt; yaptırdığı binalar vs. için harcamaları bütçenin &lt;strong&gt;yüzde 15’ini&lt;/strong&gt; buluyor. En önemli kalem ise bütçeden aktarılan kaynaklar. Peki nereye, bu &lt;strong&gt;cari transferler?&lt;/strong&gt; En önemli kalem &lt;strong&gt;SGK’ya, açık kapatmaya.&lt;/strong&gt; Bütçenin yüzde 20’den fazlası SGK’ya aktarılıyor. Belediyelere aktarılan, yüzde 7,5 dolayında. Zarar yazan KİT’lere de bütçenin yüzde 5’inden fazlası aktarılıyor. Peki hane halkına yani, tarıma, öğrencilere, özürlülere, yoksullara, halkın diğer gereksinmelerine ? İşte burada &lt;strong&gt;bütçenin sınıfsal yüzü&lt;/strong&gt; ortaya çıkıyor. Anlıyoruz ki, &lt;strong&gt;bütçenin ancak yüzde 3,5’u hane halkına&lt;/strong&gt; ayrılıyor. Bunun da üçte ikisinden fazlası tarıma. O zaman, kentteki halka, eğitim, sağlık,barınma,kültür vb için aktarılan kaynaklar bütçenin ancak &lt;strong&gt;yüzde 1,5’u dolayında&lt;/strong&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faiz giderleri 46,5 milyardan 43 milyar TL’ye indirilse, ortaya şu anda kentteki hanelere harcanan bütçenin yüzde 100 fazlası sağlanacak. Düşünün, yoksul her anneye, ayda 600 TL, yılda 7.200 TL bütçeden aktarılsa, 1 milyon yoksul anne için bu 7,2 milyar TL yapıyor. Ya da bütçenin yüzde 3’ünü, başka kaynaklardan kesip yoksullara aktarmak anlamına geliyor. Ya da isterseniz-ve daha iyisi- varlıklı kesimden alınan vergileri bütçenin yüzde 3’ü oranında artırır onu da yoksullara aktarırsınız. Kaynak mı diyordunuz, alın size kaynak…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-8314069744954299750?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/8314069744954299750'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/8314069744954299750'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/01/kaynak-nerede-mi-aln-size-kaynak.html' title='Kaynak Nerede mi? Alın Size Kaynak…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TSB9hbFWyEI/AAAAAAAAAlQ/UsbxCsDmAQw/s72-c/201101031.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-700840912576993566</id><published>2011-01-02T10:00:00.001+02:00</published><updated>2011-01-02T10:00:03.286+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>2010’un Ardından Medya</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bir yanıyla ekonomik bir sektör öte yanıyla sistemin ideolojik-politik yeniden üretim alanlarından biri olan medya, Türkiye’de 2010’u nasıl yaşadı, 2011’e neler taşıdı? Önce bir ekonomik sektör olarak bakılırsa, Türkiye medya endüstrisinin ana gelir kaynağı olan reklam gelirlerine göz atmak gerekir. Reklam harcamaları, küresel krizden etkilenerek 2009’da, önceki yıla göre yüzde 23 azalmış ve 2,7 milyar TL dolayına düşmüştü. Bu daralma, medya sektörünü de etkilemedi değil. 2010’da ise ekonomi, iç talebe dönük yeniden büyüme süreci yaşayınca, ertelenmiş dayanıklı-dayanıksız tüketim malı, konut, otomobil satışlarına paralel olarak &lt;strong&gt;reklam harcamaları da hızlandı&lt;/strong&gt; ve yılın tamamında, önceki yıla göre yüzde 30 arttığı ve 3,6 milyar TL’ye ulaştığı tahmin ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TR4AC0cWGjI/AAAAAAAAAlI/y3bim_GNunI/s1600/20111201.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5556879038659041842" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 261px; CURSOR: hand; HEIGHT: 167px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TR4AC0cWGjI/AAAAAAAAAlI/y3bim_GNunI/s400/20111201.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reklamlardaki toparlanma ile birlikte TV’lere akan reklam, yazılı basının ve diğer mecraların aleyhine gelişti. &lt;strong&gt;TV’lerin reklam payı&lt;/strong&gt;, yazılı basının aleyhine 3 puan arttı ve böylece payı &lt;strong&gt;yüzde 55,6’ya çıktı.&lt;/strong&gt; Gazeteler ve dergilerin reklamlardan aldıkları pay ise her yıl biraz daha azalırken 2008-2010 arasında puan kaybı 6’yı buldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;TV sektörünün biraz daha yıldızını parlatmasında, toplumun haber ve eğlence ihtiyacını TV’den karşılama eğilimlerinin pekişmesi etkili oldu denebilir. Özellikle dizi filmlerin belirleyiciliğinde yapılanan büyük TV kanalları, dizi ratinglerine bağlı olarak reklam çekmede ve ilgi odağı olmada 2010’da da kıyasıya yarıştılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reklam gelirlerinin artış eğilimi içinde olmasına karşın, bu reklam havuzu, Türkiye’deki medya niceliğini ayakta tutmaya, tabi ki yetmiyor. Pazarın yarısını kontrol eden &lt;strong&gt;Doğan Yayın Holding&lt;/strong&gt;, 2009’un ilk 9 ayında 147 milyon TL olan net zararını 2010’un 9 ayında ancak 68 milyon TL zarara indirebildi. Grupta başvurulan, &lt;strong&gt;Radikal-Referans&lt;/strong&gt; birleşme operasyonu umulanı vermezken 50 dolayında gazeteciyi de işsiz bıraktı. &lt;strong&gt;Aydın Doğan,&lt;/strong&gt; 2011 mesajında küçülerek yeniden yapılanacaklarını bildirdi. Doğan Grubu’nun bilançosundaki zarar diğer medya gruplarının pek çoğu için geçerli. Yani, medya, önceki yıllarda olduğu gibi, reklam gelirleri ile kavrulamadığı ölçüde zarar yazıyor ve bu açık, &lt;strong&gt;medyadan sağladıkları dışsal faydalar&lt;/strong&gt; uğruna, zararı sineye çeken medya sahiplerinin diğer şirketlerinden karşılanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Medya, toplumdaki ayrışmanın, kutuplaşmanın ana yansıma alanı. 2010’da 12 Eylül referandumu ekseninde &lt;strong&gt;medyada ayrışma biraz daha derinleşti&lt;/strong&gt;. AKP iktidarının yasamanın, yürütmenin yanında yargıyı da kontrolüne alma yönündeki otoriter eğilimlerine, AKP yandaşı, Fethullah Cemaati patronajındaki medyanın yanında, Doğan ve diğer “üçüncü medya” gruplarındaki AKP destekçisi yorumcuların verdiği destekle ayrışma , kutuplaşma hızlandı. 2010, kamu yayıncısı &lt;strong&gt;TRT ve Anadolu Ajansı’nın&lt;/strong&gt; AKP iktidarının tamamen kontrolüne geçtiği bir yıl olarak tarihteki yerini aldı. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;AKP’nin Doğan Grubu’nu, vergi cezaları ile sindirme çabaları şimdilik sonuç verirken &lt;strong&gt;medyada otokontrolün&lt;/strong&gt; daha da boyutlandığı gözlerden kaçmıyor. Öte yandan, gazeteciler üzerindeki baskılar daha da arttı.&lt;strong&gt; TGS’nin&lt;/strong&gt; belirlemelerine göre, tutuklu gazeteci sayısı 50’ye ulaşırken toplamda 100’den fazla gazeteci, hapis cezası tehdidi altında 2011’e girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP iktidarı, 2010’da Anayasa referandumu ekseninde medyanın bir kısmını doğrudan araçsallaştırarak, bir kısmını da kuşatıp korkutarak, güdümünde tuttu. &lt;strong&gt;Genel seçim yılı 2011’de&lt;/strong&gt; bu eğilimin pekişmesi beklenebilir ve yükselecek toplumsal çatışmanın en büyük mücadele arenalarından birinin yine medya alanı olacağı söylenebilir. &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-700840912576993566?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/700840912576993566'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/700840912576993566'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2011/01/2010un-ardndan-medya.html' title='2010’un Ardından Medya'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TR4AC0cWGjI/AAAAAAAAAlI/y3bim_GNunI/s72-c/20111201.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-3971504554676132142</id><published>2010-12-31T10:00:00.000+02:00</published><updated>2010-12-31T10:00:06.875+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>2011’e Girerken Bilanço…</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel kriz, 2010 ile birlikte 3 yılını geride bıraktı. Başlangıçta ABD ile ilgili geçici bir finans krizi olarak algılanan sarsıntının dalga boyunun, daha büyük olduğu, bütün dünyaya yayılması ile anlaşıldı. Kriz, ülkeden ülkeye farklı yaşandı ve yaşanacak gibi. Türkiye’nin de dahil olduğu bazı “yükselen çevre ülkeler” , krizi bir finans krizi olarak yaşamadılar ama merkez ülkelere sanayi ürünü ihracatçısı rolleri, sermaye girişleri ve beklentiler üstünden &lt;strong&gt;krizden etkilendiler&lt;/strong&gt;. Yine de kriz, başka alanlarda tahribat daha yüksek olduğu için, özellikle sıcak para akışı nedeniyle, Türkiye dahil bazı çevre ülkelerde &lt;strong&gt;“V” biçiminde&lt;/strong&gt; yaşandı. Yeniden büyüme patikasına girildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel kriz, Türkiye ekonomisini dış ticaret, finansman ve beklentiler olmak üzere üç kanaldan etkiledi. 2008 yılının ikinci çeyreğinden itibaren daralmaya başlayan Türkiye ekonomisi, yurtiçi talep ve üretimi artırmaya yönelik alınan önlemler sonucunda, 2009 yılının ikinci çeyreğinden itibaren canlanma eğilimine girdi. 2010’un ilk 3 çeyreğinde GSYİH, bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 9’a yakın büyüdü. Büyümede, çeşitli politikalarla uyandırılan &lt;strong&gt;iç talep belirleyici&lt;/strong&gt; oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle son 15-20 yıllık deneyim gösteriyor ki, Türkiye ekonomisi &lt;strong&gt;dış kaynak girişi ile büyüyor&lt;/strong&gt;, dış kaynak çekilince küçülüyor. Küresel kriz ile geri çekilen sıcak para, kur şokunu ve beraberinde daralmayı getirmişti. 2009’un ikinci yarısından itibaren dönüş yapan &lt;strong&gt;sıcak para 2010’a da damgasını bastı.&lt;/strong&gt; Ekonomi toparlanırken, hızlanan ithalat ve canlandırılan iç talep ile birlikte dolaylı vergiler de arttı ve &lt;strong&gt;bütçe açığı&lt;/strong&gt; öngörülenin altında kaldı. Kamu borçlanmasının maliyeti de yine sıcak para ilgisi ile düştü. Bu durum, göreli iyileşmiş bir bütçe fotoğrafı verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;2010’da madalyonun bir yüzünde büyümenin, diğer yüzünde &lt;strong&gt;büyüyen cari açığın&lt;/strong&gt; ağırlığı hissedildi. Sıcak para, iyi getiri sağlayan Türkiye'ye akışını aksatmadı, ama bu akış, içeride hızla kurların düşmesini getirdi ve ithalatı patlattı. Yıl sonunda cari açığın, yani döviz açığının 47 milyar dolara, açığın milli gelire oranının da yüzde 6 gibi tehlikeli bir boyuta varmış olduğu pek muhtemel. Yılın sonlarına doğru Merkez Bankası’nın faiz düşürerek sıcak paranın iştahını kesmeye çalışması ise yetersiz bir çaba olarak görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeniden büyüme, beklendiği ölçüde &lt;strong&gt;istihdam&lt;/strong&gt; da &lt;strong&gt;yaratmadı&lt;/strong&gt;. Krizde işini kaybedenler, özellikle sanayidekilerin bir kısmı, işine yeniden dönemedi. Alttan gelen yeni işsizlere ise iş bulunamadı ve işsiz sayısı 3 milyonu bulurken işsizlik oranı da yüzde 12’lerde basamak yaptı. Büyüme, &lt;strong&gt;bölüşümü de iyileştirmedi.&lt;/strong&gt; Özellikle sanayi işçilerinin reel ücretleri yüzde 10’un üstünde azaldı. 2010’da aşılmış görünen &lt;strong&gt;krizin gerçek kurbanları ise&lt;/strong&gt; işsizler ve reel ücretleri geriletilen ücretliler oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Yurt ve dünya, 2011’e bir dizi bilinmezlikle giriyor. ABD’nin durgunluğu aşması için sisteme enjekte edeceği likiditenin, başta enflasyon olmak üzere birçok soruna yol açacağı biliniyor. Diğer ülkeler bu hamleye, karşı önlemler geliştirecekler. AB’nin kamu maliyesi krizi yaşayan ülkeleri, Avro’nun geleceğini sorgulanır hale sokarken Almanya’nın krizden hegemonik güç olarak çıkma ihtimali, Fransa ve İngiltere’yi tedirgin ediyor. AB’nin blok olarak geleceği tartışılır hale geldi. Çin, Hindistan, Brezilya, Rusya, hatta G.Kore’nin, merkez ülkelerin ayağa kalkmasına pek yardımcı olmamaları, ticaret savaşlarını, daha ileri gidelim, bölgesel sıcak savaşları gündeme getirebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de ise 2011’i &lt;strong&gt;seçim sandığı&lt;/strong&gt; şekillendirecek. AKP iktidarının 12 Haziran seçimlerine dönük bir iktisat siyaseti izlediği bugünden görülüyor. Hükümetin bütçe açığı ve kamu borç stoku rasyoları, AB ortalamaları ile kıyaslandığında, &lt;strong&gt;“seçim hovardalığı”&lt;/strong&gt; yapmaya müsait görünüyor. AKP bu seçimleri alırsa, yılın ikinci yarısında daha kemer sıkıcı bir ekonomi siyaseti izler. Tabi ki, daha faşizan, otoriter bir anayasa hazırlığı ile beraber. Ancak, kırılganlığı artan cari açık, yüksek işsizlik, gıda enflasyonu, enerji bağımlılığı gibi ekonomik sorunlar, AKP’yi 2011’de zorlayacak. Bunun yanında çözüm üretilemeyen Kürt sorunu, AKP’nin daha çok baskıcı ve muhafazakar yaşam tarzını topluma empoze etme çabaları, ayyuka çıkan yolsuzluk şikayetleri, 2011’de ciddi bir reaksiyon görebilir ve 12 Haziran seçim sandığından umulmadık sonuçlar da çıkabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Her şeyi,&lt;/strong&gt; farklı özlem ve beklentileri olan toplumsal sınıfların her düzeyde sürdürdüğü &lt;strong&gt;mücadele belirleyecek&lt;/strong&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2011’in &lt;strong&gt;sağlık, dayanışma ve yüksek mücadele azmi&lt;/strong&gt; getirmesi dileğiyle…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-3971504554676132142?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/3971504554676132142'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/3971504554676132142'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/12/2011e-girerken-bilanco.html' title='2011’e Girerken Bilanço…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-6200933795243784923</id><published>2010-12-29T10:00:00.000+02:00</published><updated>2010-12-29T10:00:01.008+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Kamu Yatırımcılığı ve CHP</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ülkedeki resmi işsiz sayısı 3 milyonu buldu. Sayılmayanlarla birlikte sayı 6 milyona çıkıyor. İşsizliğin çaresi üretimde, yatırımda. Peki yatırım ne durumda? Sıcak para ağırlıklı dış kaynakla ancak büyüyen, yatırım yapabilen Türkiye ekonomisinde, işsize iş, özel sektörün insafına terkedilmiş durumda. 1980 sonrası devleti ekonomiden, yatırımdan çekmeyi prensip edinen IMF-Dünya Bankası patentli neoliberal zihniyet, kamuyu adım adım ekonomiden, yatırımcılıktan uzaklaştırdı. 1980 öncesi, hatta 1980’lerin ilk yıllarında yüzde 40-45’lere ulaşan toplam yatırımlarda kamunun payı, 1990’lar ve 2000’lerde hızla azaltıldı ve bugün yüzde 20’lere kadar geriletildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki kamudan boşaltılan yatırımcılığı özel kesim üstelenebildi mi? Pek değil. Özellikle AKP iktidarı dönemi ele alındığında görülüyor ki, yatırımlar, dünyada likidite bolluğu yaşanan yıllarda artmış, yatırımların milli gelire oranı 2006-2007’de zirve yapıp yüzde 25’i geçmiş, ancak dış kaynağın azaldığı 2009 krizinde yüzde 20,8’e düşmüş. Krizden çıkış yılı olan 2010’da ise ancak yüzde 21,3’e ulaşan bir yatırım çabası söz konusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TRiBuhFoEYI/AAAAAAAAAkk/oVax_FtakTg/s1600/2010122911.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5555332776517439874" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 199px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TRiBuhFoEYI/AAAAAAAAAkk/oVax_FtakTg/s400/2010122911.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak:TÜİK, GSYİH veri tabanı&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplam yatırımlarda kamuya bırakılan rolün ise ağırlıkla tarımsal sulama, ulaştırma ve eğitim sektörleri olduğu dikkati çekiyor. DSİ’nin sulama yatırımları, Karayolları ve Büyükşehir belediyelerinin karayolu , tünel vb. yapım çalışmaları ile 16 milyon öğrenci nüfus için yapılan kırık-dökük eğitim yatırımları, kamu yatırım stokunun özünü oluşturuyor. Kamu artık imalat sanayisinde yok gibi, enerjide hızla geriletilirken özel sektör kendisi de matah bir yatırım yapmıyor.&lt;br /&gt;Madencilikte, yatırımların kamu payı dörtte bir dolayına inmiş durumda. Kamunun sağlık yatırımlarının bile gerilediği ve inisiyatifin özel sağlık yatırımlarına bırakıldığı görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TRiCzqckl7I/AAAAAAAAAks/T4kzGGwgU0s/s1600/2010122922.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5555333964440573874" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 321px; CURSOR: hand; HEIGHT: 256px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TRiCzqckl7I/AAAAAAAAAks/T4kzGGwgU0s/s400/2010122922.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;em&gt;Kaynak DPT veri tabanı&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artan işsizlik ve yatırım ihtiyacı karşısında AKP’nin neoliberal yaklaşımı, kamu yatırımcılığını zinhar aklına getirmiyor, varsa yoksa yerli-yabancı özel yatırımlardan medet umuyor. Peki iktidara aday CHP bu konuda ne düşünüyor ? Kamu yatırımcılığını ilke olarak sahiplenen bir CHP yetkilisi demecine henüz şahit olmadık. Doğu ve Güneydoğu’ya kamu yatırımlarıyla gitme fikri, yeterli bir niyet beyanı değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açık ki, özellikle son 10 yılın özel sektör yatırım deneyimi, istihdama, net ihracata katkı sağlayan bir profilde değil. Enerjide dışa bağımlılık hızla artarken yatırım yapması beklenen özel sektörün yatırımları, toplam içinde yüzde 5’i ancak buluyor. Özel sektör yatırımları büyük kentlerde kent rantını paylaşıma dönük konut, gökdelen, AVM yatırımlarına üşüşmüş durumda.&lt;br /&gt;Enerjiden madenciliğe, ileri teknoloji ve rekabet gücü sağlayacak sanayi yatırımlarından bölgesel dengeye hizmet edecek her tür kamu yatırımına &lt;strong&gt;kadar kamu yatırımcılığına ihtiyaç vardır.&lt;/strong&gt; CHP’nin bu verili tablo içinde iş-aş yaratmak üzere kamu yatırımcılığına ağırlık vereceğini ilan etmesi beklenmelidir. &lt;strong&gt;Kaynağın nerede&lt;/strong&gt;, diye soranlara da, bütçede yapılacak düzenlemelerle üretilecek imkanlar ve dışarıdan kullanılacak orta-uzun vadeli krediler gösterilebilir. 1980 öncesi kaynak nereden bulunuyordu sanki?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-6200933795243784923?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/6200933795243784923'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/6200933795243784923'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/12/kamu-yatrmclg-ve-chp.html' title='Kamu Yatırımcılığı ve CHP'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TRiBuhFoEYI/AAAAAAAAAkk/oVax_FtakTg/s72-c/2010122911.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-5452726964780659565</id><published>2010-12-27T14:19:00.005+02:00</published><updated>2010-12-27T14:30:25.908+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Trafik Kabusu, AKP  ile Yüzde 70 Arttı..</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulaştırmada karayollarının, otomotivleşmenin yarattığı ve yaratacağı bütün olumsuzluklar yıllarca dile getirildi ve hiç olmasa bir noktadan sonra, bu aymazlığın yavaşlatılıp diğer alternatiflere, deniz,demiryolu ulaşımına , kara yolunda da kitle ulaşımına yönelmek gerektiğinden söz edildi. Gerekçeler son derece anlaşılırdı. Otomotivleşme, dışa bağımlı bir sanayi ve ithalata dayalı bir arz demekti. Bu, döviz açığı yaratıyordu, bir. Yanı sıra, özellikle başta İstanbul olmak üzere büyük kentlerin altyapısı, dokusu bu kadar araç trafiğini kaldırmıyor, bir dizi işgücü, zaman, enerji kaybına yol açıyordu. Otomotivleşme, dışa bağımlı yakıt demekti ve sonuçta, otomotivleşme arttıkça enerji ithalatı da artıyordu. Kirlenme, doğa tahribatı, gerilimli hayatlar cabası…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu usanmazca sürdürülen ikazlara rağmen dönüp dolaşıp geriye baktığınızda otomotivleşmeyi-özellikle otomobilleşmeyi- yavaşlatmada bir arpa boyu yol alınamadığına ve AKP iktidarı döneminde yani 2003-2010 döneminde otomotivleşmenin yüzde 70 arttığına tanık oluyoruz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TRiEurXSMXI/AAAAAAAAAk0/mV_VCIU8udo/s1600/201012271.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5555336077810741618" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 213px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TRiEurXSMXI/AAAAAAAAAk0/mV_VCIU8udo/s400/201012271.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak:TÜİK,Motorlu Kara Taşıtları veri tabanı&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin ilk iktidar yılı olan 2003 sonunda 9 milyonu bulmayan motorlu kara taşıtı sayısı, 2010 sonunda 15 milyonu aştı. Bu, geçmiş 7 yılda trafiğe çıkan araç sayısının &lt;strong&gt;yüzde 70’in üstünde artması&lt;/strong&gt; demektir ki, korkunç bir tırmanmadır . Özellikle trafiğe çıkan otomobil sayısındaki patlama dikkat çekicidir. 2003’te trafikte 4,7 milyon otomobil varken 2010 sonunda sayı 7,5 milyona yaklaşmıştır. Bu, 7 yılda trafikteki otomobil sayısının yüzde 60 artmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dış kaynakla çarkı dönen ekonominin izlediği &lt;strong&gt;düşük kur politikası,&lt;/strong&gt; yerli otomotivin de otomotiv ithalatının da rüzgarı oldu. Bankaların taşıt kredileri ile de bu süreci kışkırttı. Otomotivleşmeye AKP’nin verdiği gazın gerisinde, dehşetli bir otomotiv ithalatı, otomotiv yan sanayi ithalatı, yakıt ithalatı var. Ama bundan önemlisi, bu araç trafiğine hazır olmayan büyük kentlerin yüz yüze kaldıkları trafik kaosu, kirlenme ve kentsel çöküş var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otomotiv parkının 2010 itibariyle illere dağılımına bakıldığında, 81 il arasında &lt;strong&gt;ilk 10 ilin,&lt;/strong&gt; araç varlığının &lt;strong&gt;yüzde 55’ine&lt;/strong&gt; sahip olduğunu, otomobillerin de yüzde 61’inin 10 ilde toplandığını görüyoruz. İlk sırada tabii ki &lt;strong&gt;İstanbul &lt;/strong&gt;var ve toplam motorlu taşıtların &lt;strong&gt;yüzde 18,5’unu&lt;/strong&gt; barındırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TRiFovREn8I/AAAAAAAAAk8/WrWrrUbYHOA/s1600/201012272.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5555337075290841026" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 263px; CURSOR: hand; HEIGHT: 244px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TRiFovREn8I/AAAAAAAAAk8/WrWrrUbYHOA/s400/201012272.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu, otomobil olunca, Türkiye’deki &lt;strong&gt;her 4 otomobilden neredeyse 1’inin İstanbul trafiğinde&lt;/strong&gt; olduğu anlaşılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir araç trafiğinin, eninde sonunda &lt;strong&gt;3. köprüyü,&lt;/strong&gt; giderek 4. köprüyü, tüp geçitleri, tünelleri vs.yi dayatacağı açık değil miydi? İşte İstanbul’da otomobilleşmenin kaçınılmaz olarak yeni köprüler dayatması, AKP’nin bu &lt;strong&gt;benden sonrası tufan&lt;/strong&gt; anlayışının sonucudur ve büyük sorumsuzluktur. Trafiğe paçayı kaptıran ikinci büyük metropol &lt;strong&gt;Ankara’&lt;/strong&gt;dır. Başkent’te de büyük bir araç trafiği kaosu yaşanırken sırada &lt;strong&gt;İzmir &lt;/strong&gt;vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otomotivleşme keşmekeşine, olabildiğince kayıtsız kalıp çanak tutan AKP iktidarı, özellikle İstanbul’da kamu kaynaklarını, İstanbul’un toprak rantını, bu keşmekeşe çözüm bulmak adı altında, bir avuç –çoğu yandaşı- toprak sahibine, müteahhide peşkeş çekmeye hazırlanmakta, bu konuda bulunmuş görünen her “çözüm”, kamu kaynaklarının yağmasından, doğanın hunharca tahribatından ve İstanbul’un kent dokusunu iyice yıpratmaktan başka bir şeye yaramamaktadır. Bu &lt;strong&gt;kıyıma&lt;/strong&gt; daha güçlü bir biçimde &lt;strong&gt;karşı durulmalıdır.&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-5452726964780659565?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5452726964780659565'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5452726964780659565'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/12/trafik-kabusu-akp-ile-yuzde-70-artt.html' title='Trafik Kabusu, AKP  ile Yüzde 70 Arttı..'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TRiEurXSMXI/AAAAAAAAAk0/mV_VCIU8udo/s72-c/201012271.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-5829280316377481941</id><published>2010-12-25T10:00:00.001+02:00</published><updated>2010-12-25T10:00:06.787+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Tüm Bölgelerde Demokratik Yerelleşme</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokratik özerklik tartışmalarına, 24-25 Ağustos 2010 tarihlerinde &lt;strong&gt;“ Neresi Demokratik.Nasıl Özerklik?”&lt;/strong&gt; başlıklı iki yazı ile değinmiştim. O yazılardan bir paragrafı aktarmalıyım: &lt;em&gt;“Kürtlerin hangi derdine çare olacaksa bu model, söyler misiniz, bölge dışındaki milyonlarca Kürt’e ne getirecek? Mesela İstanbul, Ege,Çukurova’daki Kürtler, Güneydoğu’daki “özerk” bölgenin nimetlerinden&lt;/em&gt;- neler olacaksa o nimetler- &lt;em&gt;nasıl yararlanacaklar? Eğer Kürt nüfusun en az yüzde 40-50’si bölge dışında, ülkenin gelişmiş bölgelerinde yaşıyor ve onların birçoğunun Kürt kimliği ile kültürel hakları ile ilgili talepleri bulundukları bölgelerde sürüyorsa, o zaman &lt;strong&gt;bölge temelli&lt;/strong&gt; bir proje Batı’daki Kürtleri nasıl kucaklayacak?”…&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Bu soruyu, İmralı’daki Abdullah Öcalan’a iletmişler ve birkaç okurum, verilen cevabın yer aldığı sitenin linkini aktardılar. Bakın ne diyor Öcalan;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt; Ekonomist Mustafa Sönmez’in yazılarını takip ediyorum…Demokratik özerklik tartışılırken yüzde 40 oranında olan batıdaki Kürtlerin hesaba katılması gerektiğini belirtiyor. Biz zaten hesaba katıyoruz…Bizim ortaya koyduğumuz demokratik özerklik projesi etnisiteye ve coğrafi sınırlara dayanmıyor…Bizim anlayışımız Kürtlük anlayışı değildir…Türk, Kürt, Araplığa dayanmıyor, demokrasiye dayanıyor…Örneğin Hatay’da, Adana’da da demokratik özerklik kurulabilir.Orada da Araplar kendilerini ağırlıkla ifade edebilir..Bahsettiğimiz demokratik özerklik sadece Kürdistan’a ilişkin değil…Ege, Karadeniz, Orta Anadolu’ya da ilişkindir.Kürtler bugün bunu öncelikle yapabilir ancak demokratik özerklik bütün Türkiye’yi kapsayan bir projedir…”….(&lt;/em&gt;&lt;a href="http://www.kaypakkaya-partizan.org/ocalandan-ikili-iktidar-tespiti/"&gt;&lt;em&gt;http://www.kaypakkaya-partizan.org/ocalandan-ikili-iktidar-tespiti/&lt;/em&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;)&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Eğer bu ifadeyi dikkate alacaksak, Kürt siyasetinin tutsak lideri ile dışarıdaki takipçilerinin demokratik özerklikten anladıkları ve pratikleri arasında önemli&lt;strong&gt; bir sapma, kırılma&lt;/strong&gt; var demektir. Öcalan, etnisiteyi, Kürtlüğü sorunun odağına koymadan, Türkiye’nin tamamında bir demokrasi projesi olarak “özerkleşmeden” söz ediyor. Ege’si, Karadeniz’i, Orta Anadolu’su ile…Buna özerkleşme değil, &lt;strong&gt;demokratik yerelleşme&lt;/strong&gt; dese daha doğru olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Nüfusu bir-iki yıl içinde 75 milyonu bulacak Türkiye’yi, neredeyse 90 yıllık yönetim biçimi ile yönetmekte ısrar etmek, akıl karı değildir. Nüfusunun dörtte üçü kentlere yığılmış bir ülkeyi bu kadar merkezi erkle yönetmek akla ziyandır. AKP’nin hız verdiği neoliberal politikaların ortaya çıkardığı bölgesel uçurumu, pekiştirdiği her tür ekonomik, kültürel, sosyal eşitsizlikleri azaltmayı hedefleyen ve demokratikleşmeye hizmet edecek bir yerelleşmeye yüzümüzü dönmenin zamanı geldi de geçiyor bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt siyasetinin öteden beri en büyük zaafı, kendini dünyanın merkezine koyması, her şeyi kendi etrafında örme yanlışıdır. Nitekim, liderleri Öcalan’ın söylediklerinden bir hayli farklı olarak, bu demokratik yerelleşme pratiğini, Kürtlerin, Kürt coğrafyasının tek meselesi gibi takdim ettiler ve toplumu hızla gerdiler. İfadesi hiç de gerekli olmayan semboller, bayraklar, özsavunma vs.lerle, üzerinde çok tartışma yapılması gereken “iki dil meselesi”ni manav etiketlerine çekerek ifrada vardırdılar. Açık söyleyelim, Kürt siyasetinin parti ve kitle örgütü kadroları, liderlerinin söylediğini anlamakta ve pratiğe geçirmekte pek başarılı değiller.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Eğer, demokratik özerklik, sadece Kürt coğrafyasının meselesi değil, tüm Türkiye’nin meselesi ise, yapmaları gereken, tüm bölgeler için geçerli olacak bir &lt;strong&gt;yerel demokrasi projesi&lt;/strong&gt; modelini, CHP’den sola, hatta merkez sağa kadar tartışmaya açmak, bu yerel modelin prensiplerini birlikte oluşturmaktı. Böyle bir modelin inşası ciddi bir iştir. Yönetim biliminden ekonomiye, sosyolojiden tarihe, diplomasiden psikolojiye birçok disiplinin ortak çalışmasını ve ortak üretimini gerektirir. Bölge sınırları nasıl tanımlanacak? Bölgeler nasıl yönetilecek, yöneticiler nasıl seçilip nasıl azledilecekler? Bölge yönetimlerinin merkezi yönetimle ilişkisi nasıl olacak ? Bölgelerin, geçmişten farklı olarak kamu maliyeleri nasıl olacak? Her bölgenin kendi etnik, dinsel rengi, kurulacak modelin içinde nasıl temsil edilecek, beklentiler, nasıl özel çözümlerde karşılık bulacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BDP’li, DTK’lı Kürt arkadaşların yerinde olsam, tüm Türkiye bölgelerine şamil bir modelin ana prensiplerini ve her bölgenin özgün yanını da dikkate alarak tartışmayı öne çeker ve sorunu Kürt illeri meselesi değil, Türkiye meselesi, Öcalan’ın deyişiyle, &lt;strong&gt;demokrasi meselesi&lt;/strong&gt; olarak ele alıp tartışırdım. Böylesi, amaca daha uygun olur ve gereksiz gerilimlerden bizi uzaklaştırdığı gibi bir birimizi anlamamıza ve sorun çözmemize daha çok yardımcı olurdu…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-5829280316377481941?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5829280316377481941'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5829280316377481941'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/12/tum-bolgelerde-demokratik-yerellesme.html' title='Tüm Bölgelerde Demokratik Yerelleşme'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-5545964309956804863</id><published>2010-12-24T10:00:00.002+02:00</published><updated>2010-12-24T10:00:06.401+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Enerjide Kamuya Dönüş Zorunluluğu…</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin en yumuşak karnı enerji. Sıcak paraya dayalı ekonomi büyürken enerji tüketimi de artıyor. Özellikle sanayi üretimi, enerji tüketimini belirliyor. 2010 sonunda toplam birincil enerji tüketim değerinin 108,2 MTEP(Milyon Petrol Eşdeğeri) olarak gerçekleşmesi ve 2008 yılı değerine ulaşması bekleniyor. Türkiye’nin tükettiği enerji, ekonomik büyüme ile artarken, tüketilen enerjinin dörtte üçe yakını &lt;strong&gt;ithalatla karşılanıyor&lt;/strong&gt;. Yerli üretim, 2008’den bu yana artmazken ithal enerjinin 2011’de biraz daha artması bekleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerli-yenilebilir kaynaklara dayalı enerji üretimi yıllarca ihmal edilip kamu sektörünün eli kolu bağlı tutulurken, &lt;strong&gt;ithal doğal gaz&lt;/strong&gt;, tek başına birincil enerji tüketimi içinde yüzde 30 paya sahip oldu ve her yıl bu pay artıyor. Büyüme ile birlikte enerji tüketimi artarken, artan tüketim, ancak ithalatla karşılanıyor ve Türkiye’nin toplam ithalatında enerjinin payı , fiyatlardaki değişmeye bağlı olarak, yüzde 20 ila yüzde 24 arasında değişiyor. Enerjide ithalata bağımlılık, &lt;strong&gt;cari açığı&lt;/strong&gt; da büyüten en önemli etken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TRIE75PhERI/AAAAAAAAAkU/4iKD-b1vCZ4/s1600/2010122411.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5553506717525938450" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 225px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TRIE75PhERI/AAAAAAAAAkU/4iKD-b1vCZ4/s400/2010122411.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak:TÜİK veri tabanı&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çözüm belli olmasına belli, &lt;strong&gt;ama icraat yok.&lt;/strong&gt; Böyle bir durumda enerji arz güvenliğini sağlamak için ithalata bağımlılığı azaltmak, onun için de &lt;strong&gt;yerli üretimi artırmak&lt;/strong&gt;, böylece ithalatın payını en azından yüzde 50’ye indirmek gerekli. Yapılacak enerji tasarrufları da önemli tabii. Ancak yerli üretim iç açıcı değil. Milli gelirin sektörel sınıflamasında “Enerji” diye bir kalem yok. Ama kabaca madencilik ve elektrik-gaz sektörleri alt alta toplandığında, bu sektörlerin milli gelirdeki payı yüzde 2’yi ancak buluyor. İmalat sanayisinin milli gelirdeki payının yüzde 25 olduğu düşünüldüğünde, Türkiye’nin enerji üretiminde yüzde 2 ile çok yetersiz bir ülke olduğu hemen anlaşılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda Dünya Bankası-IMF telkinleriyle piyasalaştırılıp özelleştirilen enerji alanında “özel sektörün” iyi bir karnesi yok henüz. Hem enerji yatırımlarında hem üretimde özel sektöre bel bağlayanlar, sonuçtan pek memnun değil.&lt;br /&gt;Yatırımların genel seyrine bakıldığında, 2008 sonrasında gelen iştahsızlıkla birlikte özel sektörün yatırım niyetleri henüz askıda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TRIIwgdM4CI/AAAAAAAAAkc/suHcKgxbUuo/s1600/2010122422.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5553510919940399138" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 253px; CURSOR: hand; HEIGHT: 168px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TRIIwgdM4CI/AAAAAAAAAkc/suHcKgxbUuo/s400/2010122422.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2006-2010 döneminde, neoliberal AKP iktidarının kamu kesimini ekonomiden iyice uzaklaştırmasıyla, eğitim, sağlığı vb. de içeren toplam yatırımlardaki &lt;strong&gt;kamu payı yüzde 20’lere geriledi.&lt;/strong&gt; Enerji, bu dönemde kamu yatırımları içinde ancak yüzde 6 pay alabildi. Buna karşılık kamu yatırımları yüzde 40’lar düzeyinde ulaştırmada yoğunlaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enerji yatırımlarında kamu geri çekilirken özelin yatırıma pek iştahlı olmadığı gözlenmekte, bu da enerji arzını iyice riske sokmaktadır. Son 5 yılda toplam yatırımlarda yüzde 80 payı olan özel sektörün ,cari fiyatlarla 725 milyar TL’yi bulan yatırımları içinde &lt;strong&gt;enerji yatırımları ancak yüzde 5 pay&lt;/strong&gt; alabildi. Dolayısıyla , son 5 yılda kamunun 17, özelin 36 milyar TL’lik yatırımı ile enerjiye toplam yatırımların ancak yüzde 5,8’i (53 Milyar TL) yapılabildi. Bu da çok yetersiz tabi . Enerjisinin yüzde 75’ini ithalatla karşılayan bir ülke için hem de çok yetersiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıcak para girişi ile büyüme, enerji tüketimini artırıyor. Ancak, enerji üretim artışı çok yavaş ve ithalat kamçılanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Döviz kurunun düşük seyri ve dünyada düşük seyreden fiyatlar, ithal doğalgaz esaslı politikayı besliyor.Enerjide özelleştirme ve ticarileştirmenin sonuçları başarılı değil. Enerjide esas olan arz güvenliği ve düşük maliyettir. Bu da ancak kamu üretimiyle mümkün. Özellikle Türkiye şartlarında &lt;strong&gt;kamunun enerji yatırımları ve üretimine dönüşünü, &lt;/strong&gt;daha yüksek sesle savunmak gerekiyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-5545964309956804863?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5545964309956804863'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5545964309956804863'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/12/enerjide-kamuya-donus-zorunlulugu.html' title='Enerjide Kamuya Dönüş Zorunluluğu…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TRIE75PhERI/AAAAAAAAAkU/4iKD-b1vCZ4/s72-c/2010122411.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-7142555837036625889</id><published>2010-12-22T10:00:00.002+02:00</published><updated>2010-12-22T10:00:04.945+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Kentine ve Kendine Sahip Çık !..</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel kapitalizm kasırgasının azgın çevrimine biraz daha dahil olduğu son 30 yılda, Türkiye’de, birçok şey gibi, kentlerin dokusunda, kentlilerin yaşamlarında da önemli değişikler yaşanıyor. Dış kaynağa bağımlı büyüme, tarımı, dolayısıyla kırları yoksullaştırıp göçleri kamçılayınca, nüfusun &lt;strong&gt;dörtte üçünün&lt;/strong&gt; irili ufaklı &lt;strong&gt;kentlerde&lt;/strong&gt; yaşadığı bir Türkiye’deyiz artık. Hayat, büyük ölçüde kentlerde akıyor, kentler arasında yeni jşbölümleri oluşuyor. &lt;strong&gt;İstanbul &lt;/strong&gt;küresel kent ilan edilirken çevre iller &lt;strong&gt;Bursa,Kocaeli, Tekirdağ&lt;/strong&gt; sanayici; &lt;strong&gt;Antalya-Muğla&lt;/strong&gt; turizmci, Anadolu’da Kayseri, G.Antep, Konya, Denizli gibi iller, KOBİ’ler eliyle &lt;strong&gt;sanayi tedarikçisi&lt;/strong&gt; iller durumunda. &lt;strong&gt;Doğu ve G.Doğu&lt;/strong&gt; kentleri, yakılmış, boşaltılmış köylerin verdiği zorunlu göçle kent yoksulluğunun diz boyu yaşandığı sorun yumakları halinde. Kısaca, küresel kapitalizm kasırgasıyla küçük-büyük bütün &lt;strong&gt;kentlerin başına bir şeyler geliyor.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sermaye birikimi&lt;/strong&gt; için, farklı farklı olsa da &lt;strong&gt;kentler, yeni kulvarlar&lt;/strong&gt;. Kent rantı, artık-değerin öne çıkan gözde biçimi. Bu İstanbul için farklı, diğer kentler için farklı boyutlarda olsa da, sermaye, merkezi ve yerel iktidarı kullanarak kent rantından daha fazlasını elde etmeye çalışıyor. Kent arenasında hem sermaye-emek arasında karşıtlık keskinleşiyor hem de sermaye içi tepişmeler sertleşiyor.&lt;br /&gt;Yeni sermaye birikimleri için kentlerin genleriyle oynanıyor, dokuları zedeleniyor, toplumsal değerler tarumar ediliyor. Tabi ki bundan birinci derecede etkilenenler, kentte yaşamaya, kentte barınmaya, tutunmaya çalışanlar, özellikle de emeği ile geçinmeye çalışanlar. Başta İstanbul olmak üzere kentler halden hale sokulurken, rantı yükselen bölgelerden, RTE’nin çiftliği &lt;strong&gt;TOKİ&lt;/strong&gt; eliyle gerçekleştirilen &lt;strong&gt;kentsel dönüşüm&lt;/strong&gt; ile, alt-orta sınıflar sürülmek isteniyor, kültür, tarih varlıkları , kamusal yapılar özelleştiriliyor, ticarileştiriliyor, yağmalanıyor, topluma yeni yaşam imajları empoze edilerek konut için korunmalı, havuzlu site hayatı, rezidanslar; alışveriş için AVM’ler “moda” hale getiriliyor. “Varoşlar”ın bile AVM’leri var!.. Bu yaşam biçimi, İstanbul’dan dalga dalga, irili ufaklı bütün Anadolu kentlerine taşınıyor. &lt;strong&gt;Kentler tektipleştiriliyor…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu’daki her kentin özelliğine göre, sermaye birikimi, kenti biçimlendiriyor, kenti metalaştırıp ticarileştiriyor. Turizm potansiyeli olan kentte, &lt;strong&gt;endüstriyel turizm yatırımlarıyla;&lt;/strong&gt; doğal kaynağı olan kentte çevreyi yok etme pahasına &lt;strong&gt;enerji yatırımlarıyla&lt;/strong&gt; kentin genine müdahale ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kentlerin başına gelenleri anlamak için &lt;strong&gt;Mimarlar Odası’nın&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;Kent,Kültür,Demokrasi&lt;/strong&gt; başlıklı programı kapsamında iki ay önce &lt;strong&gt;Sinop&lt;/strong&gt;’ta , geçen hafta sonu da &lt;strong&gt;Antakya’&lt;/strong&gt;da gördüklerimiz, nasıl bir kıyamete yol aldığımızı göstermek için yetiyordu. Sinop, ithal kömürle termik santral, ardından nükleer santral inşasıyla “duman” edilecekti. Antakya’nın &lt;strong&gt;kültür-inanç turizmi &lt;/strong&gt;potansiyeli için kollar sıvanmış, kentin yakınındaki bir tarım arazisine bir &lt;strong&gt;“Turizm Disneyland’ı&lt;/strong&gt;” kurmak için kollar sıvanmıştı. Dünyanın ikinci büyük mozaik müzesini de kentin kalbinden alıp bu “Disneyland”ın içine koyacaklardı. Konu metalaşma, ticarileşme olunca, konsept değişmiyordu; Antalya’da kum-deniz-güneş satmak için inşa edilen kentten, insanlardan, kültürlerden kopuk “tatil köyü” konseptinin benzerini inanç turizmi potansiyeli olan Antakya için hazırlıyorlardı. Turisti neredeyse kente sokmadan, kent dışındaki Disneyland’a almak, orada konaklatmak, mozaikleri orada göstermek, termal kaynakları satmak, orada yedirip içirip oradan göndermek”…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu para, turizmden para kazanmak olunca, kentin onarıma, iyileştirmeye muhtaç her kültür varlığına, yerlisi-yabancısıyla tüm muktedirler, varsa yoksa “turizm endüstrisi” optiğinden bakıyor. Antakya’nın başına taşlaşmış, betonlaşmış Antalya’nın başına gelenlerin kaçınılmaz olduğunu söylemek için kahin olmak gerekmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Kentlerin başına gelenler, aslında, kentte yaşayan ve emeğinden başka satacak şeyi olmayanların başına geliyor. Barındıkları yerlerden ediliyorlar, yerlerinden yurtlarından ediliyorlar, işsiz bırakılıyorlar, ancak, inşaatlarda, turistik işyerlerinde düşük ücretli, güvencesiz işlerle yaşayabiliyorlar. Kentlerin gerçek sahiplerinin, çocukluklarını yaşadıkları bahçeli, avlulu evleri hızla betonlaştırılıyor, yeşilleri yok ediliyor, havaları kirleniyor. Kenti para kaynağı gören neoliberal belediyeler, &lt;strong&gt;kentliyi de bir müşteri&lt;/strong&gt; gibi görüyor, ürettiği su, gaz, ulaşım ve diğer hizmetlerden azami karı hedefliyor. Bu hizmetleri hızla taşeronlara, giderek özel firmalara devrederek yerel yönetimde ticarileşmeyi tırmandırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kentin alt -orta sınıflarının bütün bu olup bitenlere, saldırılara karşı kentte, &lt;strong&gt;sokaktan örgütlenerek&lt;/strong&gt; karşı koyması gerekiyor. Slogan şu olmalı: &lt;strong&gt;Kentine ve kendine sahip çık!...&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-7142555837036625889?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/7142555837036625889'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/7142555837036625889'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/12/kentine-ve-kendine-sahip-ck.html' title='Kentine ve Kendine Sahip Çık !..'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-2119661296803697383</id><published>2010-12-20T10:00:00.000+02:00</published><updated>2010-12-20T10:00:01.662+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Büyüme Yukarı,  İstihdam “Verimlilik” Aşağı…</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son 2 haftada yayımlanan büyüme ve istihdam verilerinden, bir kez daha kriz öncesi durumu da dikkate alarak, krizden çıkışta ekonominin &lt;strong&gt;kaybolan istihdamı&lt;/strong&gt; yerine koyup koyamadığını, işverenler açısından, &lt;strong&gt;işçi başına sağlanan katma değerin&lt;/strong&gt; tatmin edici olup olmadığını, sektörel olarak ne gibi farklılıklar yaşandığını analiz edebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQokBYbT7aI/AAAAAAAAAj0/B98kTjB-yk4/s1600/201012181.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5551289096843029922" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 385px; CURSOR: hand; HEIGHT: 221px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQokBYbT7aI/AAAAAAAAAj0/B98kTjB-yk4/s400/201012181.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce üretken sektörün omurgası &lt;strong&gt;imalat sanayiinden&lt;/strong&gt; başlayalım.&lt;br /&gt;İmalat sanayii, küresel krizde en ağır yarayı alan sektördü. 2008’in son çeyreğinde krize giren imalat sanayi, 2009’un 3. çeyreğine gelindiğinde bile sektör hasılasında yüzde 12,5 gerideydi. Sonraki aylarda toparladı ve 2010’un 9 ayındaki hasılası, 2009’un 9 ayının yüzde 15’e yakın üstüne çıktı. Peki, kriz öncesinin, yani 2008’in 9 ayının ? Sadece &lt;strong&gt;burun farkıyla&lt;/strong&gt; geçmişti kriz öncesini. İmalat sanayii, özellikle iç talebi kazıyarak eski üretim düzeyine ulaşırken istihdam ne olmuştu? Orada da kriz döneminde yüzde 6,5 küçüldükten sonra 2010’un 9 ayının sonunda eksileni bir ölçüde telafi etse de kriz öncesine dönememişti. 2008 Eylülünde 4 milyon 300 bine yaklaşan imalat sanayi istihdamı 2009 eylülünde bile 4 milyon dolayındaydı. 2010 eylülünde ise ancak 4 milyon 22 bin olmuştu. Yani kriz öncesinden &lt;strong&gt;75 bin eksik işçi&lt;/strong&gt; ile kriz öncesi üretimi yakalamıştı. Yani, bu, krizde çıkarılan işçinin 75 binini işe almayarak ama onların işini diğer işçilere yükleyerek kriz öncesi hasılayı yakalamak demek. Böyle olunca, işçi başına hasılanın da kriz sonrasında, kriz öncesine göre, &lt;strong&gt;yüzde 2 de olsa&lt;/strong&gt;, artmış olduğunu görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQokfQj1VjI/AAAAAAAAAj8/fWkupy2BlLQ/s1600/201012182.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5551289610127365682" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 287px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQokfQj1VjI/AAAAAAAAAj8/fWkupy2BlLQ/s400/201012182.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmalat sanayiinde gözlenen “verimlilik” performansını bazıları yetersiz buluyor, hala sektörde azaltılması ya da maliyeti düşürülmesi gereken işçi olduğunu savunuyor. AKP iktidarı ve onlara akıllar veren liberal tayfa, bunu &lt;strong&gt;“emeği esnekleştirme reformu”&lt;/strong&gt; sloganıyla yürürlüğe sokmayı ve kararlılıkla saldırılarını gerçekleştirmeyi planlıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmalat sanayiinde gerçekleştirilen yüzde 2’lik işçi başına sömürüyü artırma oranı, diğer sektörlerde çok da geçerli değil. &lt;strong&gt;Tarımda &lt;/strong&gt;kişi başına hasılanın düşüklüğü malum. Tarım çalışanının yıllık üretiminin değeri, sanayi işçisinin neredeyse dörtte biri ve krizde düşmüş görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İnşaat&lt;/strong&gt; sektöründe istihdamda istikrarlı bir artış olmasına karşın sektör katma değerinin, kriz öncesini henüz yakalayamadığı, dolayısıyla verimliliğin de düşük kaldığı görülüyor.GSYİH’nin en ağırlıklı kesimi &lt;strong&gt;hizmetlerde&lt;/strong&gt; ise 2008’den 2010’a istihdamın arttığı, 2010’daki katma değerin de 2008’deki düzeyini yakalayıp geçtiği görülüyor.Ama hizmetler sektöründeki kişi başına katma değerin 2008 düzeyini yakalayamadığı anlaşılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Özetle,&lt;/strong&gt; ekonominin tamamı, 2010’un sonlarına doğru, kriz öncesinde işçi başına elde ettiği katma değeri sağlamaktan uzak. Bunu, kısmen başarmış görünen imalat sanayisi bile tatmin olmamış halde. O nedenledir ki, dillerine esnek istihdamı pelesenk edip, emeği biraz daha tasfiye ederek istedikleri karlılığa ulaşmak için saldırganlıklarını sürdürecekler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-2119661296803697383?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/2119661296803697383'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/2119661296803697383'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/12/buyume-yukar-istihdam-verimlilik-asag.html' title='Büyüme Yukarı,  İstihdam “Verimlilik” Aşağı…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQokBYbT7aI/AAAAAAAAAj0/B98kTjB-yk4/s72-c/201012181.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-8891198001078335678</id><published>2010-12-18T10:00:00.002+02:00</published><updated>2010-12-18T10:00:05.390+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Bazıları “Sıcak” Sever…</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Efsanevi sarışın &lt;strong&gt;Marilyn Monroe’nun&lt;/strong&gt; 50 yıl önceki filmini anımsatırcasına, “bazıları sıcak seviyor”. Sıcak paranın akışından ve dövizi ucuzlatmasından çıkarı olan lobi, hiç boş durmuyor. Merkez Bankası’nın geç de olsa sıcak para afyonunun yol açtığı, açacağı tahribata uyanarak, ağrı keser umuduyla, faizleri 50 baz puan düşürmesi işe yarar mı? Pek yarayacağa benzemez. Dahası, sıkı durun: TCMB’nin sıcak paranın iştahını kesmesi umuduyla faiz düşürme niyetine, &lt;strong&gt;yabancı bankalardan birinin yüksek faizle&lt;/strong&gt; mevduat toplama hamlesi su katacak. Bu bankanın mevduata yüksek faiz verme hamlesine diğer bankaların seyirci kalmasını kimse beklemesin. Bu kez sıcak para için borsa ve devlet tahvilinin yanı sıra mevduat da, eskisinden daha cazip hale gelebilir. Bu hamle, sıcak paranın iştahını kesme niyetini geçersiz kılarken, düşük kurdan çıkarı olan &lt;strong&gt;dış borç yükümlülerinin&lt;/strong&gt; ise yüreğine su serpecek. Reel kur diye tepinen ihracatçıların, turizmcilerin, kısaca döviz kazandırıcı faaliyetleri olanların karşısında &lt;strong&gt;ucuz döviz lobisi&lt;/strong&gt; var. Bu lobiyi de esas olarak ithalattan menfaati olanlar ile dışarıdan borçlanmışlar oluşturuyor. Dışarıdan borçlanmalar, 2009 krizinde tempo kaybetse de 2010 ortasında &lt;strong&gt;266,4 milyar &lt;/strong&gt;dolar tutarında. Bu, ülke milli gelirinin yüzde 40’ına yakın bir oran. 2009 krizi sonrası, özellikle yabancı bankalar uzun vadeli kredi vermede isteksiz davranırken, özel sektörün kısa vadeli borçlanmayı hızlandırdığı görüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQvhztEXc9I/AAAAAAAAAkE/fqKxx-zU384/s1600/20101255.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5551779244051755986" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 263px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQvhztEXc9I/AAAAAAAAAkE/fqKxx-zU384/s400/20101255.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak: Hazine Müsteşarlığı veri tabanı&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin toplam dış borç stokunda yüzde 64 payı olan &lt;strong&gt;özel sektörün 170 milyar dolarlık&lt;/strong&gt; bir borç yükü var. Bu borç, özellikle likidite bolluğu yaşanan 2005 sonrası hızlanmıştı. Birçok firma, özelleştirmeden KİT alırken, hep dış kredi kullandı. Dolayısıyla, kurun düşük, kredilerin ucuz olduğu dönemlerde ciddi boyutlarda borçlandılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel sektörün 55 milyar dolara çıkan kısa vadeli borçlarının, yüzde 55’i bankaların, geri kalanı özel firmaların borçları. Yine özel sektöre ait 115 milyar dolarlık uzun vadeli borçların 63 milyar doları yabancı bankalardan, 30 milyar doları, Türk bankaların yabancı şubelerinden gerçekleştirilmiş.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bugün, 266 milyar dolarlık dış borçta kamu, 85 milyar dolarlık paya sahip.TCMB’ninkiler dahil olmak üzere kamunun borçlarının yarısı tahvil, yarısı borç biçiminde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQviPPfdCBI/AAAAAAAAAkM/gQqTHdiR5gU/s1600/576.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5551779717148641298" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 241px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQviPPfdCBI/AAAAAAAAAkM/gQqTHdiR5gU/s400/576.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Döviz kurunun yukarı doğru seyri, borçlu firmaları hop oturtup hop kaldırıyor. En korkulu rüyaları yaşanacak bir &lt;strong&gt;kur şoku.&lt;/strong&gt; Hele ki kısa vadeli borç yükü olanların…Dolayısıyla, &lt;strong&gt;bu borç yükü,&lt;/strong&gt; borçlu özel firmaları, kurun düşük seyrinden yana yapıyor ve sıcak paranın iştahını kesecek, kuru yükseltecek ciddi bir politika değişikliği önünde, önemli bir &lt;strong&gt;engel &lt;/strong&gt;oluşturuyor. &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-8891198001078335678?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/8891198001078335678'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/8891198001078335678'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/12/bazlar-scak-sever.html' title='Bazıları “Sıcak” Sever…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQvhztEXc9I/AAAAAAAAAkE/fqKxx-zU384/s72-c/20101255.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-2780741049603243594</id><published>2010-12-17T10:00:00.002+02:00</published><updated>2010-12-17T10:00:04.672+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Makyajsız İşsizlik</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşgücü-istihdam-işsizlik data alanı, hinliklerle, hatta makyajlarla bezelidir. Bu yılın Eylül’ü ile geçen yılın Eylül’ü kıyaslanıp işsizliğin 2 puan gerilediğinden, geçen ayın da 0,2 puan altına düştüğünden filan söz edildi. Oysa, şeytan, özellikle bu bahiste ayrıntıda gizlidir. Bakın &lt;strong&gt;makyajlanmış&lt;/strong&gt; neler var…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylül ayında, önceki aya göre işsiz sayısında &lt;strong&gt;37 bin azalma&lt;/strong&gt; varmış görünüyor. Sanırsınız ki, 37 bin kişi iş buldu. Hayır öyle değil, tersine bir ayda &lt;strong&gt;222 bin kişi işini kaybetmiş.&lt;/strong&gt; Ama bu 222 bin istihdam kaybı, işsiz sayısının artması şeklinde verilere yansımıyor. Neden mi? Çünkü, Eylül’de , Ağustos’a göre &lt;strong&gt;259 bin kişi işgücü pazarından çekilmiş&lt;/strong&gt;, dolayısıyla işgücü sayısı azalmış. Bu 259 binden istihdamdaki 222 bin azalma çıkarıldığında, &lt;strong&gt;işsiz sayısında artış değil, 37 bin azalma görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İşgücünden neden çekilme yaşanmış? Cevabın önemli bir kısmı, işgücüne dahil olmayan nüfusa baktığımızda, ağırlıkla &lt;strong&gt;ev kadını sayısındaki 163 bin kişi artışta yatıyor&lt;/strong&gt;. Muhtemelen, iş bulmaya çıkan kadınlar, pes edip evlerine döndüler. Dönmeselerdi, bir o sayıda işsiz sayısı fazla görünecekti. Zaten , umudunu kaybetmişler, mevsimlikler ve esnek işte çalışanlar alt alta yazılıp toplandığında &lt;strong&gt;3 milyon 88 bin sayılmayan işsiz &lt;/strong&gt;tesbit ediyoruz. Resmi işsizler ise &lt;strong&gt;2 milyon 934&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;olarak &lt;/strong&gt;açıklandı. &lt;strong&gt;Resmi işsizlik yüzde 11,3.&lt;/strong&gt; Ama sayılmayanları eklediğinizde sayı 6 milyon 22 bine, &lt;strong&gt;gerçek işsizlik oranı da yüzde 21,6’ya kadar çıkıyor. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;İkinci ve vahim bir sorun &lt;strong&gt;tarım sektörü&lt;/strong&gt; ile ilgili. Bu sütunda defalarca yazıldı, başka yorumcular da parmak bastılar: Tarımda istikrarlı bir büyüme gözlenmezken istikrarlı bir istihdam artışının olması gibi bir &lt;strong&gt;saçmalık var&lt;/strong&gt;. Sorunu, kriz öncesi istihdamı kriz sonrası ile kıyaslayarak analiz edelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQnmfp6q-qI/AAAAAAAAAjk/nF38-L-U-5s/s1600/201012171.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5551221447213120162" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 383px; CURSOR: hand; HEIGHT: 190px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQnmfp6q-qI/AAAAAAAAAjk/nF38-L-U-5s/s400/201012171.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yılın Eylül ayı itibariyle istihdam 23 milyona yaklaşmış görünüyor. Bu 2009 Eylül’üne göre, neredeyse 1 milyon yeni istihdam gibi duruyor. Yani krizden çıkarken ekonomi krizde işini kaybedenlere işini geri kazandırmış. Gayet iyi. Bir de krize girilmeden istihdam ne kadardı ,ona bakalım. Yaklaşık 22 milyon kadar. Yani, krizde yaşanan iş kayıpları 2009 ortalarından itibaren ekonomi canlanırken telafi edilmiş hatta, üstüne istihdam yaratılmış. Acaba öyle mi? Bir de sektörlere bakalım. Ne görüyoruz? İstihdam artışlarında, tarım önemli bir yer tutuyor. . Kriz öncesine göre tarım istihdamı 550 bine yakın artmış, geçen Eylüle göre de 250 bin artmış. Peki ne oldu tarımda da bu istihdam yaşandı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQnvSM4BPzI/AAAAAAAAAjs/atcNlkPVmoA/s1600/201012172.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5551231111683718962" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQnvSM4BPzI/AAAAAAAAAjs/atcNlkPVmoA/s400/201012172.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta açıklanan milli gelir verilerini hatırlayalım. 2008-2010 dönemin ilk 9 ayında üretilen katma değer, ya da hasıla ile tarım istihdamını analiz edelim. 2009’un ilk 9 ayının hasılası 2008’in ilk 9 ayının yüzde 4,1 üstünde iken istihdamdaki artışın yüzde 5,5 olduğunu görüyoruz. Yani, &lt;strong&gt;tarımda istihdamın hızı, üretimin üstünde&lt;/strong&gt;. Bunun daha çarpıcı görüntüsü bu yıla ait. İlk 9 ayda tarım, 2009’un aynı döneminin yüzde 1 altında, yani &lt;strong&gt;üretim artmamış, ama her nasılsa tarım istihdamı yüzde 4’ün üstünde artmış. &lt;/strong&gt;Üretmeyen tarım, 250 bin dolayında istihdamını artırmış. Böyle olunca, tarımda çalışan başına hasılanın da sürekli gerilediğini, bir anlamda sanki tarımdaki yoksulluğu paylaşmak için işgücünün tarıma döndüğü gibi absürt bir sonuçla karşılaşıyoruz. Yenileyelim, bu absürtlük, &lt;strong&gt;gerçek işsizliği maskelemenin&lt;/strong&gt; bir başka yöntemine dönüştü.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-2780741049603243594?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/2780741049603243594'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/2780741049603243594'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/12/makyajsz-issizlik.html' title='Makyajsız İşsizlik'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQnmfp6q-qI/AAAAAAAAAjk/nF38-L-U-5s/s72-c/201012171.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-4101305651394678827</id><published>2010-12-15T10:00:00.001+02:00</published><updated>2010-12-15T10:00:11.855+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Sanayi Toparlanıyor, İşçiler Toparlanamıyor…</title><content type='html'>Mustafa Sönmez&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelde büyüme, özel olarak da ana gövdeyi oluşturan sanayide büyüme, toparlanma, “piyasada”, ekonomi medyasında pek coşkuyla karşılanıyor. Ekonomi, 2009’da yüzde 5’e yakın küçüldükten sonra, 2010’da yüzde 7’ye yakın büyüdü, yani bir &lt;strong&gt;V yaparak&lt;/strong&gt; çukurdan çıktı, tabi şimdilik... Omurga sanayi için de geçerli bu. Krize giriş öncesi 2008’in üçüncü çeyreğinden sonra sanayi hızla küçüldü. Daralmanın nedeni, ağırlıkla krize giren pazarlarının daralması, yine krizle birlikte iç talebin kasılması, kısa süreli de olsa, yaşanan kur şokuydu. 2008’in 3. çeyreğinden 2009’un ilk çeyreğine sanayi yüzde 22 oranında dramatik bir daralma yaşadı. Kapasiteler hızla rüştü, işçiler işlerinden çıkarıldı. AKP iktidarı, çeşitli vergi teşvikleri, destekler sağlayınca sanayi, 2009’un devamında toparlandı. Bu toparlanmada, geri dönen &lt;strong&gt;sıcak para&lt;/strong&gt; en önemli etkendi. Derken, devamında sanayi, özellikle iç talebin, bankaların tüketici kredileri ve kredi kartlarıyla harekete geçirilmesiyle toparlandı. 2010’un 3. çeyreğine gelindiğinde sanayi üretimi krize girilen 2008’in üçüncü çeyreğini , burun farkı ile olsa da geçti…Geçti geçmesine de, bu nasıl oldu? Mesela, üretimi gerçekleştiren işçiler işlerini koruyabildiler mi, ücretlerini koruyabildiler mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TÜİK, sanayi işletmelerine her 3 ayda bir soruyor; &lt;em&gt;“İstihdamınız, ücret ödemeleriniz ne oldu?”&lt;/em&gt;Sanayi üretimini, istihdam ve ücretlerdeki değişimle birlikte izlediğimizde, görünüyor ki, sanayi üretimi kriz öncesini yakalamış ama, işçi sayısını azaltarak ve ücretlerini azaltarak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQZPaGoygjI/AAAAAAAAAjU/H-t8F4VXink/s1600/2010121511.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5550210900657603122" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 239px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQZPaGoygjI/AAAAAAAAAjU/H-t8F4VXink/s400/2010121511.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TÜİK verilerine göre, 2008’in 3. çeyreğine göre, 2010’un 3. çeyreğinde istihdam yüzde 4 azaltılmış. Yani, sanayi eski üretim düzeyini, işçi sayısını yüzde 4 azaltarak yakalamış. Bu ne demektir? Aynı üretim, 100 kişi ile yapılmak yerine 96 kişi ile yapılmış. Eksik 4 kişinin iş yükü diğerlerine yıkılmış. Ama, o kadar değil, bu iş yükü azaltılmış işçilere, eski ücretleri de ödenmemiş. Peki ne olmuş? İşten çıkarılmayan işçilerin satın alma güçleri yüzde 5 oranında azaltılmış. Yani &lt;strong&gt;işçilerin hem iş yükü ağırlaştırılmış , hem de reel ücretleri azaltılmış…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQZPy2K2ldI/AAAAAAAAAjc/TFY507FMg0A/s1600/2010121522.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5550211325733803474" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 241px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQZPy2K2ldI/AAAAAAAAAjc/TFY507FMg0A/s400/2010121522.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak:TÜİK veri tabanı&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de Türkiye sanayi tarihinde &lt;strong&gt;bir ilk&lt;/strong&gt; yaşandı. 2009’da &lt;strong&gt;nominal ücretler bile&lt;/strong&gt; geriledi. İşçiler, 2008 ücretleriyle çalışmak ya da işten çıkarılmakla tehdit edildiler. 2010’da nominal ücretler artıyor gibi olduysa da, enflasyonla baş edemediler. Görünen, yani nominal sanayi ücretleri, enflasyonun gerisinde kaldı. Böyle olunca da &lt;strong&gt;gerçek, yani reel ücretler&lt;/strong&gt;, 2009’un ilk çeyreğinden &lt;strong&gt;yüzde 8&lt;/strong&gt;, 2008’in üçüncü çeyreğinden yüzde 5 dolayında &lt;strong&gt;geride kaldı.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki neymiş ? Her toparlanmanın, her krizden çıkışın bir faturası varmış ve kapitalizm, “mutad hünerini” göstererek, yükü yine sanayi işçilerinin sırtına yıkarak belini doğrultmaya çalışıyor…Bilmem bunun bir anlamı var mı ?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-4101305651394678827?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/4101305651394678827'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/4101305651394678827'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/12/sanayi-toparlanyor-isciler.html' title='Sanayi Toparlanıyor, İşçiler Toparlanamıyor…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQZPaGoygjI/AAAAAAAAAjU/H-t8F4VXink/s72-c/2010121511.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-746576831672920898</id><published>2010-12-13T10:00:00.004+02:00</published><updated>2010-12-13T10:00:04.705+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Büyüme Efsanesi Bitiyor…</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin Çin ve Hindistan’dan sonra en hızlı büyüyen ekonomi olduğu efsanesi, AKP iktidarı, dalkavukları ve yandaş medya meddahlarınca üflenip duruyor. Keşke öyle olsaydı…Bu yılın yüzde 7-8 büyüme oranına aldanarak ve bu yalan rüzgarının süreceğini sanarak ballandırılan bu efsanenin sonuna gelindi. Bakın nasıl…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resmi biraz büyütüp 2007-2010 dönemini alalım. Bu dönemde ne kadar büyümüş Türkiye ekonomisi? 2007’de yüzde 4,7, 2008’de yüzde 0,7 ve ardından 2009’da yüzde 4,7 küçülme. Diyelim ki 2010 büyümesi yüzde 8 olarak gerçekleşecek. Ne yapar bu dönemin büyüme ortalaması ? &lt;strong&gt;Yüzde 2&lt;/strong&gt;…Oysa &lt;strong&gt;2002-2006&lt;/strong&gt; döneminin büyüme ortalaması &lt;strong&gt;yüzde 7 idi&lt;/strong&gt;…Yüzde 7 büyüme döneminden, yüzde 2 büyüme dönemine hızla vites düşürmüştür &lt;strong&gt;AKP iktidarı.&lt;/strong&gt; Bu büyüme, Türkiye’ye yeter mi? Şimdiden 3 milyonda kemikleşen ve yılda 500 bin artacak işsizler ordusuna bu büyüme iş-aş yaratır mı? Yaratmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2010’un büyümesinin zorlama &lt;strong&gt;bir iç talep kışkırtmasına&lt;/strong&gt; dayandığı da, büyüme parlak şalının altındaki diğer gerçek. Ekonomi, &lt;strong&gt;ihracattan&lt;/strong&gt; rüzgar alamaz hale gelince, varsa yoksa iç tüketime abanılmış durumda. Adeta &lt;strong&gt;dibi kazınarak&lt;/strong&gt; iç taleple büyüme sağlanmaya çalışılıyor ama orada da bakın deniz nasıl tükeniyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk 9 ayı dikkate alarak kriz öncesi ve sonrasının hanehalkı harcamalarını analiz edelim. Kriz yılı 2009’da özel tüketim &lt;strong&gt;yüzde 4 gerilemişti.&lt;/strong&gt; Krizden çıkış yılı 2010’da özel tüketimin &lt;strong&gt;yüzde 6,6 arttığını &lt;/strong&gt;görüyoruz. Demek ki, krizden çıkışta özel tüketim başat bir rol oynamış. 2010’un ilk 9 ayının tüketimi, kirz öncesi yıl 2008’in 9 ayının tüketiminin yüzde 2,3 üstünde. Bu artışta yıllık &lt;strong&gt;yüzde 1,5 nüfus artışının&lt;/strong&gt; rolü de unutulmamalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kriz öncesini sollayan tüketim en çok &lt;strong&gt;hangi alanda&lt;/strong&gt; diye baktığımızda, ailelerin giderinin dörtte birinden fazlasını oluşturan &lt;strong&gt;gıdanın&lt;/strong&gt;, kriz öncesini yüzde 2,5 geçtiğini görüyoruz. Bu harcama artışında gıda enflasyonu da etkili elbette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQShveYZGVI/AAAAAAAAAjE/72NJWZEWvoY/s1600/2010121311.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5549738477808589138" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 364px; CURSOR: hand; HEIGHT: 282px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQShveYZGVI/AAAAAAAAAjE/72NJWZEWvoY/s400/2010121311.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harcamalarda ikinci sırayı alan &lt;strong&gt;ulaştırma-haberleşmede&lt;/strong&gt; kriz öncesinin hala yüzde 1,4 gerisinde harcamalar. Son zamanlarda hızlanan otomobil satışlarına rağmen bu kalem kriz öncesine dönememiş görünüyor. Krizde, özellikle beyaz eşya, mobilya, elektronik gibi ürünlere yapılan harcamalar &lt;strong&gt;yüzde 5 gerilemişti.&lt;/strong&gt; 2010’da bu kalemdeki satışların, kredi kartı kolaylıkları, taksitli satışlar ve hükümetin vergi teşvikleri ile hızla arttığını gördük. Böylece mobilya,ev eşyası vb. deki harcamalar kriz öncesinin yüzde 9,4 üstüne çıktı. Keza, &lt;strong&gt;konut&lt;/strong&gt; ve konutla ilgili harcamalarda da kriz öncesinin yüzde 3 üstünde bir harcama var. Krizde yüzde 14’e varan oranda gerileyen &lt;strong&gt;giyim &lt;/strong&gt;harcamalarının 2010’da freninden boşandığı ve kriz öncesini yüzde 2 geçtiğini görüyoruz. Kriz öncesine ulaşamayan en önemli kalem, &lt;strong&gt;eğlence-kültür&lt;/strong&gt; harcamaları. Bu kalemde kriz öncesine göre yüzde 8,5 düşüş var. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Özel tüketimin, &lt;strong&gt;tüketici kredisi ve kredi kartı&lt;/strong&gt; ile harekete geçirildiğini görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQSij9_l9VI/AAAAAAAAAjM/-SbdydlVKa0/s1600/2010121322.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5549739379647706450" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 324px; CURSOR: hand; HEIGHT: 156px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQSij9_l9VI/AAAAAAAAAjM/-SbdydlVKa0/s400/2010121322.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2008’de yüzde 24 oranında artan bu kredilerin 2009 artışı yüzde 11’e düşmüştü. 2010’un bitmesine 2 ay kala artışın yüzde 25’i bulduğu ve cari fiyatlarla 162 milyar TL’yi aştığı anlaşılıyor. Enflasyondan arındırıldığında bile kredilerde reel bir artış gözleniyor. Peki nereye kadar ? İşsizlik yüzde 12’de basamak yaparken, reel ücret ve maaşlar artmazken hanehalkı nasıl, neye güvenerek yeni borçlanmalar yapacak ve iç talep canlı tutulacak? Tabi ki tutulamayacak ve AB krizi nedeniyle ihracat düşük seyredeceği için, sıcak para girişi ile de ithalat canlı kalacağı için büyüme iyice hız kesecektir. Bu &lt;strong&gt;dandik büyüme&lt;/strong&gt; evresinin de sonuna gelinmiştir…Bize &lt;strong&gt;yeni bir büyüme paradigması&lt;/strong&gt; gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-746576831672920898?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/746576831672920898'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/746576831672920898'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/12/buyume-efsanesi-bitiyor.html' title='Büyüme Efsanesi Bitiyor…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQShveYZGVI/AAAAAAAAAjE/72NJWZEWvoY/s72-c/2010121311.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-4963503470562194523</id><published>2010-12-12T11:59:00.003+02:00</published><updated>2010-12-12T12:04:49.288+02:00</updated><title type='text'>Medya Kültür Para ve İstanbul İktidarı – Mustafa Sönmez</title><content type='html'>Tarih: 10 Aralık 2010 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQSeGUZtvNI/AAAAAAAAAic/aOyeqiYIu1s/s1600/yk1.bmp"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 222px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQSeGUZtvNI/AAAAAAAAAic/aOyeqiYIu1s/s320/yk1.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5549734472220261586" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medya-kültür endüstrisi, 2010 Türkiye’sinde ne gibi niteliksel ve niceliksel boyutlara sahip ve bu endüstri, İstanbul için ne ifade ediyor? Bu sorulara cevap arayan çalışma, 9 bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, medya endüstrisinin Türkiye’de tanımlanışını, tarihsel gelişimini ve İstanbul’un bu alanın merkezi olmasının ekonomi politiğini konu alıyor. İkinci bölüm, yazılı medya alanını konu alıyor ve gazete-dergi yayıncılığının tarihsel gelişimi, bugün vardığı boyutlar, sahiplik durumu analiz ediyor. Üçüncü bölüm elektronik medyaya ait. Bu bölümde 1990′lara kadar devlet tekelinde olan bu alt sektörün bu tarihten sonra katettiği gelişme, bir reklam mecrası olarak büyüklüğü, yazılı medya ile entegrasyonu araştırılıyor. Dördüncü bölüm, yazılı ve elektronik medyaya hizmet veren tedarikçi “yan sanayi”ye ayrılırken haber ajansları, dizi film yapım faaliyetleri gibi alanları inceliyor.&lt;br /&gt;Çalışmanın beşinci bölümü, medya sektörünün en önemli gelir kaynağına aracılık eden sektöre, reklamcılık endüstrisine ayrılırken, reklamın hızla, medya-kültür alanının ana gelir kaynağı haline gelmesine dikkat çekiyor ve bu alandaki “yeniden metalaşma” sürecinin ipuçlarına parmak basıyor. Altıncı bölümde “süresiz yayın” diye de adlandırılan kitap yayıncılığı var. Yedinci bölüm, basım sanayinin analizine ve İstanbul’un bu sanayideki yerine ayrıldı. Sekizinci bölümde, spor-eğlence bileşiminin popüler branşı futbolun endüstrileşmesi ve medya-kültür alanı ile ilişkileri konu edildi. Dokuzuncu ve son bölümde ise medyada sermaye birikim sürecine paralel değişen üretim ve yönetim ilişkileri, bu süreçte medya çalışanlarının sınıfsal farklılaşması, sonuçta da bir medya aristokrasinin ortaya çıkışı konu alınıyor. Bu aristokrasinin, giderek diktatoryal bir özellik kazanan medya yönetimlerindeki araçsal rolü ve bu trende karşı demokratikleşme adına yapılabilecek şeyler, yine bu final bölümünde tartışılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SayfaSayısı:160&lt;br /&gt;YordamKitapları&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-4963503470562194523?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/4963503470562194523'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/4963503470562194523'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/12/medya-kultur-para-ve-istanbul-iktidar.html' title='Medya Kültür Para ve İstanbul İktidarı – Mustafa Sönmez'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQSeGUZtvNI/AAAAAAAAAic/aOyeqiYIu1s/s72-c/yk1.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-2650197697080270140</id><published>2010-12-11T10:30:00.004+02:00</published><updated>2010-12-11T10:45:03.315+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Kriz Öncesine Hangi Sektörler Dönebildi?</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2010’un üçüncü çeyreğinin büyüme oranının yüzde 5,5 olarak açıklanması, biraz hayal kırıklığı yarattı. Son 3 çeyrekte sırasıyla yüzde 6, 12,10 dolayında büyüyen ekonominin bu çeyrekte de yüzde 7-8 büyümesi beklenirken yüzde 5,5 şaşkınlık yarattı. Ekim-Aralık dönemini kapsayan dördüncü çeyrek ile birlikte, 2010’un tamamında yıllık büyümenin yüzde 7’ye ulaşabileceği tahmin ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQM3A7u4eYI/AAAAAAAAAiE/nWKh0w94Ud0/s1600/201012111.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5549339655024441730" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 287px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQM3A7u4eYI/AAAAAAAAAiE/nWKh0w94Ud0/s400/201012111.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak:TÜİK veri tabanı&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2010’un 9 ayı ile 2010’un ilk 9 ayı kıyaslandığında ortada &lt;strong&gt;yüzde 9’a&lt;/strong&gt; yakın bir büyüme var. Bu, kriz yılından çıkışı ifade ediyor. Ama madalyonun iki yüzünü görmek istiyorsanız, &lt;strong&gt;kriz öncesindeki büyüme&lt;/strong&gt; ile kriz sonrasını da kıyaslamak gerekir. Bunu yaptığımızda ne görüyoruz? Yani 2010’un ilk 9 ayında gerçekleşen mal ve hizmet üretimi, krize girilmeden önceki 9 ayda , yani 2008’in 9 ayında ne olmuştu? Bu sorunun cevabı arandığında, kriz öncesinden sadece binde 2 bir artış olduğunu görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sektörel olarak baktığımızda kriz öncesi çizgiyi yakalayamamış bazı sektörler var. Bunlar, &lt;strong&gt;ulaştırma, ticaret,inşaat ve madencilik&lt;/strong&gt;…Bu sektörler 2008’in 9 ay performansını yakalayamamış durumdalar. Formdaki sektörler ise finans ve turizm… &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tabi ki, kriz öncesinden bu yana &lt;strong&gt;nüfus artışını&lt;/strong&gt; dikkate almak gerekir. Her yıl nüfusu en az 1 milyon, ya da yüzde 1,5’a yakın artan Türkiye’de, nüfus kriz öncesine göre en az 2 milyon artarken, milli gelirin artmadığı anımsanırsa, özünde, aynı milli gelir somununu, nüfusu 2 milyon artarak 73 milyonu bulmuş nüfusa paylaştırmak demek. Bu da, acı ama gerçek, &lt;strong&gt;hala yoksullaşma demek.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;2010’un 9 ayındaki büyüme, kriz yılı 2009’un 9 ayındaki milli gelir ile karşılaştırıldığında, milli gelirdeki payı yüzde 25’e yaklaşan &lt;strong&gt;imalat sanayinin&lt;/strong&gt; yüzde 15’e yakın büyüdüğünü görüyoruz. İmalat sanayinin, kriz öncesini ancak yakalayabildiği anlaşılıyor. Ekonominin ikinci önemli sektörü &lt;strong&gt;ulaştırma-haberleşme&lt;/strong&gt; ise kriz öncesine dönebilmiş görünmüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQM5BcM2eKI/AAAAAAAAAiM/s0X0l7VCvYQ/s1600/2010121122.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5549341862763329698" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 393px; CURSOR: hand; HEIGHT: 330px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQM5BcM2eKI/AAAAAAAAAiM/s0X0l7VCvYQ/s400/2010121122.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonominin üçüncü önemli sektörü &lt;strong&gt;ticarette&lt;/strong&gt; yüzde 14 büyüme görünse de kriz öncesine göre yüzde 5 gerileme var hala…Ekonomideki payı yüzde 12’ye yaklaşan &lt;strong&gt;finans,&lt;/strong&gt; hem kriz yılına hem de kriz öncesine göre doludizgin büyümüş sektör. Finansın yanında negatife düşmeyen öteki sektör &lt;strong&gt;turizm…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tarımda&lt;/strong&gt; 2009’a göre küçülme var, ama 2008’e göre büyüme yaşanmış. &lt;strong&gt;İnşaat,&lt;/strong&gt; 2009’a göre yüzde 19 büyüse de kriz öncesi performansının yüzde 4 dolayında gerisinde.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-2650197697080270140?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/2650197697080270140'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/2650197697080270140'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/12/kriz-oncesine-hangi-sektorler-donebildi.html' title='Kriz Öncesine Hangi Sektörler Dönebildi?'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TQM3A7u4eYI/AAAAAAAAAiE/nWKh0w94Ud0/s72-c/201012111.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-8915115909695704208</id><published>2010-12-10T10:00:00.004+02:00</published><updated>2010-12-10T10:00:11.362+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Asya, G.Amerika Büyüyor, Doğu Avrupa Yerlerde…</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, 2010’un ikinci çeyreğinde yüzde 11’in üstünde büyüme ile, &lt;strong&gt;“yükselen çevre ülkeleri ”&lt;/strong&gt; içinde- hatta Çin’i de geçerek- en hızlı büyüyen ekonomi olarak dikkati çekmişti. Kimse, bu nemenem büyüme, filan diye sormuyor. Bu ülke hangi kaynakla büyümüş, büyürken dış ticaret açığı mı vermiş, açık cari açığını nereye çıkarmış, istihdam yaratmış mı, bölüşüm düzelmiş mi, gibi muzır sorular sorulmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gün açıklanacak (açıklanan) üçüncü çeyrek verisi ile 2010’un büyüme verisi biraz daha netlik kazanacak. 2009’da yüzde 4,7 küçülen Türkiye ekonomisinin, 2009 son çeyreğinde başlayan toparlanmasını 2010’un ilk yarısındaki hamlesi izlemişti. Eğer bu gün açıklanacak 3. çeyrekte ekonomi yüzde 7 büyümüş görünürse-ki muhtemeldir- bunu son çeyreğin yüzde 3-5 arasındaki büyümesi izleyecek ve yıl, yüzde 7-8 arası bir büyüme oranı ile kapanacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyelim ki, 2010 büyümesi yüzde 8 dolayında gerçekleşti. Bu, “yükselen çevre ülkeleri” kategorisindeki ülkeler içinde Türkiye’yi nereye koyar ? &lt;strong&gt;IMF&lt;/strong&gt;’in Ekim 2010 raporundaki öngörülere bakarsak, 2010’da büyüme liginde ilk sırayı yine yüzde 10,5-11 arasında büyümesi beklenen &lt;strong&gt;Çin,&lt;/strong&gt; onu da yüzde 9-10 arası büyümesi beklenen &lt;strong&gt;Hindistan&lt;/strong&gt; izleyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TP9Rw6g-TjI/AAAAAAAAAh8/BchLfUuIAG8/s1600/2010121011.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5548243166726868530" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 323px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TP9Rw6g-TjI/AAAAAAAAAh8/BchLfUuIAG8/s400/2010121011.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IMF’e göre, “yükselen ülkeler ligi”nde üçüncü sırayı &lt;strong&gt;Peru &lt;/strong&gt;alacak ve &lt;strong&gt;Türkiye&lt;/strong&gt; yüzde 8’e yaklaşan büyümesi ile dördüncü olacak. Bir başka yükselen dev &lt;strong&gt;Brezilya&lt;/strong&gt; ise yüzde 7,5 dolayında büyüyecek gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece yükselenler liginde ilk 5’i, 2 Asya, 2 G.Amerika ülkesi ile IMF tanımına göre bir Doğu Avrupa ülkesi olarak Türkiye paylaşmış olacak. Yine IMF öngörülerine göre, Asya’dan &lt;strong&gt;Filipinler, Malezya, Endonezya,&lt;/strong&gt; Türk Cumhuriyetlerinden &lt;strong&gt;Kazakistan&lt;/strong&gt; yüzde 5,5-yüzde 7 arasında büyüme gerçekleştirecekler. Güney Amerika’nın diğer ülkelerinden &lt;strong&gt;Şili, Meksika,Kolombiya &lt;/strong&gt;yüzde 5’e yakın büyüme ile 2010’u kapatacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece, Asya ve Güney Amerika ülkelerinin yükselen ülkelerinin en az yüzde 5 büyüme ile 2010’u kapatacakları anlaşılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin yer aldığı Doğu Avrupa ülkeleri içinde Türkiye, yüzde 8 dolayında büyürse, bu bölgenin en hızlı büyümüş ve krizden en hızlı toparlanmış ülkesi olacak. Bu bölgenin ikincisi Rusya olacak. IMF’e göre Rusya yüzde 4 büyüme ile yılı kapatacak. Polonya da, Rusya kadar olmasa da büyüme ile yılı kapatacak ülkelerden. 2008 ve 2009’u daralarak geçiren ülkelerden &lt;strong&gt;Çek’lerin&lt;/strong&gt; büyümesi yüzde 2’yi, &lt;strong&gt;Macarlarınki &lt;/strong&gt;yüzde 1’i ancak bulacak. &lt;strong&gt;Bulgaristan&lt;/strong&gt; sıfır büyüme ile yılı kapatırken &lt;strong&gt;Hırvatistan ve Romanya&lt;/strong&gt; büyüme yerine yine küçülme ile yılı kapatacaklar. Doğu Avrupa’nın yükselen ülkeleri, özellikle AB’nin yaşamakta olduğu krizin ihracat pazarlarını olumsuz etkilemiş olmalarının etkisiyle toparlanmakta zorluk yaşadılar. Bunlardan Türkiye, pazar kaybını Orta Doğu ve Kuzey Afrika’dan telafi etmeye çalışırken Rusya’nın da enerji tedarikçisi olarak kuyruğu biraz toparlayabildiği, Polonya’nın iyi kötü doğrulduğu görülürken öteki Doğu Avrupa ülkelerinin toparlanmaları, AB’deki ağabeylerinin toparlanmasına bağlı görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-8915115909695704208?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/8915115909695704208'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/8915115909695704208'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/12/asya-gamerika-buyuyor-dogu-avrupa.html' title='Asya, G.Amerika Büyüyor, Doğu Avrupa Yerlerde…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TP9Rw6g-TjI/AAAAAAAAAh8/BchLfUuIAG8/s72-c/2010121011.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-455058012376900255</id><published>2010-12-08T10:00:00.003+02:00</published><updated>2010-12-08T10:00:06.334+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Devlet Bütçesinde Polis Sağlıktan Önde…</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağımlı kapitalizmin hüküm sürdüğü bu ülkede hiçbir dönem, Batılı anlamda bir demokrasi olmadı, bu gidişle de olmayacak. Bol soslu “ileri demokrasi” teranelerine karşın tamamen örgütsüzleştirilmiş, hakları kullandırılmayan bir toplumuz biz. 13 milyon ücretliye karşılık toplu sözleşme hakkını kullanabilen sayısı 300 bini geçmezken, grev hakkını kullanabilenlerin sayısı yılda bini bile bulmazken nasıl bir demokrasiden söz edebilirsiniz ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resmi işsiz sayısı 3 milyon ve bunların 1 milyonu 15 ila 24 yaş arası gençler. Çoğu çocuk, özellikle kız çocukları, ilkokuldan sonra eğitim alamıyor. Ortaöğrenimini tamamlayan üniversiteye gidemiyor. Üniversitede okuyan yarının işsizliğinden korkuyor, tedirgin. Üniversite bitiren iş bulamıyor. Böyle bir gençlik patlamaz da ne yapar? Böyle bir gençlik yarınını kaybetmemek için bugünden bir araya gelip tepki koymasın, bağırmasın, endişelerini dile getirmesin de ne yapsın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neoliberal bağımlı kapitalizmin yürütme organı AKP iktidarı bu azgelişmiş idare tarzını şimdilerde &lt;strong&gt;dinci bir otoriterliğe&lt;/strong&gt; doğru büküyor. 12 Eylül’den kalan tüm yasakları muhkemleştiriyor. Olası tepkileri de &lt;strong&gt;cemaatçi bir polis devleti&lt;/strong&gt; eliyle, kan ve gözyaşı akıtarak bastırıyor. Devletin bütçesi de bu yapıyı sürdürmeye dönük harcanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçte ikisi KDV,ÖTV gibi dolaylı vergiler olarak tüketici halktan ve yine doğrudan olanı da ağırlıkla bordro mahkumu işçi, memur,emekliden toplanan vergilerin nereye harcandığına göz attığımızda, nasıl bir ülke olduğumuz kendiliğinden ortaya çıkıyor zaten.&lt;br /&gt;Bu yılın Ocak-Ekim döneminde bütçe harcamaları 230 milyar TL’yi bulmuş. Peki nereye, ne için harcanmış bütçe ? Bir kere yüzde 22’ si , işçi primlerinin üstüne yatarak SGK’ya devasa açıklar verdirenleri ödüllendirircesine, sosyal güvenlik açıklarını kapatmak için harcanmış. İkinci sırada ne var? Çoğu rantiyelere, dış kreditörlere ödenen faizlere harcanmış . Ne kadar? Bütçenin yüzde 18’i. Üçüncü sırada 16 milyon öğrenci için lütfedilip ayrılan eğitim bütçesi var ki toplamı 32 milyar TL, oranı da yüzde 14. Devletin yönetimine ayrılan yüzde 14’e yakın payı da geçtikten sonra ne geliyor? &lt;strong&gt;Polis-mahkeme,cezaevi harcamaları…&lt;/strong&gt;Öyle böyle değil bütçeden yaklaşık 15 milyar TL harcanmış bu baskı mekanizması için.Yani bütçenin yüzde 6,5’u …&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TP35gAzLUBI/AAAAAAAAAh0/kMEeJkNWjtg/s1600/2010120811.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5547864644356100114" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 234px; CURSOR: hand; HEIGHT: 355px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TP35gAzLUBI/AAAAAAAAAh0/kMEeJkNWjtg/s400/2010120811.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak;Muhasebat Genel Müdürlüğü veri tabanı&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletin baskı mekanizmasına 15 milyar TL harcanırken halkın sağlığı için harcanan para, bundan 3 milyar TL eksik. Yani, sağlığın, polis-hapis harcamalarının gerisinden geldiği bir ülke burası…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Böyle olduğu için, RTE’nin söz ve eylemlerine karşı görüşlerini halka duyurmak için toplantı ve gösteri yürüyüşü yapmak isteyen gençler dövülüyor. “İleri demokrasi”mizde, grev ve toplu sözleşme hakkının olmadığı gibi, son olaylar, ‘toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı’nın (kısaca toplantı hakkı) olmadığını da gösterdi ve polisin yurttaşlara karşı ne kadar acımasız olduğunu da sergiledi. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Olayların televizyonlara yansıyan görüntüleri izlenirken İstanbul Emniyet Müdürü, bu görüntülerden hiç rahatsız olmuş mudur acaba? Polisi uzun coplarla saldıran, biber gazını olanca hızıyla yakınındaki gençlerin yüzüne boşaltmasından rahatsız olmayan biri, nasıl İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün başında tutulur ? Çocuklarına bu zulmün reva görüldüğü hangi aile, kim, kendini artık emniyette, huzurlu hisseder? &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bugün yürürlükteki, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası toplantı hakkını önleyen birçok madde içeriyor. Bu yasa 1983 yılında çıkarılmıştı, 7 kez değiştirildi ama yine , bugün de, herkes, önceden izin almadan, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahip değildir! Toplantı hakkının yazıldığı maddenin ikinci fıkrasında, bu hak, “Ancak…” larla iğdiş edilmiştir. Hak, bakın nasıl iğdiş edilmiş; (bu hak)… ‘&lt;em&gt;millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla’ ve kanunla sınırlanabilecektir…&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Yasa, , &lt;strong&gt;‘Toplantı hakkı serbesttir’&lt;/strong&gt; anlayışıyla yeniden yazılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-455058012376900255?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/455058012376900255'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/455058012376900255'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/12/devlet-butcesinde-polis-saglktan-onde.html' title='Devlet Bütçesinde Polis Sağlıktan Önde…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TP35gAzLUBI/AAAAAAAAAh0/kMEeJkNWjtg/s72-c/2010120811.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-6640728546973309501</id><published>2010-12-06T10:00:00.002+02:00</published><updated>2010-12-06T10:00:01.038+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Krizde En Hızlı Düşen de Kalkan da İstanbul’muş!...</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkelerin “büyük-küresel(?) kent”leri küresel krizden önce nasıl bir büyüme temposuna sahipti, krizden nasıl etkilendiler? En önemlisi kriz sonrası ne kadar toparlanabildiler? İşte bu sorular, &lt;strong&gt;London School of Economics&lt;/strong&gt; ve Başkan Yardımcılığını &lt;strong&gt;Kemal Derviş’in&lt;/strong&gt; yaptığı &lt;strong&gt;Brookings Enstitüsü’&lt;/strong&gt;nün hazırladığı &lt;strong&gt;Küresel Metropol İzleme Raporu&lt;/strong&gt; (Global MetroMonitor)nda araştırıldı ve sonuçlar yayımlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rapora göre İstanbul, 53 ülkedeki 150 anakent (metropol) içinde büyümede birinci sırayı aldı. Buraya kadar olan parlak performansı, raporu haberleştiren &lt;strong&gt;Anadolu Ajansı&lt;/strong&gt; (AA) böyle vermişti ama madalyonun öbür yüzündeki gerçeği ise her nedense es geçmişti: Aynı rapora göre, aynı İstanbul , kriz sırasında da &lt;strong&gt;en çok küçülen 10 kentten&lt;/strong&gt; biri idi! 150 kent arasında İstanbul 143.sıraya kadar gerilemişti. Kriz öncesinde, yani 1993-2007 döneminde ise sırası 44 olarak belirlenmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz konusu raporu, AKP iktidarının takdirini alacak biçimde cımbızlayan AA’ya, medya mutfaklarımızın hep ihtiyatla yaklaşmaları gerektiğini öteden beri söylerim. Ne yazık ki yine haklı çıktım. &lt;strong&gt;Bizim gazete de dahil,&lt;/strong&gt; herkes AA’nın haberini olduğu gibi kullandı. (*).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel Metropol İzleme Raporu (Global MetroMonitor), incelemeye aldığı 150 metropolün nüfusunun toplam ülke nüfuslarının yüzde 12’sini oluşturmalarına karşılık, ülke milli gelirlerindeki payının yüzde 46’ya ulaştığını belirtiyor. Bu da, sermayenin mekana yayılımında ne kadar büyük bir yoğunlaşma olduğunu, birçok ülkede bölgesel dengesizliğin parmak ısırtan boyuta ulaştığını göstermeye yetiyor. Rapor, kentlerde &lt;strong&gt;gelir ve istihdamdaki &lt;/strong&gt;değişimi ölçüt alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toparlanma dönemi olan 2009-2010 döneminde, &lt;strong&gt;İstanbul birinci&lt;/strong&gt; sırayı alırken, bugün AB’deki krizin merkezinde yer alan, Atina, Madrid, Valensiya, Selanik, Barselona, Dublin, 150 kentlik listede son 10’dalar. Rapora göre krizin ardından en iyi toparlanan ilk 10 kent şöyle: 1-İstanbul, 2-Şenzen, 3-Lima, 4-Singapur, 5-Santiago, 6-Şangay, 7-Guangzhou, 8-Pekin, 9-Manila, 10-Rio de Janeiro. Sıralamada finans kenti New York 77., Washington ise 37. sırada yer aldı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rapor, küresel kriz öncesi uzun dönemde&lt;strong&gt; (1997-2007)&lt;/strong&gt; 150 anakent içinde İstanbul’u, &lt;strong&gt;44. sırada &lt;/strong&gt;gösteriyor. Küresel krizin küçülme ve durgunluk dönemine ait &lt;strong&gt;(2007-2010)&lt;/strong&gt; yılların sıralamasında ise İstanbul, &lt;strong&gt;143. sırada&lt;/strong&gt; yer alarak en çok küçülen 10 metropolden biri olmuş. Yani krizde en fena etkilenen 7 metropolden biri olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TPuMM4NRtoI/AAAAAAAAAhs/Lgp1GwsVBGI/s1600/2010120611.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5547181518911288962" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 310px; CURSOR: hand; HEIGHT: 136px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TPuMM4NRtoI/AAAAAAAAAhs/Lgp1GwsVBGI/s400/2010120611.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar tamam da, insanın aklını kurcalayan, birkaç şey var. Bilinir ki, , Türkiye’de, İstanbul’da dahil olmak üzere, gelirin ve istihdamın illere, bölgelere göre dağılımı hep gecikmeli yayınlanır. Bu iki veriyi de TÜİK hazırlar. Milli gelirin illere ve bölgelere göre dağılımı ile ilgili son bilgi 2004-2006 yılına aittir. 2001 ve öncesi var ama 2002 ve 2003 bilgileri yok. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;İşgücü-istihdamın ise illere, bölgelere göre dağılımında elimizde 2004 - 2009 dönemi verileri var. Dolayısıyla 2010 yok. Demek ki, 2006’dan bu yana İstanbul’un ülke milli gelirindeki payını ve değişim oranlarını bilmiyoruz. 2009 sonrasında da istihdam verileri yok. Bizde bu veriler yoksa raporu hazırlayan London School of Economics ve Derviş’in yönettiği Brookings Enstitüsü’nde nasıl olacak ? O zaman, araştırmanın en azından İstanbul ile ilgili kısmı , daha çok ülkenin genelinde yaşanan büyüme ve istihdam eğilimlerinin İstanbul’a uyarlanması ile &lt;strong&gt;“üretilmiş”.&lt;/strong&gt; Ama eğer böyleyse-başka türlü olması mümkün değil- bunun da, böyle ciddi bilim kurumlarınca metot kısmında ifade edilmesi gerekmez miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;(*) Raporun tamamı için link: http://www.brookings.edu/~/media/Files/rc/reports/2010/1130_global_metro_monitor/1130_global_metro_mon&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-6640728546973309501?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/6640728546973309501'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/6640728546973309501'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/12/krizde-en-hzl-dusen-de-kalkan-da.html' title='Krizde En Hızlı Düşen de Kalkan da İstanbul’muş!...'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TPuMM4NRtoI/AAAAAAAAAhs/Lgp1GwsVBGI/s72-c/2010120611.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-5382935049819703098</id><published>2010-12-04T10:00:00.004+02:00</published><updated>2010-12-04T10:00:06.038+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Fiyatlar Kasım’da Hız Kesse de , Mutfak Alev, Alev…</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Kasım ayı tüketici fiyatlarında artış 0,03’te kaldı. Eylül’ün yüzde 1,2, Ekim’in yüzde 1,8’lik fiyat artışları hatırlandığında Kasım ayının enflasyonda &lt;strong&gt;soluklanma ayı&lt;/strong&gt; olduğunu söylemek mümkün. Alt sektörler itibariyle baktığımızda, TÜFE’nin çok düşük artışında &lt;strong&gt;gıda maddelerinin&lt;/strong&gt; en önemli rolü oynadığı anlaşılıyor. Gıda-içecekte önceki aylarda hızla artan fiyatların Kasım’da artışı kesip &lt;strong&gt;yüzde 2 ye yakın gerilediği&lt;/strong&gt; anlaşılıyor. Sebze-meyvede sera üretiminin arzı, ette hem ithalat hem de Kurban Bayramı nedeniyle artan arzın, fiyat düşüşlerini getirdiği görülüyor.&lt;br /&gt;Gıdadan sonra, yine Bayram nedeniyle turizmde paket turların ucuzlatıldığı görülüyor. Eğitim, eğlence-kültür maddelerinde de fiyat artışı değil, düşüş yaşanmış.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Alt ve orta gelirli ailelerin bütçelerinde yüzde 35’e yakın yer tutan gıda-içeceğin Kasım’da fiyat düşüşü yaşamış görünse de yıllık bazda artışın yüzde 13’e yaklaştığı ve yüzde 7’lik ortalama enflasyondan çok yukarıda seyrettiği gerçeği değişmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TPlJF68WwnI/AAAAAAAAAhc/U6B0cBP5TkI/s1600/2010120411.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5546544782154056306" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 204px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TPlJF68WwnI/AAAAAAAAAhc/U6B0cBP5TkI/s400/2010120411.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yılın Temmuz ayında TÜFE’nin 2 puan altında olan gıda enflasyonunun Ağustos’tan sonra TÜFE’yi sollayıp 2 puan öne geçtiğini görmüştük. Bu fark, Eylül’de 6 puana kadar çıkarken soluklandığı Kasım ayında bile TÜFE’den yine 5 puan önde. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kasım ayında gıda fiyatlarındaki artışın durması hatta birçok üründe gerilemesi, yıllık bazda &lt;strong&gt;gıdanın enflasyon şampiyonu&lt;/strong&gt; olduğu gerçeğini değiştirmedi. Mesela, &lt;strong&gt;domateste&lt;/strong&gt; Kasım’da sera üretiminin arzı ile fiyatlar yüzde 22 düşmüş görünüyor ama yıllık bazda domates fiyatlarındaki artış &lt;strong&gt;yüzde 180&lt;/strong&gt; gibi fahiş bir yerde. Yıllık gıda şampiyonasının ikincisi &lt;strong&gt;sarımsak&lt;/strong&gt; Kasım’da da yüzde 5’e yakın artmış yıllık artışını yüzde 96’ya çıkarmış. &lt;strong&gt;Marul &lt;/strong&gt;yüzde 5 gibi ucuzlamış Kasım’da ama yıllık artışı &lt;strong&gt;yüzde 73&lt;/strong&gt;…Domatese bağlı olarak, &lt;strong&gt;salça&lt;/strong&gt;, kasım’da da yüzde 13 fiyat artışı yaşamış ve yıllık artışı &lt;strong&gt;yüzde 60’a&lt;/strong&gt; yaklaşmış. &lt;strong&gt;Fasulye&lt;/strong&gt; yüzde 6 ucuzlamış geçen ay ama yıllık artışı yine &lt;strong&gt;yüzde 31&lt;/strong&gt; ile yüzde 7 dolayındaki TÜFE’nin 4 kat üstünde. Pırasa, ıspanak,salatalık, yeşil soğan gibi &lt;strong&gt;sebzelerde de fiyat düşüşü&lt;/strong&gt; var Kasımda ama yıllık artışlar &lt;strong&gt;yüzde 45-50&lt;/strong&gt; dolayında..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TPlKFgbkZ-I/AAAAAAAAAhk/u7_A9RNW0eU/s1600/2010120422.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5546545874548844514" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 351px; CURSOR: hand; HEIGHT: 272px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TPlKFgbkZ-I/AAAAAAAAAhk/u7_A9RNW0eU/s400/2010120422.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban Bayramı nedeniyle et arzının artması ve et ithalatı, fiyatları Kasım’da düşürmüş görünüyor. Koyun eti pek artmazken &lt;strong&gt;dana etinde&lt;/strong&gt; yüzde 3,5 düşüş görünmüş.Ama yıllık olarak kırmızı et fiyatının &lt;strong&gt;yüzde 27’nin&lt;/strong&gt; üstünde arttığını görüyoruz. &lt;strong&gt;Balıkta &lt;/strong&gt;yüzde 10 fiyat düşüşü olsa da yıllık artış &lt;strong&gt;yüzde 13’e&lt;/strong&gt; yakın hala…Ette durumu &lt;strong&gt;tavuk eti&lt;/strong&gt; kurtarıyor. Kasım’dada yüzde 11 ucuzlayan tavuk etinin yıllık bazda &lt;strong&gt;yüzde 12 ucuzladığı&lt;/strong&gt; görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kasım ayı itibariyle yıllık TÜFE yüzde 7,3’e düşse de birçok üründe farklı. Mesela &lt;strong&gt;içki ve tütünde&lt;/strong&gt; yıllık artış &lt;strong&gt;yüzde 28’i&lt;/strong&gt; bulmuş. Hükümetin alkollü içkilerden aldığı vergiyi artırmasıyla rakı fiyatının Kasım’da yüzde 20’ye yakın arttığı görülüyor. 30 TL’lik büyük rakı şimdi 36 TL…Gıdanın yıllık artışının yüzde 13 olduğunu tekrarlayalım. Gıdadaki fiyat artışlarına bağlı olarak &lt;strong&gt;lokantalarda&lt;/strong&gt; da fiyatlar yıllık bazda &lt;strong&gt;yüzde 11&lt;/strong&gt; artmış görünüyor. Arabası olanların masrafları yüzde 10’un üstünde artarken sağlık faturaları da yüzde 10’a yakın zam görmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle, Kasım’da mutfak zam sağnağı yaşamamış olabilir ama gelirleri enflasyon kadar bile artmayan aileler için mutfak giderleri hala çok yüksek ve hayat hep pahalı…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-5382935049819703098?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5382935049819703098'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5382935049819703098'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/12/fiyatlar-kasmda-hz-kesse-de-mutfak-alev.html' title='Fiyatlar Kasım’da Hız Kesse de , Mutfak Alev, Alev…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TPlJF68WwnI/AAAAAAAAAhc/U6B0cBP5TkI/s72-c/2010120411.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-5189077983294906353</id><published>2010-12-03T10:00:00.001+02:00</published><updated>2010-12-03T10:00:02.493+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Futbol - Sinema'/><title type='text'>Para-Sinema-Para…</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kriz, işsizlik, Wikileaks depremi…Bütün bunlardan bunaldıysanız kendinizi bir sinemadan içeri atın. Bu gün vizyona giren Yavuz Tuğrul-Şener Şen- Cem Yılmaz üçlüsünün &lt;strong&gt;Av Mevsimi&lt;/strong&gt; filmini seyredin mesela. Çağan Irmak’ın &lt;strong&gt;Prensesin Uykusu&lt;/strong&gt; da iyi bir film. &lt;strong&gt;Çoğunluk&lt;/strong&gt;, ancak Beyoğlu’nda 30 koltuklu bir sinemada yer bulmuş kendisine, ama gidin, izleyin. Salonları, kifayetsiz muhteris Mahsun Kırmızıgül’ün &lt;strong&gt;Newyork’ta Beş Minaresi&lt;/strong&gt; kapatmış. O gazla bir de &lt;strong&gt;Çanakkale&lt;/strong&gt; filmi çekecekmiş Kırmızıgül…Vizyona yeni yılın ilk ayında girecekler arasında Fethullahçıların yapımı &lt;strong&gt;Saidi Nursi&lt;/strong&gt; de var. Bir de &lt;strong&gt;Kurtlar Vadisi Filistin…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk sineması hızlı bir metalaşma ve endüstrileşme yolunda. Öyle böyle değil, en büyük hasılatı Türk filmleri ezici bir biçimde yapıyor. Son 20 yılın en çok seyredilen filmlerinden sadece ikisi, &lt;strong&gt;Titanik ve Avatar,&lt;/strong&gt; yabancı yapım. Geri kalanlar hep Türk filmi. Her film, 4,5 milyon ila 2,5 milyon arasında seyirci toplamış. Bu, her film için &lt;strong&gt;ortalama 25 milyon TL’lik hasılat&lt;/strong&gt; demek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TPd3PfzEMUI/AAAAAAAAAhU/fZesSry-c50/s1600/20101200311.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5546032574247481666" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 218px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TPd3PfzEMUI/AAAAAAAAAhU/fZesSry-c50/s400/20101200311.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk sinemasında 1990 sonrası endüstrileşmeye yol açan bir dizi etken var. Birincisi dış kaynakla büyüyen ekonomiden, Türk sinema sektörü de yararlandı. 73 milyonluk nüfusun dörtte üçü kentlere taşınırken artan iç tüketim AVM’leri, plazaları, onların içinde de sinema salonlarını yarattı. Sayıları 226’yı bulan AVM’lerin yüzde 40’ı İstanbul’da toplanırken diğerleri irili ufaklı birçok kentte ve hemen hepsinde sinema salonları açıldı. Eğlencenin endüstrileştiği İstanbul’da hızla yeni sinema salonları inşa edildi. Yine 1990 sonrası onlarca televizyon kanalının yerli film talebinde patlama yaşandı. Eski Türk filmlerine bile “nur yağdı”...En çok da TV’lerin &lt;strong&gt;dizi modası,&lt;/strong&gt; sinema endüstrisinin altyapısına, ekipmanı ve kadrosuna ivme kazandırdı. Birçok sinemacı, dizi de çekmeye başladı ama diziden kazandıkları ile özellikle ölü sezonlarda sinema filmi yapmayı sürdürdüler. TV’de yıldızlaşan starlar ( Recep İvedik,Cem Yılmaz,Yılmaz Erdoğan) bu popülaritelerini sinema filmine tahvil etmekte gecikmediler. Giderek, geniş anlamda medyada çok hızlı bir&lt;strong&gt; entegrasyon&lt;/strong&gt; yaşandı. Yazılı medya-TV bütünleşmesini, dizi yapımcılığı-sinema filmi üreticiliğinin entegrasyonu izlerken, sinema, özellikle de diziler, reklamların ana taşıyıcısı oldular. Sinema salonları, kendi başlarına reklamlarda yüzde 5’e yakın pay almaya başladılar. Sinemaya, bira, iletişim firmaları başta olmak üzere birçok firmanın &lt;strong&gt;sponsor &lt;/strong&gt;olarak katılmasıyla, getiri arttı (*).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinemada yerli yapımların bu kadar ezici üstünlük sağlamasında, sinemacıların , esas olarak kültür gıdasını TV’den alan seyircinin yerleşik beklentisini iyi “okumaları” ana etken. Popüler kültürün kahkaha, gözyaşı, şiddet, cinsellik, korku vb. ögelerini, dizilerden sonra sinema filmi tavasında yerli seyircinin damak tadına uygun pişirmede bir biriyle yarışan sinemacılar, hızla sinema üstünden sermaye birikiminde hatırı sayılır mesafe kat ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz, sinemada metalaşma ve endüstrileşmede ana etkenlerden biri, sektördeki&lt;strong&gt; ucuz ve güvencesiz işgücü. 2009&lt;/strong&gt; Sosyal Güvenlik Kurumu verileri, sinema filmi ve ses kaydı yayıncılığı diye sınıfladığı faaliyet alanında bin 235 firma ve 11 bin dolayında kayıtlı istihdama işaret ediyor. Oysa sinema ve müzik endüstrisinde çalışanların bu rakamların çok üzerinde olduğu bilinir. Düşük ücret ve güvencesizlik ana sorun. Nitekim DİSK-Sine-Sen 2009 raporunda çalışma koşullarını şöyle özetlemektedir: &lt;em&gt;“… filmlerin setlerinde çalışanların yüzde 90’ı ise sosyal güvenlikten yoksun ve sigortasız çalışmaktadır…ortalama çalışma süresi yaklaşık olarak 16-18 saattir. Bu çalışmalarda hiçbir ekip fazla mesai alamamaktadır. Setlerde çocuk oyuncular dahi uygun olmayan koşullarda ve saatlerce çalıştırılmaktadır. İnsanlık dışı ağır çalışma koşulları, yorgunluk, uykusuzluk ve stres yüzünden geçen yıl 3 kişi iş kazasında öldü; 1 kişi intihar etti ve 1 kişi de kalp krizi geçirip öldü..”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Rahat koltuklarımıza gömülerek izlediğimiz hayal mahsullerinin hamurunda sinemacının yaratıcılığı kadar emeğin kanı, teri ve gözyaşı olduğunu unutmayalım...İyi seyirler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;(*) Medyada entegrasyonun geniş tahlili, önümüzdeki hafta Yordam Kitap yapımı olarak piyasaya çıkacak olan Medya, Kültür, Para ve İstanbul İktidarı başlıklı çalışmamda yer alıyor.&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-5189077983294906353?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5189077983294906353'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5189077983294906353'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/12/para-sinema-para.html' title='Para-Sinema-Para…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TPd3PfzEMUI/AAAAAAAAAhU/fZesSry-c50/s72-c/20101200311.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-1804449929408306625</id><published>2010-12-01T10:00:00.002+02:00</published><updated>2010-12-01T10:00:04.819+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Batık AB Ülkeleri 3 Türkiye Kadar…</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel krizin salladığı coğrafyaların başını ABD çekiyorsa, ikinci sırada AB alanı var. Orada da sıkıntılı ülkeler İrlanda ve Güney Avrupa ülkeleri. Yani Yunanistan, Portekiz, İspanya, Güney Kıbrıs… Doğu Avrupa ülkeleri de sallandı tabii, ama bugünlerde güncel değiller. Bu listeye, yakında &lt;strong&gt;Belçika &lt;/strong&gt;da eklenebilir. Hatta sallananların arasına&lt;strong&gt; İtalya&lt;/strong&gt; da katılırsa sürpriz sayılmayacak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En zayıf halkanın &lt;strong&gt;Yunanistan&lt;/strong&gt; olduğu ortaya çıkmışken, onu &lt;strong&gt;İrlanda&lt;/strong&gt; izledi. Şimdilerde &lt;strong&gt;Portekiz’in&lt;/strong&gt; ve &lt;strong&gt;İspanya’&lt;/strong&gt;nın kurtarılması konuşuluyor. AB’nin bu zayıf halkalarının her birinin cesametine göre, ayrı hikayesi var elbette. &lt;strong&gt;Yunanistan, Portekiz ve İrlanda’nın&lt;/strong&gt; milli gelirlerini alt alta toplasanız,&lt;strong&gt; ancak bir Türkiye&lt;/strong&gt; ediyor. Yani, bunların krize girip operasyona tabi tutulmaları ayrı bir olay, tek başına &lt;strong&gt;2 Türkiye eden İspanya’nın&lt;/strong&gt; kurtarılmaya ihtiyaç duyması ayrı bir olay…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İrlanda, AB’ye 1973’te, diğer 3 Güney Avrupa ülkesi 1980 başlarında üye oldular. Üçünün de özelliği “&lt;strong&gt;Diktatörlükten Demokrasiye”&lt;/strong&gt; geçiş ülkeleri olmalarıydı. AB’nin “çevre ülkeleri”nin, bu bloğa eklemlenme ve işbölümünde aldıkları roller aynı olmadı elbette. Her birinin ayrı öyküsü var. Örneğin, &lt;strong&gt;İrlanda&lt;/strong&gt;, AB içi işbölümüne &lt;strong&gt;ucuz emek&lt;/strong&gt; avantajıyla katıldığı gibi, büyüme için AB sermayesini çekmek üzere çok çekici vergi kolaylıkları da sundu. Böylece, özellikle çok uluslu AB şirketleri için bir &lt;strong&gt;yatırım cenneti&lt;/strong&gt; durumuna geldi. Hem sanayide hem de hizmet-özellikle bilişim- sektörlerinde dünya devleri İrlanda’yı üs seçtiler. Hızlı büyüme, hızlı gelir artışlarını getirince, Almanya, İngiltere, hatta Fransa kökenli bankalar için finansal köpürtmede seçilen ülkelerden biri de İrlanda oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, hikayenin sonrası tatsızdı: İrlanda ekonomisi yavaşladı, düşük ücret avantajı ortadan kalktı, enflasyon yükseldi, Avrupa piyasaları durgunluğa girdi, talep düştü, ihracat yavaşladı. İrlanda’daki yatırımcı firmalar, ülkeden çıkmaya başladılar. İşsizlik tırmanınca alınan konut kredilerinin taksitleri de ödenememeye başlandı. Alman, İngiliz ve Fransa bankalarının İrlanda’ya açtıkları krediler 500 milyar Avroyu buluyordu. Şimdi, İrlanda bu çöküntü üzerinden çok büyük bir toplumsal fiyat ödeyerek, yeniden şekillenmeye zorlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İrlanda, Türkiye’nin dörtte biri. Yunanistan ve Portekiz’i katınca, AB içinde &lt;strong&gt;Türkiye büyüklüğünde bir ekonominin&lt;/strong&gt; krize girdiğini varsayın. Ama esas heybedeki ayva, &lt;strong&gt;İspanya…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Krizdeki İspanya’nın şu durumda bile milli geliri , yüzde 8 büyümüş &lt;strong&gt;Türkiye’den yüzde 85 fazla&lt;/strong&gt;. İspanya, diğer Güney Avrupalılar ve İrlanda ile aynı kaderi yaşarsa,&lt;strong&gt; AB içinde 3 Türkiye&lt;/strong&gt; büyüklüğünde bir enkazla baş edilmek sorunundan söz ediyor olacağız…Hem de &lt;strong&gt;şimdilik…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TPTuZT0RrzI/AAAAAAAAAhM/A5bYtffdN1s/s1600/2010113011.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5545319159783599922" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 171px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TPTuZT0RrzI/AAAAAAAAAhM/A5bYtffdN1s/s400/2010113011.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İspanya’nın bu yılı yüzde 1’e yakın küçülmeyle tamamlaması bekleniyor. İşsizliğin yüzde 20 gibi devasa boyutta olduğu İspanya’nın cari açık problemi Türkiye’ninki gibi, ama bütçe açığı daha vahim. Keza, kamu borç yükü de Türkiye’ninkinden ağır. Bazı İspanya bankaları Portekiz’de risk almışlar. Portekiz batağa girdikçe onlar da girecekler. Ayrıca, bizim 2001 krizinde Demirbank’ın durumuna düşmesi muhtemel İspanyol bankaları da var. Devleti fonlamışlar, halleri kritik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sonuçta&lt;/strong&gt;, IMF ve AB (tabii ki ağırlıkla Almanya) fonlarıyla bu ülkeler kurtarılacak ama, bize 2001 krizinde uygulanan &lt;strong&gt;acı reçeteleri uygulamaları şartıyla&lt;/strong&gt;. Bu ülkelerin bütçe açıklarını daraltmaları için&lt;strong&gt; “sosyal devlet”&lt;/strong&gt; uygulamaları askıya alınacak. Ücret, maaş, emekli gelirleri azaltılacak. Bütçede yatırımlar, kamu transfer harcamaları azaltılacak. Kriz bazı şirket ve bankaları kurban alacak. Özellikle &lt;strong&gt;Almanya&lt;/strong&gt;, AB alanında, istediği disiplinli, dikensiz gül bahçesinin tesisiyle hegemonyasını pekiştirmek isteyecek. Tabi ki, krizdeki AB ülkelerinin alt-orta sınıflarının, onların sendikal örgütlenmelerinin, gençlerinin, öğrencilerinin de söyleyecekleri var…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AB’de gemiler su alırken &lt;strong&gt;Türkiye karanlıkta ıslık çalıyor&lt;/strong&gt;. Dolar kuru birkaç günde 1.50 TL’nin üstüne çıkarken borsa inişte. Bunu yıl sonu düzeltmesi diye yorumlayanlar da var. Ama, krizdeki AB ülkelerinin devlet tahvillerinin yükselen faizleri, sıcak paranın yüzünü oralara çevirmesine de neden oluyor.&lt;br /&gt;Bakalım, hikaye nasıl gelişecek…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-1804449929408306625?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/1804449929408306625'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/1804449929408306625'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/12/batk-ab-ulkeleri-3-turkiye-kadar.html' title='Batık AB Ülkeleri 3 Türkiye Kadar…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TPTuZT0RrzI/AAAAAAAAAhM/A5bYtffdN1s/s72-c/2010113011.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-5614046631813694916</id><published>2010-11-29T10:00:00.001+02:00</published><updated>2010-11-29T10:00:11.185+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>RTE’nin Sıcak Para Afyonu Geç Patladı…</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Afyonu patlamamak”&lt;/strong&gt; deyimi, uykudan iyice uyanamayan, henüz kendine gelemeyenler için kullanılır. Başbakan &lt;strong&gt;RTE’den&lt;/strong&gt; başlayarak ekonomiden sorumlu bakanların da “Sıcak para afyonu”nun geç farkına vardıkları, daha doğrusu onunla eninde sonunda &lt;strong&gt;yüzleşmek&lt;/strong&gt; zorunda kaldıkları anlaşılıyor. Demiş ki RTE, &lt;em&gt;“Sıcak para akışını kontrol altına almak şart. Bunu kontrol dışı tutarsanız ondan sonra siz kontrole girersiniz. Sizin durumunuz daha felaket olur”…&lt;/em&gt;RTE böyle der de hık deyicileri onaylamaz mı? Düne kadar cari açık sorun değil finanse ederiz diyen Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de buyurmuş ki; “&lt;em&gt;Sayın Başbakanın sıcak parayla ilgili açıklamalarına aynen katılıyorum. Biz, Türkiye’nin üretim kapasitesine katkıda bulunacak, ihracat ve istihdamı destekleyen, refahın artmasına katkı sağlayan hem uzun vadeli, hem de kalıcı küresel doğrudan yatırımları tabii ki tercih ederiz.”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açık olan bir şey var; Daha küresel kriz öncesinden Türkiye, büyüme temposunda ivme kaybetti. Son 4 yılda kişi başına gelir yılda ortalama sadece yüzde 1 arttı. 2007 yılında büyüme yüzde 4,7 oldu. 2008’de yüzde 0,7’ye geriledi. 2009’da ise ekonomi yüzde 5’e yakın küçüldü. 2010 büyümesini yüzde 8 kabul edersek, 2007-2010 döneminde ortalama büyüme yüzde 2’nin biraz üzerinde. Bu da matah bir büyüme değil. Bu sonuçta, dış kaynağa bağımlılık, dış pazarda rekabet gücü bulamama gibi etkenler ana unsur. Bütün bu süreçte bir daha görüldü ki, ekonomi &lt;strong&gt;dış kaynak girişi ile büyüyor&lt;/strong&gt;, dış kaynak çekilince küçülüyor. Küresel kriz ile geri çekilen dış kaynak, özellikle sıcak para, kur şokunu ve beraberinde daralmayı getirmişti. 2009’un ikinci yarısından itibaren sıcak &lt;strong&gt;para dönüş yaptı.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok değil, Kasım ortasından haziran ortasına geri gittiğimizde, sadece borsaya ve devlet kağıtlarına bu 5 ayda sıcak para miktarının 32 milyar doları bulduğunu görüyoruz. Haziran ortasında yabancıların borsada ve devlet kağıtlarında 72 milyar dolar yatırımları varken 15 Kasım’da bu para 104 milyar doları buldu. Sıcak paranın, Kasım’ın ikinci yarısında tempo kaybetse ve çıkış yaşasa da, özellikle Ekim ayında ve Kasım’ın ilk haftasından hızlandığı görüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TPJ7gRSQaWI/AAAAAAAAAhE/Z4rPxpxj4HU/s1600/2010112911.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5544629885572508002" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 207px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TPJ7gRSQaWI/AAAAAAAAAhE/Z4rPxpxj4HU/s400/2010112911.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak:TCMB&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıcak para, özellikle, kendisine Asya’nın ve Latin Amerika’nın birçok “yükselen çevre” ülkesinin dirsek göstermesi sonucu Türkiye benzeri ülkelere yöneldi. Sıcak para, kendisine kucak açan Türkiye iyi faiz verdiği gibi, şimdilik demir atacağı en ehven limanlardan biri durumunda olunca, akışını aksatmadı. Ama bu akış, içeride hızla kurların düşmesini getirdi. Ucuzlayan döviz, ihracatçıların moralini bozdu ve şikayetlerine yol açtı. Buna karşılık ithalatı patlattı ve dış ticaret açığı Ocak-Eylül döneminde 48 milyar doları buldu. Yıl sonunda döviz , yani cari açığın ise 45 milyar doları bulması ve milli gelirin yüzde 6’sını geçmesi çok muhtemel. Yurt dışından yapılan “eklektik” değerlendirmelerde Türkiye’nin sıcak para rüzgarı ile büyümesine alkış tutulurken aynı sıcak paranın yarattığı cari açığa da dikkat çekilmeden geçilmiyor. Bu &lt;strong&gt;ahmakça &lt;/strong&gt;analizlerde aydınlık ve karanlık görüntülerin, bir madalyonun iki yüzünden oluştuğu görülemiyor.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İyi de, &lt;strong&gt;şimdi ne olacak?&lt;/strong&gt; Eğer sıcak paranın yarattığı olumsuzlukların farkına varılmışsa, yapılacak şey sıcak para girişini caydıran Tobin vergisi türü önlemlere gitmektir. Bunlar yapılabilir mi? Hiç sanmıyorum. Sıcak para afyonuna bağımlılık, onun uyuşturuculuğunun farkına varmakla bitmez, onun alternatifini yaratmak, dozunu azaltmak gerekir. Peki nasıl, neyle olacak bu? Sıcak paranın yerini alacak iç tasarruf artışı yetersiz ve onun dozunu azaltacak doğrudan yabancı sermaye girişi, uzun vadeli kredi akışı da yetersiz…AKP, bu ekonomi anlayışı, &lt;strong&gt;bu paradigma ile sıcak para bağımlılığından&lt;/strong&gt; kurtulamaz ve büyüme ister istemez tempo kaybedecek, iş bekleyen 3 milyon işsize her yıl en az 500 bin işsiz daha eklenecektir. AKP iktidarının yarattığı, yaratacağı sonuçlara &lt;strong&gt;toplum karşı çıkmazsa, fatura daha ağır olacaktır.&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-5614046631813694916?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5614046631813694916'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5614046631813694916'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/11/rtenin-scak-para-afyonu-gec-patlad.html' title='RTE’nin Sıcak Para Afyonu Geç Patladı…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TPJ7gRSQaWI/AAAAAAAAAhE/Z4rPxpxj4HU/s72-c/2010112911.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-1020698341713969413</id><published>2010-11-27T10:00:00.000+02:00</published><updated>2010-11-27T10:00:05.053+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Turizm'/><title type='text'>Biri Çıksın, Bu Rakamlar Yanlış Desin…</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllardır, Turizm Bakanlığı, T.C.Merkez Bankası ve TÜİK’in işbirliğinde, yurdumuzu ziyaret eden yerli ve yabancı ziyaretçilere, çıkış kapılarında anket uygulanır ve onların beyanlarına göre hesaplanan kişisel turizm gelirleri, ziyaretçi sayısı ile çarpılıp toplam &lt;strong&gt;turizm geliri&lt;/strong&gt; bulunur. Bu gelir toplamı da haliyle, turist sayısına bölününce &lt;strong&gt;ortalama turist başına&lt;/strong&gt; gelir verisine ulaşılır. Bu, yabancı turistler için ayrı, yurtdışında yerleşik vatandaşlarımız için ayrı yapılır. Bu rakamlar ayrıca alınıp &lt;strong&gt;ödemeler dengesine&lt;/strong&gt; de “turizm geliri” olarak yazılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan çıkan rakamlara inanmak gerekirse, Türkiye’ye her yıl gelen turist sayısı hızla artıyor ama ortalama turist harcaması azalıyor.&lt;br /&gt;Yani Türkiye, yıldan yıla turizmini ucuza satıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TO0fnd4GcwI/AAAAAAAAAgk/6img6Dr7cag/s1600/2010112611.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5543121479258239746" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 376px; CURSOR: hand; HEIGHT: 205px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TO0fnd4GcwI/AAAAAAAAAgk/6img6Dr7cag/s400/2010112611.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2004 yılında 17 milyon yabancı turist gelmiş ve turist başına harcama 705 dolar olarak gerçekleşmiş. Sonraki yıllarda turist sayısı hızla artmış ve 2010’un ilk 9 ayında 23 milyonu bulmuş, yıl sonunda 30 milyonu görmesi muhtemel, ama bu yılın turist başına ortalama harcaması 527 dolara kadar düşmüş. Bu, 2004 yılının ortalamasının dörtte bir oranında ucuzlaması demektir. Bu rakamlar doğruysa, bir turist 8,8 gün kalıyor ve &lt;strong&gt;günde 60 dolara&lt;/strong&gt; ulaşım, yatak, yeme-içme, hatta hediye harcaması yapıyor. Turizm gelirleri, kişi başına turist gelirleri, hep böyle hesaplanıyor. Yani bütün dünya bu yöntemi uyguluyor ve &lt;strong&gt;Dünya Turizm Örgütü&lt;/strong&gt; WTO, bu verileri her ülkeden toplayarak sıralama yapıyor ve tabi ki Türkiye bu sıralamada hep altta bir yerlerde duruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TO0grq-jGcI/AAAAAAAAAgs/9Tnp4sOxGxY/s1600/2010112633.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5543122651006048706" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 325px; CURSOR: hand; HEIGHT: 273px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TO0grq-jGcI/AAAAAAAAAgs/9Tnp4sOxGxY/s400/2010112633.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak:Kültür ve Turizm Bakanlığı veri tabanı&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle turizm sektörünün içinden olanlar, bu rakamlara dudak büker, bunun yanıltıcı olduğunu söylerler. İstanbul’da gecelik en az 50 dolar yatak ücreti alan bir otel işletmecisi, bu rakamlara güler geçer. Ama herkes, Güney illerimizde &lt;strong&gt;her şey dahil&lt;/strong&gt; &lt;em&gt;(all inclusive)&lt;/em&gt; satışların, nasıl üç on paraya yapıldığını da biliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gerçek de şu: Hudut kapılarımızdan giren her yabancının “turist” olduğunu kabul ediyoruz. Oysa komşu ülkelerden gelenlerin bir kısmı eş-dost evinde kalıyor. Çok ucuz otellerde barınıyor, hatta “turist” olarak değil, kaçak işçi olarak çalışmak için giriş yapıp her 3 ayda bir hudut dışına çıkıp yine giriş yapıyor. Bunlar, ortalamayı tabi ki düşürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize daha rafine, daha inandırıcı araştırmalar gerekiyor. Bırakın TÜİK’i filan, mesela konaklama işletmecilerinin örgütleri, TÜROFED, TUROB, kendi üyelerinden bilgi toplayarak, yıldız farkını da dikkate alarak, ayda bir ortalama yatak fiyatlarının seyrini kamuoyu ile paylaşabilir. Bu, daha inandırıcı bir istatistik olur. Hem doluluk, hem fiyatlar hakkında daha bilimsel veriler elde edilir. Herkesin de yolunu aydınlatır. Neden yapılmaz bu, zor mudur? Ticari sır mıdır? Nedir?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-1020698341713969413?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/1020698341713969413'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/1020698341713969413'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/11/biri-cksn-bu-rakamlar-yanls-desin.html' title='Biri Çıksın, Bu Rakamlar Yanlış Desin…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TO0fnd4GcwI/AAAAAAAAAgk/6img6Dr7cag/s72-c/2010112611.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-5336030382422295668</id><published>2010-11-26T10:00:00.001+02:00</published><updated>2010-11-26T10:00:00.956+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Sendikasız, Grevsiz “İleri Demokrasi !..”</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Utanmazca telaffuz edilerek AKP iktidarının despotik yönetimine yakıştırılan &lt;strong&gt;“ileri demokrasi”&lt;/strong&gt;de, bu yıl greve çıkabilen işçi sayısı 1000 kişiyi bile bulmadı. Düşünün, 13 milyon ücretlinin olduğu bu ülkede, 1000 kişi bile grev yapamadı!...Bu kadar pervasızca yükselen faşizm, &lt;strong&gt;“Taşların bağlı, köpeklerin salındığı”&lt;/strong&gt; bir ortamda boy atıyor. Sayıları 13 milyona ulaşsa da ücretli sınıf örgütsüz. Bu sonuçta da başrol tabi ki &lt;strong&gt;12 Eylül&lt;/strong&gt; askeri diktatörlüğünün ve AKP o mirası tepe tepe kullanıyor. Abartı değil, 2010’un 8 ayında, tüm Türkiye’de ancak 12 grev yapılabildi, 882 işçi greve katılabildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TO1zhdg9lqI/AAAAAAAAAg0/APYCE3xRbGk/s1600/147888.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5543213735058708130" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 264px; CURSOR: hand; HEIGHT: 202px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TO1zhdg9lqI/AAAAAAAAAg0/APYCE3xRbGk/s400/147888.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatırlayın; 24 Ocak 1980’de başlayan sürecin en önemli hedeflerinden biri örgütlü işçi sınıfını etkisiz hale getirmek, sendikal hareketi bertaraf etmekti. 1980’de 85 bin işçi grevdeydi. 12 Eylül, grev yasağı getirdi ve 1982 Anayasası sendikal hakları iyice budadı. Örgütlenme zorlaştırıldı, toplu sözleşme hakkı kısıtlandı, grev yapılamaz hale getirildi. 12 Eylül’ün anti-sendikal çalışma çerçevesine rağmen, 1990’da 166 bin grevci işçi grev yaptı. 1995’te yeniden yükselen grevler izleyen yıllarda iyice geri çekildi. 2000’de ancak 19 bine yakın işçi grev hakkını kullanırken 2005’te greve çıkabilen işçi sayısı 3 bin 500 dolayına kadar geriledi. İzleyen yıllarda da bu değişmedi ve 2009 kriz yılında da grevci işçi sayısı 3 bin dolayında kaldı. Ve, bu yıl sayı &lt;strong&gt;binin de altına&lt;/strong&gt; indi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2000 öncesinde, çoğu kamu işyerinde yaşanan grev uygulamaları, bu işyerlerinin süreç içinde özelleştirilmeleri, sendikal mücadeleyi de zayıflattı. Özelleştirilen işyerlerindeki hızlı işçi tasfiyesi, taşeronlaştırma biçimindeki dağıtma ve güvencesizleştirme operasyonları, bu işyerlerindeki sendikal mücadeleyi de, grev mücadelesini de geriletti. 2007’de grevde geçen işgünü sayısının yüksek görünmesi Türk Telekom A. Ş’nin 768 işyerinde uygulanan grevle ilgilidir. O yılın 1 milyon 353 bin görünen grevde geçen işgününün 1 milyon 115 işgünü T.Telekom’a aittir. 2008’de ancak 15 işyerinde 5 bin işçi ile sürdürülen grevler, 2009’da 13 işyeri ve 3 bin 101 işçi olarak gerçekleşti. 2010’un ilk 8 ayında da grevci sayısı 882’ye-bin bile değil- kadar düştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekte, aidat ödeyen işçi sayısının 1, 1.5 milyon dolayında kaldığı günümüz koşullarında, &lt;strong&gt;toplu sözleşme&lt;/strong&gt; hakkını kullanabilen işçi sayısı da hızla azalıyor ve bu da ücretlilerin milli gelirden aldığı payın azalmasında, gelir uçurumunun çalışan sınıf aleyhine olumsuz seyrinde etkili oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1990-1999 döneminde yapılan toplu sözleşmeden yılda 644 bin işçi yararlanırken, bu sayı izleyen 10 yılda , yani 2000’li yıllarda, yılda ortalama 428 bin işçiye düştü. Dolayısıyla iki 10 yıl arasında toplu sözleşmeden yararlananların sayısının&lt;strong&gt; üçte bir oranında gerilediği&lt;/strong&gt; görülüyor ki, bu dramatik bir düşüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TO10SYQXNaI/AAAAAAAAAg8/77aBHXnw0wA/s1600/12345555.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5543214575460496802" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 264px; CURSOR: hand; HEIGHT: 223px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TO10SYQXNaI/AAAAAAAAAg8/77aBHXnw0wA/s400/12345555.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle 2 yıl için yapılan toplu sözleşmelerin, daha çok tek sayılı yıllarda bağıtlandığı anlaşılıyor. 2001 krizi ve arkasından gelen AKP iktidarındaki neoliberal uygulamaların, özelleştirmelerin hızlandırıldığı, anti-sendikal saldırıların arttığı 2000’li yıllarda toplu sözleşme hakkını kullanmada da önemli gerilemelerin yaşandığı görüldü. 2001’de 775 bin olan TİS kapsamındaki işçi sayısı 2003’te 614 bine, 2005’te 587 bine düştükten sonra 2007 ve 2009’da 460 binlere geriledi. 2000’li yılların ortalaması için TİS’den yararlanan işçi sayısının 430 binlere düşmesi gerçekten dramatik bir gerileme. Bu kadar geriletilen toplu sözleşmeli alanın da önemli bir kesimi kamu sektörüne ait ve AKP iktidarı, bu kadarına bile tahammülsüz . &lt;/p&gt;&lt;p&gt;İleri demokrasi mi diyordunuz ? Bakın grev-toplu sözleşme icraatına da utanın biraz…&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-5336030382422295668?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5336030382422295668'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5336030382422295668'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/11/sendikasz-grevsiz-ileri-demokrasi.html' title='Sendikasız, Grevsiz “İleri Demokrasi !..”'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TO1zhdg9lqI/AAAAAAAAAg0/APYCE3xRbGk/s72-c/147888.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-3422970544524820869</id><published>2010-11-24T10:00:00.001+02:00</published><updated>2010-11-24T10:00:00.491+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Topçu Yoldaş Cantona’nın Devrim Formülü</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yılın başında, bu sütunda, 2010’un &lt;strong&gt;sokağın yılı&lt;/strong&gt; olacağını belirtmiştim. Krizden yeniden büyümeye geçen Türkiye’de, 2010’un başlarında Tekel işçilerinin eylemleri ile sokağın sesi yükselirken, arkası gelmedi. Yaşanan yoğun yoksullaşma ve geriletilemeyen işsizliğe rağmen sokağın, Türkiye’de sesi yeterince çıkmadı. Bunda, alt sınıfların örgütsüzlüğü, sendikaların güçsüzlüğü, kofluğu ana etken. 2010, AB için de sokağın yılı olacak demiştik. Yunanistan’da , İspanya’da, İrlanda’da özellikle de Fransa’da sokak ayakta. Fransa, geleneksel devrimciliğini sergiliyor. Sendikalar 3 genel grev düzenlediler. Irkçılığa karşı eylemler ve 2 Eylül’de Fransa genelinde yapılan yürüyüşlerle birlikte, 5 geniş katılımlı eylem gerçekleştirildi. Bunlar Fransa’da son yıllarda gerçekleştirilen en geniş katılımlı işçi eylemleri olarak tarihe geçti. Grevlere liseliler de katıldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Adı, &lt;strong&gt;Manchester United&lt;/strong&gt; ile özdeşleşmiş topu ve ırkçı fanatikleri sıkı şutlayan Fransızların efsanevi forveti &lt;strong&gt;Eric Cantona&lt;/strong&gt; (44), Fransa’daki grev eylemlerini pek klasik bulmuş olacak ki, yeni “devrim formülleri” attı ortaya. Çekin paralarınızı bankadan, bakın bakalım kapitalizm ortada kalır mı, dedi. Yoldaş Cantona’ya göre, mevduatları çekmek, "sosyal ve ekonomik bir devrim" olacaktı. Eric Cantona'nın bu konuşmasını &lt;strong&gt;Youtube'da&lt;/strong&gt; 40 bin civarında kişi izledi. Ayrıca, "StopBanque" ("Bankaları Durdurun") isimli bir örgütlenme de başlatıldı. Yaklaşık 14 bin kişinin, 7 Aralık günü Cantona'nın önerisine uyarak paralarını bankalardan çekeceği iddia ediliyordu. Fransa'da başlayan hareketin İngiltere'de de ilgi gördüğü belirtiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Cantona yoldaşın memleketi Fransa’da ve genelde Avrupa’da bu formül işe yarar mı ?&lt;strong&gt; Yaramaz&lt;/strong&gt;. Bizden örnekle ilerleyelim. Kimindir bankalardaki mevduatın büyüğü, kaç kişinin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TOunUV9UpVI/AAAAAAAAAgc/8sbuWcl6wm8/s1600/2010112311.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5542707734343099730" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 328px; CURSOR: hand; HEIGHT: 202px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TOunUV9UpVI/AAAAAAAAAgc/8sbuWcl6wm8/s400/2010112311.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizde bankalarda 564 milyar TL mevduat var. Bunun 380 milyar TL kadarı tasarruf mevduatı. Görünürde, banka cüzdanı sayısı 75 milyon kadar. Bu, 75 milyon kişi demek değil. Bir kişinin 5- 10 hesabı olabilir. Şimdi bakın ne durumdayız: Bankalarda &lt;strong&gt;1 milyon TL’nin üstünde mevduatı&lt;/strong&gt; olan cüzdanlar &lt;strong&gt;onbinde 3&lt;/strong&gt; ama, bu mutlu azınlığın toplam mevduattaki payı &lt;strong&gt;yüzde 46,6.&lt;/strong&gt; Bankadaki birikimi &lt;strong&gt;250 bin TL ile 1 milyon TL&lt;/strong&gt; arasında olan rantiyelerin toplam cüzdan sahipleri arasındaki oranı &lt;strong&gt;binde 2,&lt;/strong&gt; ama mevduattaki payları &lt;strong&gt;yüzde 14,5&lt;/strong&gt;. Şimdi, birikimi 250 bin TL’nin üstünde olan rantiyelere toptan bakalım: Sayıları &lt;strong&gt;binde 2,3&lt;/strong&gt; ama paranın &lt;strong&gt;yüzde 61’ine&lt;/strong&gt; sahipler. Onlara, 50 bin liranın üstünde birikimi olan cüzdanları eklersek ne oluyor: Cüzdanların &lt;strong&gt;yüzde 1,2&lt;/strong&gt; kadarı bankalardaki paranın &lt;strong&gt;yüzde 80&lt;/strong&gt; küsuruna hakim. Bunlar, öyle böyle değil, bankaların yılda verdiği 35 milyar faizin yüzde 80’ini alıyorlar. Hesap sayısı 75 milyon ama bunun yüzde 54’ünde para yok. Öyle olunca mevduatın yüzde 80’ine sahip olanları yüzde 1 değil de yüzde 2 yapalım, sonuç yine değişmez… &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;Şimdi Cantona yoldaşın devrim için formülünü bizim mudilere önersek. Bunlardan paranın yüzde 80’ine hükmeden yüzde 1-2’lik rantiyeler eyleme katılmaz.Diğer yüzde 98 eyleme katılsa bile cürümleri kadar yer yakarlar. Bizdeki bu gelir-servet eşitsizliği, Avrupa’da farklı mı? Bizdeki kadar olmasa da orada da &lt;strong&gt;yüzde 1’lik azınlık&lt;/strong&gt; hakimiyeti var. Cantona, &lt;strong&gt;“Bütün mudiler birleşin”&lt;/strong&gt; sloganıyla, suya yazı yazıyor. Klasik ama her zaman geçerli devrim formülü ise şudur: &lt;strong&gt;“Bütün işçiler birleşin”…&lt;/strong&gt;Çünkü, birikime can veren tasarruflar değil, işçilerin karşılığı ödenmemiş emekleridir. Birikim çarkı onlarla döner, onlar durursa çark da durur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de, mevduat sahipleri ile de olsa &lt;strong&gt;“devrim” rüyası görebilen&lt;/strong&gt; Cantona’ya bin selam…&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-3422970544524820869?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/3422970544524820869'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/3422970544524820869'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/11/topcu-yoldas-cantonann-devrim-formulu.html' title='Topçu Yoldaş Cantona’nın Devrim Formülü'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TOunUV9UpVI/AAAAAAAAAgc/8sbuWcl6wm8/s72-c/2010112311.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-5436281785845791769</id><published>2010-11-22T10:00:00.002+02:00</published><updated>2010-11-22T10:00:12.382+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>AKP’nin Seçim Rüşveti: Vergi, Prim vs. Afları…</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu memlekette, ister tüccar-sanayici, ister esnaf, hatta sıradan vatandaş, herkes bilir ki, devlet, vergi-sigorta, kredi borcu faizi gibi alacaklarının cezasını, gecikme faizini, zammını günün birinde siler. O nedenle, özellikle küçük boy girişimci, esnaf, seçimlere 1-2 yıl kala vergisini, sigorta primini ödemez, cezayı, onun gecikme zammını göze alır. Hatta elektrik, su,doğalgaz, yani kamunun sattığı mal ve hizmetlerin faturalarını da geciktirir. Çiftçi, aldığı kredinin taksitini ödemez, cezayı göze alır. Kredi müşterisi aile reisi bile aynı “uyanıklığı” yapar. Haksızlık etmeyelim, bunlar arasında, “uyanıkça” değil de, &lt;strong&gt;çaresizlikten&lt;/strong&gt; bu borçları ödeyemeyen, cezasına, gecikme faizine uğrayanlar da vardır. Hatta bunların içinde &lt;strong&gt;“borç namustur”&lt;/strong&gt; diye uykusu kaçanlar, elinde avucunda olanı satar savar, gider borcunu harcını öder. Ama bu namuslular, her yerde ve her zaman olduğu gibi azınlıkta kalırlar. “Kazanan” yine “uyanık”lar olur. Çünkü alıştırılmıştır: Herkes bilir ki, seçime doğru, iktidar “af” çıkaracaktır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim, 2011 genel seçimine doğru beklenen oluyor. AKP iktidarı, başta vergi ve sigorta primi affı olmak üzere bir dizi kamu alacağından vazgeçerek devasa bir affa gidiyor. Seçim meydanlarına şirin, müşfik, halden anlar hükümetin başbakanı olarak çıkacak RTE…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece Vergi, SSK (4/a) ve Bağ-Kur primi ile gecikme cezası alacaklarını dikkate alsanız yaklaşık 100 milyar TL’lik bir kamu alacağı var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TOjgISAjLBI/AAAAAAAAAgU/fjVjq9OllU4/s1600/201011221.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5541925774357113874" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 369px; CURSOR: hand; HEIGHT: 249px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TOjgISAjLBI/AAAAAAAAAgU/fjVjq9OllU4/s400/201011221.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak SGK ve Maliye veri tabanı&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel sektör firmaları 2010 Eylül’üne kadar, 14 milyar TL’lik prim borçlarını yatırmamışlar ve onlara 8 milyara yakın ceza gelmiş. Çoğu AKP yönetiminde olan belediyeler de 4,2 milyar TL prim takmışlar ve 2 milyarı aşkın cezaya girmişler. Böylece işçi çalıştıran bu kuruluşlar devlete 18,5 milyar TL prim, 10 milyar TL de ceza borçlanmış durumdalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durum esnaf için nedir? Onlar da yaklaşık 30 milyar TL’lik prim ve ceza borçlular devlete. Sayıları 3 milyonun üstünde görünüyor borçlu esnafın, ama aldanmayalım. Bunların yüzde 10’undan azı, asıl borçlu olan. Esnaf borcunun yüzde 58’i, borcu 20 bin TL’nin üstünde olan yüzde 10 esnafa ait. &lt;strong&gt;Şükrü Kızılot’a&lt;/strong&gt; göre de &lt;strong&gt;vergi alacakları&lt;/strong&gt; 50 milyar TL’ye merdiven dayamış. Bunun 20 milyarı ceza…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2010 bütçesinde 50 milyar lira açık hedeflenmişti. Demek ki, af-maf umudu vermeyip bu alacaklar tahsil edilse, bütçede açık filan kalmadığı gibi, 50 milyar TL fazla bile görülebilirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin bu af hamlesine, seçim rüşveti niyetli olduğu açık olsa da, eminiz muhalefet partileri pek karşı çıkmayacak, “borçlu esnafı, irili-ufaklı girişimciyi” karşılarına almak istemeyecekler. &lt;strong&gt;Oysa karşı çıkmalılar.&lt;/strong&gt; Borcunu zamanında ödeyen namuslu girişimci, esnaf, vatandaşı enayi yerine koymaktan başka bir anlam taşımayan bu aflara karşı çıkmalılar. Çok belli ki, bu aflar, AKP belediyeleri için, borçlu esnafın yüzde 10’u için, çıkıp bunu açıklamalılar. Bu kesim, zaten pek bir vergi ödemez. Bir de vergi, prim aflarıyla ödüllendirilmemeli. Vergisi kaynaktan kesilen ücretliye,memura,emekliye niye indirim yok? Verginin üçte ikisini oluşturan KDV-ÖTV dolaylı verginin hamalı tüketiciye kolaylık nerede? Bu aflar, eşitsizlikleri büyütür, o kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılması gereken en fazla ne olabilir? Kamunun birikmiş gecikme cezası ve zammı alacakları, enflasyona göre güncelleştirilir, yani enflasyonun erittiği, geri istenir, sonra diyelim, yüzde 3 faiz uygulanarak, 2-3 yılda tamamlanacak bir taksitlendirme yapılır. Ama bunda da seçici davranılmalı. Kötü niyetli uyanıklar ile, kriz mağdurları ayırt edilebilmeli. Hovarda futbol kulüplerinin, AKP’li Ankara, İstanbul belediyelerinin borçları niye affedilsin ya da konsolide edilsin, kolaylık sağlansın? Vergisini, primini ödeyenler, kendilerini daha enayi hissetsinler diye mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temelde, bu &lt;strong&gt;“af bezirganlığı”&lt;/strong&gt;na bir son verilmeli. Bu affı uygulayan da alıp cebine koyan da hoş görülmemeli. Seçimlere doğru vergiden prime, elektrik-su faturasından imar affına kadar uzanan bu seçim rüşvetçiliğine karşı çıkılmalı. Yurttaşın da bu oy bezirganlığı kültürüne bir son vermesi gerekli. Bu da ancak, namusuyla vatandaşlık ödevlerini yerine getirenlerin, &lt;strong&gt;rüşveti verene de alana da &lt;/strong&gt;karşı çıkmalarıyla mümkün olur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-5436281785845791769?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5436281785845791769'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5436281785845791769'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/11/akpnin-secim-rusveti-vergi-prim-vs.html' title='AKP’nin Seçim Rüşveti: Vergi, Prim vs. Afları…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TOjgISAjLBI/AAAAAAAAAgU/fjVjq9OllU4/s72-c/201011221.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-6263379482801084756</id><published>2010-11-20T10:00:00.001+02:00</published><updated>2010-11-20T10:00:01.983+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Tüketim Mabetleri: AVM Sayısı 226’yı Buldu</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca AVM olarak adlandırılan alışveriş merkezleri, başta İstanbul olmak üzere, tüm büyük kentlerin kent dokusuna hakim oluyor. En küçüğü 5-10 bin metrekareyi, en büyüğü 120 bin metrekareyi bulan, birkaç katlı, yüzlerce mağazanın bir arada faaliyet gösterdiği bu yeni tüketim mabetlerine, yerliler kadar sayıları 23 milyonu bulan yabancı ziyaretçiler, özellikle komşu ülkeden gelenler, büyük rağbet gösteriyor. Bu kadar rağbet, AVM üstüne AVM inşaatını da getirdi. İlki 1988’de İstanbul Ataşehir’de &lt;strong&gt;Bayraktar&lt;/strong&gt; Holding eliyle &lt;strong&gt;Galleria&lt;/strong&gt; adıyla faaliyete geçen AVM’lerin bu kadar yaygınlaşacağı acaba tahmin ediliyor muydu? Ancak kısa sürede, bu “Çağdaş panayır” yapılanması, bütün büyük kentlere hakim oldu. &lt;strong&gt;Doğramacı&lt;/strong&gt; ailesinin kurucusu olduğu &lt;strong&gt;Tepe Grubu&lt;/strong&gt;, AVM’ciliğin lideri olarak biliniyor. Tepe, yanına büyük banka ve grupları da alarak, sadece İstanbul’u değil, Ankara, Adana, Konya, G.Antep ve diğer büyük kentleri de AVM’lerle donatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TOWRBSGjTbI/AAAAAAAAAgM/z-HmLI7N-i8/s1600/2010112011.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5540994367774477746" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 321px; CURSOR: hand; HEIGHT: 307px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TOWRBSGjTbI/AAAAAAAAAgM/z-HmLI7N-i8/s400/2010112011.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uluslararası Alışveriş Merkezleri Konseyi (ICSC)’nin getirdiği tanım ve standartlar, Alışveriş Merkezleri ve Perakendeciler Derneği (AMPD) tarafından Türkiye’deki AVM’lere uygulandı. Bizdeki standartlara göre, AVM’ler, “geleneksel” ve “özellikli” biçiminde iki geniş kategoride gruplandırılıyor. Geleneksel AVM’ler, “çok büyük”, “büyük”, “orta” ve “küçük” olarak sınıflandırılırken , küçük AVM’ler de kendi içinde “ihtiyaç odaklı” (convenience-based) ve “karşılaştırmalı ” (comparison) malzemeler satanlar olarak ayrılıyor. Bu tanımlamaya göre “Çok geniş” AVM’lerden biri İstanbul’da &lt;strong&gt;Cevahir&lt;/strong&gt;, diğeri Ankara’da &lt;strong&gt;Ankamall.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;“Geniş” tanımında ise Adana’daki &lt;strong&gt;Tepe&lt;/strong&gt;, İstanbul’da &lt;strong&gt;Carrefoursa,Tepe Natilius&lt;/strong&gt;, G.Antep’teki &lt;strong&gt;M1 Tepe,&lt;/strong&gt; Ankara’da &lt;strong&gt;Bilkent Center&lt;/strong&gt; ilk sıraları alıyor. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;*** &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sıcak para kaynaklı büyüme ve iç talepteki hızlı genişlemeye paralel olarak, 2010’da perakende sektöründe önemli bir canlanma yaşandı. Bu canlanmaya bağlı olarak kriz döneminde yavaşlayan ve ertelenen AVM yatırımları 2010’da yeniden canlandı. AVM sektörü, alışveriş turizmini de etkiliyor ve yabancı markaların Türkiye’ye ilgisini artırıyor. Perakende sektöründeki canlanma ve kiracı talebindeki artış ile birlikte AVM kiralarında yeniden yukarı yönlü bir eğilim oluştu. Bu yılın Eylül sonuna kadar açılan 7 yeni AVM ile birlikte, Türkiye genelinde AVM sayısı &lt;strong&gt;226’ya ve alan genişliği 5 milyon 670 bin metrekareye&lt;/strong&gt; yaklaştı.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Gelişmiş ülkelerde, daha çok kent dışına inşa edilmesine izin verilen AVM’ler, Türkiye’de kentin en işlek, prestijli alanlarını işgal ederken büyük bir yoğunluğa, trafik keşmekeşine de yol açıyor. Büyük mağazacılığın böylesine kentin göbeğine çöreklenmesi, birçok küçük ve orta işletmenin de yok oluşunu beraberinde getiriyor. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;AVM’lere ilgi sadece alışverişle sınırlı değil. Ünlü Fransız düşünür &lt;strong&gt;Jean Baudrillard, “yeni kamusal alanlar” &lt;/strong&gt;diye adlandırıyor buraları ve şöyle tarif ediyor: &lt;em&gt;“Birbiriyle anlamsal ve mekânsal olarak hiçbir ilişkisi bulunmayan atlıkarınca, buz pateni pisti gibi eğlence öğeleri, panoramik asansörler, yürüyen merdivenler gibi teknolojik öğeler; kemerler, kubbeler, köprüler gibi mimari öğelerin bir araya geldiği gerçeküstü mekân…”&lt;/em&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Dışarıda yazdan kalma güneşli, güzel bir gün olsa da, bu gerçeküstü mekanın,bu “çağdaş panayırların” havasını teneffüs etmek üzere, AVM’leri dolduran kitlelerin hali, ayrı bir analiz konusu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-6263379482801084756?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/6263379482801084756'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/6263379482801084756'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/11/tuketim-mabetleri-avm-says-226y-buldu.html' title='Tüketim Mabetleri: AVM Sayısı 226’yı Buldu'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TOWRBSGjTbI/AAAAAAAAAgM/z-HmLI7N-i8/s72-c/2010112011.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-2614080126246773557</id><published>2010-11-19T10:00:00.002+02:00</published><updated>2010-11-19T10:00:03.206+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>1 Milyon Genç İşsiz, Eğitimsiz…</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Sönmez&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resmi işsiz sayısı 3 milyona yaklaşırken bunların 1 milyonundan biraz fazlasını (yüzde 34) yaşları 15 ila 24 arasında olan &lt;strong&gt;“gençler”&lt;/strong&gt; oluşturuyor. Dışa bağımlılığı iyice pekişen, neoliberal-muhafazakar kapitalizm, en çok gelecek kuşakları tehdit ediyor; onlara ne doğru dürüst bir eğitim ne de istihdam verebiliyor. Ne yazık ki, AKP iktidarının vurdumduymaz anlayışı ile gençler, özellikle genç kadınlar için gelecek daha endişe verici bir görünümde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizde, 15-29 yaş grubu genç nüfus içerisinde &lt;strong&gt;istihdamda ve eğitimde yer almayanların oranı&lt;/strong&gt; OECD ülkelerine göre oldukça yüksek. Bu durumun kadınlarda erkeklerden daha belirgin olduğu, özellikle AKP iktidarının gayretleriyle, kadınlarda &lt;strong&gt;eğitim ve istihdamın dışında&lt;/strong&gt; olma durumunun erkeklere göre daha kalıcı olduğu bir gerçek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitimde dünyada nerede durduğumuza ilişkin bir gösterge verelim: 2008 itibarıyla ortaöğretim ve daha üst seviyede eğitim alanların oranı Türkiye’de yüzde 30 iken, bu oran OECD ve AB-19 ülke ortalamalarında yüzde 72. Uçurumu görüyor musunuz? Türkiye’de 2009 yılında işgücünün yüzde 63,3’ü, istihdamın yüzde 63,7’si ve işsizlerin yüzde 61,1’i &lt;strong&gt;lise altı eğitim seviyesindekiler ve okur-yazar olmayanlardan &lt;/strong&gt;oluşuyor. Bu kadar eğitimi düşük bir işgücü ancak tarımda, imalat sanayinin ucuz ücretli, emek-yoğun, tehlikeli alt sektörlerinde ve inşaat, ulaştırma, turizm gibi yine ucuz ücretli, emek-yoğun sektörlerde iş bulabilmekte. Sermaye de, eldeki bu bol ve ucuz emeği değerlendireceği sektörlere yönelmekte, dünyadaki işbölümünde üstlenilen rol de böylece belirlenmekte…&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;TÜİK’in Ağustos ayı işgücü-istihdam verilerinden gördük ki, genelde &lt;strong&gt;işsizlik oranı&lt;/strong&gt; yüzde 11,4’e çıkarken &lt;strong&gt;15-24 yaş genç nüfusta&lt;/strong&gt; bu oran yüzde &lt;strong&gt;yüzde 21.&lt;/strong&gt; Krizde yüzde 24 olan bu oran, sıcak para girişi kaynaklı yeniden büyümeye geçişle 2010 ağustos’unda ancak yüzde 21’e inebilmiş ve genç işsizlerin sayısına, kriz öncesine göre 100 bin kişi daha katılmış. Hele ki kentlere gelip &lt;strong&gt;tarım dışı işsizlikte&lt;/strong&gt; gençlerin durumuna bakarsak, burada işsizliğin &lt;strong&gt;yüzde 26,4&lt;/strong&gt; gibi dehşetli bir boyutta olduğunu görürüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TOOU6XHi0gI/AAAAAAAAAgE/BOycwb9yQHg/s1600/2010lky.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5540435696954823170" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 312px; CURSOR: hand; HEIGHT: 157px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TOOU6XHi0gI/AAAAAAAAAgE/BOycwb9yQHg/s400/2010lky.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak:TÜİK veri tabanı&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resmi işsizlerin yüzde 34’ünü gençlerin oluşturması, içinde yaşadığımız keşmekeşin bir ürünü. Eğitimin ticarileştirilip, sosyal devlet hizmeti olmaktan çıkarılması ve içeriksizleştirilmesi, kalitesizleştirilmesi ile gençler, iş bulabilecek eğitimi alamıyorlar, bu bir. Çoğu aile, çocuğunu ilköğrenim sonrası okutamıyor. Hele ki, muhafazakar AKP’nin kararttığı bu ortamda, kız öğrenciler hemen &lt;strong&gt;“ev kızı”&lt;/strong&gt; haline getiriliyorlar. Bu zinciri bir şekilde kırıp işgücü piyasasına çıkan genç kızlar ise, yüksekokul diploması sahibi değilseler, işsizliği derinden yaşıyorlar. Genç erkekler arasında yüzde 23’e yaklaşan tarım dışı işsizlik , &lt;strong&gt;genç kadınlar arasında yüzde 35’e&lt;/strong&gt; yaklaşıyor. İstihdam imkanı bulmuş gençler arasında kadınların payı ancak yüzde 21…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erkekler arasında 8 yıllık ilköğrenim sonrası ortaöğrenime devam edenler üçte ikiyi ancak buluyor. Yani eğitim maratonunda &lt;strong&gt;üçte bir nüfus&lt;/strong&gt; ilköğrenim sonrası diskalifiye ediliyor. Ortaöğrenime devam, genç kızlar arasında yüzde 62’ye düşüyor. Dolayısıyla gençlerin çoğu, ellerinde ancak l ilkokul diplomasıyla iş aramaya çıkıyorlar. Liseyi bitirenlerin de diploması pek işe yaramıyor. Ama, işgücü piyasasında umutsuzca da olsa iş bakınıyorlar. Sayıları 4,7 milyona varan genç işgücü pazarında, iş bulabilenler 3,7 milyonda kalınca genç işsiz sayısı da 1 milyonu aşmış durumda. Bunların yaklaşık yüzde 60’ı genç erkeklerden, yüzde 40’ı genç kadınlardan oluşuyor. Toplamda Türkiye’de 3 milyon işsizin 1 milyonunu kadın işsizler oluştururken, kadın işsizlerin de 400 bini, 15-24 yaş grubundaki genç kadınlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlik, gelecek demektir. Geleceğimizi gençlerin durumuna bakarak okuyabilir, nasıl bir karanlığa doğru yol aldığımızı anlayabiliriz. Tersi de mümkün; gençlerin, özellikle çalışan,çalışmak isteyen &lt;strong&gt;işçi gençliğin&lt;/strong&gt; durumuna sağlıklı müdahalelerle, ancak onların öncülüğüyle birlikte geleceğimizi kurtarabiliriz…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-2614080126246773557?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/2614080126246773557'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/2614080126246773557'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/11/1-milyon-genc-issiz-egitimsiz.html' title='1 Milyon Genç İşsiz, Eğitimsiz…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TOOU6XHi0gI/AAAAAAAAAgE/BOycwb9yQHg/s72-c/2010lky.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-8104190177764929481</id><published>2010-11-17T10:00:00.002+02:00</published><updated>2010-11-17T10:00:02.343+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Medya eleştirisi'/><title type='text'>Söküğünü Dikemeyen Terzi: Gazeteci…</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokrasi,örgütlenme, ifade özgürlüğü, çalışan hakları denilince  mangalda kül bırakmayan, demokrasi havarisi geçinen, ama iş kendisine geldiğinde bunların hiçbirini kendi için isteyemeyen, kullanamayan, kısaca, söküğünü dikemeyen terzidir &lt;strong&gt;gazeteci milleti…&lt;/strong&gt;Mesela, bayramlarda, çok değil, 1992 öncesinde, gazeteciler de tatil yaparlardı. Geleneksel olarak büyük illerdeki gazeteci cemiyetleri, bayram gazetesi çıkarır, onu da “nöbetçi gazeteciler” ile üretirlerdi. Kaliteli bir gazete olmazdı ama en azından gazetecilere bayram tatili yapma fırsatı verirdi. Sonra ne mi oldu? 1992 Haziran’ında , Sabah’ın patronu &lt;strong&gt;Dinç Bilgin&lt;/strong&gt; ve sağ kolu &lt;strong&gt;Zafer Mutlu,&lt;/strong&gt; daha fazla kar hırsıyla bu geleneği bozdular. &lt;em&gt;Biz bayramda gazetemizi  çıkarmaya devam edeceğiz, dediler.&lt;/em&gt; Aydın Doğan ve öteki gazete sahipleri de “&lt;em&gt;canımıza minnet”&lt;/em&gt; deyip buna  karşı çıkmadılar. Sabah’ın patronlarının oyunbozanlığı ile bu gelenek bozuldu ve gazetecilerin çoğu, bayram günleri de çalışmaya mecbur kaldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sabah’ın eski&lt;/strong&gt; patronları, kendi işyerlerine &lt;strong&gt;sendika &lt;/strong&gt;sokmayarak da medyadaki yozlaşmaya tüy diktiler. Sabah, sendikalaşmaya izin vermezken, &lt;strong&gt;Doğan&lt;/strong&gt; ve diğer patronlar da sendikalı çalışanları sendikadan istifa ettirdiler. Gazeteci milleti bu zorbalığa da karşı duramadı. İşyerine çağrılan notere tek tek giderek imza verdiler ve &lt;strong&gt;sendikasızlaştılar.&lt;/strong&gt; O gün bugündür, &lt;em&gt;“sendikasız demokrasi mi olur”&lt;/em&gt; mavrasını sıkan birçok gazeteci, konu medyaya sendikanın girmesi olduğunda hemen ortalıktan kaybolur. Genç gazeteciler de, ağabeylerin ucundan tutmadığı bu konuyu tehlikeli görür, işlerini kaybetmek korkusuyla sendikaya üye olmazlar. Bu arada, Sabah-ATV’de grev yapan 10 kadar çalışanın &lt;strong&gt;14 aylık direnişi&lt;/strong&gt;, diğer grup çalışanlarının umursamaz tavırlarıyla sürüyor…(*)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Örgütsüz gazeteciler&lt;/strong&gt;, yasal haklarından bihaber oldukları gibi, haklarını kullanmayı da pek bilmezler. Mesela, medyada da&lt;strong&gt; işgünü 8 saattir&lt;/strong&gt;. İşveren, günde ancak 3 saat”fazla çalışma” isteyebilir ama bu 3 saatin de ücretini &lt;strong&gt;yüzde 50 zamlı&lt;/strong&gt; ödemek zorundadır. Mesai, saat 24’ten sonraya aitse, çalışma saati başına yüzde 100 zamlı ödeme yapılmalıdır. Nerede var bu uygulama? Özellikle görsel medyada 12-13 saat sıkı çalıştırır, zamlı filan da ödemezler fazla mesaiyi. Hatta mesai ödedikleri bile şüphelidir… Gazetecilere ulusal &lt;strong&gt;bayram&lt;/strong&gt; ve genel tatil günlerinde yaptıkları çalışmaların ücretleri de &lt;strong&gt;yüzde 100 zamlı&lt;/strong&gt; yapılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilerde köle emeği olarak &lt;strong&gt;stajyer istihdamı&lt;/strong&gt; yaygınlaşıyor. Yasaya göre, yazı işlerindekilerin yüzde 10’unu aşmaması gerekir stajyer sayısı. Ama, birçok gazete,TV, stajyerlerle iş döndürür halde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basın yasası, gazetecinin deneme süresinin 3 ay olduğunu söyler ama aylar ayları kovaladığı halde kadrosu yapılmaz gazeteci adayının.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu gazeteci bilmez ama, patronların gazeteciye &lt;strong&gt;yılda bir maaş ikramiye&lt;/strong&gt; vermesi, yasa gereğidir. Sonra, askere gidene askerlik süresince yarım maaş verilmesi de Basın Kanunu’nun tanıdığı bir haktır. Diğer işkollarından farklı olarak, gazeteci kendi isteğiyle- gazetenin çizgisi değişti iddiasıyla- zamanında bildirim yaparak işten çıkabilir ve ihbar-kıdem tazminatı da almaya hak sahibidir. Ama, örgütsüz ve bilinçsiz gazetecilerin çoğu bunu bilmez ve uygulamaya yeltenemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yıllık kıdemi olan gazetecinin &lt;strong&gt;yıllık izni 4 haftadır&lt;/strong&gt; ama kim o kadarını kullanabilir ? 10 yıl kıdemli ağabeyler bile hakları olan 6 haftayı kullanmaya “cüret” edemezler. Bu hakların hepsi, Basın Yasası’nın sağladığı “asgari” haklardır. Sendikalı olsalar toplu sözleşme ile bu hakları hem uygulatır hem de yasal hakları yukarı çekebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medyada çalışanlarının bugünkü perişanlığının ardında, tabi ki, &lt;strong&gt;medya endüstrisinin&lt;/strong&gt; büyümesi ile çalışanlar arasında özellikle 1990 sonrası artan hiyerarşi etkili oldu. Yayın yönetmenlerini şirket yönetim kuruluna alan, yazar ve editörlere ayrıcalıklı maaşlar ödeyen, “tetikçiliği” ayrıca ödüllendiren medya patronları, geri kalan medya çalışanları ile bu aristokratları ayrıştırdılar, yemek salonlarını bile ayırdılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söküğünü dikemeyen gazeteciler, bu saatten sonra örgütlenebilirler mi? Umutsuz olmamak gerek ama, çok zor gibi. Sendikalaşarak dayanışmanın yerini, şimdilerde daha çok “klan” türü gruplaşma, bir tür &lt;strong&gt;medya içi cemaatleşme&lt;/strong&gt; almış durumda. O da, grup, cemaat şefine mutlak itaati gerektiren bir çarpıklık yarattı. Yani neresinden tutsanız elinizde kalan bir durum var medyada…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;em&gt;(*) Basında sendikasızlığın öyküsü arkadaşım Atilla Özsever’in doktora tezidir ve Tekelci Medyada Örgütsüz Gazeteci başlığıyla, İmge Yayınları yayınlamıştır.. &lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-8104190177764929481?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/8104190177764929481'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/8104190177764929481'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/11/sokugunu-dikemeyen-terzi-gazeteci.html' title='Söküğünü Dikemeyen Terzi: Gazeteci…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-4803900254582226286</id><published>2010-11-15T10:00:00.002+02:00</published><updated>2010-11-15T10:00:12.884+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Tatilde Çalışanlar, Haklarını Biliyorlar mı?</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;Uzun bir tatil başladı. Hükümet, kamu çalışanlarını 15 Kasım’da idari izinli saydı. Böylece 4,5 günlük kurban bayramı, hafta sonlarıyla birlikte 9 güne çıktı. Biliyoruz ki, böyle tatillerde oteller, yeme-içme mekanları, mantar gibi çoğalan modern tüketim mabedi AVM’ler, yani alışveriş merkezleri, çağrı merkezleri, birçok ulaştırma firması, sinema,tiyatro, eğlence yerleri vb. açıktır ve oralarda da binlerce ücretli, herkes tatil yaparken, tatil-bayram dinlemez, çalışır, çalıştırılır. Çoluk çocuğuyla bayramda bile doğru dürüst birlikte olamaz, onlara zaman ayıramaz. Bayramın, tatilin tadını , keyfini çıkaramaz. Peki sair zamanlarda &lt;strong&gt;fazla çalışma&lt;/strong&gt; yapanların yanı sıra, tatilde çalışanlar, bu “fedakarlığa” karşılık ne tür haklara sahipler, yasal hakları nelerdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yasal olarak bir ücretlinin haftalık normal çalışma süresi 45 saattir. Bu süreyi aşan çalışmalar &lt;strong&gt;fazla çalışma&lt;/strong&gt; olarak değerlendirilir. Fazla çalışma için, ücretli olarak yazılı onayınız şarttır. İşveren, istemiyorsanız, sizi fazla mesaiye zorlayamaz. İşveren onayınızı alsa bile, sizi, yılda 270 saatten fazla çalıştıramaz. Bu, yaklaşık haftada 5 saatlik bir limit demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim fazla çalışmanın saat ücretine…Her bir saat fazla çalışmanın ücreti&lt;strong&gt; yüzde 50 fazlasıyla&lt;/strong&gt; ödenmelidir. Bu, 4857 sayılı İş Kanununun 41’inci maddesinde belirtilir. Örneğin, bir AVM’de çalışan işçisiniz. Haftada 6 gün, günde 7,5 saat çalışma süresinin üstünde çalıştırıldığınız zamanın üstünde, her saatin ücretini &lt;strong&gt;yüzde 50 zamlı&lt;/strong&gt; alma hakkına sahipsiniz. Bu size yasaların tanıdığı bir haktır. İşvereniniz bunu ödemezse yasayı çiğnemiş olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ulusal bayram ve genel tatil&lt;/strong&gt; günlerinde de işverenin çalışmanızı talep edebilmesi için &lt;strong&gt;önceden yazılı onayınızı&lt;/strong&gt; almış olması gereklidir. 29 Ekim, 1 Ocak, 23 Nisan, 1 Mayıs, 19 Mayıs, 30 Ağustos, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı, ulusal bayram ve genel tatil günlerimiz. 29 Ekim 1.5 gün, 1 Ocak, 23 Nisan, 1 Mayıs, 19 Mayıs ve 30 Ağustos 1’er gün, Ramazan Bayramı 3.5 gün, Kurban Bayramı 4.5 gün tatildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir tatil gününde fazla çalışma yapan bir işçiyseniz, bu çalışmanız karşılığında &lt;strong&gt;bir günlük fazla çalışma ücreti &lt;/strong&gt;ödenmesi gerekir. Böylece, ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalışan işçi olarak, çalıştığınız &lt;strong&gt;her tatil günü için 2 günlük ücrete&lt;/strong&gt; hak kazanırsınız. Ücretinizi aylık "maktu" olarak alıyorsanız, ve ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalışmanızı istemeliiri halinde, çalışılan her tatil günü için bir günlük fazla çalışma ücreti hakkınızdır. Örneğin Nisan ayında 23 Nisan genel tatil günü çalışma yapmayan ancak, onun dışında kalan tüm günlerde çalışan bir işçi 30 günlük ücrete hak kazanırken, 23 Nisan günü de çalışmışsanız, genel tatil çalışmasından dolayı ilave bir yevmiyeye hak kazandığından, 31 günlük ücreti hak edersiniz. Eğer, bu bayramda da çalışırsanız, her çalışma günü yevmiyesini yüzde 100 zamlı alma hakkına sahipsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışanlar, isterlerse, fazla çalıştıkları sürenin karşılığını para olarak değil “tatil” olarak da kullanabilirler. 4857 sayılı İş Kanununun 41’nci maddesinde fazla çalışma ve fazla sürelerle çalışmada, işçi isterse zamlı ücret yerine, fazla çalıştığı her saat karşılığı 1 saat 30 dakikayı, serbest zaman olarak kullanabilir. Örneğin, bir haftada 5 saat fazla çalışma yapan işçi, dilerse-mesela- izleyen hafta, 45 saat yerine, 7,5 saat daha az, yani 37,5 saat çalışarak hakkını tahsil edebilir. Bu da yasal hakkıdır. İşveren, hak ettiğiniz serbest zamanı, size 6 ay içinde kullandırmak zorundadır. Daha fazla erteleyemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar iş yasalarının- sendikalı olsun olmasın- tüm ücretlilere tanıdığı haklardır. İşverenler, bu ödemeleri yapmazlarsa Çalışma Bakanlığı (calisma.gov.tr) web sitesine girin, teftiş ile ilgili birimlere ulaşın ve ilgililere şikayet edin. &lt;a name="soru2-19"&gt;Ya da toplu olarak bir avukat bulun, vekalet verin, dava açın.&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyebilirsiniz ki, “&lt;em&gt;Şimdi bu haksızlığı gidereceğiz diye işimizden olmayalım. Patron kendisine dava açan bir işçiyi işte tutar mı?”&lt;/em&gt; Unutmayın, haklarınız için mücadele etmeden hiç bir şey kazanamazsınız. Ağlamayan bebeğe meme yok!...Hem korkmayın; &lt;strong&gt;Şikayet halinde yasa sizi koruyor. &lt;/strong&gt;Eğer bir işçi, patronunu herhangi bir nedenle dava etmiş ve patron bu dava etme olayından sonra işçiyi işten çıkarmış ise bu &lt;strong&gt;"kötü niyetli"&lt;/strong&gt; bir davranıştır. İşveren bu "kötü niyetli" davranış karşılığında diğer yasal haklarının yanında, ihbar tazminatının 3 katı kadar "kötü niyet tazminatı" öder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tatil yapanlara hoşça vakit, çalışanlara iyi mesailer dileğiyle herkese iyi bayramlar…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-4803900254582226286?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/4803900254582226286'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/4803900254582226286'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/11/tatilde-calsanlar-haklarn-biliyorlar-m.html' title='Tatilde Çalışanlar, Haklarını Biliyorlar mı?'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-3660717742849842254</id><published>2010-11-13T10:00:00.001+02:00</published><updated>2010-11-13T10:00:02.997+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Kış İşsizliği Döndü: Eylül’de 3 Milyon İşsiz…</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağustos ayının işsizlik-istihdam verileri, yaz sezonundan kaynaklanan istihdam artışının erken bittiğini ve hem genel işsizlik hem de tarım dışı işsizlikte tırmanmanın başladığını ortaya koyuyor. TÜİK verilerine göre, Temmuz’dan Ağustos’a işgücü ordusundan 94 bin kişi eksilmiş ve &lt;strong&gt;işi olan nüfus da 283 bin kişi eksilmiş&lt;/strong&gt;. Bu durumda, işsiz sayısının 1 ayda &lt;strong&gt;189 bin arttığı &lt;/strong&gt;ve işsiz sayısının &lt;strong&gt;2 milyon 971 bine çıktığı&lt;/strong&gt; anlaşılıyor. Yani işsizlik oranı 1 ayda yüzde 10,6’dan yüzde 11,4’e çıktı. Tarım dışında işsizlik oranı da yine 1 ayda yüzde 13,6’dan yüzde 14,5’a çıkmış görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TN2XWNvN9WI/AAAAAAAAAf8/hVn8vaM2nCA/s1600/201011145.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5538749524636202338" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 307px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TN2XWNvN9WI/AAAAAAAAAf8/hVn8vaM2nCA/s400/201011145.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temmuz’dan Ağustos’a yaşanan 283 bin istihdam kaybının nerelerden kaynaklandığı, &lt;strong&gt;“kışa erken giriş”i&lt;/strong&gt; de gösteriyor. Verilerden anlıyoruz ki, işini kaybedenlerin 100 bini tarımdan, 50 bini turizmden, 90 bini de inşaattan. Bunlar, &lt;strong&gt;mevsimlik sektör istihdamları.&lt;/strong&gt; Yani 240 bin istihdam kaybı bu 3 sektörden, hem de erken vakitte yaşanmış durumda. İmalat sanayisinden de 48 bin kişi işini kaybetmiş 1 ayda. İmalat sanayinin bir ayda 50 bine yakın işçi çıkarmış olması dikkat çekici ve endişe verici sayılmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağustos verilerinden hareketle, krizde yaşanan büyük daralmanın ardından, özellikle hızlanan sıcak para girişi ile büyüyen ekonominin kayıp istihdamı ne ölçüde geri getirdiği sorusunu tartışabiliriz. 2010 Ağustos’undan 2009 Ağustos’una, yani yeniden &lt;strong&gt;büyüme noktasından kriz noktasına&lt;/strong&gt; bakacak olursak, 2009 yazında yüzde 13,4 olan işsizliğin 12 ay sonra ancak yüzde 11,4’e indiğini görüyoruz. Tarım dışı işsizlik de ancak yüzde 17’den yüzde 14,5’a inmiş durumda. Sayı olarak ifade edersek 2009 yazında 3 milyon 430 bine yaklaşan işsizlerin sayısı bu Ağustos’ta 2 milyon 970 bine inmiş. Yani 429 bin azalma olmuş krizden büyümeye geçişte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, gerçek iş-istihdam kayıplarının telafi edilip edilmediğini anlamak için kriz öncesinin 2008 Ağustos’u ile bugünü karşılaştırmak gerek. Bunu yaptığımızda 2008 Ağustos’unda yüzde 10,2 olan işsizliğin , büyümeye geçilen bugünün ağustos’unda yüzde 11,4 olarak gerçekleştiğini, aynı dönemde tarım dışı işsizliğin de yüzde 12,9’dan yüzde 14,5’a çıktığını görüyoruz. Bu ne demektir? Bu, krizden büyümeye geçilse de &lt;strong&gt;işsizlik basamak çıkmış&lt;/strong&gt; demektir. Yani kat edilen &lt;strong&gt;büyüme, beklenen istihdam artışını yaratamamış&lt;/strong&gt;, kriz öncesine göre “resmi işsizler ordusuna” yaklaşık 470 bin kişi daha katılmış ve işsiz sayısı 2 milyon 970 bini bulmuştur. Eylül ayında sadece 30 bin işsizin eklenmesi ile &lt;strong&gt;Eylül işsiz sayısı 3 milyon kişiyi aşacaktır&lt;/strong&gt; ve bu, bugünden bellidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümetin, SGK prim yükünü üstlenerek işverenleri istihdama özendirmesi ile ilgili yeni bir paketten söz ediliyor. Yazılanlara bakılırsa, 200 bin kişinin istihdamı için 1 milyar 163 milyon TL’lik bir paket hazırlanmış.Böyle bir uygulama vardı zaten. 2 yıldır SGK’ya bütçeden böyle bir kaynak aktarılıyor. İşverenler, kadın ve genç istihdam ederlerse yüzde 5’lik primlerini devlet ödüyor. Bunun için bütçeden 2009’da 3,5 milyar TL, 2010’un 9 ayında da 2,7 milyar TL , bütçeden aktarılmış bulunuyor. Ne kadar işe yaradığı ortada. Bu teşvikler, belki genç ve kadın istihdamına tercihe yarıyordur ama toplamda &lt;strong&gt;işsizliği azaltmaya yetmiyor&lt;/strong&gt;, yine öyle olacağa benzer.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-3660717742849842254?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/3660717742849842254'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/3660717742849842254'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/11/ks-issizligi-dondu-eylulde-3-milyon.html' title='Kış İşsizliği Döndü: Eylül’de 3 Milyon İşsiz…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TN2XWNvN9WI/AAAAAAAAAf8/hVn8vaM2nCA/s72-c/201011145.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-422486723537075374</id><published>2010-11-12T10:00:00.004+02:00</published><updated>2010-11-12T10:00:07.294+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Sanayide Büyüme İddiası ve Ahmaklık…</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ocak-Eylül döneminde, yani ilk 9 ayda sanayi üretiminin, 2009’un aynı dönemine göre yüzde 13,5 arttığı açıklandı. Bu durum, tek başına olumlu bir gelişme gibi görünse de, dış ticaret verileri ile birlikte analiz edildiğinde, hala olumluluktan sözedilebilir mi? Zor. &lt;strong&gt;Büyüme, sorunlu,&lt;/strong&gt; kırılganlıkları artırıyor. Önce şu soruyu soralım: Sanayi, kriz öncesine dönülebildi mi? 2010’un ilk 9 ayında, sanayi üretiminin, kriz öncesinin hala &lt;strong&gt;yüzde 4 gerisinde&lt;/strong&gt; olduğunu görüyoruz. &lt;strong&gt;İmalat sanayisini&lt;/strong&gt; tek başına analiz edersek, &lt;strong&gt;hala yüzde 5 geride imalat&lt;/strong&gt;. Özellikle &lt;strong&gt;sermaye mallarında,&lt;/strong&gt; yani yatırım mallarında 2009’a göre yüzde 25’e yakın artış var ama &lt;strong&gt;kriz öncesine göre üretim, hala yüzde 20’ye&lt;/strong&gt; yakın &lt;strong&gt;geride.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TNmeViPI2PI/AAAAAAAAAfc/BFJuWmjj0Nk/s1600/2010111211.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5537631309633476850" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 350px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TNmeViPI2PI/AAAAAAAAAfc/BFJuWmjj0Nk/s400/2010111211.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak:TÜİK sanayi üretim veri tabanı&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kriz öncesini geçebilenler, &lt;strong&gt;dayanıklı tüketim malları,&lt;/strong&gt; yani otomobil, beyaz eşya, ev elektroniği, mobilya üretiminin, kriz öncesini geçtiğini görüyoruz. Bunda da &lt;strong&gt;ihracattan çok,&lt;/strong&gt; tüketici kredileri musluğunun açılmasıyla, kışkırtılan taksitli satışlarla hızlanan &lt;strong&gt;iç tüketimin&lt;/strong&gt; etkili olduğu söylenmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi analize dış ticaret verilerini katalım ve soralım: Sanayinin &lt;strong&gt;niteliğinde&lt;/strong&gt;, örneğin,&lt;strong&gt; ithalata bağımlılığında &lt;/strong&gt;iyileşme var mı ? Bu sorunun cevabını araştırdığımızda, &lt;strong&gt;“eski tas, eski hamam”&lt;/strong&gt;la karşılaşıyoruz. Sanayide ithalata bağımlılığın, cari açık yaratıcı özelliğin değişmediğini görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TNme-sqf4jI/AAAAAAAAAfk/hlrmsglyFz4/s1600/2010111222.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5537632016807223858" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 292px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TNme-sqf4jI/AAAAAAAAAfk/hlrmsglyFz4/s400/2010111222.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; 2010’un ilk 9 ayında ihracat 82 milyar dolara yaklaştı. Bu ihracat, 2009 düzeyini  geçse bile kriz öncesinin yüzde 23 gerisinde. Bu yılın ilk 9 ayında ithalatın ise 130,5 milyar dolara çıktığını, dolayısıyla &lt;strong&gt;dış ticaret açığının 49 milyar dolara&lt;/strong&gt; yaklaştığını görüyoruz. Yani, sanayide büyüme, ancak ithalat artışıyla gerçekleşiyor.  Çoğunu sanayinin kullandığı , enerji ve enerji dışı ara malları ithalatı, ilk 9 ayda 94 milyar doları bularak toplam ithalatın &lt;strong&gt;yüzde 72’sini&lt;/strong&gt; oluşturdu. İlk 9 ayın cari açığı ise &lt;strong&gt;32,5 milyar doları&lt;/strong&gt; buldu. Geçen yıl  10 milyar bile değildi. Bu yılın sonunda bu açığın &lt;strong&gt;45 milyar doları&lt;/strong&gt; bulması çok muhtemel.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ahmak, ışıkla alevi karıştırır ve kendisini her yakanı güneş sanır&lt;/strong&gt;, demiş &lt;strong&gt;Cenab Şehabeddin &lt;/strong&gt;. Sanayide her tür büyümeyi olumlu sanıp, onun ithalat artışına, dışa açığa, cari açığa yol açma gibi bedellerini görmemek &lt;strong&gt;ahmaklık &lt;/strong&gt;değilse, nedir?&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-422486723537075374?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/422486723537075374'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/422486723537075374'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/11/sanayide-buyume-iddias-ve-ahmaklk.html' title='Sanayide Büyüme İddiası ve Ahmaklık…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TNmeViPI2PI/AAAAAAAAAfc/BFJuWmjj0Nk/s72-c/2010111211.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-2111150922557256100</id><published>2010-11-10T10:00:00.003+02:00</published><updated>2010-11-10T10:00:00.267+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Zam ve Vergiye Rağmen ‘Ben, İçerim, Kime Ne?’</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP Hükümeti, içkiyi zam ve vergi ile adeta dövüyor, mahalle baskısı ile içki içmeyi caydırmaya çalışıyor. Bahçeşehir Üniversitesi’nin araştırma kuruluşu &lt;strong&gt;Betam&lt;/strong&gt;, içkideki fiyat ve vergi artışlarını ortaya koyarken, tüketimin bunun etkisiyle azalma eğiliminde olduğunu öne sürdü. Fiyat artışı ve vergi artışları konusunda Betam’a katılmakla birlikte tüketimin azaldığı sonucunu paylaşmadığımı kendilerine bildirdim, okur ile de paylaşmalıyım. Aslında bunu, 8 Mayıs tarihli yazımda ifade etmiştim. Güncelleyerek yeniden ortaya koymak iyi olur. Çünkü, içki gibi politik ve ideolojik anlam yüklü bir malın pahalılaştırılarak tüketiminin caydırılıp caydırılmadığı önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Betam, 2003 - Eylül 2010 döneminde TÜFE’nin yüzde 79 artmasına karşılık alkollü içecek fiyatındaki artışı yüzde 129 olarak belirlemiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine Betam’a göre, alkollü içeceklerden alınan ÖTV gelirlerinde de dönem boyunca hissedilir artışlar gerçekleşti. Alkollü içeceklerde yapılan son vergi değişikliği göz ardı edildiği takdirde bile, 2010 sonunda alkollü içeceklerin satışından elde edilen toplam ÖTV gelirinin, 2008 fiyatlarıyla, yaklaşık 2,5 milyar TL olacak. Bu rakamlar, analize konu dönemde yüzde 64 oranında reel ÖTV gelir artışına işaret ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki zamlar, vergiler içki &lt;strong&gt;tüketimini azalttı mı&lt;/strong&gt;? Betam, tüketim ayağında TÜİK’in Hanehalkı Bütçe Anketi ve TÜİK’in üretim, tüketim verilerini kullanarak, biraz da sinekten yağ çıkararak, tüketimin azaldığı sonucuna varmış. Oysa, bir başka güvenilir kaynağa bakılsaydı, resmin daha net görüntüsü elde edilebilirdi. Kısa adı TAPDK olan &lt;strong&gt;Tütün Alkol Piyasası Denetim Kurulu&lt;/strong&gt; verilerine bakılırsa, Türkiye’nin içki tüketimi pek de azalmıyor. Nüfusumuza ek olarak konaklayan 20 milyon küsur turisti de hesaba katsak bile &lt;strong&gt;tüketimde azalma eğilimi çok yavaş&lt;/strong&gt;. Rakı, şarap, bira, Türkiye’de en çok tüketilen içkiler. 2004’te rakı tüketimi 42 milyon litre iken, izleyen yıllarda biraz dalgalanmış ve en son 2009’da 42,2 milyon litre olmuş. Yani nüfus artıyor ama rakı tüketimi yeterince artmamış. Ama bu arada şarap ve biranın tüketimi hızlanmış görünüyor. Esas &lt;strong&gt;patlama birada.&lt;/strong&gt; 2004’te 761 milyon litre olan bira tüketimi, özellikle son 3 yıl hızla arttı ve 2009’u 825 milyon litre ile kapattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TNgjqEyZ1mI/AAAAAAAAAfU/n86OwnBTk5I/s1600/2010111011.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5537214947598653026" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 306px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TNgjqEyZ1mI/AAAAAAAAAfU/n86OwnBTk5I/s400/2010111011.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak:TAPDK veri tabanı&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçkide eğilim, &lt;strong&gt;rakıdan şarap ve biraya doğru&lt;/strong&gt; . Muhafazakar AKP iktidarı, fiili yasaklamalar, mahalle baskıları ile içki satan yerleri, lokantaları sindirse de genelde, “içmeye devam!” deyip Türkiye halkı içkide pek geri adım atmamıştır. Bu durum 2010’un ilk yarısında da fazla değişmemiştir. 2010’un ilk yarısında 469 milyon litreye yaklaşan tüketim, 2009’un aynı dönemine göe yüzde 1,5 azalsa da bu, dikkate alınacak bir gerileme değildir. Hatta, rakı ve şarap tüketimi artmıştır. Bu arada, artan içki fiyatlarına gücü yetmeyen gençlerin &lt;strong&gt;hap kullanımına&lt;/strong&gt; yöneldiği iddiası üstünde hassasiyetle durulmalıdır. &lt;strong&gt;Kaçak içki&lt;/strong&gt; üretim ve tüketimi bir başka tehlikeli eğilimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP iktidarı, zam ve vergi politikalarıyla, özelleştirme furyasıyla, temel damak tadımız olan , rakıyı daha da metalaştırmış, “sulandırmıştır”. İçilebilir rakı pahalı hale gelince, gücü yetmeyen, rakı hayal ederek, biraya dayanmıştır. Herşeye rağmen, halkın tercihi &lt;strong&gt;Kul Nesimi’nin&lt;/strong&gt; dediği gibidir: &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Sofular haram demişler/Bu aşkın şarabına/Ben doldurur ben içerim/&lt;br /&gt;Günah benim kime ne…&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-2111150922557256100?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/2111150922557256100'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/2111150922557256100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/11/zam-ve-vergiye-ragmen-ben-icerim-kime.html' title='Zam ve Vergiye Rağmen ‘Ben, İçerim, Kime Ne?’'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TNgjqEyZ1mI/AAAAAAAAAfU/n86OwnBTk5I/s72-c/2010111011.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-909906298846256557</id><published>2010-11-08T10:00:00.001+02:00</published><updated>2010-11-08T10:00:02.399+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Kriz ve Kurtlar Sofrası</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2008 sonunda başlayıp 2009’a uzanan &lt;strong&gt;küresel kaynaklı&lt;/strong&gt; krizimizin, özellikle büyük sermaye kesiminde fazla memnuniyetsizlik yaratmaması, onu, 2001 ve 1994 krizlerinden ayırt eden önemli bir özellik. Hatırlayın, hem 1994 hem de 2001 krizlerinde, yük, her krizde olduğu gibi, ücretli sınıfa, emeklilere, esnafa, tarımdaki küçük üreticiye yıkılırken büyük banka, holding, sanayi şirketleri arasında da, bu &lt;strong&gt;kurtlar sofrasında&lt;/strong&gt; da güçsüz düşenin güçlüye yem olması hadiseleri yaşandı. Bu yıllarda bazı sermaye kesiminde şikayetler, sızlanmalar yükseliyor, firmalar, bankalar sektöründe iflaslar, el değiştirmeler, birleşmelerle sermaye yeniden yapılanıyordu. Özellikle kriz konjonktürlerinde hızlanan bu süreci, &lt;strong&gt;Marks, , “Kapitalistlerin kapitalistler tarafından mülksüzleştirilmesi”&lt;/strong&gt; olarak adlandırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çiller Başbakanlığında yaşanan &lt;strong&gt;1994 krizi&lt;/strong&gt; öncesi, yüksek tutulan faizin çektiği &lt;strong&gt;sıcak para&lt;/strong&gt;, tıpkı bugün olduğu gibi ,TL’yi aşırı değerlendirdi, düşük kur, ithalatı kamçıladı ve hızla cari açığı büyüttü. Açığın finanse edilemez boyuta erdiği fikri sıcak paraya hakim olduğu anda, dışa kaçışlar başladı ve IMF’ye müracaat , yüksek oranlı devalüasyon kaçınılmaz hale geldi. Bu kur şoku, döviz açığı olan birçok bankanın tökezlemesine yol açtı. 1994 krizinde, &lt;strong&gt;İbrahim Betil’in&lt;/strong&gt; Bank Ekspres’ini Doğuş aldı. Çukurova ve Eliyeşil Grubu’na ait &lt;strong&gt;İmpex Bank&lt;/strong&gt;, Lapis Holding'ini sahibi olduğu &lt;strong&gt;TYT Bank&lt;/strong&gt;, battı. &lt;strong&gt;Netbank&lt;/strong&gt;, Besim Tibuk tarafından önce Atilla Uras'a satıldı ve adı Marmara Bank olarak değiştirildi ama o da 1994 krizinde battı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl deprem ise &lt;strong&gt;2001 krizinde&lt;/strong&gt; yaşandı. Ceylan Grubu’nun Bank Kapital’i, Kamuran Çörtük’ün Bayındırbank’ı, Cıngıllıoğlu ailesinin Demirbank’ı, Murat Demirel’in Egebank’ı, EGS Grubunun Egsbank’ı, Tarişbank, Cavit Çağlar’ın İnterbank’ı, Erol Aksoy’un İktisat Bankası, Zeytinoğlu’nun Esbank’ı, Dinç Bilgin’in Etibank’ı, Süzer’in Kentbank’ı, Yaşar Grubu’nun Tütünbank’ı, Gariboğlu’nun Sümerbank’ı, Sürmeli Ailesinin Sitebank’ı, Halis Toprak’ın Toprakbank’ı, Çukurova’nın Pamukbank’ı ve birkaç banka daha devlete, &lt;strong&gt;TMSF’ye devredildi.&lt;/strong&gt; TMSF, 20’yi aşan bu bankaların zararları için Hazine’den 30 milyar TL’ye yakın kaynak kullandı. IMF’den borçlanılan ve faizleriyle 50 milyar TL’yi bulan bu kaynak, uzun yıllar, iç borç ana para ve faizleri biçiminde &lt;strong&gt;topluma ödetildi.&lt;/strong&gt; Nasıl? Bütçe disiplini adı altında halktan daha çok vergi alıp halka daha az harcama yapılarak. Bankaları &lt;strong&gt;hortumlayanlara &lt;/strong&gt;kayda değer bir ceza gelmezken, el konulan bankaların bazıları birleştirilerek yeni alıcılarına satıldı. Mesela &lt;strong&gt;Yapı Kredi&lt;/strong&gt; Koç’a, Bank Ekspres &lt;strong&gt;Tekfen’&lt;/strong&gt;e, Sitebank Yunanlı bir bankaya satıldı. Bir banka da &lt;strong&gt;Oyak&lt;/strong&gt;’a verildi. &lt;strong&gt;Uzanlara&lt;/strong&gt; ait banka ve şirketlere operasyon ve Uzanların mülksüzleştirilmesi ise &lt;strong&gt;RTE &lt;/strong&gt;iktidarına nasip oldu. Bunlar, belki de Türkiye sermaye birikimi tarihinin en büyük çaplı sermaye içi, eleme, el değiştirme operasyonlarıydı. Kurtlar sofrasındakilerin bir kısmı, kurulmakta olan AKP’ye destek verirken RTE’den de beklentilerini saklamadılar(*).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Finans sektöründeki 2001 operasyonlarının da etkisiyle 2008-2009 küresel krizinin sert dalgaları, Türkiye’nin bankacılık kesiminde pek tahribat yaratmadı ama sanayi firmaları, ciddi yaralar aldılar. Anadolu’da, özellikle &lt;strong&gt;Denizli’&lt;/strong&gt;de iflaslar yaşandı. Kapasiteler yüzde 50’lere gerilerken, sıkıntı olduğu gibi &lt;strong&gt;çalışanlara yıkıldı&lt;/strong&gt;. Krizin başlangıcında işini kaybedenler 1 milyona ulaştı. İşte tutulanlara da eski, hatta düşürülmüş nominal ücretlere boyun eğmeleri dayatıldı. AKP iktidarı, büyük&lt;strong&gt; bütçe açıklarını ve kamu borçlanmasını&lt;/strong&gt; göze alarak kamu kaynaklarını, krize karşı yangın söndürücü olarak kullandı. Bu sayede sermaye kesiminde ciddi dökülmeler yaşanmadı. ÖTV-KDV indirimleri, bazı vergi muafiyetleri, sübvansiyonlu kredi kullanımı, sigorta primlerine destek, artırılan kamu harcamaları vb. önlemler, irili-ufaklı birçok firmanın iyi-kötü ayakta kalmasına yaradı. Dahası, toplamı &lt;strong&gt;16 milyar doları&lt;/strong&gt; bulan ve ödemeler dengesine “net- hata-noksan” olarak geçen, &lt;strong&gt;kaynağı belirsiz döviz&lt;/strong&gt; girişi, kur şokunun erken atlatılmasında etkili oldu. Sermaye içinde, bazı ihracatçıların, izlenen kur politikasından hoşnutsuzlukları ise AKP havuzunda yumuşatılıyor, başka parti adreslerine taşırılmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönemde, kapitalizmin “doğal seleksiyonu” için yeterli iklim oluşmasa da AKP iktidarı, tercihleriyle sermaye içinde farklılaşma yarattı. Bu, özelleştirmelerden, belediye,TOKİ yatırımlarından, kamu satın almalarından, &lt;strong&gt;islami burjuvaziye&lt;/strong&gt; daha çok öncelik verilmesi biçiminde gerçekleştirildi. Kollama ve batırmanın en bilinen örneklerini ise &lt;strong&gt;Çalık ve Doğan&lt;/strong&gt; Grupları oluşturdu. Çalık’a, Sabah-ATV kompleksi TMSF, Ceyhan rafineri lisansı EPDK marifetiyle verilirken biata direnen Doğan Grubu, vergi cezaları ile önemli ölçüde küçültüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;(*) Detay için bkz: M. Sönmez,Filler ve Çimenler,İletişim Yayınları, 2003&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-909906298846256557?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/909906298846256557'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/909906298846256557'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/11/kriz-ve-kurtlar-sofras.html' title='Kriz ve Kurtlar Sofrası'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-6380586939006623497</id><published>2010-11-06T10:00:00.003+02:00</published><updated>2010-11-06T10:00:00.208+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Medya eleştirisi'/><title type='text'>Doğan’a Neler Oldu? Medya Verdi, Medya Aldı…</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Mustafa Sönmez&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğan Grubu’nun, tarihindeki en büyük operasyonu, Özelleştirme İdaresi’nden &lt;strong&gt;Petrol Ofisi’ni&lt;/strong&gt; alması olmuştu. Bu alımda, başlangıçta&lt;strong&gt; İş Bankası&lt;/strong&gt; en büyük payandaydı. Kamu bankası &lt;strong&gt;Vakıflbank’tan&lt;/strong&gt; kullanılan kaynaklar da önemli bir yer tutmuştu. Petrol Ofisi ve müstakbel enerji yatırımları, Doğan için &lt;strong&gt;“Yeni vizyon”&lt;/strong&gt;du. PO’ya kısa sürede Avusturya enerji devi OMV ortak alındı. İş Bankası da PO’daki hisselerini Doğan’a sattı ve çekildi. Hedefte rafineri kurmak vardı. Koç’un talip olduğu &lt;strong&gt;Tüpraş’&lt;/strong&gt;a bile niyet edildi ama olmadı. Bu kez, Ceyhan’da kurulacak rafineri hedef seçildi. Ayrıca, elektrik dağıtım özelleştirmelerine dair planlar yapılıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2007 öncesine kadar genelde TÜSİAD’ın, özelde de Doğan’ın AKP ile ilişkileri pek de şeker renk olmadı. TMSF, Uzan’ın &lt;strong&gt;Star TV’sini&lt;/strong&gt; bile verdi Doğan’a. Emekli Sandığı’nın&lt;strong&gt; Hilton’&lt;/strong&gt;u, &lt;strong&gt;Ray Sigorta&lt;/strong&gt; da özelleştirme ile alınmıştı. Ama, 2007 sonrası hava değişti. &lt;strong&gt;RTE,&lt;/strong&gt; “Esas gündem”ine Doğan medyasından destek görmedikçe, içinden, Aydın Doğan’a, &lt;strong&gt;“Dur kendime yer edeyim, bak sana neler edeyim”&lt;/strong&gt; diyordu herhalde. Doğan, yavaş yavaş AKP’den dirsek yemeye başladı. Ceyhan rafinerisi için lisans talepleri geri dönüyordu. Ortak OMV’nin kulağına fısıldandı; &lt;strong&gt;“Doğan’ı bırak, git Çalık’la anlaş”&lt;/strong&gt; …OMV, Kuzey Irak’ta da faaldi, PO ortaklığı yetmiyordu. Irak petrolünü işleyecek rafineri peşindeydi.Ama , Doğan ortaklığı, ayak bağına dönmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elektrik dağıtımı özelleştirmesinde de Doğan’a hiç umut verilmiyordu. Dahası üst üste &lt;strong&gt;vergi denetimleri&lt;/strong&gt; ile sindirme zamanı gelmişti. Aydın Doğan, önceleri &lt;em&gt;“Kültürümüzde biat etmek yok”&lt;/em&gt; filan dedi ama, yumruklar insafsızca karın boşluğuna indikçe, gardı düşmeye başladı. Milyarları bulan vergi cezaları ile Doğan bunaltıldı. Bu vergi dayağı, &lt;strong&gt;“herkese ibret”&lt;/strong&gt; olarak kullanıldı. TÜSİAD’daki yoldaşları, &lt;strong&gt;Arzuhan Doğan’ın&lt;/strong&gt; başkanlığına rağmen, “sınıf dayanışması” gösteremeyip sindiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğan’ın, medya ve medya dışı işlerini büyütmesinde &lt;strong&gt;medyadaki hakimiyeti&lt;/strong&gt; tabi ki etkili olmuştu. İş Bankası’ndan 1990’ların başında &lt;strong&gt;Dışbank’ı &lt;/strong&gt;alırken medya forsu elbette önemliydi. Dışbank, kısa sürede büyütülüp &lt;strong&gt;Fortis’e&lt;/strong&gt; satılmış, hedeflenen elektrik özelleştirmeleri için büyük nakit istiflenmişti . Sonra, PO’nun Özelleştirme İdaresi’nden alınması, medya dükası olmasa mümkün olur muydu acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2000’li yılların ortasında öyle bir Doğan Grubu vardı ki, medyanın, toplam cirosundaki payı sadece yüzde 20 idi ama esas para Petrol Ofisi’nden geliyordu. Ama gün olup &lt;strong&gt;kazandıran medya,&lt;/strong&gt; şimdi başa &lt;strong&gt;bela olacaktı.&lt;/strong&gt; Silah geri tepmişti. RTE, insafsızca bileğini büküyordu Aydın Bey’in…Artık küçülme , zamanıydı .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özelleştirme’den alınan Petrol Ofisi’ndeki payların diğer ortak Avusturyalı OMV’ye satışını, yine özelleştirme ile Grub’a katılmış &lt;strong&gt;Ray Sigorta’nın&lt;/strong&gt; Avusturyalılara satışı izledi. Doğan’ın &lt;strong&gt;Hilton’&lt;/strong&gt;u büyütme projesi ile ilgili hayalleri suya düştü. Geride ne kaldı? Medya? Onun toplam cirodaki payı yüzde 20 idi. Hem de medya kar getiren bir alan değil. Doğan’ın, Hürriyet ve Kanal D dışında karda olan medya şirketi olduğunu sanmıyorum. Şimdi, daha büyük medya şirketi satışlarına hazırlanıldığı konuşuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzatmayalım; Türkiye’de günümüzün medyası , &lt;strong&gt;kar saiki&lt;/strong&gt; ile hareket eden yabancıların, hatta yerlilerin heves edeceği bir sektör değil.&lt;strong&gt; Fox’u, CNN’i &lt;/strong&gt;hatırlayın. Geldiler de ne oldu? Hele ki medyanın –şimdilik- yarısının Fethullah Gülen cemaatince , AKP iktidarınca, RTE’nin doğrudan müdahalesiyle ele geçirildiği ve politik hedefler doğrultusunda fütursuzca kullanıldığı bir alan durumuna getirildiği hatırlandığında...Bu verili şartlar altında, Doğan medyasına bu saatten sonra talip olacakların, medya endüstrisinin sağlayacağı ekonomik getirileri değil , &lt;strong&gt;politik bilançoyu&lt;/strong&gt; hesaba katması kaçınılmazdır. Böyle bir alıcı, baştan ya AKP’ye biat edecek, onu rahatsız etmeyecek biri olacak ya da Doğan’dan daha dişli biri olacak. Çatışmayı göze alacak. Olmazsa ne olur? Bu kez Doğan’a, medyada da iyice küçülmekten başka yol kalmaz. Bu da AKP iktidarını ziyadesiyle memnun eder ama onların da unutmamaları gereken bir Arap atasözü var: &lt;strong&gt;Men dakka dukka&lt;/strong&gt;...(Çalma kapım, çalınır kapın…)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-6380586939006623497?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/6380586939006623497'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/6380586939006623497'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/11/dogana-neler-oldu-medya-verdi-medya-ald.html' title='Doğan’a Neler Oldu? Medya Verdi, Medya Aldı…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-8396364689853797461</id><published>2010-11-05T10:00:00.000+02:00</published><updated>2010-11-05T10:00:03.819+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Mutfakta Enflasyon Kaynıyor…</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekim’den Ekime 12 aylık tüketici fiyat artışı yüzde 8,6’yı buldu. Merkez Bankası, 2010 için yüzde 6,5 enflasyon hedefi koymuştu ama yılı yüzde 7,5 ile bitirmeye razı. Acaba böyle bitecek mi yıl ? Ekim’de fiyatları en çok yukarı çeken mal grubu &lt;strong&gt;giyim-ayakkabı&lt;/strong&gt; oldu. Yeni sezonluk giyim-ayakkabı fiyatları Ekim’de yüzde 7,6 arttı. Giyimdeki fiyat artışı, Kasım’da da sürebilir ama genelde sürmez. Giyimin enflasyon borusu yılda iki kez öter, o kadar. Ama gıda için öyle konuşamayız. &lt;strong&gt;Gıda fiyatlarının&lt;/strong&gt;, önlenemez yükselişi sürüyor ve 3 aydır, ayda ortalama yüzde 4’lük artışlar gösteriyor. Gıdada 12 ayın fiyat artışı da &lt;strong&gt;yüzde 15’e&lt;/strong&gt; yaklaşmış durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gıda fiyatlarının seyri, özellikle &lt;strong&gt;alt-orta gelir grupları&lt;/strong&gt; için enflasyonun seyri demektir. Çünkü, gıda-içecek, alt-orta gelir gruplarının bütçesinde &lt;strong&gt;yüzde 35&lt;/strong&gt; dolayında yer tutar. Böyle olunca, bize yıllık yüzde 8,6 olarak açıklanan resmi enflasyon ve yüzde 14,6 olarak açıklanan resmi gıda fiyatları , nüfusun çoğunluğunu oluşturanların &lt;strong&gt;hissettiklerinin altında&lt;/strong&gt; rakamlardır. Bu kesim, hem genel fiyatları, hem de bütçesinin en önemli kısmını götüren gıda fiyatlarındaki artışa daha duyarlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TNMEDbqV0HI/AAAAAAAAAfM/urbdhSLFJT0/s1600/2010124.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5535772823979937906" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 307px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TNMEDbqV0HI/AAAAAAAAAfM/urbdhSLFJT0/s400/2010124.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keza, &lt;strong&gt;alkol ve sigara&lt;/strong&gt; tüketenler açısından da bu kalemlerdeki fiyat artışları önemlidir. İçki ve sigara fiyatları son 12 ayda yüzde 24’e yakın artış göstererek tiryakilerin canını fena yakmıştır.&lt;br /&gt;Gıdanın, yani sebze-meyve, et vb. deki fiyat artışları, &lt;strong&gt;lokanta&lt;/strong&gt; yemeği fiyatlarını da yukarı çekmekte, dışarıda yemek yemenin faturası hızla kabarmaktadır. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Alt-orta sınıflar için mutfaktan sonra, en önemli harcama kalemi, &lt;strong&gt;konut harcamalarıdır.&lt;/strong&gt; Yani, kira, su, elektrik, gaz harcamaları. Aileler, bütçelerinin &lt;strong&gt;yüzde 32’sine&lt;/strong&gt; yakınını barınmaya ayırırlar. Bu kalemdeki fiyat yükselişlerini derinden yaşarlar. Yine &lt;strong&gt;ulaştırma&lt;/strong&gt; için harcamalar bir diğer önemli halk tüketim kalemidir ve bütçedeki payı &lt;strong&gt;yüzde 15’e&lt;/strong&gt; yaklaşır. Konut ve ulaştırmada fiyat artışları , şimdilik genelin altında seyrediyor. Buna neden de özellikle ham petrol, doğal gaz fiyatlarının düşük seyridir. &lt;strong&gt;İthalatla&lt;/strong&gt; karşılanan bu &lt;strong&gt;enerji kaynaklarının fiyatları,&lt;/strong&gt; dünyadaki krizin etkisiyle düşük seyrediyor. Yarın, bu enerji fiyatlarının başını kaldırması halinde, umulan tek haneli, hele ki 2011 ve 2012 için hedeflenen yüzde 5-5,5’luk enflasyon hedefleri hayal olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enflasyon, iyi-kötü, &lt;strong&gt;geliri olanlar&lt;/strong&gt; için önemli. Memur,işçi, emekli, aldığı maaşın, ücretin, çarşıda pazardaki mal ve hizmetlerin ne kadarına yettiğine bakar. Tarım üreticisi, ürün geliriyle ne kadar tüketebildiğine bakar. Ev sahibi, kira geliriyle ne alıp ne alamadığına bakar. Bankadan faiz geliri alıp onunla geçinmeye çalışan, faiz gelirini, TÜFE artışıyla kıyaslar, onun altında mı üstünde mi kaldığına bakar. &lt;strong&gt;Ya işsizler&lt;/strong&gt;, yani hiç geliri olmayanlar? Onların resmi sayısı 2,7 milyon. Sayılmayanlarla beraber, gerçek işsizler 6 milyona yaklaşıyor. Yani &lt;strong&gt;6 milyona&lt;/strong&gt; yakın bir nüfus var ki, iş bulmak, para kazanmak istiyor ama bulamıyor. Gelir olmadıktan sonra, fiyatlar düşmüş, artmış, onlar için fark etmiyor…İşte esas hiç unutulmaması gerekenler onlar ve bakmakla yükümlü oldukları aileleri...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-8396364689853797461?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/8396364689853797461'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/8396364689853797461'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/11/mutfakta-enflasyon-kaynyor.html' title='Mutfakta Enflasyon Kaynıyor…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TNMEDbqV0HI/AAAAAAAAAfM/urbdhSLFJT0/s72-c/2010124.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-5210966484166100231</id><published>2010-11-03T10:00:00.000+02:00</published><updated>2010-11-03T10:00:04.083+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makale'/><title type='text'>Vur Ücretliye, Emekliye…</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mustafa Sönmez&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonominin büyümekte olduğunu, işsizliğin hız kestiğini, ihracatın arttığını iddia edenler, nedense &lt;strong&gt;madalyonun öteki tarafı&lt;/strong&gt; ile yüzleşemiyorlar. İhracat artıyor da, ithalat ne oluyor acaba? Krizde işini kaybedenler, yeniden işe başlıyorlar da &lt;strong&gt;hangi ücretten&lt;/strong&gt; başlıyorlar? Sayıları 8 milyona yaklaşan memur-işçi emeklileri kaç parayla, nasıl geçiniyorlar acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), her 3 ayda bir kez, sanayi ücretlilerinin enflasyon öncesi ve sonrası ücretlerini hesaplayarak&lt;strong&gt; “birim sanayi ücret”&lt;/strong&gt; endeksini yayımlıyor. Görüntü ne biliyor musunuz? Küresel krize girilen 2008’in sonbaharından sonra sanayi ücretleri dehşetli gerilemiş ve yeniden büyüme yaşanan son 3 mevsimde de eski düzeyine dönememiş. Buradan da anlıyoruz ki, Türkiye bugün sıcak para girişi ile bir üretim yapıyorsa ve bunun bir kısmını ihraç edebiliyorsa, bu ancak ve ancak sanayi işçisinin &lt;strong&gt;ücretleri geriletilerek&lt;/strong&gt; yapılıyor. 2010’un ikinci çeyrek gerçek birim ücretlerinde kriz öncesine göre &lt;strong&gt;yüzde 13 gerileme var.&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TM_LpOMyFkI/AAAAAAAAAfE/6swMcwBnZEA/s1600/2010110311.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5534866376108414530" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 307px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TM_LpOMyFkI/AAAAAAAAAfE/6swMcwBnZEA/s400/2010110311.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaynak:DPT,TÜİK&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çakma ihracatçılar ihracatlarıyla boşuna övünüyorlar her ay... Gerçek ücretleri, insanları işsizlikle korkutup yüzde 13 oranında gerileterek, bundan rekabet gücü buluyorlar. Yine de düşük kar marjlarıyla satış yaparak ayakta kalmaya çalışıyorlar. Ücretlinin sırtına vurarak ihracat yapmanın neresiyle övünür insan? Sanayi işçilerinin sayısı öyle, böyle değil, 5,5 milyonu buluyor. Yani yaklaşık 13 milyon tarım dışı ücretlilerin yüzde 40’ı. Sanayi işçisinin gerçek ücretlerinin geriletilmesi gerçeği, çoğu ticaret ve hizmet ücretlileri için de söz konusu. Bu nasıl oluyor? Basit: &lt;strong&gt;Ücretli sayısı 13 milyon&lt;/strong&gt; ama , sendikalı sayısı 3 milyonu, toplu sözleşme yapan sayısı 1 milyonu bulmuyor. Sendikalar kuyruklarını kısıp oturuyorlar. Sevsinler böyle &lt;strong&gt;sendikasız demokrasiyi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sefalet, &lt;strong&gt;emekliler için farklı mı&lt;/strong&gt;? Sayıları 2 milyona yaklaşan ve 5 milyon nüfusu geçindiren &lt;strong&gt;memur emeklileri&lt;/strong&gt; ortalama bin 80 TL maaşla geçinmeye çalışıyorlar. Sayıları 5,5 milyonu bulan &lt;strong&gt;işçi emeklilerinin&lt;/strong&gt; aylıkları ne kadar dersiniz? Ortalama 780 TL…Ve baktıkları aile ferdi sayısı yaklaşık 10 milyon…Düşünün, 1080 TL aylıklı 2 milyon memur emeklisi 5 milyonluk ailesi ile; 780 TL aylıklı 5,5 milyon işçi emeklisi yaklaşık 10 milyon nüfus ailesi ile geçinmeye çalışıyor. Ve gerçek ücretlerin bu kadar geriletildiği, emeklilerin bu kadar sefil emekli maaşına talim ettirildikleri bir ülkede, her şeyin güllük gülistanlık olduğu ve dünyanın bu ülkeye gıpta ile baktığı arsızca konuşuluyor, yazılıyor, çiziliyor…&lt;strong&gt;Edep yahu!...&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5186820220096501766-5210966484166100231?l=mustafasnmz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5210966484166100231'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5186820220096501766/posts/default/5210966484166100231'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mustafasnmz.blogspot.com/2010/11/vur-ucretliye-emekliye.html' title='Vur Ücretliye, Emekliye…'/><author><name>Mustafa Sönmez</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02959766696095641161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/S2MVBAkKVhI/AAAAAAAAAJo/BOTCKfSstlM/S220/krizms1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_RgvpryX63Uc/TM_LpOMyFkI/AAAAAAAAAfE/6swMcwBnZEA/s72-c/2010110311.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5186820220096501766.post-1642039794414549504</id><published>2010-11-01T23:50:00.000+02:00</published><updated>2010-11-14T16:05:07.642+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Seçilmiş söyleşiler'/><title type='text'>BÜYÜK KENTLERDE, İSTANBUL ARENASINDA SINIF MÜCADELESİ…</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#330000;"&gt;MESELE DERGİSİ, KASIM 2010 SAYISI&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;MUSTAFA SÖNMEZ&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kentsel dönüşüm projelerine bir milat vermek gerekiyorsa, sanırım bunu da 24 Ocak 1980 kararlarına bağlamak gerekiyor. Bugünün projeleri o günden öngörülüyordu ve buna uygun olarak siyasi bir rota çizildi. Siz bu süreci nasıl tanımlıyorsunuz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980, hem dünyada hem Türkiye’de ekonomik , politik,kültürel, tam bir dönüşüm sürecine işaret ediyor. Sermaye birikiminin kaynağı değişmese de kulvarı değişiyor. 80 öncesinde daha çok sanayi üzerinden artı değer elde edilir, sanayi üzerinden birikim sağlanırken sonrasında sanayiden ziyade finansallaşma üzerinden spekülasyon ön plana çıkıyor ve birikim bunlar üzerinden devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu kulvara geçişi özetleyebilir miyiz? Ne oldu, kapitalizm nerede tıkandı da sermaye birikimi sanayileşmeden finansallaşmaya yöneldi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizm, sürekli biriktiren bir üretim biçimi. Biriktirdikçe de sermayenin belli bir yerde, belli kâr oranlarını koruması gerekiyor ama öyle bir an geliyor ki biriktirdiği sermayeye göre elde ettiği kâr oranı -bulunduğu sektör ve emekle olan ilişkileri itibariyle- düşmeye başlıyor, o zaman kriz hali yaşıyor ve bunu aşmak için kulvar değiştirmesi, emekle olan ilişkisini, bölüşümü, sermayenin kendi içinde iş bölümünü gözden geçirmesi gerekiyor ve dünya kapitalizmine hükmedenler, dünyadaki iş bölümünü değiştiriyorlar. 80 sonrası, dünyada sanayi, metropol diye bildiğimiz merkezlerden, ağırlıkla Asya’ya doğru kaydırıldı. Kâr oranı düşmüş sektörler ya da o sektörlerin emek yoğun kısımları, kirli sanayiler, yavaş yavaş Asya’ya; Güney Kore’ye, 90’dan sonra da Çin ve Hindistan’a kaydırıldı. Bunların arasında Türkiye de var. Sanayi bu şekilde çevre ülkelere kaydırılırken merkez ülkeler, kendilerinde daha çok finans sektörünü, bilişim, iletişim gibi kâr oranları yüksek sektörleri ya da sanayinin katma değeri daha yüksek kısımlarını- planlama, tasarımla ilgili aşamalarını- alıkoydular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türkiye’de nasıl bir kaydırma yapıldı, sanayi kendisine nasıl bir yol çizdi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye 80 öncesinde daha çok ithal ikameci bir sanayileşme çizgisi izliyordu. Gümrüklerle korunuyordu, devlet himayesinde bir bebek sanayi yaratılıyordu. 60’larda palazlanan, 70’lerde olgunlaşan sanayi ile büyük sermaye, hatırı sayılır bir birikime ulaştı. Bu sermaye yavaş yavaş İstanbul’dan çevre illere, Adapazarı, Bursa, Kocaeli, Tekirdağ’a doğru yayıldı. Yatırımlarının büyük ve kârlı kısımlarını elinde tutarak, kârsız kısımlarını Kayseri, Denizli, Antep gibi kentlerdeki KOBİ’lere bıraktı, yeni bir yapılanmaya yeni sektörlerde yoğunlaşarak geçti. Büyük sermaye, ağırlıkla finans,enerji, AVM, plaza işletmeciliği, İstanbul rant yatırımlarına daha çok yönelirken karlılığı düşmüş sanayileri küçük ve orta işletmelere bıraktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanayinin mekânları İstanbul’dan kaydırınca gecekondularda oturan işçilere de ihtiyaçları kalmadı, gözler onların yaşadığı yerlere çevrildi…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;O döneme kadar- 70’ler- sanayide birikimin elde edilmeye başlandığı döneme kadar, büyük sermaye kent toprağına bu kadar göz koymamıştı, kırdan gelenlerin kent toprağını gecekondu için işgal etmeleri pek de umurlarında değildi. Tersine bu işlerine geliyordu. Konut meselesini bir şekilde halletmiş olan işçinin ücret talebi de ona göre düşük olacaktı. Dolayısıyla gecekondulaşmayla o dönemin sanayileşmesi arasında bir uyum vardı. Hükümetler de oy kaygısıyla buna göz yumuyorlardı. Özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir’de kent dokusu daha çok sanayinin, ticaretin ön planda olduğu, fabrika çevrelerinin gecekondularca kuşatıldığı bir görünüme sahipti. İstanbul için konuşursak Zeytinburnu, Haliç, İstinye, Beykoz, Paşabahçe , Mecidiyeköy ve Levent’teki ilaç endüstrisinin arka semtleri Gültepe,Seyrantepe, Anadolu yakasında Maltepe, Kartal,Tuzla, Pendik, Fikirtepe vb. önemli gecekondu bölgeleriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu 80 sonrası ters yüz oldu. Büyük özelleştirme ihalelerinden en kârlı olanlarını alan sermaye, İstanbul’u da bir küresel kent olarak dünya ekonomisine eklemleme ve onun rantından faydalanma noktasına geldi. İstanbul’u mümkün olduğu kadar sanayiden arındırılmış, hizmet, finans, turizm, kültür -medya endüstrilerinde uzmanlaşmış bir metropol olarak tasarlamaya,dönüştürmeye başladı. Tam da burada, eski sanayi işçilerinin işgal ettiği, kentin eski ama merkezde olan, Tarlabaşı, Tophane, Haliç, Levent aksı üzerindeki gecekondu mahallelerinin arsaları hızla değer kazandı. Aynı şekilde Ankara, İzmir gibi büyük kentler de kent rantı üzerinden ön plana çıkmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kentsel dönüşüm adı altında bu eski alt sınıf mekânlarının, bu mekânlarda oturanların tahliyesi gündeme geldi. Mutenalaştırma, soylulaştırma yoluna gidildi, üzerlerine gökdelenlerin, alışveriş merkezlerinin, muhtelif lüks konutların, sitelerin yapılması planlandı. Aynı ölçüde olmasa da Ankara ve İzmir de bu süreç yaşandı, yaşanıyor. İzmir’de Kadifekale gibi yoksulların yaşadığı bölgeler, Ankara’da havaalanına giden yolun iki tarafındaki gecekondular, Mamak, Dikmen vadisi bu kapsamdaki alanlardı. Kentsel dönüşüm adı altında kent arsasını daha çok metalaştırmak ve onun üzerinden büyük birikimler elde etmek üzere bir yol açıldı, bugün de bu yol üzerinde devam ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Söz konusu yıllar için, yani altmışlar, yetmişler için İstanbul’a bir sanayi kenti diyebiliyor muyuz? Sanayiden finansal alanlara kayan şirketler nasıl bir rota izlediler?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette bir sanayi kentiydi ama mesela otomotiv sanayinin, petrokimya sanayinin kurulması aşamasına gelindiğinde- bütün o sanayileşme tarihinde- anlaşıldı ki bunlar İstanbul’a kurulamaz, İstanbul bunu kaldırmaz. O dönemlerde holdinglerin merkezi İstanbul’daydı ama otomotiv Bursa’daydı, petrokimyayı Kocaeli’ne yaptılar. Ama bunlar coğrafi olarak yakın olduğu için İstanbul’dan idare ediliyor. Büyük holdingler –Koç, Sabancı- esas olarak sanayiciydiler. Sermayelerini sanayiye yatırıyorlardı ve birikimi öncelikle oradan sağlıyorlardı. Sonra ne oldu? Şu an Koç kendisini daralttı. Tüpraş’ı özelleştirmeden aldı. Tüpraş, otomotiv, finans –Yapı kredi- beyaz eşya duruyor, diğer pek çok şeyden çekildi. Sabancı’ya bakınca; finans- Akbank-, biraz sanayi -lastik- ve enerji var. O da bu şekilde yapı değişikliği geçiriyor. Diğer gruplara tek tek bakınca da durum böyle. Vestel mesela, elektronik sektöründen birden karayollarının binasını alıp Levent’te devasa bir gökdelen yatırımına girişti. İş Bankası- Eczacıbaşı, Levent’te Kanyon’u yatırım olarak seçtiler. Levent-Maslak-aksındaki büyük gökdelenlere, alışveriş merkezlerine baktığımızda esas olarak büyük sermayenin yatırımları olduğunu görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi gündemde Haydarpaşa ve Galataport var. İstanbul’u bir finans merkezi yapmaya yönelik niyetler var. Turizmde de hatırı sayılır yatırım var. Nitekim son on yıldır İstanbul’a baktığımızda yatırım alanı olarak inşaatı görüyoruz, büyük alıveriş merkezleri, büyük konut siteleri, gökdelenler; geleceğe dönük olarak da Galataport gibi daha büyük çaplı işler… Dolayısıyla yoksulların, dar gelirlilerin işgal ettiği kent merkezindeki alanlar da İstanbul dünya ekonomisinde nereye, nasıl konumlandırılıyorsa ona uygun yerler haline getirmeye çalışılıyor. Medya ve kültür endüstrisi için Beyoğlu seçilince, Beyoğlu’nun arkasında Galata’nın mutenalaşmasını gördük, bu yavaş yavaş Tophane’ye seyretti, şimdi Tophane’den Salı Pazarı’na doğru inecek ve Galataport projesi ile bütünleşecek. Yani bütün bu alan öngörüldüğü gibi medya ve kültür endüstrisinin, eğlence endüstrisinin mekânı haline gelecek. Dolayısıyla orada bütün-onlara göre-köhne yapılar, alt ve orta sınıfların oturduğu yapıların hepsinin dönüşümü gerekiyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dönüşümde öncelik tanınan yerler de sözünü ettiğiniz yerler, Balat, Galata, Tarlabaşı, Tophane… Baktığımızda hemen hemen dönüşümle paralel dönemde bu semtlere önce sanatçı ve aydınların ya da eğlence sektöründe olan isimlerin girdiğini görüyoruz. Sermaye de onların ayak izinden ilerliyor gibi. Bu bir tesadüf mü?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tanımladığınız kesimi Fransızlar Bobo diye adlandırıyorlar, yani Bohem burjuvazi. Aslında sınıfsal olarak da baktığınızda çok kazanan iş sahibi, iş adamı, iş kadını veya üst düzey yönetici, reklam sektöründe, medyada, finansta iyi kazanan kesimler bunlar. Bohem yaşantı da söz konusuysa eğlence merkezlerine yakın konutları tercih ediyorlar. Ve kentin o eski dokusunun değerini bilecek kadar da entelektüel birikimleri var. Doğru, bu mutenalaşmayı ilk onlar başlattılar. Ama zaman içerisinde büyük sermaye grupları onların açtığı bu yolun daha sistemli, büyük ölçekli, daha sermaye birikimi sağlayabilecek modellerini düşünmeye başladılar. Prestij yatırımları için -galeriler, kültür merkezleri müzeler- o bölgeleri seçtiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tophane’de geçen günlerde yaşanan olaylar, mahalle sakinlerinin bohem burjuvaziye tepkisi ya da sezgiyle başına gelebilecekleri algılama ve buna refleks göstermeleri olarak okunabilir mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okunabilir tabii. Boğazkesen Caddesi’nde sağlı sollu, boydan boya galeriler, mağazalar açılmaya başladı. Hatta daha ileriye dönük yatırımlar yapılıyor, Galataport ile birlikte kazanacağı değeri dikkate alarak çok hızlı bir şekilde daireler eldeğiştiriyor. Orada yaşayan alt gelir gruplarının bir kısmı kiracı. Satış söz konusu olunca evlerinden çıkarıldılar. Mülk sahipleri de burada olan bitenden endişe duydular. Muhafazakâr yaşam tarzları da vardı. Onunla da didişen bir rüzgârın esmekte olduğunu ya da daha hızlanacağını fark ettiler ve bu reaksiyon görüldü, çok sürpriz değil. Ama her yerde aynı durum olmuyor. Sulukule’de Romanlar neredeyse kazınarak yerlerinde edildiler. İstanbul’un dışında toplama kampını andıran blokların içine yerleştirilmek istendi. Kaldı ki o mekânlar o insanların kültürünün bir parçasıydı. Dolayısıyla bu tür planlar alt gelir gruplarının barınma hakkına tecavüz noktasına kadar gidiyor, her zaman her şey sulh içinde olmuyor. Bir taraftan bu iş parayla yapılıyor ama diğer taraftan da ciddi devlet zoru kullanılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sizce İstanbul’da böyle bir kentsel dönüşüme gerçekten ihtiyaç var mı? Mimarlar ve şehir planlamacıları, bu tür dönüşümlerin semtte yaşayan halkın da karara katılmalarıyla olabileceğini söylüyor. Böyle bir demokratik tavır ne kadar ne kadar mümkün, böyle bir kararda yoksulun söz payı nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’un, İzmir’in, bir ölçüde Ankara’nın kültür varlıkları Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra, azgın sanayi kapitalizmi yıllarında ciddi ölçüde tahrip edilmiş. Haliç semtlerine, Silahtarağa’ya, sırf ulaşım kolaylığı var, gemiler rahat yanaşıyor diye termik santrali ve fabrikalar kurmuşlar. Ve birdenbire o güzelim doğa parçası kirlenmiş, bozulmuş. Orada çalışmak için Anadolu’dan gelen insanlar tepelere gecekondular yapmışlar. O birikim süreci içinde o doku zedelenmiş. İstinye koyunda tersane, güzelim deresinin etrafına fabrikalar derken gecekondular kurulmuş. Fabrika atıkları o dereden İstinye koyuna akmış, ziyan olmuş. Nereye baksanız, o sanayi üstüne sermaye birikimi sürecinde İstanbul hırpalanmış. Bu zararın neresinden dönülse kârdır. İstanbul’un tekrar asli dokusuna kavuşturulması, bütün bu kirlenmenin, midye kabuğu gibi İstanbul’a yapışmış atıkların temizlenmesi gerekir. Ama bütün bunlar, “siz nasıl bir İstanbul istiyorsunuz?” sorusundan geçiyor. Siz nasıl bir İstanbul istiyorsunuz, başkaları nasıl bir İstanbul istiyor? İşte orada İstanbul’a yaklaşım farklılaşıyor. Herkesin arzuladığı İstanbul farklı. Sermaye sahipleri İstanbul üzerinden para kazanmak ve İstanbul’a öyle bakmak, dönüştürmek istiyorlar. Haliç’i sanayiden arındırdılar. Ama bütün bunlar para kazanmak üzerine, kültüre sahip çıkmak değil, kültür endüstrisi kurup onun üzerinden para kazanmak üzerine… İstanbul’un kültürel varlıklarını, tarihi dokuyu koruyup iyileştirmek değil, bir tür metaya dönüştürüp onun üstünden para kazanmak amaçlı. Böyle bakıldığında onların dönüştürmek istediği İstanbul başka bir şey. Ama siz başka bir şekilde yaklaşabilirdiniz. İstanbul bir azman sanayi kenti olmamalıydı, baştan böyle kurulmamalıydı. Aklıselim sahibi insanlar başlangıçta buna izin vermemeliydi. İstanbul’u kirleten, Haliç’i o hale sokan, İstanbul’da denize girilmez hali yaratanlar, başlangıçta buna izin vermemeliydiler ama sermaye birikimi bunların hiç birisini dinlemiyor. Dolayısıyla bu saatten sonra bizim de farklı bir İstanbul görme isteğimiz var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Siz nasıl bir İstanbul istiyorsunuz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’un Türkiye’den kopuk ele alınmaması lazım, ki hakim anlayış, tersidir, küresel kent İstanbul anlayışıdır. Türkiye’den kopuk ele alındığında, sanki burası ayrı bir coğrafyaymış gibi davranıldığını bunun üzerinden nasıl en iyi birikim sağlanır, nasıl dünya ekonomisine en iyi entegre edilir, diye bakılıyor İstanbul’a. Buna odaklanıldığında, Türkiye’nin geriye kalanı ve onun planlanması unutulduğunda, İstanbul eskisinden daha fazla cazibe merkezi oluyor, daha fazla sermaye, daha fazla göç çekiyor ve kent, içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Dolayısıyla İstanbul’a ait tahayyülünüz, Türkiye’nin geri kalan kısmının tahayyülünden kopuk olamaz. Bir Türkiye tahayyülünün, Türkiye’ye dair bir gelişme perspektifinin, bir vizyonun olması lazım. Doğu, Güneydoğu, Karadeniz, Akdeniz ne olacak? Bütün buralardaki gelişme perspektifi nasıl sağlanacak? Buraların , bütündeki rolleri ne olacak? Buralarda insanların göçmemeleri için, iş aş meselelerini bulundukları yerlerde halletmeleri için ne yapmamız gerekir, bunu planlamak ama bu bütün içinde İstanbul’a da bir rol vererek ilerlemek gerekiyor. Bunun için de unutulan demokratik bir planlama, bölgesel dengeyi ve gelişmeyi de dikkate alan bir planlamaya ihtiyacımız var. İstanbul’un yükü, ancak bu yapıldığı zaman azalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’un şu anki resmi nüfusu 12.5 milyon. Onun üstüne durmadan gelen nüfus, bu nüfusla beraber müthiş bir otomobilleşme var. Bu da beraberinde üçüncü, dördüncü köprüleri, arsa rantlarını getiriyor. Bu da İstanbul’u doğrultmak yerine daha da sorunlu bir metropol haline getirmekten başka bir şeye yaramıyor. Ama bu, bunu yapanların umurunda değil, onlar günü kurtarmanın, günün kârının derdindeler. İstanbul’u iyileştirmek için İstanbul’un üstündeki göç baskısını kaldırmak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bunun planlamasında öncelik size göre ne olmalı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göç baskısını kaldırabilmek için göç eden insanları kendi bölgelerinde mutlu kılmak gerekiyor. Onlara kendi yerlerinde iş- aş temini ile kendi bölgelerinde kalmalarını sağlamak, sermayenin İstanbul’a üşüşmemesi için başkaca cazibe merkezleri yaratmak zorundayız. Ondan sonra İstanbul’u yaşanabilir bir yer haline getirmek mümkün. Bunun için de doğal ve tarihi dokuya iyi davranan, bölüşümü adilleştiren, kentin alt ve orta sınıflarına da yaşama hakkı veren, özellikle bugün metalaştırılmak istenen Galata’dan Haydarpaşa’ya kadar olan bölgeleri biraz daha halkın kullanımına açan, halka meydanlar, nefes alma alanları sunan bir anlayışın benimsenmesi şart. İktidarların kentin bütününde barınma hakkını kutsal bir hak olarak tanımak, alt ve orta sınıfın da bu hakkını sorumluluğu var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çizdiğiniz panaroma bugünün uygulamalarından oldukça farklı bir planlama içeriyor. Bu çok büyük bir ekonomik planlama ve sosyal bir devletin varlığını zorunlu kılmıyor mu?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer sorunu çözmek istiyorsak buradan başlamak zorundayız. Diğer bölgelerde kendi özelliklerine göre yatırımlar yapılmak durumunda. Örneğin Karadeniz’e sanayi yazıktır. Karadeniz’e turizmini ve tarımını geliştiren bir perspektif sunmak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Karadeniz de HES’lerle tüketiyor.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna direnmek lazım. Orada şu an enerji kaynaklarına dönük yatırımlar doğaya büyük zarar veriyorlar. Sinop’ta nükleer santral, Rusya’dan ithal kömürle çalışacak termik santral kurmak istiyorlar. Karadeniz ciddi bir tehdit altında. Güneydoğu’nun hali belli. O savaş ikliminin barış iklimine dönüştürülüp, sınır ticareti, tarımın, hayvancılığın geliştirilmesi gerekiyor. Her bölgenin kendi öyküsü ve potansiyeli var. Bunları planlamadan İstanbul rahatlatılamaz. Bütün bunları tamamen unutup yüzünüzü İstanbul’a döndüğünüzde kent, göçlerle kendisine gelemez, yıpranmaktan kurtulamaz. Durmadan nüfus geliyor, otomobilleşme artıyor, kamu kaynakları kullanılıp alt geçitler, üst geçitler, viyadükler yapılıyor. Kaynaklar paragözlerin yatırımlarının ortaya çıkardığı ulaşım sorunlarını çözmeye harcanıyor. İstanbul halkının eğitimine ve sağlığına harcanması gereken para, buralara gidiyor. Bu anlamda da ciddi bir eşitsizlik ortaya çıkıyor. Kamu kaynağı ne içindir? O ulaşım sarmalı ortaya çıkmazsa, ihtiyaç kendisini dayatmazsa, oraya yatırım yapmak yerine insanların sağlığına, eğitimine yatırım yaparsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türkiye’nin sanayiden tümüyle elini ayağını çektiğini söyleyebilir miyiz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de şu anlamda sanayisizleşme oldu, artık büyük, iddialı ağır sanayi yok, petro kimya tesisleri, ileri teknoloji kullanan sanayi tesisleri yok, ama harcıalem sanayi var. O geliştiriliyor, büyütülüyor. Anadolu’da; Gaziantep, Kayseri, Denizli gibi kentlerde bu esas olarak KOBİ’lerle yürütülüyor. Bunların büyük bir kısmı İslami sermaye dediğimiz kesim tarafından icra ediliyor. Ayrıca Anadolu’nun muhtelif bölgelerinde değişik sanayi yapıları var, olmaya da devam edecek.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;KOBİ’lere ekonominin taşıyıcısı gözüyle mi bakmalıyız, bu yapı ne kadar istihdam sağlıyor, gelişim vaat ediyor?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sanayinin bu yapısı da kabul edilebilir bir yapı değil, yoksullaştırıcı bir yapı. Neden? Büyük ölçüde ithal hammadde kullanıyor, yeterince istihdam yaratmıyor ve rekabet gücünü sadece ucuz emekten alıyor. Düşük kâr oranlarıyla bir birikim sağlamıyor. Bu tür sanayileşmenin, sadece bu rolü bize bırakanlara faydası var. Farklı bir sanayi yapısına, teknolojiyi daha geliştiren, ileri teknoloji kullanan, bunun için gerekirse kamu sektörünü yeniden sanayi alanına sokan bir sanayileşme anlayışına ihtiyacımız var. Dolayısıyla sanayi stratejisini yeniden gözden geçirmek, daha ileri teknolojilerden istihdam yaratan bir sanayi sistemi bulmak gerekiyor. Bunun lokasyonları ortaya çıkar, nerede ne geliştirilecek, ne yapılacak araştırılır. Bir kere buradan da ilerlemek gerekiyor. İşe hem ekonominin omurgası olan sanayinin hem de yan unsurları olan tarım, enerji, çeşitli hizmet sektörlerinin en iyi şekilde planlanmasıyla başlanmalı. Bu planlamada sanayinin istihdam ve katma değer yaratan bir kimyaya kavuşturulmasına, sonra da bunların hangi coğrafyalarda geliştirileceğine karar verilmeli. Bütün bunların kâr ve sermaye birikimi esasına göre değil, insanı odağa koyan, insanların iş- aş meselelerinin gelişmesini dikkate alan, gelişimi adilleştiren, insanların katılımını sağlayan, demokratik bir plan içerisinden yapılması, bunun hedeflenmesi gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kentsel dönüşüm projeleri, alt ve alt orta sınıfları şehrin dışına itiyor. Orta sınıf derken kimi anlamalıyız? Özal döneminde orta sınıfın eridiği konuşuluyordu, bugün yeni bir orta sınıf mı var, bu sınıf nasıl türedi, bu sınıfın temel belirleyicileri neler?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben emeği ile geçinen ücretli kesimi kastediyorum. Orta sınıftan ziyade, ücretli ya da iş bulamayan kesim söz konusu. İşsiz ler,ciddi bir topluluk, ayrıca kayıtsız, güvencesiz çalışan insanlar var. Bunlar ya işportada ya da muhtelif işletmelerde ücretli ama güvencesiz çalışıyor. Bunların barınma hakkını dikkate almak gerekir. Kimse bu insanlara sırtını dönemez. Bir kent, mekan paylaşımı söz konusu olduğunda, bu sınıfsal bir tercihtir. İstanbul gibi arsa rantı çok yüksek olan bir yerde bu saydığımız kesimler tutunamaz, duman olur. Ya İstanbul’a gelemeyecek en dış çeperlerine atılacak ya da tutunamayacak, barınamayacaklar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yoksulların yerine yapılan konutlara yerleşenleri ya da mütevazı sayılabilecek sitelerde oturanları sınıfsal olarak nereye konumlandırmak gerekiyor? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;İstanbul Türkiye’nin milli gelirinin neredeyse yüzde 30’unun yaratıldığı bir metropol. Diğer kentlerden bu anlamda ayrışıyor. Pastanın üçte biri burada paylaşılıyor. Dolayısıyla en zenginler de, o zenginlerin etrafına tutunmuş işçi aristokrasisi ya da muhtelif emek aristokrasisi dediğimiz kesimler, dünya ekonomisinin getirdiği yeni sektörlerde; finans, kültür, turizm, medya endüstrisinde çalışan beyaz yakalı grup da burada. Belki bunlar da ücretliler ama yüksek ücretliler. Bir anlamda patronun vekililer. Böyle bir katman var İstanbul’da. Niye bu kadar eğlence merkezleri, yeme içme mekanları, mağazalar, alışveriş merkezleri var? Kim tüketiyor? Elbette böyle bir metropolde bunu da tüketen, geliri yüksek bir sınıf var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tüketimin de esasını oluşturan bu sınıfın nüfustaki oranı nedir? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Nüfustaki oranları çok değil. Nüfusu, yirmişerlik gruplara ayrıldığında en üstteki yüzde yirmi, Türkiye genelinde gelir pastsının yüzde ellisini alıyor. Geriye kalan yüzde seksenlik nüfusa, pastanın yüzde ellisi kalıyor. Böyle adaletsiz bir paylaşım var. Ama bu İstanbul’da daha da adaletsizdir. En varlıklılar, sermaye sahipleri ve kurmayları İstanbul’da olduğu için onların elde ettikleri gelir daha yüksektir ama orta sınıf da var. Orta sınıftan kastımız küçük esnaf, küçük ticarethane sahipleri, muhtelif hizmet işletmecileri. Ama İstanbul’un yüzde yetmiş beşi yoksul kesimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yapılan konutlarda yüzde yetmiş beş pek hesaba katılmıyor ya da yapıldığı yerler en azından bugün için rant taşımıyor…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhtelif konutlar var. Rezidanslar, özel korumalı siteler, havuzlu villalar yapılıyor. Hedef kitlesi daha varlıklı, beyaz yakalı kesimler. Bir de TOKİ’nin yaptığı daha alt orta sınıfların satın alabileceği konutlar var. Burada da tüketici-konut kredisi devreye giriyor, bankalar tarafından teşvik ediliyor. Dolayısıyla İstanbul’da hatırı sayılır miktarda konut yapılıyor. Bazıları da paralarını değerlendirmek için konutları alıp kiraya vererek kira geliri elde ediyorlar. Bunlara dönük konut sektörü faaliyeti söz konusu. Son yıllarda iyice büyüdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İstanbul bu kadar konutu taşıyabilir mi? Televizyonlarda alt ya da orta sınıflara değil, üst gelir grubuna yönelik konutların satış ilanları var, hatta artık Ağaoğlu gibi şirket sahipleri de bir reklam yıldızı gibi ekran da görülüyor. Duvarlarla çevrili siteler ise doğanın bir şekilde kendini koruduğu yerlerde yapılıyor… Bu da kenti alt üst etmiyor mu? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Anadolu’yu ihmal ettiğimizde İstanbul ciddi çekim merkezi oluyor. Coğrafyası, jeopolitiği açıcından da şanslı bir metropol. Balkanlar’dan, Ortadoğu’dan, Doğu Akdeniz’den, Kafkasya’dan insanlar ya turist olarak geliyorlar, ya burada iş yapıyorlar ya da kaçak çalışıyorlar. Bu kadar çekim merkezi olan bir metropolün konut ihtiyacının devam etmesi normal. 70’li yılların yapılaşması çok çürük. Bu nedenle bir taraftan da kentte bir yenilenme yaşanıyor, kentin çeperlerinde, yeşil alanlarında inşa edilen siteler, konutlar gibi kentin merkezinde de yenilenme var. Üsküdar, Salacak taraflarında binalar sürekli yıkıp yeniden yapılıyor. Zamanında, o günün şartlarında yapılmış asansörsüz, kalorifersiz yapılar yıkılıp yerine daha lüks yapılar oluşturuluyor ve çok yüksek rantlar elde ediliyor. Bunlar daha çok, küçük müteahhitler tarafından yapılıyor. Herkese de konut-inşaat üzerinden ekmek çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her tarafta ciddi bir yenilenme oluyor. Boğaz hattında özellikle, Beşiktaş çarşısı, Cihangir, Haliç’in iki yakasında, Süleymaniye gibi geleneksel İslam mekanlarında, Üsküdar’da, Boğaz’ın diğer taraflarında, bir yenilenme, bir konutlaşma var. Bir de Beylikdüzü, Çekmeköy gibi imara yeni açılan alanlara bloklar yapılıyor. Yani her gelir grubuna hitap eden bir faaliyet sürüyor. Ama talep var ki yapılıyor. Talep, bir yenilenmeden dolayı, iki bir yatırım aracı olarak var, bir de gerçekten bu çark içinde kazanan bir kesim var. Herkes kazanmıyor ama onlar kazanıyor. Onlar için de taleplerine uygun bir inşaat faaliyeti sürdürülüyor. Bu sadece İstanbul için geçerli değil aslında, gözümüze daha çok gazetelerdeki tam sayfa ilanlardan dolayı öyle görünüyor ama İzmir’de de, Ankara’da da, Anadolu’da da inşaat faaliyeti var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye çok hızlı bir kentleşme süreci yaşadı. Şu an nüfusun yüzde 75’i kentlerde yaşıyor. Son sekiz yılda kırlar çok boşaldı. Bu, tarımın ihmalinden, desteklerin azaltılmasından da kaynaklandı. Doğu’da, Güneydoğu’da savaş ortamı da göçe yol açtı. Bugün Batman ve Diyarbakır’da kentleşme oranı Türkiye ortalamasının çok üzerinde. Dolayısıyla kırdan kente göçle beraber konut ihtiyacı ortaya çıktı. Hem yeni gelenlerin hem de eski kentlilerin yeni konut ihtiyacı sektörü besliyor. İstanbul’da bir de deprem faktörü, depremden dolayı yenilenme ihtiyacı var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Batman ve Diyarbakır da böyle bir kentleşmeye hazır değildi, zorunlu göçler dinamikleri yönlendirmedi mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz başlayalım istim arkadan gelsin, diye düşünülüyor. Bunların alt yapısı var mı yok mu? Belediye bunlara yetişmeye çalışıyor. Önce siteler, binalar yapılıyor, sonra yollara, kaldırımlara kanalizasyona yetişmeye çalışılıyor. Ama öncelikle insanların konut talebine yanıt vermek adına müteahhitlerin yoğun bir uğraşısı var. İnşaat sektörü bu anlamda son on yılda çok hızlı gelişen ve büyüyen, birikimin de kanalize olduğu bir alt sektör oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Alt sektör mü, ana sektör olmaya aday mı? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Sanayi hâlâ ön planda. Muhtelif hizmet sektörleri, haberleşme, ulaştırma, iletişim, turizm sektörleri var ama inşaat ciddi bir yer tutuyor. İnşaat sektörünün milli gelirde payı yüzde on civarında. Türkiye’de bu dağılım, sanayi için yüzde 25, tarım için yüzde 10 diğerleri içinse yüzde 18 kadardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Şimdiye kadar çizdiğimiz kentsel dönüşüm, inşaat sektörü haritasında küresel sermayenin durumu, payı nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel sermaye her şeyden önce borç vererek bu büyümede, gelişmede etkili oluyor. Borç derken bu yatırım yapma değil, sıcak para olarak şeklinde oluyor. Bugün bir çok sektörde büyüme oluyorsa, bu küresel sermayenin sıcak para olarak borsaya gelişi, devlet tahvili alışı olarak gerçekleşiyor. Bu sıcak paradan borsadaki inşaat firmaları, borsadaki bütün firmalar yararlanıyor. Çünkü yabancı sermaye onların da hisselerini satın alıyor. Onların da ihtiyacı olan kaynak buradan temin ediliyor. Bu da döviz kurlarını aşağı doğru indiriyor. Bu, ithalatı da kamçılıyor. İnşaat malzemelerinin çok önemli bir kısmı ithal edilmeye başlandı. Muhtelif yapı elemanları, armatürler, camlar vs. bunlar yurt içinde üretilenlerden daha ucuza geliyor. Yabancı sermayenin bu şekilde bir katkısı oluyor. Bankalar bu kaynağı kullanıp daha fazla tüketici kredisi, konut kredisi veriyorlar. Dolayısıyla ortaya bir talep de çıkarmış oluyor. Özellikle inşaat sektörüne doğrudan bir yatırımcı olarak gelmiyor ama büyük yatırımlarda ortak olabiliyorlar. Galataport için, Haydarpaşaport için, İstanbul’un gayrimenkul rantından yararlanmak üzere geliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ne kadar önlenebilecek Galataport ve Haydarpaşaport? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Bu tamamen kentin metalaşmasını, yeni komplekslerle ticaretleşmesini, İstanbul sokaklarının paraya dönüştürülmesini istemeyenlerin muhalefetiyle önlenebilir. Bu sokaktaki muhalefetten başlayıp, meclisteki muhalefete kadar devam eder. İlk rauntta başaramadılar ama bu anayasa değişikliğinden sonra, bir ölçüde bu muhalefeti de önlemiş oldular. Bunlar doğrudan özelleştirme idaresine bırakılmış projeler. Özelleştirmeye gidildiğinde Mimarlar Odası, kitle örgütleri, şehir planlamacıları Danıştay’a başvurdular, itiraz ettiler ve yolu kestiler. Şimdi Galataport’u özelleştirme hazırlığı içindeler. Sonunda bu kadar kolay olmamalı, olmaz da herhalde. Keza üçüncü köprü var, onu planladılar, sırada dördüncü köprü duruyor. Marmara Ray’ı da unutmamalı. Bunlar bir taraftan da kamu kaynaklarını eğitimden, sağlıktan, sosyal alanlardan çekip, paraya tahvil edilecek alanlara hizmet sunacak. Tekrar olacak ama bu ülkenin, bu şehrin, üçüncü köprüden, tünelden çok eğitime ve sağlığa ihtiyacı var. İstanbul gibi bir yerde ilk,ortaöğrenimde hâlâ 70 kişilik sınıflar var. Bir kesim var el bebek gül bebek okuyor, bir kesim var sürünüyor. Bunların düzeltilmesi gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Politik çıkışı nerede görüyorsunuz? Toplumda böyle bir politik talep var mı? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Sonuçta bu politik bir mücadele. Buna iri gövdeli bir ana muhalefet partisinin öncülük etmesi gerekir, ama sivil inisiyatifin, yerel çabaların da çok önemli olduğuna inanıyorum. Muhtelif çevre hareketleri olsun, kent hareketleri olsun, bunların tabandan gelen örgütlenmeleri sıhhatli. Ama bunların biraz daha motive olmaları, dayanışmaları, halkın bütün kesimlerine katılmaları gerekir. Buna dönük İstanbul’da hatırı sayılır bir girişim, duyarlılık olduğunu düşünüyorum. Bunların mutlaka beslenmesi, motive edilmesi, yan yana getirilmesi, büyütülmesi çok daha önem taşıyor. Mücadele çok yönlü elbette. Mecliste, parlamentoda, sivil toplum örgütlerinde, meslek örgütlerinde, sendikalarda, bizzat insanların yaşadıkları sokaklarda büyütmek gerekiyor. Bu bir sınıfsal mücadele son tahlilde. Kentte, kent toprağı üstüne verilmiş bir sınıfsal mücadele. Siz toprağı sahiplenmezseniz onlar gelip alacaklar, rantını tepe tepe kullanacaklar. Bu toprağa, kent toprağına, bize ait olana sahip çıkmak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sınıf mücadelesi derken (İstanbul için) nasıl bir sınıfsal harita çıkarıyorsunuz, hangi sınıfların dayanışmasından söz ediyorsunuz? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;İstanbul enteresan bir metropol. Her sınıf yan yana yaşıyor. Bu, 80 öncesi sanayileşme sürecinin getirdiği bir durum. Mesela şimdi Levent, Maslak aksı iş alanı ama hemen arkası gecekondu. Gecekondularda yaşayanlar da, varlıklılar da, rezidansta kalanlar aynı muhtar için oy kullanıyor. İstanbul’un çoğu yeri için bu böyle. Salacak’ta deniz gören kısımlarda belli bir gelir grubu yaşar ama arka sokakları ücretliler grubunundur ve aynı muhtarı seçerler. İstanbul, bu anlamda sınıfsal olarak büyük ölçüde ayrışmış bir yer değil. Bunun tarihsel bir nedeni var, eski gecekonduların şimdi sitelerle komşu olmaları gibi bir hal. Dolayısıyla bu toprak rantı bu dip dibe duranların mücadelesi şeklinde cereyan eder. Ama bazı yerlerde bu farklı sınıflar-orta sınıflarla, alt sınıflar- kentin meydanı için, üçüncü köprü için ittifak yapabilirler. Burada yan yana gelme alanları var. Galataport’un halkın daha rahat kullanabildiği geniş bir meydan yapılması için Cihangir’deki her sınıf, Tophane’deki, Salı Pazarı’ndaki her sınıf bir araya gelebilir. Bu ortak yaşanan bir mekan için mücadele. Bunu sağlayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehirde otomobilleşmenin azaltılması, toplu taşımanın öne çıkarılması yönündeki bir tercihte de bütün sınıflar ittifak yapabilirler. Daha yeşil bir kent,daha temiz, daha bakımlı bir şehir için çabalayabilirler. İstanbul’un rantına göz koyanların bundan nasiplenmek isteyenler azınlık ama güçlü.. Piramitin tepesindeki oligarşi bunlar. Geri kalan kesimlerin daha rahat yaşanabilir bir kent için epey bir ortak mücadele alanları var, bunu görmek, bunun farkında olarak bir mücadele hattı oluşturmak lazım. Belediye seçimlerinde bu imkân ortaya çıkıyor. Neoliberal bakışlı değil, daha halkçı belediyeler, halk için hizmet veren, vatandaşı müşteri gibi değil, yurttaş gibi gören belediyeler bütün bu sözünü ettiğimiz sınıfların ittifakıyla olmuştur. İstanbul’da yaşayanların bunu tesis etmeleri lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İstanbul’daki ücretlinin profilini çizer misiniz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ücretlilerin yüzde 40’ sanayi işçileridir. İstanbul sanayiden arınmasına rağmen hâlâ çok ciddi tekstil gücü, konfeksiyon atölyelerinden dolayı ciddi bir sanayi işçisi var. Ama onun yanı sıra sanayi sitelerinde çalışan ücretliler de bu orana dahil. İkinci planda da hizmet sektörü geliyor. Orada da, ticaretten finansa, turizmden muhtelif kent hizmetlerine kadar ücretli bir sınıf var. Genel olarak İstanbul yüzde 70-80 oranıyla bir ücretli şehri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çağrı merkezlerinde çalışanlar gibi görmediğimiz, sessiz kalan, yeni yeni seslerini duyurmaya çalışan iş kolları neler? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Küresel sermayeyle lokasyondan dolayı yeni iş kolları yaratıyor, eski iş kolları da sürüyor. Yeni iş kolları içinde iletişim sektörü, medyanın alt kolları ortaya çıkıyor. Bilişim, iletişim, turizm, yeme-içme, eğlence sektörlerinde hatırı sayılır oranda genç nüfus çalışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İşsizlik? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;İstanbul tarım dışı işsizlikte bugün yüzde 15 gibi yüksek bir orana sahip. Part time, umudunu yitirmiş iş aramayan , dolayısıyla işsiz sayılmayan işsizlerle bu oran yüzde 20’yi geçiyor. Çok yüksek rakamlarda kaçak işçi olduğunu, hatta yabancı kaçak işçi olduğunu biliyoruz. Bu anlamda İstanbul, niteliklilerin yanında niteliksiz, vasıfsız iş gücünün de toplandığı bir kent.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sona doğru bir gidiş olduğunu, neoliberal politikalardan toplumun yıldığını, alternatif olarak yeniden bir sol politikanın etrafında örgütlenebileceğini düşünüyor musun
